Pazartesi

bozdum ezberlerimi…

sevdâsı kancıktı şehrin

cilvesiyle sıkıfıkı koalisyon

bir kirpiyle sevişmeye kalkışmaktı..

c-5’ini bilmez herkes mamak’ların

yılların serî katili ‘ulucanlar’ı

meşhûr îdam sehpasını…

mamak, metris işkencelerini

paşa katliamlarını..

eylül sonrası kırıp hazana bıraktığı gencecik fidanı

hiç çocuk sevmemiş ellerin piç ettiği baharları..

kirli karanlık pazarlıklarda

sam amca’ya tekmil

nasıl üç kuruşa satıldığını..

ne kadar kanıyorsan

oncadır insiyakın..

tırnak içine aldığıncadır cesâmeti kalbinin

o kadardır

ve orda kalır..


yürek evrendir oysa

ve yeryüzü serâpâ kan…

keşke daraltmasan!.

eyy!.

‘…. ışığımı benden râzı olduğun an söndür!.’

baktım…

… endemik çiçekler gibi nâdide kızlar geçiyordu hayattan…
‘allah' dedim içimden.. ve; ‘ne güzel yaratmış sizi Yaradan!. nar tanesi, bal peteği, üzüm salkımı!.’..
ve ekledim sessizce; '... ayınıza bağışlasın!.'

‘ne iş lan moruk?!!.’ dedim kendime sonra;
‘… efeyse efe, seymense seymen, zeybekse zeybek!. neyim eksik benim lan "kadıoğlu"ndan?!!.’

bi düşündüm sonra, boş bulunup, bir anlığına düştüğüm o boşlukta... ‘kadıoğlu zeybeği?!. tam dokuz dakika?!. icrâsı da acaip zor ve hayat da çok kısa!. zâten de sen yolun taa başında, hayatta kısa çöpü çeken adamken?!. yürü git lan!. sonuna!.’

senaryo

kahraman... kimi yaşar, kimi yazar, kimi oynar.. yazara bu kim diye kimse sormaz.. kimse merak edip araştırmaz; oynayanı bilir herkes..

‘masal satmak’

böyle derlerdi anadolu'da masal anlatmaya.. girizgâhlarında o meşhûr replik; "bir varmış bir yokmuş allah'ın kulu çokmuş çok söylemesi günahmış"... vallaa böyle başlatırdı büyükanam rahmetli, ondan duydum.. işte, günah da olsa çok sevdim çok konuşmayı ve çok söze yalan karışır çok söz yalana sarılırmış.. çenesi düşük de değildim oysa?!. sordum; yıldızım fenâ düşükmüş yıldıznâmelere çok baktım; nereye de düşmüşse artık?!!. bırakmıyor işte yakamı kelimeler; ve en ateş olanı “aşk” belli ki kızgın sözle dağlanmaya soyunmuş utangaç alnım belki bu yüzden “ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime ar-ı nâmus şişesini taşa çaldım, kime ne” diyen Pîr gibi bile bile dâra da çekileceğim; kaçarak herkesten.. oysa biliyordum aşk acılarının ve dil yaralarının öpülünce geçmediğini..

medeniyet bizdik…

... elbet müntehiliz; (ç)aldıklarımız yitik malımız..

ne

"yüce dağ başında bir garip kervan anam dizlerimde kalmadı derman" ... kovanını yağmaya açmışsan kızmayacaksın talana..

arsenik tadında mektuplar…

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü, habire 'dibinden keserim haa!!.' modeli bi sünnetçi korkusu verip günyüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı lavuk güyâ?!!. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla.. yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lâkin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. bir nevî intikamdı bu; ve böyle yapmaktan büyük haz duyacaktım ama şu acıklı eylemim onun hiç de biyerinde olmayacaktı.. küsmüştüm... ama kime?!. ve neden?!. yine de; hani ‘beşkenar bi üçgen’, ‘her üç konudan beşinde uzman, her üçünden beşi, bâzı memleketim insanı’ ifâdesi kadar uçmuş ve saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de biyerinde olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben otantik, eksantrik, oporijinal, fıtrî şeyleri seviyordum hep, çünkü yanıltmazdı fıtrat, ilk çıkış, orijin..

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı, en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazımdı; azcık dirençli yâni!. biz buna ‘bileğine yüreğine sağlam, maçasına sıkılık’ diyoruz!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti.. konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamakta bayaa kıdemli bi sokak adamı 'sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır!. sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmalı!. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve en okkalısından!.' diyordu, iddiayı ispat kabilinden.. tuttum kendisini!. (aramızda kalsın rûhi aabi, onuncu tekil şahıs bi bilge filan değildi aslında bunu diyen.. bunu diyen düpedüz ben kendimdim ve hep olduğu gibi yine kendime.. en iyi sen bilirsin rûhi abi, öne çıkmayı, parmak ucunda olmayı, görünmeyi hiç sevmediğimden çoğu sözümü sanki başkaları söylüyomuş gibi yazıyorum şurda!.)

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm” lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye?!!. nerdeee!!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!. bi tek sana!. yazdığım da ne ise?!. bi yığın zırva!. iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, ne demekse de; büyültücü küçültücü bişeyler, spreyler, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, kampanya, bi bişey teklifi getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!. kutuya mektup hariç her bişey düşüyo anlıycaan!. "spam" diyolarmış sanal dilde?!. her ne halt demekse de şu "spam"; ondan çok düşüyo yâni!. sahi "spam" ne demekti; bi sıpa sahibi birinin ons “sıpa’m” demesi gibi bi şey mi?!. uzun zaman boğuştuktan sonra sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutumun ruhu.. oysa ben gelişi, varlığıyla şereflendirecek, ömrümce minnet duyacağım, her gelişini eşsiz kelimelerle kutlayacağım, mektuplara boğacağım aziz misâfir gibi gönlümde ağırlayacağım baştâcı mektuplar bekliyordum.. bekliyordum ve o hiç gelmiyordu!. seslendiğinde boşluk bile konuşurdu insanla icâbında!.

Cumartesi

nekrofili…

aynı analardan doğmasak da aynı acıların yoğurduğu analar doğurmuş bizi aynı şehirler büyütmüş kucağında aynı kenar mahallelerde geçmiş çocukluğumuz aynı bahçelerine dalmış gecekonduların ve aynı erik ağacından düşmüş aynı köpeklere dişlenmiş aynı anda bulanmış içimiz aynı anda kusmuşuz.. ellerimiz aynı sofralara uzanmış aynı zeytinlere çatal batırmış kaşık sallamışız aynı çorba taslarına aynı kepçeleri yemişiz kafamıza aynı anda azarlanmış ve aynı anda susmuşuz.. ve; büyümüşüz aynı başkent yağmurlarında ıslanmış delikanlı çağlarımız aynı güneşi ısıtmış içimizi aynı kızı sevmesek de aynı kızlara tutulmuş aynı kızlar bekletmiş ve sonra terk etmiş bizi aynı anda nefret edilmiş aynı anda unutulmuş aynı sokaklarında kaybolmuşuz.. aynı okullara girmiş sonra aynı anlamsız boykotları kırmışız, pervasız aynı öğrenci evlerinde, bi gecede devlet yıkmış, devlet kurmuşuz; sonra sıkılıp aynı yurtların koğuşlarında sabahlamaktan aynı fakülte 'hergele'lerine uzanmış aynı kantinlerinde çaya sohbete dalmış, sınıfta kalmışız.. ardından aynı 'eylül'ler gelmiş aynı karanlık ellerin, aynı düzme fezlekeleriyle aranmış aynı bekçiye enselenmişiz geceleri ayan beyan ‘netekim’ ‘netekim’, aynı coplarla ıslatılmış aynı 'askı'nın terazisinde tartılmışız, darasız ve okkalı aynı uzun ve ıslak ‘terapi’ yatı(rı)şlarından sonra soğuk betona... onca usta 'paşa' ellerce 'terbiye'ye rağmen yine uslanmamış yıllar sonra kuyruk ve kulaklarımız düşmeye yüz tuttuğunda aynı karanlık mahfillerden gelen aynı mâsûmiyetten süzülme tahliye raporlarıyla bırakılmış; iplerden aynı anda kurtulmuşuz.. yani aynı uçurumlarında dönmüş başımız hayatın gerçeğine aynı anda uyanmışız.. derken; aynı okulları yine bitirememiş aynı anda aranmışız askerlikten aynı anda bakâya kalmış aynı firarda yakalanmışız.. aynı kıtalarda tâlim etmemiş çıkmayıp eğitimlere aynı çavuşlara kafa tutmuşuz.. aynı mangalarda öğrenememişiz sağımızı solumuzu aynı 'disko'larda yatmışız; katıksız hapis kaçıp bir hafta sonu aynı çarşılarında kazıklanmışız aynı esnafa.. ... aynı yıllardan sonra büyümüş şehir, metropol olmuş aynı anda yapayalnız kalmışız aynı ışıksızlığa alıştırmış gözlerimizi aynı yarasaların gözlerinde büyütmüşüz nedensiz yaşama korkularımızı aynı anda sürgün etmişiz kendimizi bibaşınalığımıza.. aynı dehlizlerinde yürümüşüz hayatın ‘sonra’sına aynı hüznün agoralarına inmiş aynı kelimelerin ördüğü hüzün duvarlarına toslamış aynı sararmış teksir kâğıtlarına yazmışız bilinmez hikâyemizi ve şiirimizi.. yokmuşuz aslında biz hiç yaşamamışız ve aslında biz, nekrofilik bir ebenin eline çoktan ölü doğmuşuz; o 'uğursuz eylül'lerde 'onikisi’nde..

Cuma

gönül diyo ki…

gönül, kendini köpek bi pişman yalnızlıktan,
her gün, günde bi milyon öldürüyo..

müstehaktır cehennemi!. kendi etti kendi buldu!.
mis gibi laylaylom, vur patlasın, çal oynasın; bi yaşamak dururken, gitti 'aşk'ı seçti?!.

birileri cesâret sanıyor, cehennemi göze alışları,
"yürek yemiş" falan diyo?!!.
câhil cesurluğu lan bu; belâya tırmık çekmek!.
gönül yürek falan yemedi!. ateş içti, taş yedi!.

ve ama aşk da en güzel belâ bea!.
öyle olunca, insanın o sevdiği dilinden içtiği zehir yanında cehennem ne!.
öyleyse yansın sonsuza dek, ateşler içinde!.

bir gönlün sevdâya düşüşü ateştir,
kurtuluşu da ateştir..
acıma da tutarsa eli aşkın,
vaz da geçerse dili, yakmaktan,
âh olsun!.

yazmak…

“yaz” diyorlardı hep?!!. “.. sen yazmalısın”?!. kime?!. niye?!. ve neyi?!. ve nasıl?!. yazamam!. “yedi uyur”lardan biri gibi… uzun bir uykudan uyanıp, her şeyin nasıl da değişip başkalaştığına, nasıl tanınmaz hâle geldiğine şâhid olmak çok acı.. tasvir edecek takatim yok.. içimdeki yıkım çok büyük; geçmiş güzelliğiyle kıyasın vereceği acı çok daha büyük.. hiçbir şey bir güzelliğin gördüğün ilk hâlinln verdiği o eşsiz hisse eriştiremez.. ve ‘kabul’ yeniden inşâ değil.. söz söyleme sanatı gibi.. yenilerde günde milyon kitap yazılıyor.. ne söylerse söylesinler, ne yazılırsa yazılsın, geçmişin klasiklerinin rastgele açılan bir sayfasının bir satırına, son sayfasının son noktasına dek peşisıra soluksuz sürükleneceğin tek cümlesinin okurun önüne açtığı büyülü dünyasına götürmüyor.. daha ilk cümlesiyle eşiğinden adım atıp esrâlı dehlizlerine bir kez daldığında, daha ‘neler oluyor’ diyemeden hayâl gücünün sınırlarına götürüp damarlarını çatlatacak kadar içine çeken bir tecessüs çepeçevre çoktan kuşatmıştır hissiyatını.. karşısında kala kalan, kendinden geçmiş, şevk kıran bir hayranlık… onlara baktıkça nasıl yazacağının, yazabileceğinin çöküntüsünün altında kalır bütün hevesler.. irâdeyi aşan, yargıları târûmar eden, boğazına dek dolu, engellenmesi imkânsız denecek kadar zor şahlanmış iştiyak, dur durak bilmeyecek şahbaz ihtiras daha doğumunun başında, kursakta çöp olur âdetâ.. roman ve yazacaklar, yazmayı deneyecekler için rahatsız edici bir gerçek.. yazı başına her oturduğunda bu gerçekle burun buruna gelmeyen, yazıp geçenler sayılmazsa, yazarların fiyakasını bozan bir durum bu.. onları esas alanları bekleyen tehlike ise kelime dökemeden karşısında kalakalmayı koyu bir endişe, koyu bir üzüntü olmaktan çıkarıp mâsum ve sevimli bir hâle bile getirecek kadar ne yapar ve yazarsa yazsın, imrendiği, öykündüğü eserin bir ‘replika’sından öte geçememe acı durumu!. yılmamayı seçip ve önce o yazar kibrini ve gururu bir yana bırakıp, dünyaca kabul görmüş klasiklerin yol göstericiliğini kabul edip, boyun eğip, her birini önceliğe alıp lâkin bu kez derinine tahlillerle, ciddî okumayı sürdürdüğünde yazmanın git gide büyük zevkine de eriştirerek kendini, yazma niteliğini artırır.. bu aynı zamanda, karşılarında kendini bağladığı meyûs zincirlerinden artık kurtarıp, özgür kılacak, özgünlüğüne götürecek şeydir de bu!. yazmanın kendine özgü müthiş bir zevki, şehveti, esrârı, çekimi, kimseyi, hiçbir şeyi dinlemeyecek, önüne geçilemeyecek ihtirâsı, yeryüzünde yüzbin milyonlarca da heveslisi var.. bu çok tabii, itirazsız ortak kabul edilir şey.. problem, dile hâkimiyet, sosyoloji, tarih, psikoloji, coğrafya bilgisi birikimi ve kaliteye sahip olabilmek.. her şeyi teslim alınmış, yerine rüzgârda üzgün sallanan bir bayrak, coşkuyla söyleneceği günü bekleyen bir ölgün marş ‘bağışlanmış’, başı hep öne eğik ülkelerin ölümcül mücâdele gerektiren fecaat durumu.. büyük erozyon, haraplık, aşınmışlık, en verimli katmanları akıp gidip başka yabancı mecrâlarda yok edilmiş, yerine soğuk, donuk, metalik, grî, hacimsiz, asıl ve asil kodları silinmiş, ayarları bozulmuş, genleriyle, geleceğiyle oynanmış, besleme bir kültür konmuşluğu.. bunu demek, bir yazar adayının “yazar neresiyle yazarsa okur orasıyla okur” muhteşem i.özel mottosunu hafızasının mendil cebine koyacak olmasının bir diğer izâh şekli.. ve şu büyük problemin çözümünü arayacak ve anlayacaklar, yazacaklar için kesin formülü içinde eritmiş, serlevhâ edilecek müthiş tespit.. dileyen buyursun, nerden istiyorsa oradan yaksın!. bir “yazar” ve “okunur olma”… her yazarın erişilmesi zor rüyâsı… nasıl gerçek olur?!. hangi sâik ve yeter ve gerek çabayla?!. bu büyük hayâlin, büyük arzunun gerisindeki neden o sayıda engin ufuklara sahip insanın birikip o aralık için doyma noktasına gelip, taşması değil.. keşke olsaydı.. bu, bir toplum için övünülesi bir zenginlik olurdu.. bu ülkenin yeryüzünde başka hiçbir ülkeye nasip olmayan, kıyamete dek de olmayacak, üzerine çıkılamayacak, tavanını değil gökkubbesini delecek kadar güçlü, özgün, müthiş bir gerçeği var; muhtevâsına bakmazsan, sınırsız takdir edilesi, bunu yerden yerin dibine kadar hakeden muhteşem bir ‘özgüven’?!!. bu özgüvende en büyük pay yazar olma heves ve iddiasının elbet.. bu her zaman karşılaşılabilir bir şey.. anlaşılabilir de.. lâkin modern zamanlarda onunla atbaşı giden bir şey daha ve aslında içerden vuran asıl tetik, popüler kültürce zihinlere zerkedilmiş, sürekli parmak ucunda bir şöhret, beraberinde getireceği kolay ve kestirmeden çılgın kazanç, ondan da öte, sonrasında o hep parmak ucunda, en zirvede olacak oluşun başdöndürücülüğünü yaşama şehvetinin karşı koyulmaz çekimi, çağrısı.. aynı zamanda çokça yazarın hareket düğmelerine basılmış gibi aynı anda ortaya çıkış sebebi de bu.. tazyik, sayıyı zaman zaman patlama noktasına getirir.. o zamanları perde gerisinde, uluslararası, açık/örtülü servislerin beslediği, imaj ve algı yönetimiyle, toplumları çıkarlarına uygun ve tehlikesiz biçimde dönüştürmekle vazifeli ajansların, kuruluşların kontrolleri altında birilerini piyasaya hazırlama, sürme çalışmaları belirler.. zayıflatılmış, zaaf sahibi edilmiş, kolay yönetilir hâle getirilmiş muz cumhuriyetlerine has bir şey, bir günde, bir anda gelen şöhret.. bazen dünyanın kendi etrafında dönüşünden de hızlı, bir saatte, piar, reklâm, kampanya pompalaları, ajans çalışmasıyla parlatılan… bütün bunların, yazılıp bir günde yayımlanan roman sayısının çokluğuyla ilgili ciddî bir fikir veriyor olduğu düşüncesi haksız ve yersiz sayılmaz.. tam tersi, yazın dünyasıyla ilgili ülke gerçeği.. seçki tasası olmayan, ortak dil ve ortalama beğeninin sık gözlü eleğinden geçmemiş çok fazla sayıda romanın yayımlanmasının temelindeki ciddî gerekçelerin en önde duranı belki.. durum; tıpkı bir kurbağının dilini bir filin arkasından poposuna son hız fırlatıp, onu kendine çekip yutma denemesi gibi?!. zavallığın resmi!. sonundaki acı gerçek; içini doldurmadan boş kimlik ve kişilikle ortaya bir özgüven patlamasıyla çıkıp, piyasa yapma denemelerinin sükût-u hayâle uğratıp verebileceği en kötü sonucu vermesi; zaman kaybı, kâğıt, servet, ümit isrâfı, beyhûde çaba, hayattan edecek kadar mutsuz son.. problemi çözüp bu acı gerçeği bertaraf etmenin, roman-romancılığın içine düştüğü bugünkü içler acısı kötü hâl ve gidişten kurtulmanın tek yolu; dünyadan ülkeden topraktan coğrafyadan toplumdan katmanlarından geçmişten gündemden sokaktan hayattan insandan hâdiselerden kültürden medeniyetten haberdar olmak.. bu kadarı da değil, yerli ve katışıksız olup, bunların hepsiyle yakın alâka kurmak ve yüzde yüz barışık olmak.. ancak u saikler üzerine kurulu bir roman günde yayımlanan bin roman arasından sıyrılıp o ‘mutlaka okunacaklar’ rafında yerini alabilir.. .. senin sorunun ne mi lan nezir?!. senin sorunun yazamamak değil!. bal gibi de yazabiliyorsun!. senin sorunun kendine güvenmemek, insanlardan, adından, tanınmaktan şöhretten kaçmak.. bide ‘neye yarar ki böylesi bir dünyaya kelime doğurmak’ demek, bir de ‘söylenecek her şey zaten söylenmiş’ demek, bide öyle çok bizzat kendi yahut hayran kitlesi nefesiyle şişik, burnu Kaf'larda 'yazar' var ki piyasada astronomik rakamlarda anasını satiim enflasyonla yarışıyo?!. işte, yazmak dediğinde böyle düşünen bi dinozordan hadi gel de yazı bekle şimdi?!.

Salı

lelia…

geceye kar düşer leylâ geceye har düşer; biz hep üşürdük… .. bütün zıtlar iç içe sende yüzünde melâl, gözlerinde intizar hayata sırtını dönmüş yalnızlığın dışın sükûn, gün güneş iç odanda kopan kızılca kıyamet nice sessiz vaveylâ var ve yasaklar aykırılıklar ve ayrılıklar... .. sen kanadından vurulmuş denizkuşu sessiz ve kendi çığlıklarından ürken.. seni çözmek, yâr sevip derin bir yardan düşmekten zor ve karac’oğlan misâli, bir türkmen bozlağına konuk olup yâr göğsünün düğmelerini, bir iskender vuruşu bekleyen düğümü çözmekten... leylâ, sen içimde imkânsız kördüğüm!. (varken yok, yokken varsın kimse duymaz seni tutmaz elini kalabalıklar varlığın suskun’un duyulduğu kadar…) niye hep yalnızdır adın leylâ; ve 'insan ve 'asil'?! niye asildir insan içi yalnızlıklar ve;ç muradı bir kıyı bulmaktır yorgun her sandalın?!. açmasa da göğsünü acıdan gayrı bir liman geçmese de çölünden yolunu kaybetmiş bir göç kuşu ve bilmese kimse kaç yanmışa gölge bakışın avuçların kaç annesiz yavruya yuva unutsa ardında göçüp giden her kervan sormasa da adını kimse leylâ; adın ürkek bir ceylan sevdan sonsuz umman ‘aşk’ dedikçe sen, içimde gülümseyen yan geçmemeli aşktan!. leylâ, belirsiz sızım sarmaşığı kaderimin, alın yazım biçilmiş ekinim savrulmuş harmanım ekmeğimin yarısı, umudumun mayası ve merhemi yaralarımın.. .. (ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım; ve ey en iyi bildiğim ‘yabancı’!. senin, yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış ve unutulmuş ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin, sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca yanıbaşına konar kimsesizliğimin!. leylâ!. ey tenhâ ruh ey ‘yalnızlığım’!. ben, leylâsız mecnun ben, ‘sensiz’ bir mecnun!. gitme!.)

Pazartesi

selâm olsun!.

"zenginlik gurbette vatan; fakirlik, vatanda gurbettir." hz. ali

Pazar

kelimelerle…

bitmeyecek bir kavgaydı, ömür törpüsü kelimelerle kavga; başında gözlerini kırpmadan nöbet bekleyerek, saatleri bir bir devirerek, her gün takviminden bir yaprak daha düşürerek, bir gün daha gitti ömürden diye sevinerek... saçma sap düşüncelerin sorgulanma ihtimâli çok yüksek olduğundan, sahibince bi açıklaması, avuntusu da hazır edilir, hazır tutulur bi kenarında; rezerv, konserve, tedbir, ola ki hani âniden sorulur, şöyle ki; 'hiç değilse kırılıp dağılan, kopan şeylerin gerçeği insanı hiç yanıltmıyor!. buna sevinmek gerek!.' ... derken, sonra... sonra; bir ‘kelime’ gelir, sürüp götürür göğünü saran grî bulutları; güneş çıkar, yıllardır duymadığın, görmediğin, bilmediğin ve hiç beklemediğin bahar geliverir.. sen o ‘kelime’ misin zelâl?!.

doğum günüme…

ağustos 12'ye yazı.. hep duyar dururum şu pazartesi sendromunu.. diğerleri gibi, günlerden bi gün oysa.. yani “yıl”ın yıl, “ay”ın ay, “hafta”nın hafta oluşu gibi, “gün” de gündür.. o halde şu pazartesi ne diye bi sendrom filan îlân edilir ve olur ki?!!. niye de gelsin diye heyecanla ipini çekerek beklemek yerine ‘pazartesiler olmasa yahut bi gelmese lan?!' yahut da 'gelip, haftanın başı daha ayılmamışız şurda sabah sabah, daha ilk saatinde bi dikmeden bi çektirip geçip gitse de hayırlısıyla kurtulsak bi şunun sendromundan?!’ der ki âdemoğlusuları, havvakızısıları insanısıevladıları?!. ödenecek çeki, kapatılacak hesabı, geciken faturası, gününde verilmesi gereken vergi beyannamesi, kesin yatırılması gereken bi banka kredi borcu, taksidi filan olanı, hastanede taburcu olmayı bekleyeni, mapusta tahliyeye gün sayanı, bi yolcusunun gurbetten bi sılaya dönüşü, bi sevgiliye kavuşma vaktini dört gözle bekleyeni anlarım da, hani şu memur, işçi, çalışan, emekçilerin şu pazartesiye durduk yerde gıcıklığını hayatta anlamam?!. yani ki şu mîlâdî takvime göre haftanın baş günü olarak belirlenmiş günü bi umut günü ilan edenleri düşününce, şu pazartesinin bi sendroma ev sahipliği yapan kasvetli güne “gelmesin”, yahut da “hemen geçsin n'oolur” demek, baştan kabul ettiğimiz takvimden itelemeye, zorla düşürmeye, kendimizden ötelemeye çalışmak?!. şu pazartesi olmasa ne olacaktı acaba?!. ne olcaktı, elimizin körü olcak, ardından gelen “salı” hafta başımız ve mevcut "salı" da “salıertesi”miz olcak, gün sayısı altıya düşçek, kaç bin milenyum sonrası bile şimdiden hazır tüm hesaplamalar altüst vaziyette, astronomi çıldırcak, şu takvimi kullanan ülkeler topluluklar kafayı yiycekti.. yani adı “salı” olan yeni bi pazartesimiz olcaktı ve biz şu sendromdan sittiin sene bi ömür yine kurtulamayacak olcaktık!. lan olum, gelin, ya bi takvim deiştirelim şurda ve maya aztek arap çin mısır sümer, yaut afrikan, ya da her neyse işte artık ondan, başka bi takvim seçelim, ona göre hareket edelim, ya da silelim kafamızdan da vazgeçelim şu suni düşünceden!. allahın bütün günleri, acı tatlı bişe getirse de uğrusuz filan değildir, güzeldir!. uğursuzluk bizim sakat kafalarımız, hastalıklı düşüncelerimizdedir.. yani böyle bakınca "pazartesi", "ayın onu üçü", "baykuş öttü", "aralarımızdan olmasa da, karakedi önümüzden, biz merdiven altından geçtik", yok "yan yattı, çamura battık biz", "yok ebenin örekesi" gibi bişey olup çıkıyor.. bir kere, öncelikle: pazartesi öteki günler gibi tıpkı, günlerden bigün.. ayın on üçü: ay içinde gelmek için sırasını bekliyen günlerden herhangi biri; "on üç"ü baykuş öttü: öter, noolmuş?!. baykuş da tıpkı serçe kanarya saka, yahut ispinoz, yahut da bi horoz, öten her bi kuş gibi bi kuş değil mi?!. yani bi kuş öttü sadece!. karakedi geçti önümüzden: peki, erkek mi dişi mi, yahut ikisinin ortası bişey mi?!. cinsiyeti mühim değil, rengi de.. beyaz da olabilirdi, sarı da, kül rengi de.. bunlar normaldir, ama mavi bi kedi geçerse işte asıl o bi değişik bişeydir.. ve ama şaşırtıcı ve ilginçtir yalnızca, yine “uğursuz” filan, hayatta değil!. merdiven altından geçmek: madem de yemiyo geçme aslanım sen de!. gerçi geçsen de bi yerine bi kafanı çarpma, çıkmış bi çivisine takılma, bir yerini, meselâ kestaneni çizdirme riski vardır en fazla ya da bi tepene düşme tehlikesi.. hepsi o kadar!. yan yattı, çamura battık biz: yan yatabilir dik duran, yürüyen her şey ve yan yatınca da çamura da batabiliriz bi şekilde.. mamafih "çamura batmak" da iyidir.. allah korusun, "çamura yatmak" kötüdür.. zaten de bazı çamurlar şifâlıdır.. olmasaydı bizzat mahalline gidip de kimse "çamur banyosu" yaut da hayvansı dürtüleri azmış azgın, azınca, kasıklarından fazladan bi bacaa daha çıkan üç ayaklı eşeklere göz ve el zinası ziyafeti çektirmek için bi izletmek amaçlı, karılara bi "çamur güreşi" filan yaptırılırken “a, sivilcelere egzamaya iyi geliyomuş la!.” yahut “ayol!.” diyerek çamur havuzuna atlamaz, gönüllü boğazına kadar gömülmez, yahut da estetik merkezlerinde eline yüzüne sürdürmez, orasına burasına sıvatmazdı.. yok ebenin örekesi: ne başka bi anlam arıyon?!. bildiin öreke işte; ebenin örekesi?!. neyse, konu pazartesi ve sendromuydu.. pazartesi hiçbi şey ifade etmese bile, gelecek bi günü beklemenin içinde bi umut da olduğunu bilip unutmadan; pazartesiyi de güzel günlerinden bi güne çevirebilir insan en azından da bi mutlu olur.. yani!. neticede pazartesi, tıpkı papatya fallarında olduğu gibi, bi endişe bi umut, ‘gelecek gelmeyecek’ şeklinde, biraz da tedirgin belki, ama heyecanla da beklediği günlerden bi gün olabilir insanın.. değilse de şayet, ne çabuk unuttuk lan, örgüsü bugün bile çözülememiş faili- meçhullerden s. ali’nin “görecek günler var daha, aldırma...”sını yaut da sırf şiir yazdı yahut okudu diye mapuslarda canına tak ettirilen, yine de umuttan vazgeçemeyen adamların yiğitliğini, nazım’ın “güzel günler göreceğiz çocuklar”ını, yahut da n.fazıl’ın “sonsuzluk kervanı”nı, yahut da ahmed arif’in “anadolu’sunu, daha da nice şâirin nice “umut” şiirini, en güzel umut filmleri meze miydi lan bunlar yoksa canımız çektikçe masaya çağırdığımız, ağlaklı umutsuzluk sofralarımızda en ortaya koyduğumuz?!. “pazartesi” güzel bi gün bence!. bence her “pazartesi” güzel bi gün; çünkü hâlâ nefes alıp verebiliyoruz.. eğer ki nefes alıp verebiliyosak, allaha şükür sağlığımız da yerindeyse ve de çıkmamış canda da geçmemiş, gelecek her günde de nası da bi "umut" varsa gelecek pazartesiler de günlerden bi gün olduğundan umut vardır ve beklemeye değer.. umutla beklemeli yani!.

Perşembe

zuhûrî aabi- 2

anlatamamak yalnız bırakır zuhûri abi!. ve yalnızlığa büyük gerekçe.. insan anlatamadığı yerden kaçarmış sonunda.. ne kadar değişirse değişsin şartlar, bu kaçış geridönüşsüz olurmuş; çünkü insan kırılıp dökülen bi odun olsa billaa anlatamamak kadar incinmez!. şu toplumda ‘anlamak’ konusunda kendi için “ah, bilseniz, ben en iyisi, en güzeliyim, çok anlayışlıyımdır, çok iyi anlarım, benden iyi derinine dinleyen, acaip empat birini gökyüzünü bilmem ama yeryüzünde bide mumla arasanız bulamazsınız!. biliyor musunuz hem siz, hangi ortama girersem gireyim, yüksek yüksek enerjimle etrafımı acaip sarar, pozitif pozitif şeysiler katar, insanları rahatlatırım!. çok etkilenirler benden!. kaygı keder üzüntü, yorgunluk, tükenmişlik hissi, stres, bitakım bağzı sendromlar mı?!. lütfen ama?!. geçiniz efendim, geçiniz, bunlar benim değil enerji alanıma girmek, bireysel ülkemin sınırlarına bin milyar ışık yılı metre bile yaklaşamazlar.. douştan yasaklı şeyler benim için şunlar.. şunlardan moral bozucu bahis benim için değil, etrafımdaki insanlara ne kadar da ne kadar muhteşem, temâsım olan herkese bedâva kafa konforu sağlayan, nasıl da verici bi insan olduğumu anlamaları için!. kendim için bişey istiyorsam nâmerdimdir!. bi nevî empat savaşçısı diyebilirsiniz bana!. çok çekiciyimdir, paratoner gibi çekerim!. ortamdaki olumsuz duyguları daha dakkada absorbe ederim.. insanların tasalarını, üzgülerini, iç sıkıntılarını, fırtınalarını, karamsarlıklarını saniyesinde görme, anlama, içselleştirme, üstüme alma, başıma yağdırma, içime çekme, yerine tatlı tatlı bahar esintileri, rahatlatan meltemler sunmada üstüme yoktur.. paratoner gibiyim yâni!. kısacası; insanları anlama hususunda hassâsiyetimin üstüne hassâsiyet tanımam!.” güzellemelerinde bulunmayan bi tane insanevlâdı bulun, kendimi sultanahmet meydanında zaaflarımdan asçam!. zuhûri abi, geçenlerde biri yüzüme doğrudan hiç de empat biri olmadığımı söyledi!. hâttâ hödüğün tekiymişim?!. konumuz “anlamak, anlaşılmak ya ne anlarmışım ‘anlamak’tan!!. vallaa tam girişmek üzereydim ki bi empati kuracağım tuttu, kendime bi azcık çüşş çektim, sakince izâhla ifâde etmeye çalıştım kendimi ve dedim ki; hakkımda ileri geri çok kanaat var!. arkamdan bu konuda çok konuşuluyor, biliyorum!. meselâ hoşunuza gitmiyormuş durduğum yer, hâllerim; düşüncelerim saçma, aptalca, çocuksu, ilkel, komik, hayatın matematiğine ters, bu hayata, bu dünyaya ait değilmiş, değilmişim?!. ne vakit böyle bir iddiam oldu ki zuhûri ağbi!. ısrarla diyorum ki adama 'bak, içinize girmiyorum, aranıza karışmıyorum, aynı muhitlerde yaşamıyorum, işlerinizle, hayatlarınızla, dünyanızla işim yok, kadrosuz yabancınızım, en yakın, yanıbaşımda gördükleriniz bile yabancı, yabancının da yabancısı, benden bildiklerinizden bile en uzağım!. bakın, yalnızım.. hem öyle böyle değil, inanılmaz bi yalnızlık?!. öyle bi yalnızım ki çevremde ot yok, bitmiyor, ne yapalım öyle ot bi adamı diye çevremde bitmeyi reddediyorlar.. acaip yalnızım yâni!. “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız”daki yanlış, yanılmış bi yalnızlık gibi de değil, yapa bir yalnızlık, yapayalnız!' böyle dediğim hâlde ne dedi biliyor musun, şarkı kendine imparator diyen dedirten, az daha zorlasa mâbâdını ilahlığını edecek bi adamın şarkısı; bırak ona bi elleme iznini, cümle içinde kullandığını duyarsa çok kıllanır alimallah, itlerinden birine vurdurur seni!. sinirlendim!. “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız” ne lan?!. dalga mı geçiyonuz?!. bu ne yaman bi çelişki, nası bi zıtlık, bi totoloji, nası bi paradoks, nasıl bi yanlış, yanılgı, yalnızlıktır?!. şarkıya bırak ayar olmayı, mest olan, muhtemelen de bibiş ibbesinin aşiret, yakın akraba koruması olduğunu söyleyen şu sığır aramızda hiç olamayacak mevzuya atlayıp “bunun neresi yanlış.. yanlışlık nerde burda?!.” diye soracak olamasa da hani adım çıkmış ama yerslz de değil hani, vaziyet gereği bi ordan yüriim diyerek, geleneksiz göreneksiz sosyopat (a)sosyal sorumluluğumum da mevzunun içine girmesiyle bütün iyi niyetimi masaya sürüp, godumunun sorumsuzuna ‘bak bilader, babanı tanımam, bibişini de yanlış anlama ama it beslemediğimden bitim kadar da sevmem ama bende hiç olmayan, olmayacak gül hatrına bi açıklama yaparım; ki şöyle, bi adam dostlarının gözleri önünde, adamın gözündeki sürmeyi bile hiç hissettirmeden çekenlere nal toplatacak biçimde piyasaya bi “yalnızlık” sürmeye kalkışıyorsa ben onda bi bit yeniği, bi çapanoğlu, bi hinoğluhinlik, nanoestetik bi puştluk ararım.. yâni zuhûri abi, şurda şu metnin kuşbakışı bütününden hiçbişey anlamayan, puştluğun nerde olduğunu saatlerdir bakıp göremeyen ayrıntıcılara meseleyi daha ilkokul bir bi bebeyken öğrendiğimiz dilbilgisi kâidelerinden hareketle, kendim ve kendime geliştirdiğim bi metodla, cümleyi öğelerine ayırır gibi tıpkı, önce bi kuşbaşı kuşbaşı yapıp, sonra küp küp doğrayıp önlerine koymak artık kaçınılmaz olduğundan kusura bskmazsan, mevzû şarkıyı şuraya bir kez daha alıyor ve sözlerinin dibine dalıyorum, anlamazlara son bi girişimle bi izâh için ve diyorum ki müsaadenle abim, şu “davul zurna az”, anlamayan dallamalara gelsin, “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız” ve ekliyorum; şunu bi heceleyerek okuyun bakıyım lan, ne diyo?!. bi adamın dostları olacak, ortalıkta ağlak ağlak dolaşıp yalnızlığından söz edicek?!. yedlrtmeyin adamı!. ben sizln de şarkınızın da, yalnızlığınızın da...!. töbeeee!!.

Çarşamba

zuhûrî abi mektupları-1

(içinde doğru sözlerin olduğu doğru cümleler kurabilsem?!. ben yanlışım, sözlerim de.. yanılmış ve yanmış, yanılmış yakılmış.. yakılmış ve yıkılmış… yılmış…) … zuhûri abi, bunlar iyice azıttılar!. yazmayı mal manyak derecede seviyorum ya hani, şu zırvaları okudular ya şurda, şu, açıktan itirafı; laf sahibi olmak için sıraya giren girene, eleştiri adı altında ince ince laf sokanın bini bi para?!. ön kayıt, sınav, mülâkat, eleme filan da yok öyle; atış serbest, bulduğun yerde geçir... lafı?!. yüz ve güç buldular ya; dediğim gibi eleştiriyi geçtiler, meleştiriyi aştılar, olayı doğrudan dedikoduya, iftiraya vardırdılar?!!. en hafifi, diyolar ki; içler dışlar çarpımından da çarpık düşüncelere sahipmişim?!. bide bi tamamen abuktan da subuk söylemim, 'konuşma' adı altında konuşamamalarım varmış?!. ne yâni kişniyor muyum ben, atmıyım?!. abi!. en çok da buna içerledim biliyor musun!. o kadar içerledim ki gittim içime, en iç odama kilitledim kendimi ve tam bi hafta çıkarmadım!. düşünebiliyor musun düşürdükleri durumun fecaatini?!!. sen söyle, tepkilerimde haksız mıyım ama zuhûri aabi?!. -haksızsın dürümcan!. aşırı hassasiyetinden dolayı fazla haklılığından haksızsın!. sendeki şu urspik romantizm, o sürekli aşk hâli oldukça en hassas yerlerinden vururlar!. bu durumda dürümcan, söylemek zorundayım; maalesef ki maalesef neticeye katlanmak zorundasın!. şeriatın kestiği parmak, şerâitin çekip kopardığı pipi, kaderin çizdiği kestâne acımaz, üniversite önünde yırtık kondom sattıktan sonra bebek bezi stoklamak yatırım işinden sayılmaz, ahlâkî değildir, karaborsacılığa girer, allahtan böyle yüz kızartıcı ama cep de doldurucu, kişilik yakıcı bir durum yok senin için dürümcan, buna sevinmelisin!. zaten de suyun kaldırma kuvveti bitek penisosta işe yaramaz.. bunu en iyi uyumsuzluktan atıldığın ilk üni.den başka bölümden ve ama dönem arkadaşın o şırfıntı serapsu bllir!. "abi, ben âşık oldum!." diyorsun ya; aşk ilâhïdir dürümcan’ım!. kutsaldır yâni!. aşkın da âşığın da sâhibi allah'dır!. işte bu yüzden aşkın yamulttuğu kalbe bişeycikler olmaz, endişelenme, zamanın sağaltmadığı ağrı acı bulunmaz!. bak, dünya yansa umursuyor mu o şırfıntı, hayatına bakıyor!. zâten o hep öyleydi, habis narsistin tekiydi!. senin leylî ve meccânî, burslarla okuduğun, kendini attırmak için aklına geleni yaptığın koleji o gündüzlü ve pahalı paralı, güle oynaya bitirdiydi!. fakültede iyi ki aynı bölümde deyildin!. hayatta vermezdi ders notlarını!. gerçi sen hayatı bu sallamazlıkta gene çakardın ya üçüncü okulunda, sınıfta, neyse!. ne diyoduk, mahalle yanarken saçlarına fön çeker o, âlemlere sular seller gibi akar!. yelloz!. biliyor işi!. maazallah, işi çölde filan olsa yâni, yandı gitti susuzlar?!. düştü düşecek, öldü ölecek adam nereye bakarsa baksın önünde koca sahrayı kapatan, nerdeyse canlı ‘cennet vahâ!. sizi bekliyor!.’, dev reklâm panosu, aradaki mesafeyi milim kapatmadan, adamla birlikte hareket eden, üç adımda bi bi tabela, ‘vahâ, az ilerde!. yaklaşık 100 m.’ aynen de sahnesi bu, habire serap gösterir, serap gördürür serapsu!. serapsu bu; bütün işi gücü gerçeği örtüp hayatta serap göstertmek insanlara?!. dedik ya narsist diye?!. bin sene yaşasa aslâ düzelmez!. geçenlerde mûcip geldi ziyâretime!. canı sıkkınmış!. eşiyle çok iyilerdi biliyosun ama ‘ufak’ bi sorun çıkmış aralarında, ‘ufaklık’la ilgili, azcık bi dert yakındı biraz, akıl istediydi!. eşi “artık dişiliğimi bana hissettiremiyorsun mûcib bey!.” diyince apışıp kalmış zavallı!. ona dedim ki ‘bunda kızılcak, içerliycek bişey yok mucib; hayat gibi memat da çok tabii bişey!. eğer bidaha hatırlatırsa aynı şeyi yengeme sakince şunu söyle, “biz ölü’nün arkasından kötü konuşmayız câvidan, etik değil!.” bi gün sonra aradı sevinçle, “sağol zuhûri abi, konu kıyâmete kadar kapandı aramızda!.” yâni diyorum ki sana, çok dert etme elde olmayan bitakım bağzı şeyleri!. aşk her zaman bir yolunu bulur dürümcan’ım!. bak, acı zekâyı zehirler, zehirlenmiş zekâ zekâi’yi hasta eder.. zekâi iyi çocuktu!. geçenlerde öldü çünkü!. üzülmedim ama hiç!. içimizden iyilerin ölmesi iyi bir şey!. tanrı dünyadan, hayattan çekip alarak koruyor kolluyor onları, geriye kötüleri bırakıyor!. biz niye ölmüyoruz meselâ?!. geçelim burayı, iyilerimiz ölüyor ya biz artık timsahî ya da değil, bol sulu sepken, kederler içinde "ahh-vahh, gitti güzelim insan!." diye ardından ağıtlar yakıyoruz?!. yaşasalar sanki kıymet bilecez, şefkat merhamet iyiliklerinin, etraflarına o yakın alâka ve fedâkârlıklarının farkına varacaz, yalancı pehlivanın bedava yağı sıvanışı gibi bol bulup, oramıza buramıza sürüp zavallı adamlara eziyet etmeyecez, mümkün mü?!. dürümcan, telefon, az bi müsaade!. şuna bi cevap vereyim!. sen kapatma ama ben açim becerebilrsem, dinlersin konuşmayı!. zırto yabancı değil!. -alo?!. zuhûri ağbi?!. -zırto aslanım?!. nasılsın?!. -iyiyim şükür, zuhûri abi!. arayamadım, iznik yolundaydık iki gündür, mâlûm cenâzeye taziyeye geldik, murat’ın rahmetli babası için, dönüş yolunda meşhur bi kuzu çevirmeci var, öyle bi koktu ki bizi çevirdi, yoldan yani!. adaşın abi, "zuhûri’nin yeri"diye!. görünce heyecanlandım, abimi bi arayım dedim!. abi, burlara çevir yolunu, gel bigün, ye şu çevirmeden!. muhteşem!. burda bi kaç yer daha var, benzer; mısa’nın yeri, hasbi usta’nın yeri gibi.. -(iyi halt ettin!.).. âflyet olsun aslanım!. -sağol abi!. ellerinden öpüyorum!. dönüşte gelcem yanına!. -beklerim koçum!. selâmetle!. … -dürümcan, görüyorsun bak, hayat nası devam ediyo!. sana söylediğim buydu!. bak, ölenle ölünmüyor aslanım, geride kalanın kursaa var, dolması gerek!. görüyorsun, adamlar cenâzeden çıkıp damak be mide şehvetleri için dönüş yolundan üçyüz kilobayt içeri giriyolar?!. ben şimdi onlara ‘he anam, ben de diyodum ki çok enn, hemen yakın zamanda adıma tahsisli bi ‘inşallah’ım olsa da bi yolum düşse, adaşımın yerine bi çevirme götürsem diye karalar bağlıyorum?!. nası da severim hem, fıstıklı bâdemli dolmalısını!. töbeee?!!. biz burnumuzu çıkaramıyoz dertten dümükten, hayattan, ümüğümüz sıkılıyo, mâbâdımız yırtılıyo, adamlardaki çıkışta en fazla dışkının nirvanasına ulaştıracak lezzet aşkına bak?!. zırto hırtosu ne diyo; burdan kalkıp çevre yolundan bi dünya yol gidip çevirme yiyip döncekmişiz?!. iyi de lan, nası gidek olm, görüyosun, gözümüzün önünde insanlık cayır cayır yanıyo, etrafımda bi dünya dert; çoğu evlatlık, babaları ben?!!.’ desem yakışık alır mı?!. bi çevirme için kalp kırmak?!. yakışmaz!. âfiyet olsun diyip, ayakyolu gibi olduğu yerde sayan, biyere gitmeyen hayat yolumuza devam etmeliyiz!. yaa ama dürümcan yiğidim, laf aramızda, sabah sabah burnuma da nası da mis gibi kuzu koktu ama?!!. -vayyy beee, izin almadan ismini mi kullanmış?!. bunlar çok âdî zuhûri abi?!. ruhsatı, patenti nası almışşar peki?!. zuhûri abi dâvâ açsan?!. -ne dâvâsı aslanım!. yakışır mı bize!. görmedin mi geçenlerde internette sıcak bi haber vardı, bilo böğrekle ilgili; bilo adında bi adam dâvâ açmış, adımı izinsiz kullandı diye, ortalık ayağa kalktı!. duruşma sonrası adliye beter karışmış, şehirde ne kadar bilo varsa basmışlar adliyeyi, ciddî olaylar çıkmış, allahtan uyanık dâvâlı avukatları tedbirli gelmişler, o kadar bilo isimli adam, karı, ikisinin ortası büsürü çüksüz fışkı protestocu, bazısının kucağında kedisi köpeği, kendileri gibi “minnoş nonoş, ibnoş, yumoş”, fazladan da bi o kadar da meraklı seyirci milleti, onların da azgın, pitbul, rotfaadır, maymaadır cinsi köpekleri, “hades, ares, zeus, medusa, mars, panteon”, ortalık olimpus'un panayır yeri, kedisine köpeğine, bülosuna büloşuna nonoşuna yumoşuna tepsi tepsi böğrek dağıtmak sûretiyle olayların büyümesini kapıda önlemişler!. dâvâcı adama sormuşlar durumu, röportaj yapıp, aslında ne oldu diye, adam ‘her gün bi dilim böğrek’ talebiylen tamamen mânevî(!) bi tazminat dâvâsı açtıydım, yüzde bimilyon lehime karar verir diye de halka, rakibi levo çöğrek’ten mis çöğrek dağıtıp kutlamalar yaparken şok karar çıktı, hâkim karşı tarafın avukatının “dünyada kaç tane bilo isminde şahıs var, biliyor musunuz, onlar nolcak?!. ne yâni şindi, aynı mantıksızlıkla; dünyada ne kadar mısa varsa ‘mısa mantı’ya, ne kadar da hasbi varsa ‘hasbi hasansör’e izinsiz isim kullanma dâvâsı mı açcak, bu adamlar niye kıllanmıyo durumdan?!. bizce sayın hâkimim bu adam haksız ve yersiz ithâmla itibar suikasti yapıp durumdan yarar sağlamak istiyo” diye itirazla, mahkemeye delil sunması üzerine ‘onlar da açsın efenim’ karşı itirazıma rağmen ne saçma bulup hiç dikkate almayıp “dünyada milyon milyon zincir sahibi, marka olmuş saygın bi müessessenin ticârî itibarını kamuoyu önünde açıkça zedelemeye teşebbüs” gerekçesiyle müebbed verdi; bidaa herangi bi şûbesinin 100 metre yakınından bile geçmiycekmişim?!!. ben böyle kararın….!!!. kesin tepsi tepsi rüşvet alıyo kâfir!. adâlet istiyorum!.” onun için dürümcan, sen yoluna bak, takılma böyle şeylere!. akıllı insan püsürük işlerle uğraşmaz!. -haklısın ağbi!. ben yazmaya devam ediyim!. sağol abi, nasihatlerin için!. -ne demek koçum, her zaman!. -ama yaa zuhûri abi, sormadın kime âşık oldun diye?!. -yaa kusura bakma aslanım, unutmuşum!. onu önümüzdeki mektuba bıraksak?!. ../.

Cuma

ilham ağb… part: tuuu…

... 'gelecek, gelmeyecek' meselesi.. (sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk şu hikmet yumurtlayamama, söz söyleyememe, yazamama kabızlığından!. iyi de bu sefer bi söz ishâli?!. bi bulamadın gitti ortasını?!!.) ... yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan.. izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasî nutuk, içi boş üç-beş slogan ve aşk ile yörüngesinden fırlamış bomboş bi hayâlcilik ve belâlısı olmak ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin.. niye hep dış dış dışlanmak?!. gitgide daha da bi ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak fenâ ters gelmiş?!. oysa ben de etnisite hiç de mühim olmasa da bu coğrafyada aynı kaderin eline doğmuş, önce bi insanoğlu, sonra da kendi hâlinde bi türktüm; hâliyle de hani tâlimat gereği 'doğru ve çalışkan' olmak zorunda olan, kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî!. normal olarak da arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. aslında kenan’ın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam meselâ, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel, birebir örtüşük ve içinde memlekete dâir ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş, sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına yâni mecbûren biraz ilgilisine sosyal meselelerin, meselâ “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, "yedikule zindanı"nı, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şâirinin ve müziğini yapan, söyleyen sanatçısının nargilesinin marpucunu, "yok artıııkk?!!." dedirten, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfa'nın suruç'unu, ondört yaşında bebenin îdâm suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu, bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!. ardından, ‘bunu hangi mevlânâ’dan aşırdın da a benim candan’ım çağdaşım, kalburüstü, tuzukuruların ‘sanatçı(!)’sı teyzem; de kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar wallaa!. inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa; hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve şu ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum, sordum: 'bırak şarkılarında tıraştan taklit, spesifik, çook derin felsefik, felâfisik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi, mesaj kaygısıyla ıkınmayı da bu, ‘halk içinde muteber’ sorulara cevap ver?!.' kızma bana candan cıbıldak apla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yâni!. yâni acaip ilkelim, asosyalim, sosyopatım, iticiyim, sevimsizim, ipsizim; sonuçta sorucu değil, içiciyim; iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara, iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve hani ahlakçı, bu, benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alâmet-i fârika’m.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma kendini teşhire, ‘röntgen’e çıkarmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken kuku’ya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şâir, çanak-çömlek patlatan, hani 'fenâ bi çocuğa benzemiyor' dediği biriydim mahallelimin.. bi balta da bendim; kimsapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü dünyada en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar sâfî oraktım çekiçtim yâni!. yâni pek çekici değildim ama iyi iç çekerdim… ve belâyı musîbeti... fazladan da kaderimden.. paratonerden beterdim!. ve bu yüzden de hep üçyüzaltmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yâni!. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen... târih o uğursuz 12 eylül'ün 10 yıl filan önceleriydi!. o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla.. hiç unutmam, yine bigün içiyoduk; arada beş kasa ankara gazozu, patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, andımız da gereği, mecbur 'küçüklerimizi sevip' ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan, hâli vakti yerinde, millî şefimizden mülk zengini keyfi gıcır bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz leplepi ve beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan.. ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim?!. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı da bu yüzden aldıydım, törensiz, ilk orda yapışıp üstüme, öyle de kalan.. anlarsınız bunu; başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan.. yâni hakikatte kökü dışarda o en beyaz türklerden olsaydım ve yalıçapkını, iştahı pek yerinde, bekâr ve horoz, pek bakardım 'işi'me, bayaa bi mükellef 'aş'ıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girmek zorunda kalmazdım, öksürsen işten atmaya bayılan patronumla.. normalde bi patronla işim olmazdı, patronum olmazdı yâni!. şu “eylül” gelmese, olmasa, devrimim gerçekleştiğinde ‘işçipatron’’ ben olacağım için.. fabrikaya el koyarak da olabilirdim ama koyan yerlerimi kırdılardı, daha eylül öncesi, sam amca patentli, sonrasında her şeye el koyan paşalar.. yâni bi patron falan değildim ve işimde iyiydim!. iyi de anlardım ay sonu hesabından; eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine.. yânii; budapeşte’de hamal, şu meşhuuur şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta.. ‘mal’ demek itirazsızlık değil mücellâ çünkü sürtünme kavramı ‘doğa’nın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı? toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı, aklına mantalitesine soktuklarımın, sığır bacağı, generallerimin 28’li şubatlı bir gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları “erke dönergeci” nâm, yâni ayy ben sizin o hiç kullanılmamış batı patent, paşa beyninize; “kaynaksız, kesintisiz enerji(!)” üretecek(!), devr-i dâim, gerçekte ‘sâbit düşünce düzenleme makinesi’?!. eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hâfızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yâni böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını “adam simit” denilen adamın.. ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına bayan kedi kovalayan, bayan kedi sahibi mahallelinin belalısı tekiri sarman’dan, sermâye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. yâni davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam.. başıboş bıraktım ben de özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu (gayr-ı) millî ve pek ‘yersiz’ “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecbûren olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yâni kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını yâni “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefâlı yârim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve gelmezdi başıma “gurbet elde bir hal…”; böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim.. ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve radyodan mülhem, ‘uzun dalga’ boyum, böylece ‘bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hâttâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi; çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim.. "özgür kız"dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince hani şu ne amaca hizmet ettiiği bilinmeyen, o uğursuz 12 eylül’ün öncesi ve sonrası paşababalar ve orr morr hep kor, generaller cuöhuriyetinin ibneliklerini anlatmaya kalkışan şu dingil dallama yazının yukarlarında biyerlerinde sözünü geçirttiğim, hani "örtülüler konserime gelmesin" diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama 'ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve tepeden tırnağa nasıl da 'sanat'a kesmiş ve annenizin camına kadar ne kadar da haklısınız?!!' dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı işer gibi eyleme dökmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi.. mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; ‘dünyaya kafa tutmak’... ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafasız kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte, şu tutuculuğum yok mu pek haz etmiyor ama küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!. dahası; sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu.. vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, 'çarşı'lı ve hani olura olmaza sürekli 'karşı'lı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik?!!. uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım, erolum büyükburcum gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. mâlûlen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde ‘gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm’ anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi.. gördün işte, bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kız vermeye, evermeye, kaz bile vermezler, gütmeye; ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene?!. yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimizi unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye şöyle bi sonuç çıktı; bahar: çiftleşme mevsimi ayrılık: manitanın el değiştirmesi... hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak... teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi... kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği.. ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!.. ... bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin?!!. bi anaarvat dalmamışlığın kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz bu dünyadan’ pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı ve ona saygısızlık yapamazdım.. bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi.. ben bınları geçirirken içimden, saniyenin milyarda birinde, “şu candan ablanı pek merak ettim şimdi!.” dedi ilham aabi… “son paragrafsa benlik olmuş!.” diye de ekledi.. ona ‘anlatınca birikmişleri sanki tıkabasa doldurulmuş dolabın açılan kapısından fışkırıyor gibi di mi abi; yaz yaz bitmez bi doluluk?!.’ dedim, duydu ama “haklısın” demedi.. olsun, ilhâm abi bişeyi dese de demese de her hakkı mahfuzdu içlerimizde!.

“festina lente”

ömür mü?!. acaip 'uzun', yol zâten üç adım, 'kısa mı kısa', menzil ahan şurda, parmağımın ucu kadar 'yakın'.. e, o zaman "festina lente"!. “acele et yâni!. yavaş yavaş!.”...

gönül diyo ki…

gönül diyo ki...

la gönül, öptürtme ebeni de hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyâmet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ, yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o "gençliğim geçti gelin" modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.

kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş.. bak, olm gönül, bunu ben demiyom, ataların sözü diyo!. e, atalar da boşboğazlar gibi boş konuşmazlar ööle, hani “lâf-ı güzaf” cinsi şeyler!.
söz söyler onlar, nokta atış yaparlar, boru değil!.

hadi, bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân, bize ne oldu, batsın bu dünya!." ağlaklıını da ilk gençliğinden bu yana kavgalı olduğun hayatla, bi yolunu bul, dostluk kur, sonra yaz şuraya bişeyler, geleceğe dâir, en umutlusundan?!.

gel de sövme?!!!

ortak bi yaraya dokunmuş... okuduğum biri, ne kadar canını yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona!. sövmek, ruhun yelpâzesidir abim, ruh fenâ kızar, motoru su kaynatır, ara ara serinletmek gerekir.. elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama tam yeri geldiğinde de sövmemek çok ayıptır, onsekiz içinde 29 kusurlu hareketten en birincisidir, baktın fenâ içerlemiş, yerinde duramıyor, koyverip göndermek gerekir; yakasını.. zaten de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki!. hem öyle ayıp gayr-ı etik bişey de değil yerinde sövmek.. hâttâ yerinde sövmek, zayıf da olsa bi rivâyete göre ibâdettir.. insan haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, ruhu serinletmek için şu yelpâzeyi yaradan’dan ruhsatlı olduğundan, rahatlıkla kullanabilir.. yâni ki bi kul, canı burnuna getirildiğinde, fenâ yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de mevlâ’nın ta kendisi tarafından!. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bi hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya.. kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında kuytusunda ışıl ışıl şehrin gerçekte kapkaranlık, ‘ışık ışık’ insanlarının ışığından, ‘aydın aydın’larının aydınlığından kaçıp bi böcek yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yâni, çok ayıp!. şu bidünya ruh hastasıyla dolu, ihânet ve kahpelikler dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese mûsıkî kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim.. mâdem de inanıyorum yeri ve vakti geldiğinde taşı gediğine oturtma, baklayı ağzından çıkarma, valfleri sonuna kadar açmanın gerekliliğine, ‘inandığını yaşamalı insan’ inancına da inanmalı, allah ne verdiyse gaptırıp goyvermeli; sövmeli ama bâzen, hani canı çok yandığında, hani şu valdesinden zaalim mahlukatın yaptığı mezâlimler ve onların yancısı, yığın yığınlümpen gereksizlerin itirazsız sorgusuz köpeksilikleri, gereksizlikleri yüzünden.. insanın sövmesi geldiğinde, gerektiğinde sövmeli; hem de iyi sövmeli!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmayacağı kesin!. rahmet olsun, Yûnus abimiz, “dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek derviş gönülsüz gerek sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor.. ben hayatta derviş merviş olamam yâni!. çünkü döveni de söveni idâre, neyse de özellkle mazlumun canını yakana da fenâ gönül koyarım.. bâzılarının gönül koyması öyle basit bi koyma filan değil çok fecî sonuçlar doğurma ihtimâli çok fazla yüksek, aşırı tehlikeli bir eylemdir.. kuşak farkı!. dinozor!. soyu tükenmiş!. o uğursız ‘eylül’ sonras her nasılsa sağ kalabilmiş, kelaynak, üç-beş için!. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!. tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısı, metropol sırtlanıysa ona karşı sevecen tavır artık bi nezâket, bi incelik değil düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur.. “odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, kalas, kütük, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

(s)uslan artık deli gönül!.

yaa bakın âdemoğulları, havvâkızları, bir ve güzel allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo, sayfaların yazıların defterlerin yüzüne, kitapların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesizim ki bakın, ilk satırdan son harfine dek ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz, aksine, büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar.. yâni kıymetli yazıcı!. böyle bi mûsîbetin ben gibi gıcık derecede ısrarlı bi okuyucu kenesinin düşük çenesinin yazan bi insan evladına tebelleş olması o insan evlâdı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu, bi adam yahut bi apla yahut bi kardeş yahut bi kadın; yâni ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’ ise işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal olarak vakit de bir tür nakit olduğundan, çantasından cüzdanından, parasından pulundan çalmak da anlamına gelir ki hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. hâşâ, bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş olsa fark ettiğinde kendini fenâ paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini affetmeyeceği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için kendi kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış yeri, tek çâre, tek teselli kucak, rabbine sığınır.. demek ki şu tür bi ilgi, yâni gelip okuma sevdâsı muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!. lütfen yâni sayın okuyucu, yazıcı!. bakınız, kime bi zarar, bi aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın, zebânilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!.

Perşembe

geçmiş… gecikmiş ‘kutlama(!)’

(o meş'ûm on iki eylül'e medhiye(!)…) sevgili, yüksek generalim!. siz ne renk işerdiniz?!. biz kırmızı ve kanlı!. .. ‘erken’dik, saf salak, silme malak bi ilk gençlikte bi heyecan, bi körpe umut?!!.. aldanmaya müsaittik.. göz alıp, göz boyayan, hiç hissettirmeden gözden sürmeyi çeken sihrine kapılıvermiştik çarpık ideolojilerin.. yüksek yüksek idealler koymuştu önümüze.. kendinden geçiren, büyülü bir yemekti.. bizi çıkarlarına itirazsız hizmete her an âmâde, robot köleler hâline getirdi.. her şey dünyayı global, yusyuvarlak tostoparlak bi köy edip, güzel güzel en tepeden yönetmek içinmiş?!. geç de olsa uyanmış ve uyanmakla da meğer çok önceden tek kanal sabitledikleri alıcılarımın ayarlarıyla bilmeden oynamış, kulaklarına fenâ kar suyu kaçırmışım.. görüntümü kaybedince çok bozulmuş, fellik fellik aramaya başlamışlar.. oysa tarihin hiç bi döneminde arabalarının hiç yolda kalmayacağından çok emin şu intertekerleklerlerin tekerlerine bi çomak sokacak adam ben değildim.. (kaçmayı beceremesem hiç ve yediremesem de ilkel gururuma, bi kaçıp kurtuliim diye işte o zaman düşündüm.. eline sağ geçersem düzenimin oyar alimallah dedim, kırdım ipimi, kopardım zincirlerini, ver elini biraz özgürlük; kaçtım..) bırakmadı peşimi itoğlusu, yakalayıp bi köşeye sıkıştırıp fenâ öpmek için, ter terlediğim, kan işediğim yere kadar kovaladı.. sonunda, saklandığım yerde buldu.. bi çakı bile yoktu üstümde.. köşe kapmaca oynadık bisüre, sonra körebe.. ben kör oldum, o ebe; fenâ dokuz dootturdu.. yine de o vaziyette bile zevkten dörtköşe olup gözlerimden yaş geldiğini görünce skrotum suratlı ameliyatçılarım bu sefer canım gerçekten yansın diye özel filistin askımda önce bi güzel gerdiler, sonra aşağıda aşağılık bi işe soyunup, kutsal mahrem bildiğim cevizlerimle fena oynadılar, doyana kadar.. sonra da verdiler cobu ceryanı!. süjeydim ya ‘şefkatli’ kollarında.. o ara elim kolum doğal olarak bağlı olduğu için sadece yüzlerine işeyebildim.. o an farkettim, öyle bi durumda bile karşılık vercek gizli bi silahımın olduğunu.. acaip hayrettim?!!. kendisini bu vesileyle tanımıştım.. oysa doğduğumdan beri birlikte yaşıyomuşuz, onca yıl üstümde taşıyomuşum da haberim yokmuş?!. kendini gizleyip gözüme hiç gözükmemesinden değil, şunca zaman geçmiş, fark etmeyişim.. hani görüp de ciddiye almamışlığım gibi bi durum da hiç olmadı.. bakarkörlüğüm bilmezlikten, hani hayatla kavgada oyalanmaktandı.. hani vaktinde farkedip de zavallıyı bi gün olsun bi günışığına çıkarmamışlığım, kendisine bi günyüzü göstermemişliğim, bi göze göstermemişliğim, felekten geceli bi yaşatmamışlığım bu yüzdendi.. garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o?!. hem kavgada kavgadan başka ne düşünebilir ki insan, dimi?!. .. geçen geçmişti; de lâkin ihtiyaçtan hâsıl bir kâr olmasa da zarardan kârdı bu, hem de büyük kâr!. şu ince ameliyatlarda gösterdiği o büyük cesâret, şu muhteşem aykırı duruş, gözlerinin içine baka baka şu dikiliş eylemi sırasında şu tanışmışlık gözlerimi yaşartmıştı.. namerdim çok sevinmiştim!. lâkin bi yandan da çok içerlemiştim kendime, kendisiyle bu şartlar altında da olsa bi müşerref olmuş oluşuma.. yine de eleştirel yaklaşmamalıydım, beni hiç mahçup etmemişti çünkü küsüp, ayılıp bayılıp, olduğu yere çöküp, ezilip, küçülüp!. hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek; yüzlerine işemek?!. o, o an için elinden geleni cansiperâne ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an.. o artık yiğit kahramanımdı benim!. aslanımın üreik asidi gözlerini yakınca daha da fenâ çıldırdılar, bi daa tek bi iş göremez hâle getirinceye, yüzde yüz kötürüme bağlayıncaya kadar vanadyum çelik, kıla yakın kalınlıkta, telimsi coplarla dövdüler zavallıyı.. e, teknik bi zarâfet, büyük incelik; cüsseye göre seçili âletle dayak?!. şimdi dese ki biri, şurdaki, haksızlık etmeyelim, bence şu ‘âdil gerçeklik”e bi itlraz edip, “ne yâni şimdi, parmak kadar şey için kıl kadar çelik cop ise kol gibisine de kazma sapı mı yâni?!.” evet bilâder, tam da öyle!. hâlâ bi sorun, sorunun da varsa matematik okuyan, “oran ve orantı” bilen birine gitmelisin!. … salaklar!. geri ve gezizekâlılar, “onyedi yimbeş”ler, “onbeş temmuz”lar, başka bi silahımın olup olmadığını kontrol için zaten hıyar soyar gibi soydukları çırçıplak bi adamın zanlarınca o an için tek muhtemel mühimmat zula yeri gerisini kalın coplarıyla yoklayıp dibine kadar karıştırmak, delici kesici alet, ateşli ateşsiz silah aramak neyin nesi?!. aradılar tabii ki!. bulamayınca da ne kadar da ‘yav almiim ben, sağ olun!.’ desem de hırslarından kola, fanta şişesi ‘ikrâm’ında bulundular, zorla.. oysa ben, güzelim ince belli cam bardakta, gözünü sevdiğim çay seviyordum.. o an canım ölümüne çekse de istemedim ama!. çay lafını duyunca şaftları kaydı, tirgel kayışları koptu, vites dişli kutuları dağıldı, şanzumanı difransiyeli ortaya bıraktılar; ‘vay!, bide çay ha?!. yanında da sigara?!!. hem de recâ ve istirhamı birlikte ediyorum, kısa maltepe?!. yok yaa anan güzel mi senin?!. beş on yıldızlı bi otelde, kral dairesinde, felekten de bi gece ister misin?!.’ diyceklerini biliyordum.. çay-sigara benim zaafım, naapiim; sevdâ derecesinde bağımlılığım.. bi bardak ikrâm etseler hani kendiliklerinden, yanında da bi dal bi cıgara, bu kadar zahmetlerine bi gerek kalmaz, kendiliğimden çözülür, âdem babamdan bu yana işlediğim bütün suçları, her şeyi itiraf eder, hem kesin netice de almış olurlardı böylece, kolayca?!. ii ki bilmiyolardı.. bi çay bi sigaraya çözülecek iradeyle ben n’apardım lan?!. yaşamak denirse bundan sonrasına, bu utançla nasıl yaşardım?!.

olay yeri…

zır yalnızlığın testi.. kayda değmez bir ölüm… öldüm, olay yerine kimse gelmedi.. tam da istediğim gibi!.

anne…

kutuplarda hep gece zaman ıssız ve soğuk buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden, taş kanar mı kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.

Salı

ne diyon sen dayı?!.

... kimsin, kime yazıyon, kimi annadıyon?!. suyun kesilmiş, soyun tükenmiş, tarih öncesi kalıntısı, bi adın sanın yok çağrılacak, kaybetmişin, kaybolmuşun, hâlâ sanki var ve yaşıyon gibi çağlar gerisine âit bıt bıt bitakım seyler diyon?!. -'kelaynak' diyorum yeğen!. kelaynaklar utangaç kuşlarmış!.

Perşembe

‘hazret-i insan’

bâzen bile bile lâdes hayat, bazen kader gereği mecbûri istikamet, kaybedişlere yol almak, bâzen umarsız gülümseyişlerle "işte sırtım!.” diyerek kalenderî, yüz çevirmek dünyadan… bâzen geriye tek şey bırakmamacasına, direnmesiz açmak yağmaya; her şeyi kabullenmiş bir derviş sükûtuyla.. her şeyiniz alınsa da elinizden kalbiniz kalır.. açtığınızca aldanır, yağmalanır, yaralanır, örselenir, kırılır, lâkin sizindir.. ve sarar sarmalar umudunuz ve zaman.. … selâmım ‘insan’ olan, 'insan' kalanlaradır ki yanıltmazlar onlar.. hep arar dururuz onlardan birilerini.. yeryüzünde elmastan da nâdirdir varlıkları ve bulmak insanın bahtındandır.. bâzen hiç aramadığınız yerde çıkıverirler karşınıza.. bâzen en yakınınızdaki ‘en uzak’, hiç bilip tanımadığınız en uzaktaki böyle ‘en yakın’ olur.. hani "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali..

Çarşamba

uslanmak uzlaşmaktır!.

...uslananın…!. açık meydan okuyan kişiliği dünyayı işâret ediyor.. asıl başkaldırdığı dünya.. uslanmaz oluşu adımbaşı oluşturduğu gerilimin de sebebi.. bozkırlı.. düz, sâde, yekpâre, tabii bir kişilik; taşralı kabalığı şaşırtıcı biçimde tuhaf bir zarafeti de içinde gizliyor.. kınayamıyorsun!. zâten de kınayanın kınamasından korkmayarak yürüyenler değiştirir dünyayı!.

‘anne’ günlükleri…

(doksan yaş.. fenâ demans.. tam bi bebek.. melek de!.) -aaa, hoş geldiniz!. aaa, siz de hoş geldiniz!. aaa, hepiniz hoş geldiniz!. (aralıklı giriyoruz yanına, önde en birinci oğlu ben, arkada çocuklar, ardından torunlar giriyor, aralıklı; şaşırmış sevincini görmek için… sevinci görülmeye değer.. birilerinin ziyaretinin sevinci tamam da kime seviniyor, hiçbirimizi hatırlamıyor?!.) -hoş bulduk babaanne, anne, kocababaanne!. -bu kim?!. kızım mı benim?!. torun zeyneb’i babasına soruyor.. -torunun anne!. -sen kimsin?!. bunun anne babası yok mu?!. -(zeyneb) var babaanne!. -senin adın ne?!. (torununa soruyor) -sâmi babaanne!. -ha, sen dînibütün olan çocuksun!. iyi iyi, maşallah, çok duâ ediyorum hepinize!. -şu adam kim?!. -babam o babaanne, oğlun o senin!. -aa, kemâl o, evet!. hatırlıyorum sanki!. senin adını kenan koymuştum, nüfusta değişmişler, kemâl yapmışlar.. hiç sevmem ben o ismi, kenan severim!. -kenan kim anne?!. -kenan, benim ilkokulda âşık olduğum oğlan!. ama o benim yüzüme bakmadı, başkasını seviyodu!. -(sami piji özgür amcasıyla devrede) babaanneeee?!!. rahmetli dedem delimemed'e söylüycem seni!. banbanne!. babamın babasının adı kenan mı?!. -yok, değil, ben dedenizi çok sevdim, hâlâ âşığım ona!. -iyi de babaanne, kenan diyon?!. babamın da adı nezir değil, muhsin!. hani refakakçin!. sana bakıyor?!. -(yüzünde bi melek bebek) ne bileyim, çıkaramadım!. biri daha vardı, onu da çıkaramıyorum, sakalı var, 'koministe' benziyor bıyıkları, o kimdi?!. -özgür o babaanne, amcamız!. kapıda sigara içiyor, motorunun başında, gelir şimdi!. -oh, iyi gelsin tabi!. motorun taksitlerini ödedi mi o?!. -ödemedi babaanne, banka el koyuyor şu anda!. -oh ohh, iyi şükür!. bitmiş borcu!. şu adam kim?!. -serhat o babaanne, benim kocam o!. -duymuyom kızım, gel şu kulağıma söyle yüksek sesle!. kocan demek!. iyi!. ev aldınız mı?!. -alıyoz şükür babaanne, az kaldı!. -iyi maşallah, çok sevindim!. ben biliyorum zâten, akıllı çocuk o, alır!. bu oğlan aptal, hiçbişeyin sahibi olamaz!. (muzip gülüyor.. işâret ettiği benim, büyük oğlu!.) -bi torunum vardı!. iyi mi o, nasıl?!. (ahan birini hatırladı?!.) avrupa’da olan!. ne yapıyor?!. iyi mi, aman gelmesin!. ona da çok duâ ediyorum!. çok seviyorum hepinizl!. allah râzı olsun, geliyorsunuz!. çok masraf ediyorsunuz ama?!!. yapmayın!. haftada bir gelmeyin, onbeş’te bir gelin!. bugün günlerden ne, geçen hafta mı?!, -(ne onbeşi yirmisi, geçen haftası anne, babaanne, kocababaanne, buradayız her hafta, hafta arası; birimizden biri geliyor, geliyoruz sıralı sırasız) -tamam babaane, onbeş’de bir geliriz!. bi hafta kaldı zaten, bi hafta sonra onbeş gün!. -oh, iyi!. tamam!. hepinizi çok seviyorum!. güle güle!. allaha emânet olun!. -sen de babaanne!. ver bi pamuk, hadi, öpiim!. -öp!. ama çok öpme!. yanağıma çok yaklaşma!. dün az ateşlendim heralde?!. geçmesin!. ../.

çok ‘mühüm’ adamların…

... çok 'mühüm' sözleri.. 'ben hayatın bu arapsaçı trafiğinde o emniyetli karşı kaldırıma geçemem!. biri elimden tutsun!.' 'vilyım apostrof'es

hiçkimse!.

... aynıyız seninle!. seninle aynı kötürüm kalplerimiz; dokunulmamaktan buz.. biz; iki üşümüş üşütmüş üşütük iki yarım, iki kayıp, iki yokluk, iki kaçık, iki kaçak, doğuştan çıplak... ... yeryüzünde sığınacak bir saçakaltı olmayanlara özgü bi kayıplar hamamı olsa da yakışsak?!. ... olmayan okuyucuya not: anlam düşüğü, hece bozuğu cümleleri dikkate almayın çünkü hiçbir şey söylemiyorlar!.

refik!.

... çok geçmeden hayatla kavganın beyhûde olduğunu anlarsın.. işte, sen dönünce kavgadan, sana bakanlar basit ucuz kolay, nurtopu gibi bir kendini inkârın doğumuna şahit olduklarını sandılar, gün gibi aşikâr deyip, ne yeminler de ederek.. oysa ne hikâyeni bildiler, ne 'gerçeğin'i..

Pazar

anlatamamak..

anlatamamak yalnız bırakır... ve yalnızlığa büyük gerekçe.. insan anlatamadığı yerden kaçar sonunda.. ne kadar değişirse değişsin şartlar, bu kaçış geridönüşsüzdür.. ... hoşunuza gitmiyormuş, düşüncelerim saçma, aptalca, çocuksu, komik, hayatın matematiğine ters, bu hayata, bu dünyaya ait değilmiş, değilmişim?!. ne vakit böyle bir iddiam oldu ki?!. içinize girmiyorum, aranıza karışmıyorum, aynı muhitlerde yaşamıyorum, işlerinizle işim yok, cönprömiyeniz değilim, kadrosuz yabancınızım; en yakın, yanıbaşımda gördükleriniz bile yabancı, yabancının da yabancısı, benden bildiklerinizden bile en uzağım!. yalnızım.. hem öyle böyle değil, inanılmaz bi yalnızlık?!. 'allahım, al benden, yok et bu yalnızlığı, kimselere bişe kalmasın' tarzı bi megalo yalnızlık!. hâttâ öyle bi yalnızım ki azîzim, çevremde ot yok, bitmiyor, "ne yapalım öyle ot bi adamı" diye çevremde bitmeyi reddediyorlar.. bilemezsiniz, acaip yalnızım yâni!. “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız”daki yanlış, yanılmış bi yalnızlık gibi de değil, yapa bir yalnızlık, yapayalnız!. “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız” ne lan?!. dalga mı geçiyonuz?!. bu ne yaman bi çelişki, nası bi zıtlık, bi totolojik, bi paradokssal durum, nası aptal bi yalnızlıktır?!. şarkıya bırak ayar olmayı, mest olan, muhtemelen de biboş ibbesinin yakın akraba koruması olan bir sığır aramızda hiç olamayacak mevzûa atlayıp “bunun neresi yanlış.. yanlışlık nerde burda?!.” diye soracak olamasa da her şeye rağmen geleneksiz göreneksiz sosyopat (a)sosyal sorumluluğum gereği bütün iyi niyetimi masaya sürüp godumun soruna ‘bak bilader, babanı tanımam, bibişini de yanlış anlama, it beslemediğimden bitim kadar da sevmem ama bende hiç olmayan, olmayacak gül hatrına bi açıklama yaparım.. ki şöyle; bi adam dostlarının gözleri önünde, adamın gözündeki sürmeyi bile hiç hissettirmeden çekenlere nal toplatacak biçimde piyasaya bi “yalnızlık” sürmeye kalkışıyorsa ben onda bi bit yeniği, bi itoğluitlik, bi hinoğluhinlik, bi çapanoğlu, nanoestetik bi puştluk ararım.. şurda şu metnin kuşbakışı bütününden hiçbişey anlamayan, puştluğun anlatımda nerde, kimde olduğunu, üstünde nasıl durduğunu saatlerdir bakıp göremeyen ayrıntıcılara meseleyi daha ilkokul bi bebeyken öğrendiğimiz dilbilgisi kâidelerinden hareketle, kendim ve kendime geliştirdiğim de bi metodla, cümleyi, "öge"mi "öğe" mi artık doğru yazım şekli, öğelerine ayırır gibi tıpkı, önce bi kuşbaşı kuşbaşı yapıp, sonra küp küp doğrayıp önlerine koymak artık kaçınılmaz olduğundan mevzû şarkıyı şuraya bir kez daha alıyor ve sözlerinin dibine dalıyorum.. “davul zurna az”, anlamayan dallamalara gelsin; “yalnızım dostlarım, yalnızım yalnız”?!!. şunu bi heceleyerek okuyun bakıyım lan, ne diyo?!. bi adamın dostları olacak, ortalıkta ağlak ağlak dolaşıp yalnızlığından söz edicek?!. yedirtmeyin adamı!. ben senin de şarkının da, yalnızlığının da...!. töbeeee!!.

Cumartesi

felsefî tıraşları kes ferit, hayat basittir..

uzun analizleri bıraktım lan gönül!. kafa kalp gönül karışıklığıydı.. oysa basitti hayat.. şampuan ve saç, el ve kremi pamuk ve ipliği gibi.. dur, sana kestirmeden ama ilham dolu bi anlatımla izâh edeyim durumu!. şimdi şöyle; müthiş ‘kafa’ yapıyor; hayatla, kendiyle!. o derece barışık!. kendiyle bu kadar güzel maytap geçen, matrak bi adama bi daha zor rastlarsın.. kimden mi bahsediyorum?!. az sonra!. "bana baksana sen?!. sen beni kör mü sandın!!. metin şentürk metin, bunu tam karşısında duran birine söylerken, sağındaki üçüncü apartmanın, yedinci katının sol yanına bakıyodu!. yüzde otuz görüyormuş bir gözü, diğeri de buğuluymuş metin’in.. bunu trafiğe kapalı özel bi pistte arabasını yarıştırmak üzere aldığı özel iznin haberini okurken öğrenmiştim.. dünya = bi dünya hayâl kırıklığı?!!. görüyomuş he mi?!. allahım tam açsın ama âmâ sanıyodum ben!. yâni hep yaptığım gibi az biraz bi hikmet yumurtliim dedim şurda, yinr aazıma yüzüme bulaştırdım!. peki o zaman naapıyoz bu durumda, hemen kıvrak bi manevra, alp disiplini bi slalom ve yumuşak bi “u” dönüşü ki buyrun; yaşama sevincinden az biraz istediydim metin’den.. kargoyla bayaa bi yolladıydı saolsun!. karşılığında ben de ona sürüsüne bereket hayâl kırıklığımdan mebzûl miktarda gönderdim..

Çarşamba

zelâl!.

... artık konuşacak bir şeyimiz kalmadı seninle.. çünkü konuşmadığımız bişey kalmadı..

insanlar…

bol bulduklarını düşüncesizce yağmalıyorlar.. güzel de başarıyorlar.. içindeki sınırsız sevgiden büyük paya sahiplerken elleriyle öldürüyorlar sendeki ‘var’lıklarını usul usul, kıymetlerini tüketiyorlar azar azar, tükeniyorlar.. bir zaman sonra hiçbiri kalmayacak inhisârında, kırıntı kalmayacak hiçbirine enginliğinden, baktığında bir anlam ifâde etmeyecekler, bir yabancının duygusuz ruhsuz bakışlarıyla bakıyor olacaksın; hayata, dünyaya, umursamaz ‘insan’a.. geldiğin, geleceğin, getirecekleri o anlamsız yerde bir şey var olsun istiyorsun, onlardan son bir hâtırâ gibi son bir şey; hayatında bir geceyi erdemsiz, doludizgin geçmek; tek bir şey düşünmeden, endişe etmeden, yaşayacaklarından acı hissetmeden.. ... insanın değer bilmeyen naturası sarsıyor.. sen de umursamazlar arasına giriyorsun bir zaman sonra..

zeldâ!.

kelimeleri tutuşturan dil, dili de kalp.. asıl yanan kalp.. bunu en iyi sen bilirsin.. alevlerinin seyirlik şehrâyinine takılan ardındaki yakıcı ateşi göremez, görse, mecrâsına mezrâsına mahrecine; tutuştuğu ilk yere bakmaz.. bakmışım ben... meğer el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozanmış hâlimin haldaşı derken o bîbaht ozan benmişim, ben olmuşum?!. zeldâ!. şu 'ne' dediğin adam?!. sevdiği kelimeleri içer, içince başı döner, içi bulanır kelimelerden ve birdenbire bastırır söz sağanakları.. eğer boğacaksa nâif kalbini kendini bilmez kelimeleri, içinde birbirine karışacaksa zâten hep 'hüzün' sesleri ve ayıramayacaksa uğultulu fırtınalarla tatlı meltemlerini birbirinden, darlanacaksa, durma üzerinde ve ‘sarhoş sözü gibi sözlerin!.', ‘kalbim alışık değil, hazır değil buna!.’ de ve geç!. geç, şu ne dünyanın ne hayatın hiçbir şeyi olmayan 'ne'den, serseriliğinden ve bağışla!. ve bil ki eğiliyor kalbim asil kalbin karşısında!. bunu bir ihtiram sunuşu olarak da alabilirsin.. lâkin hakikatte sekîr hâlidir; kendim gibi bir aşk sarhoşuna çarpmışım ya yürürken yalnız, ıssız yolumda, 'ölümüm'ün hemen ardında!. gün bugün olmuş yürüyorum... arayı hiç açmadan?!.

Pazar

‘hayat’…

dünyanın dönerken çıkardığı gürültüye 'hayat' diyoruz..

gönül!.

... cümle bozukluklarımı dikkate almazsan; ölümden daha büyük bir şeyi severek vazgeçebilirdi insan bişeyden... sigara... modern zamanlar... sigaradan daha zararlı yaşamak.. ve insan kolaycıdır.. hani nasip olur, başucumda telaşsız, velvelesiz, soğukkanlı biri olur nefesimin son deminde, en güzel gülümseyişimden kavrar sükûnetimi, son ve büyük arzumun bi son sigara içme isteği olduğunu anlar zekîce, yakar, dudaklarıma tutuşturur bi son sigarayı, onu son üç-beş nefesliğine ciğerlerimin en derinine çekip, nefesi öyle verecek olmak, hissediyorum, eşsiz bir his bırakırdı.. adım adım sonuma yürüdüğümü daha da yoğun hissettiğim günlerimde bunu düşlemek muhteşem kışkırtıcı..

miyavlı şikâyet tamlaması-ıı

ömür törpüsü hayatın geçip gidişini izleme yerine geldim ömrümün önünden; halatı koptu kopacak, törpülenmiş köprüsünden.. hayatın öte ucunda beklemiyordum işte ve ne güzel gelmiyordun sen?!. ömrümün kalanı?!!. geçiştiriyorum günleri bugünlerde; gölgesiz hâtırâsız, seviniyorum, düştü ömürden bi yaprak daha diye ve yorgun hâfızaya kayıtlama zahmeti de yaşamayacağım için, ne güzel.. ne güzel, ‘şu aralar bi ölsem mi bi güzel?!.’ diyorum; ‘tetikleyici unsurlar da son derece artmışken şu son günlerde!.’

Çarşamba

yalnızlık sözleri…

diğer zamanlarımızda da yalnız olduğumuzu düşündüğümüz anlarımızdan daha az yalnız değilizdir..

Pazartesi

“varâk-ı mihr-ü vefâ” üzerine…

ve yazmak… 'yazmak', seslenmek kendinden öte başkalarına sesini duyurmak da demekmiş?!. iyi de bizim niye öyle bi derdimiz yok lan rûhi?!. ben sana, sen bana, arada bi de konuşmasını dinlemesini bilmeyen mal malak şu sığır gönle!. canım rûhum, canı burnunda rûhum, hep "yaz!" dedin bana!. biliyosun, yazmaya yazarım, yazardım da bugüne dek hep kendi 'iç duvar'larıma, bâzı 'dış boş duvarlara', geçmişte bloglara, günlük sayfalarına isimsiz adressiz, kimliksiz; yazmaktan yoruldum canım benim ve yazarken çıkardığım ölümüne sessiz gürültüden kendi sesimi duyamaz oldum?!. yâni ben de bi mihr-ü vefâ mâlûlüyüm be aabim rûhum, sen gibi tıpkı!. ben de sen gibi tıpkı, vefâ hazinesinden üç-beş kelimecik sadaka isteyup bi pul bile bulamayanlardanum!. ve tıpkı "varâk-ı mihr-ü vefâ" üzerine kalem üşürmüş, Lebîb, Nabî, Mehmet Efendi, Ahmet Efendi ve başka bitakım bâzı ciddî kalem erbâbı amcamlar gibi.. bak rûhi!. kalbi taa yaradılışında rikkatin o elmas tasında yıkanmış, dîvân sahibi güzel aabimlerim, işi bilen şu amcamlarım bu fakir adına da toplayıvermiş yakasını mihr-ü vefânın!. dilersen de eğer şunların topunu toptan da okursun i.pala’dan!. abimiz, dayımız olmasa da şurda adını yazdık diye dünyada dayak ahrette, ind-î ilâhî’de dâvâ yemeyiz heralde?!. pala... kendisi “dîvân” da yaşayan, sayılı bi numaralardan biridir dünyada, divânı da edebiyatını da iyi tahlil, tâlim eyler!. “varâk-ı mihr-ü vefâyı kim okur deyû heman bulsa mecmûa-i âlemden ol âfet koparur”, “güle gûş ettiremez yok yere bülbül inler varâk-ı mihr-ü vefâyı kim okur, kim dinler”, “arz-ı mihr eylemeğe başladı ammâ devrân varâk-ı mihr-ü vefâyı kim okur, kim dinler”, “varak-ı mihr ü vefayı kim okur, kim dinler yırtılub kâğıdımız etse eğer istimdâd”… yani rûhi’m ruhum abim, üç aşşaa beş yukarı, diyolar ki güzel söyleyen adamlar, toptan; “sevgili, eğer kâinat kitabının biyerinde de mihr-ü vefâya rastlasa biri okuyanı kaldı mı ki lan diyerek koparıp atar”, “bülbül derdini güle duyurabilmek için çırpınıyor ama çok bekler garibim çünkü artık vefâyı ne okuyan var, ne takan çünkü vefâ’nın, şehr-i’stanbul’da artık bi semt adı olduğunu diyenler çok biliyorlar?!!. bi kere vefâ, dünyaca meşhur, tarihi osmanlı’ya dayanan bi boza markası çulluklar, n’aber?!”, “zamane zıpçıkları bol bol güzellikten sevgiden vefâdan aşktan filan söz ediyolar ama gel gör ki bi tanesi bile dediğinin ne dediğinden haberi yok!. boşboğaz lakırdısı bunlar!. kitap yüklü merkepler n’olcak!.”, “bizim kâğıdımız mâbâdı yırtarcasına feryâd idüp, etraftan imdâd istimdâd ister durur, ‘O Yüceler Yücesi bi Allah’mızın kulu yok mu lan içinizde, duyup dinleyecek, kulak asıp mihr-ü vefâmızı okuyacak, nekesler?!.’ diye, milletin “taş duvar sağır” dediği o sekîne ehlinden başkasından ses gelmez..” … en son ııı. Selîm dedemiz diyesi olmuş mihr-ü vefâyı ki; “kıyas etme ki ol şûh-ı cefâ-cû merhamet eyler ki evrâk-ı vefâ vü mihri kim okur, ya kim dinler?!.” demiş ve şöyle buyurmak istemiş, bugünkü tertemiz Türkiye Türkçemiz ilen: “sakın o cefâsı çok şuhlar merhamet gösterir sanma şu dünyada mihr-ü vefâ sayfasını okuyan veya dinleyen mi kaldı ki olum, yazar söylersin?!.” mademkine de “varak-ı mihr-ü vefâ”dan söz ettik, mademkine de bi duyanımız dinleyenimiz yok, bizim mihr-ü vefayı bilen anlayan, vefâ ehli, zafer işâretine kalkmış bi elin parmakları sayısınca bi-iki gönül ehli candosttan başka?!. mâdem de öyle, o hâlde bi Gazi Giray’ımızın gazeli kat’i bi teselli için gelsin, mihr-ü vefâ mağdurlarına; “gönlümüz şâhîd-i zibâ-yı cihâda verdük dilber-i mâh-rûy-u yâr-ı peri-rû yerine seferin çevri çok ümmîd-i vefâ ile velî olduk aşüftesi bir şûh-u cefa-cû yerine..” (gönlümüzü cihadın gösterişli güzeline verdik vefâ ümîdi ile.. seferin zahmeti çoktur ammaa biz cefâ veren şuh bi güzel yerine ona vurulduk, anasını satiim!.) “dîvân” yüksek malûm, rûhi ruhum, çıkmak ayrı bi mesele, çıkınca da inmek yahut düşmek.. ööle yüksek yerler bize göre değil.. hani düşer ne ederiz sonra, maazallah?!. iyisi mi caanım rûhi abim rûhum, ‘hayat’a dönelim biz yine ve yine mihr-ü vefânın kuşlarını gözümüz önünden uçurmadan, çünkü hayatın vefâsızlığı gelmiş geçmiş cümle âlemce meşhurdur.. yani güzel abim, benden iyi bilirsin ki “hayat” dediğine hiç itimâd etmemek gerek!. "hayat" dediğimiz, herkesle düşüp kalkan ve ammâ ve velâkin kimseye, kimselere yâr olmayan, hesap da vermeyen, vefâsız alüfte, aşüfte!.

Perşembe

işte o!.

"isim bin harften müteşekkil olsa zamir onun yerini alır" m.ârâbî yaşamak cehennemini cennet edecek 'işte o!' diyeceği biri olmalı insanın!.

Çarşamba

‘aşk’ gelince…

en cehennem yerinde hayatının, öyle bir zamanında, öyle bir yerde çıkarmalı ki ‘aşk’ı karşına rabbim, çoktan çekip gitmeyi her gün her nasıl da istediğin, ecel gelip de bitürlü gidemediğin dünya cehennem olmaktan çıkıp cennete ınkîlâp etsin?!!.) geridönüşsüz uçurum kıyılarına bir adım kala gelsin aşk, çekip alsın, eşsiz sonsuz ülkesine götürsün.. … ‘aşk’ gelince… garip tevafuklarla, ürkek şaşkınlıklar doğurur, tuhaf bir karışıklık yaşar insan, tatlı bir ürperti sarar hisleri; anî çarpıntı, hoş bir baş dönmesi, önüne geçilemez bir titreyiş, el ayağa dolaşır, kafa gider, akıl tutulur.. göz görmez, kulak duymaz, idrak kendinden geçer, ân ile irtibat kopar, hatlar kesilir, zaman uykuya dalar, mekân savrulur, ‘evvel’ ‘sonra’, ‘sonra’ ‘önce’ olur; vakit gece mi gündüz mü, gökte güneş mi var, ay mı, mevsim kış mı, bahar mı, yağan yağmur mu, savuran rüzgâr mı, etrafta uçuşan sevinç mi, heyecan mı, bilmez?!. asırlardır kim olduğunu bilmeden beklediğin, hiç ummadığın, hiç beklemediğin zamanında gelince; bildik sesler kesilir, alışılmış görüntüler kaybolur, bakışlar ve eller nereye konacağının derdine düşen kuş, kalp yerçekiminden bağımsız, olmadık uzaylarda gezinir, dil ne dediğini bilmez, söylediği anlaşılmaz, kelimeler kekeler, anlamsız sözcükler havalarda uçuşur, irâde hükmedemez, saçmalamak kavramı hayatının gelmiş geçmiş en sevimli, en uçuk hâlini yaşar.. ömrünce bir muhayyel isim, bir muhayyel resim olan, yıllar yılı duâlarına demirbaş ettiğin ve artık tam da geleceğine inanmayı bıraktığın, içinde umudunun can çekiştiği, tam da hayattan vazgeçtiğin anda, hiç beklemedik şekilde, hiç beklenmedik yerde gelince, yılların yılı masalın gerçek, gerçeğin masal olur, sonu kavuşma, sonsuz mutlulukla biten olağanüstü masalların sonsuz güzelliğini yaşatır.. aşk gelince, sanki masal, sanki rüya bir hâl; susan dillenir, dillenen susar, oturan yürür, yürüyen koşar, koşan düşer, sular tersine akar, balık kavağa çıkar, martılar kıyıya vurur, öküz trene bakar, kelebekler uçuşur göğsünde, kuşlar koroya başlar, ağaçlar ayaklanır, bi damlası düşer, çöl maya tutar, deniz dağ aşar, deve iğne deliğinden geçer, az gider, uz gider, dere tepe düz gider, pire Kafdağı’na varır, yakın uzak, uzaklar yakın olur; ne varsa zaten içinde saf inanca, aşka sevdâya mâsum sevgiye dâir en güzel karışık, daha beter kördüğüm… … sebebdir okuyan, yazmaya!. ve mülküdür satırlar!. yitiğidir bulduğu, helâlidir!.

Cuma

“zaman”la ilgili sallamalar

zaman’la ilgili hani kafam azcık bi bassa, diyeceğim de bi şeyler, de lâkin şu, kafanın bişeye basıyo olması hadisesi?!!. işte o bende yok!. o yüzden, baştan diyeyim, kapışmayalım şurda!. eğer de bi saçım saçım saçmalarsam, bi zaamet, bi ufak idare ediverin n’olur, olur mu?!. bi milenyum yıl evvelinin eren evliyâ ermişlerinin, hâl ehli filozoflarının dediğine göre “zaman” denilen kavramın özü özeti; zaman lineer bişe değllmiş, "zaman" diye bişe yokmuş, sâdece “ân” varmış, "ân-ı dâim" ve öyle olunca da "geçmiş" yahut "gelecek" diye de bişe yokmuş ve her "ân" bi "nokta"ymış, dolayısıyla "zaman" dediğin noktalardan ibaretmiş ve noktanın uzayda eni boyu derinliği boyutu hacmi yokmuş ana "nokta" sonsuzmuş, dolayısıyla "ân" da sonsuzmuş ve iki nokta arasında da sonsuz nokta varmış.. zamana hayata dâir her şey.. birim olarak neyi alırsan alın; ister saniye, ister dakika, ister saat, isterse asır, ister milenyum, ister ışık yılı, hiçbiri yokmuş.. yâni giden gitmiş, "gelecek" olan da her ne ise geleceğini filan bilmiyormuşuz.. şimdi, biri çıkıp "bunlar da ne be adam?!!." diye bi lirik soru sorsa, karşısında pek bi çuvallayıp uçuk cevaplar vereceğim kesin?. zâten de tmm, biiyom, acaip de bi izâh sorunum var şurda ve zırva da gram tevil götürmeyeceğinden ve "keşke" demek de kerih görüşmüş, yani hiç doğru da deyilken, 'keşke' hiç yeltenmeseydim "zaman"ı izâha ve 'keşke' o, büyüklerin sözlerini şuraya olduu gibi alsa ve gıdım yorum yapmasa, dolayısıyla da mâbâdımı zorlamasa, boyumdan büyük bi hikmet neyi yumurtlamaya kalkmasa, rezil rüsvâ olmasaydım şurda?!. zâten de sorular can sıkıcıdır ve niye de gerektir ki şurda, şu, kafasına göre konuşan, şindiye kadar bi incir çekirdeğini doldurup bi kimsenin önüne koyamamış adama?!. bi îdâm mahkûmuna “son sözün ne lan!” diye sormak?!. gidiyo lan adam, ne sorusu; "nereye gidiyon, son yolculuğunda ne hissediyon"?!!. yâni ki ve ezcümle ki; îdâma giden adama böyle bi soru sormaya kalkışmak rahmetli ümmî bilge büyükanam deyimi ile ïdâma giden adama sakız ısmarlamak gibi olacağından, böyle de hayatı zırva bi adama da böyle lirik sorular sormak?!!. uçmuş lan adam, uçuyo!. yâni ki ve ezcümle ki; hayatının kestânesini az sonra küllüm çizdirecek bi fâni ile daha ilk gençliinde kafayı kırmış bi adam bi söz söylese yahut söyklemede, şu, nereye gittiği belli olmayan hayatına bi cümle doğursa n'olur, doğurmasa n'olur!.

yol…

... kanından olanla değil, yanında olanla yürünürmüş!.

Salı

eyyâm-ı bâhûr

“biz bâdiye-i fenâda hâkiz dâim / bâhûr-ı gamıyle çâk-çâkiz dâim” (Azmîzâde Hâletî) ... lan kız gönül, sana lebâleb havz-ı huzur, misk-i buhur misâli cennet ferahlığı sözler söylemek isterdim.. gel gör ki son’uma sessiz kimsesiz yürümeye ahdettiğim yolumda yolda kalmayayım, nâmerde değil merde dahî etmesin muhtaç, eşiğine düşmeyeyim hayının, soysuza minnet etmeyeyim diye heybeme koyduğum bi parça ihtiyat ekmeği, tedbir suyumu da aldı elimden hayat, rezilden rüsvâlara attı, paçavraya çevirdi, yetmedi kadavra etti.. gayrı senin gönlünü edecek lokmam yok kelimelerden gayrı, sunacak zerre mısrâm, berceste sözüm yok, eyyâm-ı bahûr’dan beter yakıcı zifir kelâm soframda.. gayrı çık cehennem zindanından, var git kendine gönlünce serin selâmet gönül ülkesi ara!. ... (fânilik çölünde toprağız/gamın hararetinin şiddetiyle paramparçayız)

Pazar

la gönül…

... bak, yalan söyleyen şurda tor-top olsun ki şu yazı senin gibi, zâhirde ne kadar bi fırlama gönül olursa olsun hakikatte son derece hassas, hayata bayaa bi kırgın küskün ve şu günlerde de en zor zamanlarını yaşayan, perişan hâli pek bi içimizi burkan, ciğerimizi delen bi gönle yapılcak bi kötülük, hıyarlık edilip yazılcak bi yazı olmadığı gibi, kendimi senin yerine koyduğumda, tam da "ittir git lan bi başımdan, lavuk!."luk bi duruma teşne bi yazı.. sana mis gibi huzur kokulu sözler söylemek, satırlar bırakmak isterdim.. aklım erdi ereli ağzıma ne gelirse söyleyip yüklensem de gerçekte acayip takdir ettiğimi bilmiyorsun!. çok dayanıklısın lan gönül!. başka gönüller olsa teslim bayrağından önce, çoktan mortu çekmiş olurdu; canı çıksın böyle hayatın’, “viva la muerte” diyerek!. şimdi, “sana olan duygularım bir bilebilsen” eşliğinde, sitayiş sözlerimi duyuramadan gidersen bu dünyadan çok bozulurum!.

temennâ

böyle gitme gözlerimden... ... acıyor!.

Cumartesi

intizar…

"... beklemek ateşten şiddetlidir"... dünyanın dehşet yangınına şâhit olup yine de insanlığın necatından umudunu kesmeyenler, ümitvâr olanlar, yüzlerini ufka dönüp intizar edenler; yürek serinlettiğiniz kadar da serinlesin yürekleriniz!.

Cuma

kafka’yla…

biriyle oturup bi “dâvâ”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lâkin biz daha da ileri götürdük işi, kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı kanka olacaktım.. sonra… sonra canımız sıkıldı, rus ruleti oynamaya karar verdik sayfalarıyla, oynadık karşılıklı, bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık.. o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, aşinaydı ve hep hazırdı, ben beş kez, beş sayfada arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise, patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan, oldukça ıslaktı.. bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı.. zaten kırık kafamı kafka’ya daha fena taktım.. zaten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla.. birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!. sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lakin hedefini sıyırdı, sıyırdım.. hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum.. o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresinin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum.. 'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidaydalar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk, ayaklarımı birbirine dolaştırdım yine gelmedi, o yıllardır hayalim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim o tek kurşun puşt çıktı.. o günden sonra bi daha da denemedim.. “dâvâ”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme dâvâsına dönüşmüştü, dünyanın.. insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dâvâ” aramızda sonsuza dek kapandı.. aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya.. “bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martısı önce anlamadı beni.. lakin ben onu iyi anlamıştım.. sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu, martılar o yüzden birikmişlerdi başına.. sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum.. ötesine de gerek yoktu zaten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdaya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!. şu 'bağlama'?!. aradaki şu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.

Çarşamba

gece…

kimsenin uykusunun fesleğen mesleğen koktuğu yok anasını satiim!.

Pazartesi

hiçbir şeye gördüğünle hükmetme, bekle!.

gerçeği görmek kadar ona tahammül edebilmek gönül erlerinin işiydi.. pikasso'ya sanatı ve kendi gerçeği sorulduğunda “soyut resim, anlaşılmadıkça değerli sanılan bir şeydir” demiş.. ona göre sanat can çekişmekte olan bir şey.. kendisi ve yaptığı işle ilgili şu îtirâfın anlamı; topluluğun, eserlerini ne kadar az anlarsa o kadar hayran olduğu düşüncesiydi.. sözlerini öyle bir yere getirirdi ki, kendini, hemcinslerinin aptallığını elinden geldiği kadar sömürmüş bir oyuncu olarak nitelerdi.. aynı şey aynştayn’e sorulduğunda, o, bütün ilimlerin fizikte birleştiğini, onun tek bir formüle indirgenebileceğini, o formülün "bir şey kımıldıyor"da gizlendiğini söylemekle yetinir, edison gibi o da yaptığı keşiflerin elektrikli oyuncaklardan başka bir şey olmadığını, “ömrümün sonlarına geldiğim şu günlerde fark ediyorum ki hayatımı hiç de önemli şeylere ayırmamışım!.” demek sûretiyle sevimsiz bir kibri kendinden böyle öteler, bir gizem peçesi ardına gizlemeden, yüreklice itirâf ederdi kendi gerçekliğini.. uçmuş adamlar... belki de bunun için 'uçuk'tular?!. hitler bulunduğu konumdan nefret ettiğini, kendisinin asıl düşüncesinin herkes için tam özgürlük olduğunu, fakat gelişmemiş insan tabiatının ancak diktatörlükte rahat ettiğini söyler.. bir kalbi olduğundan bile haberdar olmayan, hâliyle oraya hiç uğratamadığı düşüncelerini direktten kafasından çıkaran, meşhur iddiası oidipus- libidobikus mütenâsip kompleksli kafa yapısıyla, orangutan surat sıfat ve sîretlimiz, yaradılışa savaş açmış darvin dayımızın yancısı, psiko versiyonu, psikanalizmim tekten babası froyd amcamızsa kendince büyük bir edebiyat âşığı olduğunu ileri sürer iken, ekonomik şartlar nedeniyle edebiyatçı olamadığını, bu arzusunu tatmin için psikiyatrı edebiyat hâline getirdiğini söyler ve çüşşş, “tâlihimi görünüşte doktor rolü oynayarak edebiyatçı kalmak sûretiyle yendim ve hayâl ettiğim şeye böyle ulaştım” der.. işte, edebiyatçı kaldığından söz eder de, lâkin ne bir delidir, ne de ayna ardında sır arayan bir yanıcı âşık; froyd bir zıpırdır, fıtratla oynayan, zıp zıp bir soytarı böceği...