Pazartesi

dert babası…

içimde bidünya o... çocuğu dert... ... babaları benim!.

devam…

yaşayarak öğrenmek; en kestirme öğrenme biçimi.. onlar; yaşayarak öğrenmişler.. hayatın en zirve, en dip kıyı köşe bucak, loş yerlerinde dibine dek yaşayanlar insanı dünyayı hayatı en dibine anlar onlar.. sonra, geldikleri yer, kendileriyle ilgili hayatın en trajedik, hâttâ en ölümcül şeylerine bile müstehzi gülümseyişlerle bakmak.. onlar dünya ve hayatının öyle daimi demirbaş edilip, en tepeye çıkarılıp, tapınılacak bir şey olmadığının dünyaya ispatıdırlar.. onlar her şeyden mizah çıkarabilenler.. kendilerine ölümün bile komik geldiği, insanlar olup çıkmışlar onlar; hayatı en ağır yaşayarak içinden geçmekle ve her nasılsa da sağ çıkabilip?!. onlar için ‘son’u ve sonunun nereye gittiğini, gideceğini bilip, dünya ve içinde olup bitenlere bakarken, itminan içinde, bundan daha da tebessüm ettiren bişey de yok.. hayata dair her şeyi, hayatını ardına tek bakış bırakmadan fedâya hazır insanların itminanı bu.. merhum ahmet kaya, şarkısının sözündeki gibi, “martılar ağlarken çöplüklerde, durmadan gülüşecek…” hayatı hafife almak değil bu, aksine alabildiğine kutsamak; hiç umursamayarak kutsamak.. ve kim bu kadar kutsar hayatı, zerre umursamazdır ‘son’u, sonunu, ölümü; şehirlerin tepesine bombalar yağıyor, o uçuk sevdiğine sarılmış, şarkı söylüyor?!. bunu insana bir şeye, birine zerre sarsıntısız saf bir imân yaşatabilir ancak.. geri dönüşsüz, geriye bakmaksızın, baktıracak bir şey kalmaksızın, gülümseyerek öylece yürümeyi göze almak, sonuna?!. müthiş his!. dünyanın, insanlığın yüz akı, ümmetin yetimlerine bakarak da söylüyorum bunu.. başka bi dünya misal var.. misal, avrupanın ortası yerde, 90’lı yıllarda ‘adam’ adamlardan bilge kral’ın ülkesinden bir gerçek sahne; 120’lik granatlar tepelerine yağarken, kahve hastası insanların gençlerinin, kaldırım kahvesinde oturup, hemen yanlarına yörelerine düşen ‘ölüm’e zerre aldırmadan, gülmeli sohbetli kahve içmeleri yahut 12 eylül öncesi çatışmalarda, kurşunlar çok şeritli, vızır vızır bi ıstanbul-ankara otobanından daha hareketli iken, gençlerin bi yandan çatışırken, aralarında ‘kaç kızılderili kabilesi sayabilme” yarışı yaptıklarına bakıldığında daha iyi anlaşılır hayatı çok da “şaapma”yış, ölüme tırmık çekiş, kafa tutuş, kafa atış.. iyi de, “yaşamak varken ölümden bu kadar söz ediş?!!. ne nekrofilik şeysin sen böyle?!” demezler mi adama?!. derler.. desinler; ölümü bu kadar ti’ye alan, hiçe sayanlar kadar kim biofiliktir ki?!. geçmeyen, gerçek güzelliklere bütün algıları sağır, günün güdük insanı inanç kalp his katili olmuş, üstüne ateş döküyor, ölüm yağdırıyor mazlumların, mâsumların, elinden duâdan kanayıştan, için için yanıştan başka bir şey gelmeyen mustazafların.. ve allah vaadi; içlerinden yiğit önderler çıkaracak.. onlar, zulüm var olduğu müddetçe de karşılarına hüseyin’ler gibi dikilecek, kötürüm kalplerine korku salacak, akıllarını başlarından alacak hamza’lar gibi adamlar hep var olacak.. bide, ölümleri gözünü kırpmadan kaç kez de göze alıp, bitürlü ölmeyip, ölemeyip yaşayan, yaşamak mecburiyetinde kalanlar var; her şeyi yaşamış, en derinine hissederek anlamış, durdukları, kaldıkları, geldikleri yerde çaresiz yaşayanlar.. en çok onlar hisseder açlığını merhametin, şefkatin, kimsesizlikten, çaresizlikten bir şeye, birine sarılmanın, sarılarak düşmemenin.. onlar için hayatın imkânsızlarından biri; birine sarılmak, öylece de kalmak, şair dediği, son nefesini orada, öyle vermek.. bir kez olsun bir ağaca, bir taşa, müşfik bir insan evladına yaslanıp, sarılıp, omzuna, dizlerine başını koyup, anne karnında cenin emniyetinde, kucağına gözlerini kapatıp sığınmanın eşsiz sonsuz huzurunu bir kez, bir ân olsun yaşamadan öylece geçip gidecek olmak şu dünyadan?!. bunun acısını annesizler bilir en iyi.. onlar için en büyük teselli; dünyanın rahat yeri olmadığı.. mükâfaat, mücazaat da.. âdemoğulları, havvâkızlarının en bohem, en laylaylom yaşayanları için bile imtihanı ağır dünyanın, dünya hayatının..anlamaktan nasibi olanlarının sonunda geleceği yer, dünyanın bir anlama, inanma, öte’ye hazırlanma yeri olduğu hakikati.. dünya, her şeyi anlayıp, sindirip, inanıp, ‘insan’ gibi yaşamak, ‘insan’ mahallesinde kalıp, aziz emaneti Sahibi’ne ‘insan’ gibi, en güzel biçimde teslim yeri.. başka yol yön inanış, çıkış vakit kaybı, ömür israfı.. göze alan önden buyursun?!. hayat karşısında tahammül edemeyişimiz, içinden çıkamayışımız, yolu bilmeyince çırpınışımız, sarpa sarışımız, saçmalayışımız, yalpa yapışımız, düşüp dizimizi kanatışımız, kahramanların krallarından donkişot gibi, sonunda gerçeklere toslayıp kafamızı gözümüzü yarışımız, dibe batışımıza bakınca yol daha da belirginleşiyor önümüzde.. hele ki ispanyolların giyotinden beter, “donkişot olarak yola çıkan nicesi sanço panza olarak geri döndü” sözü de dururken tepesinde insanın?!. işte niye tepeden tırnağa ‘hayâl’ oluşumun nedeni.. bunun için.. anladıklarım hayâl, sevdiklerim hayâl, uzak ve habersiz aşklar dolduruşum, ‘insan’ ve hayâli hikâyelerini biriktirişim içime bundan.. hepsi birer ‘hayâl’ olmalı, kalmalı bende.. benim gerçeğim hayâlin ta kendisi.. neşeyse ham ve şekilsiz neşe, ölümse sonuna kadar ölüm, acıysa iliğine kadar acı, hüzünse kalp kapakçıklarına, kulakçıklarına kadar hüzün, kayıpsa son zerresine dek kayıp, bunların hepsine aldırmadan gülümsemekse, sanki cehennem içinde cenneti yaşıyormuşçasına bir itminanla, deliçocuk bir gülümseme; dünyada gerçeğimi en dibine yaşadım da ve her şeyi ve her şeyiyle.. o ‘her şey’in içinde her şey var, ‘kalp’, ‘can’, ‘tin’; de, ‘ten’ ve ter’ değil lâkin.. sayısız kez de kötü yollara da düşürdüm de kalbimin yolunu, uğrunda öldüğüm ilkelerimi iliklerine dek de sıyırdım benliğimden, saf ve kirletilmemiş şeylere olan o katıksız kesintisiz kemiksiz katı ihtiramımı, kat’î inancımı da bilerek de ittim bir kenarlara, en mezbelelik yerlere, erdemsiz de oldum; isteyerek değil, yana yana.. bıraktım ortaya varlığa, varlığıma, varsıllığım her neyse, onlara dair her şeyi, açık büfe gibi, bakmadım da kim oturmuş başına, parçalıyor, aksıra tıksıra, oflaya terleye yiyor, yağmalıyor?!. dedim, kim ne ile, nasıl bakarsa baksın, kendimi bile isteye düşürdüğüm, en dip hâllere; abuş çehre, müstehzî bakışlarla, kim dokunursa dokunsun kirli ellerle, kim ne alıyorsa alsın, sonunda miri malı yağmaya açmışım hayatımı ve nasıl olsa zerre bir iz bırakamayacaklar, eserleri kalmayacak.. kir üstüne kir?!!. baştan ayağa kire gönüllü bulanmışların kirlenişi olmaz.. bende kalacak olan, kalan, kalmış, kalıcı olan, aslâ da değişmeyecek, kalbimde ruhumda son nefesime değin silinmeyecek, en güzel, en saf, hiç kirletmeyecek, üstüne kimden ne gelirse gelsin aslâ kirlenmeyecek, üzeri örtülemeyecek şey yalnızca yalnız ve devrimci ruhların bıraktıkları asil izler.. bende kalan tek şey o; ve tertemiz.. gerçek hayatta da, sanal yazın dünyasında da bir tek onlarla pürüzsüz anlaşabiliyor ruhum, bir tek onlara yer var, dünyada el kadar bile yer kaplamayan, cürmümce varlığımda, bende.. dünyanın bütün asil ruhları bana eş, kardeş, yoldaş, anlamlı, sevimli, sevgili, uğruna ölünesi ‘cân’dan da ‘cân’.. ‘hayâl’ dediklerim kadar, sayıları zafer işaretine kalkmış bir elin parmakları kadar, ‘gerçek insanlar’ım hep onlardan.. ‘anlam’dan yana bir ‘insanevladı’ hakkında bir kez kalemi kırınca kalp bir daha dokunup, alıp oynayıp, evirip çevirmiyor, onu yüreğinin en müstesna, en mutena yerine binbir ihtiramla koyuyor, en eşsiz, sonsuza dek soğumayacak, en sıcak hislerle örtüyor üzerini, bir daha dokunmamacasına.. aşağılık bulduğum her neye, neyine bularsam bulayayım kendimi, hayatın dünyanın, onlar, içime işlemiş insanlar, o yüksek ruhlar, asil kişiler karakterler dokunulmamış yürekleriyle önümde, karşımdalar.. sûretlerini sürekli tam karşımda, gözlerim önünde, alın hizamın üzerinde, baş tacı yerde tutuyorum.. her baktığımda gözlerine, onları bana bakıyor buluşum beni ayakta, hayatta tutan şey.. hayata tahammül için sarılıyorum da uzaklarından ve haberleri olmuyor bundan.. ve en güzel, en manidar sarılış da bu.. kötürüm kalbim, mefluç ruhum onlarla ayağa kalkıyor, dikiliyor, dik duruyorum, hayata ve olduğu yere kıvrılıp, gözlerini kapatıp, uyuyup bir daha uyanmamayı dileyen, dünyadan elini eteğini çekmeye her an hazır kendime karşı.. onlar, o seçilmişler; güzel allahın güzel yarattıkları, eşsiz bir kalp, his, sonsuz güzel, engin iç dünya bahşettikleri; onların iyilikleri, güzellikleri başkalarının hakkı, onlar başkalarına ait, o eşsiz güzellikler başkalarının kaderine yazılmış, inhisarına verilmiş, biliyorum.. hak iddiam yok.. ilerisine gidip kendimde bir hak görsem, bir engelin muhakkak var olacağını, çıkacağını biliyorum; benden olmayacak, onlardan da olmayacak, ama hep var olacak bir engel.. ‘yaşam’ dediğimiz kaçınılmaz şey engel buna; zorunlu gerçek, zoraki gerçeğimiz, bizim olmayan gerçeğimiz.. üstüne, hayatı bizim bile isteye ve seve kurmadığımız ‘gerçek’ler ve o ‘engeller’i aşmak elimizde değil.. gerçekler… her sabah uyandıklarında, gözlerini açtıklarında burun buruna geldikleri, dudak dudağa buldukları, kendilerini içinde buldukları, yadsıdıkları, ama kaçınılmaz gerçekler.. eğer ben gibi ‘gerçek’lerden sıyrılmış, artık her şeyden kaçış noktasına gelmiş biriyle aramızda bir ‘karar’, ‘söz’ olsa, gözümü kırpmadan, ardıma bakmadan, zaten düşünmediğim sonumu düşünmeden, omzu başında çıkar giderdim onunla; bu dünyadan, gerçeğinden, gerçeğimden ve en uzağa.. ‘uzaklar’ değil, ölüme bile; ve seve seve.. neden bu kadar çuval çuval, katar katar, merkep yükü söz?!. nedir acelen be adam, neye yetişçen?!. “festina lente!” dururken, nedir bu sözü sarpa sardırış, elini ayağına dolaştırış, aklın erdiğinde çıktığın, bilmediğin yollardan dönmeyiş?!. senin o yetmişinde yabancılaşmayla savaşmak için yola çıkan sevimli deli’n donkişot’un bile gerçekle burun buruna gelip, ‘akıl’lanıp’, eve dönmüşken derdin ne?!. yeryüzünde kullar içinde en sevdiğin, rahmetli ümmî bilge büyükanan “kuşların bile yuvası var, benim yok” derken üstüne mi alındıydın çocuk yaşta?!. yok, sen uzlaşmayacaksın, hiçbir şeyiyle; hayatın, dünyanın?!. neden hep ‘hâyal’, ‘hayâli’ yazışlar, adınla sanınla, adresinle çıkamıyor musun insanların karşısına?!. bazıları için bir cevabı olmayan, öyle zor bir soru ki!. biri sert ifadeyle yüzünüze çarpsa şunu, yapabileceğiniz tek şey, tek hece edemeden, huzurdan kendinizi sessizce çekip almak, gerisin geri, doğruca trajik sığınağınıza atmak kendinizi, zaten çoktan el etek çektiğiniz hayattan elinizde kalan tek güzelliği, kalemi de atıp, bitkisel hayata girmek, sonunuzu beklemek.. geçmişte, blog zamanlarında soranlar oldu da “ısrarla hep ‘hayâl’den söz edişler?!. neden?!. ve neden dünyadan bir isim, adres yok?!.” kendini gaip edip yazıyorsa insan bir zaman sonra kendini de bir hayâle büründürmüştür.. zaten de şu deniz deryâ okyanusun adı da ‘sanal’.. bir nevî hayâl.. insan kendi kalbini tanımaya başladığında, bir kalbinin var olduğuna inandığında, evvelce tanışmadığı bilmediği hislerle yüz yüze geliyor; bilmediği, lakin farkına varıp yaşadığında mesrur/meyus olacağı da hislerle.. mesrur olacağı hislerle tanışabilmesi için kalbiyle arası iyi olması gerek insanın.. kendini hayâl kılanlar, kalbini hiç hükmüne indiren, yok sayandır da.. var saysa, onunla sürekli kavgalı, bulduğu her fırsatta yok etmeye de çalışan.. gerçek dünyaya her seslenecek olduğunda sesini kısan, susturan da.. bu yüzdendi ‘gönül diyo ki…’ diye başlattığım, görünüşte baştan sona absürt, ama içten içten kanayan, yüzlerce sayfa yazı.. gönlünün kafasına göre takılan, hayatın acısı tatlısı ekşisi tuzlusunun dikine dikine giden, afakî bakışla zırva böyle ortaya çıktı.. “zırva tevil götürmez”miş.. ben bunu ‘tevilin bi cinayet filan işlemeden zırvayla yan yana iki adım yürümüşlüğü vakî değil’ anlıyordum.. bunca başıbozuk yazı?!. adı da ‘gönül diyo ki’?!. böylesi bi gönlü kim n’etsin!. tesbih olsa çekilmez!. ‘gönül’le ilgili milyon şiir şarkı yazı söz, külliyat derecesinde eser vardır.. hiçbiri ‘gönül’ denilen şeyle bu kadar oynamaz, böyle tanınmaz bi hâle getirmez.. sayısız sonsuz “gönül” sözleri içinde biri biraz bi dikkatimi celbetmişti, hakikaten “bizim yûnus” bi adamdan, “deli gönül ebdâl olmuş/gezer elif elif diye”; “elif”i de hep mertek sanarak?!. zaten de “bizim yûnûs” ‘aşk’a düşmeden önce eşkıyanın tekiymiş.. çok tuttum.. molla kasım’a bilmeden söylediği de yenilir yutulur değil.. bide “uslan artık deli gönül”.. bu vardı.. şarkı, orhan baba şarkısı; uslanacak olan “gönül” orhan babanın gönlü, bizim gönülle bizi bağlamaz, çünkü taa aklım ilk erdiğinde hayata, kavgaya dediydim bi kere ömrümün sonuna dek başucu serlevham olarak da kalacak sözümü; ‘uslanmak uzlaşmaktır.. uslananın…!’ ha bide, “iki gönül bir olduğunda…” falan da derler.. öyle, dedikleri gibi de samanlık seyran filan olmuyor hiç de.. öncelikle, “iki gönül bir…”?!!. çok zor; imkânsız derecede zor bişey bu.. kimyâda alaşımlar gibi tıpkı; metallerin yüksek ısıyla yeni bir madde oluşturması, bileşik, bileşim; ametallerin yüksek basınç altında bileşip saf madde oluşturması gibi.. biaraya gelebilen metaller bile anca çok zorlamalarla bir olabiliyolar; özelliklerini de kaybedip, başka bir şeye dönüşerek.. kendiliğinden, gönüllü değil yani; mutlaka bi dış tesir?!. ve aşırı kuvvetli?!. zorlama şartlarla anca.. ve artık da hayatlarını başka bişey olarak sürdürerek.. kalsın, tabii yolla, kendiliğinden gelmeyen şey kalsın!. “iki gönül bir…” demek, ‘gönüller arası zerre pürüzsüz, iğne ucu boşluksuz’ demek.. gönül tamam da, ya ruh, ruhlar?!. siyam ikizi olsalar yine ayrı ruhlar?!. imkânsız ihtimâl yani.. “iki gönül” ‘iki gerçek’ de demek.. iki gerçek bir olduğunda ondan saf ve sek, pürüzsüz yekpâre bişey çıkmayacağını biliyorum.. olsaydı keşke, olabilseydi?!. deneyimim değil, olmadı, olmayacağını kesin bildiğimden olmadı, inanmadığım için olmadı.. bunu hayattan, hayatın ağır hakikatlerinden biliyorum.. öyle bi dünya yok.. yolunu yürürken rastlaştıkların arasında hakikat bir kalbe sahip, yekpâre birilerinin varlığına şahit olsan, kuvvetle hissetsen de, yok, çünkü kaderinde yok, çünkü kaderine yazılmış değil, çünkü kaderine yazılmış değilsin.. bunun için yok işte.. yoksa ‘yazan’, ‘yazacak’ olan yazdıktan sonra kim itiraz eder ki, eyvallah, belî demeyip?!.nedendir, O’nun hikmet sırrıdır, gerçek kadınlar gerçek erlerle, gerçek erler gerçek kadınlarla bir elin zafer işareti parmakları kadar olanı hariç, hayatta denk düşürülmezler.. öteki dünyayı bilmem, ama bütün vuslatlar visâllerin oraya bırakıldığını çok duyarım, müdrik rakik, ne dediğini bilen kalbe sahip edildiğine kuvvetle inandığım çok ağızdan.. teklifi tercihi de olmaz bunun; yolların kesiştiği yerde, bir başka ihtimâl kalmadığı, başka bir son olmadığı, çaresiz, yolun sonu orası olduğu için getirir o yere, hayatın akışı.. kaderinde olmayan şeyle de karşılaşmaz insan.. o yüzden öyle bekleyiş/beklenti içine girmemeli.. beklenti çıtasının yüksekliği aynı zamanda gönlün düşüp kafasını gözünü fena yaracağı, ömürlük, ciddi hasar vereceği irtifanın da yüksekliği demek.. bi ikisi çok iyi kankadır ha, aralarında mütiş senkronize bi çekim, biri artarken öteki de artan yahut azalırken azalan, adına “katsayı” denen, hayatta bozulmaz, şaşmaz bir denge vardır.. yani; imkânsız , zekî, hazırcevap zamane gençliğinin dilinde çok duyduğum, çok da tuttuğum, çok da güldüğüm o mütiş mottoyla “çok da fazla şaapmamak lazım!”.. yani dünya ömrü zaten beş bile değil, en fazla üç gün bişe, öyle tûl-û emeller falan?!. “kalp, ruh ikizi”ymiş?!. ‘öküzü’nden çok da, ikizi?!. bunların dünya kadar öküzü var da, ikizi?!. tevafuk eden vardır belki ‘öte’ bir kâinatta?!. yani, arayışlar, çırpınmalar beyhûde.. yani yormamak gerek kalbi de ruhu

sosyal medya şeysisi..

… sosyal medya… müthiş hazlar verici, uçuk seyahatlerin yeri.. foya, boya, yağ, vernik, cila, teneke üzeri yaldız, imitasyon, replika, altınsuyu kaplamadan mâmul, içi sîret-i halt’tan, dışı sûret-i hak’tan; malzemesi bol.. bulaşıcılığı, geçişkenliği bol, “uydum kalabalığa…” bi yer.. göz önünde ceryan ediyor, saniyede sayısız hadise.. biraz bi olanın bitenin farkında olan, durumları etüt edebilen için de acaip de iyotlu, turnusollü, boya sökücü, foya çıkarıcı, envâi çeşit renkli, acaip göz alıcı, müthiş çekici, fena süslü, velâkin içi hava dolu balonları patlatıcı, kıldan yünden tüyden adamları çöp edici, açığa alıcı, hararet düşürücü, soğuk duş yaptırıcı, parıltı söndürücülü vs. buralar.. sosyal medya… kalıcı olan değerlere, geçmeyen güzelliklere alâka, samimiyet, hissiyat, ihtiram çok az.. anlık da seyrediyor her şey; günlük, gecelik, saniyelik, anlık.. ‘herif’ taifesinin kahır ekseriyetinin, hatta fenâ-fanî sınırında gezinen bi ekseriyetle, asıl sancısının erdemli huzursuzluk sonucu, beklenen(!) tam da zamanında gelen kurtarıcılar(!) olup, el uzatıp, uçurum(!) kenarlarından almak için yüksek fehim nezaretinde fedakârca çabalar olduğu, yaptıklarının öyle şefkatle telkin, merhametle tenkit, iyi niyetli bi hatırlatma filan olmadığı hususunda içime çok rahatsızlık verici, ciddi kanaatlerim var.. kahır amaç, eksik yahut, bi başka deyişle, ‘tarife uygun olmayan’ı has imanî bi çabayla hatırlatma filan değil.. baylar genelde de kendi hâllerinde, kendi kutsal azabını bi kenarda çeken, saf gördükleri hanım hanımcıklar için uzatırlar kurtarıcı ellerini kollarını?!. kötülük beklemediklerinden, iyi niyetle düşünüp, yanılanı da çok.. amcalarım tebliğ yapıyorlarmış?!. nedense de hep de hanımlara yapılır ‘tebliğ’leri?!. avcılık kokan, sinsi sinsi av’ arayan, alttan alta ciyak ciyak nefs bağıran nefs için iyi kılıf!. yiyim yalanınızı!. lan ulanlar, ‘öte’si berisi, hesabı ayrı, yaratan allah bile inanmama hakkını tanımış kullarına, özgür bırakmış, siz kimsiniz!. saf ve sek imanın tenkid tarzı, ifadenin muhatabına arzı çok başkadır.. tabii olduğu için haysiyet zedelemez, aslâ rencide, rahatsız etmez.. kavî kalbe sahib edilenler, nasıl kıyamete kadar kapanmaz yaralar açıcı keskinlikte olduğunu bildikleri için dil ile deklare etmekten dahi rabblerine sığınırlar.. toplumun “deli, anormal” diye tavsif ettikleri, bilinenin alışılagelmişin çok uzağında, uçuk kaçık bakış açılarına sahip şu markasız modelsiz ‘tip’lerin cemiyetin ayıp ve kusurlarını görüp tepki verme şekilleri, tenkit ve telkin biçimleri başka.. eziyetleri hep kendilerine.. endişeleri insan için üzülmek.. tezahürü; kusursuz bi içselleştirme; içten, için için yanarak, geriçevrimsiz bi râzılıkta duâ.. korumacı, kollayıcı değil, sahiplenme hissi de değil, doğrudan dirrekten yekten sahip olma arzusu; her şeyi nâmus meselesi hâline getirip etiğin duvarlarına çarpan kazma anlayışla da?!. kendine kendinden menkul, kesintisiz uyarı ve müdahale vazifesi vermiş, kayıtsız kalmayı kendine verdiği o vazifeden kaçış sayan da, hayret bi sorumluluk duygusu yani?!. hani kaba korumacı, ilkel erkeksilik duygusu ile bile değil, tamamen önceden ayarlı, ince ince hesaplı, detay detay, milimine kurgulu?!. kadın erkek arasındaki o yaradılıştan konulmuş, görünmez, asil, gizemli mesafe hepten de sıfırlanınca ünsiyet peyda olur, bu tarz bi ünsiyet ise, kadını da erkeği de fışkılaştırır, birbirinden farksız hâle getirir.. “fışkı”, halk dilinde, genelde at eşek gibi mahlukatın def-i haceti sırasında ettiği şeye denir.. bir de bi ağacın dip kıyı yerlerinden ince çubuk, “piç” de tabir edilen sürgünlere.. yeryüzünde aşırı gelişmiş, özel tip mülkiyet duygusuna sahip tek mahlûk insan.. bir şeyi istediği zaman kendince en göz alıcı, en süslü, en leziz, en çekici, en güzel olanına sahip olmayı, zerresini paylaşmadan inhisarına almayı, başköşede, sürekli el ve göz önünde, takip, görme, koklama, tatma, dokunma mesafesinde tutmayı ister.. eğer bi kadın sırf, sırf göz kamaştırıcı biçimliliği, endamı, dişilliğinden, bi adam yakışıklılığı, biçimli kasları, gösterişliliğinden dolayı tercihan isteniyorsa, bu sadece pahalı, cins bi kaniş, bi fifi edindikleri anlamına gelir; yanlarında süs, gezdirmek, dikkat çekmek, etraflarına fiyaka yapmak, hava basmak, caka satmak, gururla göstermek, teşhirle baktırtmak, karşılığında iltifat toplamak ve kasım kasım böbürlenmek için mükemmel bi araç, bi cinsel obje, süper, çekici göz alıcı ortam iltifatlarının tamamını toplayıcı bi oyuncağın sahibi oldukları anlamına.. ha, bi de “şişkin bi cüzdan, kalınca bi varsıllık” meselesi var.. bu, tüm dünya kültürlerinde insanlar arasında en çok sözü edilen şey.. çok az insanın kendini soyutlayabildiği bişeydir bu.. tüm hayat sanki zenginlerle fakirler arasındaki uçurumda cereyan eder.. şişkin cüzdan ve onu şişiren şey/şeyler sürekli alâka odağı, meraklılarının gündeminden hiç düşmeyen, dünyanın milyarları insanının arasında çok az, belki bi avucunun sıfır bi umursayışla kayıtsız kalabileceği aşırı etkileyici, fena akıl çelici, göz, kalp ve ruh alıcı, insanlık tarihinde cazibesine dayanılması imkânsız, vazgeçilemez sayılan şeyler arasında bişey.. hangi tercih ve şekil olursa olsun bi örtülü hakkında kim ne düşünür, ne şekil bakar, nasıl yaklaşır, sataşır, sataşma kalemleri ve niyetleri nelerdir; sanıyorum hanımlar pek düşünmez bunu.. fıtratlarında süs ve beğeni arzusunun varlığı kendini sürekli kuvvetle hissettirip çoğu vakit çok şeyin önüne geçtiğinden.. kutsalların bile.. erkekler fıtrat gereği kadından fena etkilenir; çünkü kadın dünyanın süsü yaratılmış; altı kalınca çizilmek gerek.. biri iki istisna hariç, kâinatta bütün mahlukatın erkeği süslü iken, insanın dişisi süslü.. ve değişmeyen de şey, mahlukatın kahır ekserinin hep erkek cinsinin dişisinin peşinde oluşu, kur yapışı, ilgisini çekmeye çalışışı.. dünyanın süsü, hayatı çekici kılan yegâne demirbaş, can alıcı, akıl çelici, vazgeçilmez cazibe odağı, cezbe unsuru, dünyadan sevdirilen üç güzel şeyden biri ve göz nuru olan namazdan sonra en mühimi.. üzerine kimsenin diyebileceği tek şey yok, yaratan böyle yaratmış ve hayatın, neslin devamının tam da demirbaşı, zerre itirazsız; de, lâkin işte!. neden hep ayağa düşürülür, düşürülmeye çalışılır; emânet ve baştaçları iken?!. hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. şimdi şurda ‘şehvet’e son derece zorlama, âmiyâne mânâlar yükler nefs, az açmalı bunu ki, kendine ufak büyük bi çıkma yapmasın?!. zaten de nefs bu; bıraktığın yerde kendi hâlinde otlamaz, illa bi maraza çıkarır, adını andığında.. zanneder ki yana yakıla çağırıyorsun dingili?!. kelimenin kökünü kökenini bilmeyen, bi haltım öğrenmeye de azcık gayret etmeyen, hayatın toplumun, geçmişin geleceğin ülkenin tek bi gerçeğine dair hiçbi zıkım bilmeyip, kendini her bi ‘dışkı’yı bilen adam sanan?!. “şehvet” Kitabî, Arabî lügat bi kelimeymiş, “istemek, arzulamak” anlamındaymış basitçe.. “doğal” da değilmiş kendisi; “tabii”ymiş.. işi bilen feylesofların ona “doğal” dememe nedeni, “tabii, tabiat” demekle ‘Yaratan’ bir gücün de varlığını hatırlatmak içinmiş.. yaradan’ı yaratıcısını aradan çekersen “doğa, doğal” tam bi allahsız yani?!. tam da böyleymiş, de konu bu değil şimdi.. konu ne, şu an billah kopmuş durumda kafa, koptu, kopuk, kopmuş durumda.. yani, sırf “tabiat” dendiğinde, onu ‘Bir Yaratan’ın var olduğu gerçeği beraberinde tabii olarak geleceği hususundan kaynaklanan bişeymiş, işi bilenlerin “tabii, tabiat” demesinin nedeni.. seküler pozitivist dinsiz donsuz düşünce bu düşünüş şekli ve söylemden aslandan kaçar gibi kaçar.. sırf “allah, yaratan” filan dememek için, ıkıntıdan “doğa” gibi bi kelime türetmek zorunda kalmışlar şeylerinden, sonra da ondan “doğal” sözcüğünü üretivermiş lavuklar?!. gerçi, kimdi bilmiyorum, “felsefe öğrenmeseydim, dindar olurdum” diyen de bi filozof var.. yani, bizzat anlıycaam; “doğal” denilen kelimenin o anası olacak ‘doğa’ dinsiz allahsız imansız izansız bi kevâşedir yani!. ister “tabii” ister “doğal” desin diyen, bunun en samimisi hayvanlarda bulunur.. hayvan sırf zevk olsun diye yemez içmez, sevişmez, çiftleşmez; hayvan bunlardan tabiatındaki sevk hiss-i tabii’sinin dışına zerre taşmaz, hani aklı erse bile, ‘insan’ yaptığı ‘hayvandan aşağılığı’ yapmaz, fazlasına hayatta tenezzül etmez, sırf hayatını, neslini devam için fıtratından gelen o duygudan ne bi zerre eksik bırakır, ne bi fazla kullanımda bulunur; yerli yerinde istifade eder, en ufak bi israfa girmeden yani, ifrata kaçmadan, tefrite düşmeden.. ihmâl hiç etmeyerek, insandan insana da değişkendir anlayışlar ve kavramlar; şehvetle ‘tat’, şehvetle ‘koku’, şehvetle ‘lezzet’, şehvetle ‘güzel’ arasında bi çeşit yol, bi bağ vardır.. ve bişeyin açlığı eğer meşruiyet dairesinde giderilmezse onuru zedeleyecek, kişiliği yok edecek, dengeyi bozacak, insanı kötü hallere düşürcek bişeydir.. var olan şekilsiz duyguları kontrol altına alıp tanzim talim terbiye edip birer erdeme dönüştürecek bişeye gönülden bağlılık gibi bi ‘inan’a, inanışa sahip olmayan, o yolu, mesafeyi bi solukta aşmak, o bağı kökünden koparmak, utancı ilkesizce hiçe saymak için hep hazırdır.. tokluk, geçici doymanın verdiği geçici bi histir.. insan acıkır, yer, doyar, sonra bi daha acıkır. şiddetli açlık, beraberinde getireceği o şuur ve kişilik kaybının önüne geçebilecek yüksek düşünce ve duyguları insana telkin eden duygu, her babayiğidin tahammül edemeyeceği doygun ağır başlı bir inan, imândır.. açlık ya da tokluk, bu hislerin fıtrî ve hayatın kaynağı, geleceğin devamı gereği ve kontrol edilebilir olması, insanı bi nebze olsun, doyumsuzluğun vereceği o büyük huzursuzluktan vareste kılan, rahatlatan bi şeydir.. tekrar ile; hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. “şehvet” diyince, kadın erkek arası bişey, çekim filan anlaşılıyor?!. fena uyuz edici bi durum!. bahçede envâi çeşit koku, renk ve güzellikte çiçek yetiştirmek, kafeslerde güzel ötümlü, gösterişli kuşlar, gösteri gösteriş için pahalıdan pahalı atlar beslemek, akvaryumda pahalı balık bakmak, sofrada leziz ve çeşit yiyecekler görmekten, tatmaktan hoşlanmak, yeterince doyup kalkmak yerine sırf damak lezzetini tatmin tesiriyle filler gibi yemek… daha da örnek bi milyon; kendinden geçirici, ayağı yerden kesici, oyalayıcı birer şehvet örneği.. şimdi de lüksa pahalı mekanlarda bi avuç para döküp milyon çeşit bilmem ne kahvesinden tek tercihlediği, sanki de kişisine özel imâlat birini içmek.. kontrol edilemez bir duruma gelir, az daha derine indirilirse, içinden hiç çıkılamaz bir hal alacak da bi durum; geçim, toplumsal bi fayda, bi artı katkı için değilse, haddi aşan bi mebzûllükte çiçek yetiştirmek, alımlı hayvanlar beslemek göz şehvetinden, ruhu kalbi teskin edici savtlar dışında, iç gıcıklayıcı, doğrudan nefse dokunan şarkılar filan dinlemek de kulak şehvetinden diyo dimağım da, içimden bi ses de uyarıyo; bak olm, netameli meseleler bunlar, linç edilmezsen kokoreç edilirsin, girme istersen o topa şindi diyo?!. içses?!. tehlikeli sulara dalıyo ki mevzu, ki uyarıyo alttan alta, içten içe?!. bu hususları kendinden başka bi kimseyle konuşmasa da dil, sadece kendine yazıyo olsa da kalem, dinleyim kendisini.. sağolsun, macera içinde deli macera, kaç sayısız kez ateşin içinden, ölümün kıyısından almışlığı var, ayıp olmasın!.

Perşembe

hançer…

bütün hançer darbeleri el mesâfesi kadar yakın tuttuklarından gelir..

Çarşamba

“insan”…

... çektiği derdin lâl'i, çekmediğinin bülbülü olurmuş"

dost…

"dostun namert dehrin mihenk taşına felâket pazarında vurulmuş olsun" neyzen tevfik

Pazartesi

‘araba kullanan saat’… ve bir ‘yazı’ üzerine…

bi paylaşım... popüler sosyal medya şeysilerinin en popisi, en meşuru mecrâda bi fotoraf.. vâriyetini teşhîri seven bi şahsiyetin sayfasında.. bi araba... sipor.. son model, son sistem.. ultra lüks.. markadan da marka, dehşet şöhret; meraklısının dilinde.. sürücü mahalli... acayip ışıklı kadrajda ibre 260.. direksiyon simidinin ortasında, sallasan... elini, beş-on tanrıya değen, tanrılar sirki, antin kuntin antik yunan mitolojisinin denizler tanrısı neptün dayı'nın, ki, gücü temsil ediyomuş kendisi; üç çatallı mızrağından mülhem bi amblem, altında, majisküllü, "bıroti opti" mi ne, font bi kabartma yazı -reklâmdan yırttık- "..serati" kısmı okunuyo... direksiyonda, objektife sağ yandan, saat 12.15 pozisyonu bakan, önceden çalışıldıı pek belli, mükemmel açı ile ustaca çekişmiş; zarif, nârin bi bilek, bilekte, fotorafın başkahramanı, 'esas kız'ının, ultra ultra pahalı saati; araba kullanıyo!. altında bi yazı; "... (ben, arabam ve saatim) sıkıldık, akşam gezmesine çıktık.. boaz esiyo!." fotoraf bu!. altında, beyeni şeysileri; kalpçik, küpçük, öpçük... 120 bin adet, mesaj kutucuunda cem'an 87 bin yorum... çok az!. 270 bin takipçi sayısına göre... en az 500 bin olmalıydı!. ... ve; bir başkasının mütevazı sayfası.. bir yazı.. kendini hayâl kılan, ürke korka yazan birinin mütevazı kaleminden.. muhteşem günbatımı manzara fotoğrafları altında, her biri okunası güzellikte, toplam iki elin parmaklarından iki eksik; yazılarından biri... beğeni sayısı 46, yorum, 23... emekle yürekle kaleme alınmış 'yazı'larla 'araba kullanan saat'lerin ilgi kıyası!. seviye)!) 'muhteşem'!.

yazamadığını söylüyor…

aksine, çok da iyi yazıyor.. yazabilmek için okulundan, eğitiminden, atölyesinden, hocasından geçmek gerektiğine inanıyor.. oysa zerre alakâsının olmadığını bilmiyor.. meraklısına, ilgilisine 'bilgi' bi parmak ucu mesâbesi, mesâfesi; ve neredeyse 'besbedavayım, sebîlim; alın bak, almayanı döverim' modeli, tellal çıkartmış, ciyak desibelinde bağırıyor.. bu ışık hızı gidişle, yakın bi gelecekte hocalar yetersiz kalır, kişi kendi eğitimini kendi sağlar, üniversiteler öğrenci bulamaz, okullar ve çevreleri, durumu iyi olan 'öğrenci'lerin alabildiğine özgür, eğlenceli hoşça vakit geçirdikleri, fiyakalı mekânlara dönüşür.. yazmak, yazabilmek bütün bunlardan apayrı şey.. bir şeyi öğrenmenin en kestirme yolu 'tekrâr'; ve vazgeçmeden kerrelerce sürdürerek.. 'yazmak' da yazarak öğrenilen eylem.. başlarda ürkek acemi 'kaabiliyet', zamanla, yazdıkça meleke kesbeder, üzerindeki, mütemmim cüz olmayan, sathî tozu atar, irtifâ kaydetmeye başlar, çok geçmez, kemâl noktasını bulur.. yeryüzünde genelgeçer tekniklerini sıralamış ilgilileri.. ve edebiyat kurmaca.. ve his, tasaavvur ve hayâlin sonu yok, çünkü bütün bunların eşsiz muhâfaza yeri kalp nihâyetsiz; kalp nihâyetsiz evreni ihâtâ edecek kadar nihâyetsiz.. arş'ı, kürsî'yi, levh-i mahfûz'u, 'kalem'i, âlemleri yaratan onu 'ev'i kılmış.. kalemin, yazının sonu, sınırı yok.. kaidesi, kuralı da.. kimin gönlünde ne varsa, kimin gönlünden ne geçerse... işte o bunu yapıyor; gönlüne geleni, gönlünden geçeni yapıyor.. bilmiyor ama, güzel de yazıyor.. kalemine îtimad etmede tereddüt etmese?!!.

Pazar

‘hayâl’

yine bir ‘hayâl’… bir ‘adı’ yok.. çoğumuz gibi!. tanıyor, biliyor değilim!. hep olduğu gibi yine bir hayâl ile konuşuyorum.. ve hayâl benim gerçeğim artık.. (hiç bilmediklerinin, tanımadıklarının satırlarının altına, bir adı olmadan, kalabalıklar içinde öylesine bir ‘adem’ olup, bir hayâl gibi gelip, isimsiz adressiz satırlar düşmek; tek yapabildiğini yapıp… kendilerini ‘hayâl’ kılanlar… geceleri yazarlar onlar.. kelimeleri, “fırtına vâdisi”nin sona erdiği yerde, yüksek, sık ormanlık tepeleri arasındaki o “güngörmez” suyu gibidir; hep geceleri akan, gün ışımasına yakın kesilen.. sabah olunca sayfalarına bakanlar belirli belirsiz bir iz görür ve fısıldardı; ‘gece biri geçmiş olmalı buradan?!’… bir isim yok, cisim yok; yalnızca bir kalem tutan bir el ve kendini kelimeleri ardına gizleyen sırlar yurdu bir kalp ve kelimeleri… yazmak böyle güzeldi.. bir kalp ki, kelimelerine bakılarak bilinirdi.. kelimelerin böyle bir sihri var..) kendini ‘hayâl’ kılanlar… iç çığlıklarını sonsuz boşluğa salar gibi yazanlar; aynı yolları yürümüşler, aynı kırılışları yaşamış, aynı yerlerden kanayanlar... sahipsiz gibi görünen her çığlık, hayatın sert fırtınalarında, sağanak yağmurlarında kanat çırparak, bir saçakaltı bulup sığınmaya çalışan, göç yolunda yolunu kaybetmiş kuş.. çığlık, annesiz bir kuş.. kim göçe kaldırıp gökyüzüne uçuruyorsa kelimelerini, konacak bir dal, yalnızlığa bakan bir pencere pervazında iki müşfik kelimeyle oracıkta çatılmış, ‘anlam’dan bir yuva arıyordur kelimelerine, kelimelerini gizlediği kalbine.. sesini duyurmak için çığlık atardı insan; hakikatte bir karşı kıyı, yankı bulup dönsün?!. insan, bir kalbe bunun için dayardı kulağını.. gerçektir yazmak; acılarımız kadar, katrana bulanmış uykularımız, sıçrayarak uyanışlarımız kadar gerçek, kendi çığlıklarımız kadar.. işte, yazmak hayâlî değil.. görünürde kendinden bir alâmet vermese de bir yazıcı, ‘hayâl’ değil; çığ gibi çığlıkları kadar gerçek o!.

“bir derdim var…”

"... bin dermâna değişmem!."... adamdaki 'kafa'ya bak lan!. 'bâde' mi içtin olm!!!. ya da; "mangal-yürek" meselesi!.

Cumartesi

“gel eyy…

yûsuf'un hüznü!.".. hz.yâkub

“kendine varan yol”

... özet cümle!. .. . nereye gidersen git, kendini de götürürsün.. bu, hiçbir yere gitmemişsin demektir..

Çarşamba

‘kendi’ olan…

... kendini yazan, organik, yekpâre, iştiyakla okunası, altlarına özenle mütâlâlar düşülesi yazılara sâhip sayfalar arıyorum; okunmayan bir blogun 'hiçkimselerin hikâyeleri' köşesinde yayınlamak için..

Salı

yazmak…

yazarak çıkarıyorum; yaşadığım kötü şeylerin, yaşayamadığım iyi ve güzel şeylerin acısını!.

Cumartesi

atlas…

 19

oraya niye gelmiş, kimse bilmiyor.. adam balık bahânesi geldiği kireçburnu önlerinde, boğaz’a bakıyor, boğaz deli akıyor.. oltasından, kendinden evvel düşüncelerini bırakıyor suya, düşünceleri deli akıntıya kapılıyor, bata çıka sürükleniyor, uzaklaşıyor, nihâyet derinlere dalıyor, gözden tamamen kayboluyor, görünmüyor bir daha..

adam, düşüncelerinin ardından kendini de suya bırakıyor usulca, çok geçmeden tıpkı düşünceleri gibi, peşinden, aynı derin sularda aynı akıîbete uğruyor, çok geçmeden gözden kayboluyor o da..

geçenlerde buradan suya dalan biri tam seksenbeş gün sonra, açıklanamaz şekilde marmara açıklarında görüldü, o gün orta şiddette esen poyrazın etkisiyle marmara’yı verev keserek, armutlu sahillerinde karaya vurdu..
karaya vurmak öyle kolay bişey değildi, sıkı maça isterdi ve her maça da maça değildi, yemezdi..

orayı geçebilseydi eğer, ana akıntıya kapılma ihtimâli bayaa bayaa yüksekti ve soluğu önce çanakkale boğazında alması işten bile değildi.. oradan ege, oradan da akdeniz, cebel-i târık derken, bi kulaç sonra ver elini atlas okyanusu..

“atlas” yahut “atlantik” okyanusu… bu okyanusa açılan tek kapı, akdeniz’in bittiği noktadaki târık boğazı..

okyanusya…
aralarında muhteşem bi akıntı sistemi, atlas da diğer okyanus kardeşleriyle sürekli el ele, dolayısı ile kuzeyde o birleşik krallık,
hangi ipne ne amaçla uydurduysa
doğu’nun ortasıymış gibi sanki, “ortadoğu” denilen yerde, o “birleşik arap emirliği”inden daha birleşiklerdi..

dünyanın bütün suları 71 bölü 100’lük bi orana sahipti.. muhteşem bir oran.. insan vücudunun su oranıyla birebir..

az ilerde görcez, yazcaz yâni;
dünyada ‘neymiş, okyanus sayısı beş’miş…

yâni kireçburnu’ndan, düşüncelerinin ardından akıntıya bıraktıımız şu bizim ‘emânet’ şâyet büyük düşünüp seyahatini dünyanın bütün denizlerinde sürdürmek üzere rotasını armutlu sahillerinden alıp marmara’nın ana akıntısına kapılacak biçimde belirleseydi, en fazla bi senelik bi seyr-ü seferden sonra atlas okyanusu’na yelken açmış olacaktı.. nasip!.

okyanus, deniz filan diyince… yedi deniz’den filan bahsederler, yemeyin!. bunlar denizleri sahiplenip, adlarını koyup, ‘buralar bizim haa!.’ modeli  horozlanan oryantalist, sömürge kafalı, ekopolitik çıkar sahiplerinin işleridir.. tlcârî gücü siyâsi ve askeri güce tahvil edip, hem kazanıp, hem yönetirler… dünyayı!.

isimlere bak?!!. “amerikan akdeniz denizi”, yok “çin sarıdeniz denizi”, yok “capon denizi”, yok “baltık denizi”, yok nenesinin körfezi, ebesinin karasuları, eniştesinin deryâsı?!.
benim niye şahsıma ait bi denizim yok lan?!!.

mâbâdına mısır koçanı gireseciler, tıpaları sıkasıcalar, anüsleri tıkanasıcalar; önüne gelen deniz uydurmuş ag, yok amerikan abidik denizi, yok kuzey gubidik denizi, yok güney mobidik denizi, yok doğu davul denizi, yok batı bavul denizi?!!.

neticede;
toplam beş tane okyanus var; atlantik, pasifik, hint ve arktik ve de güney… ve bunlar kimsenin suyu değil, insanlığın müştereği, açık denizler..

dönelim;
şu “atlas”…!. antik yunan’ın o puşt mitolojisinde “altın çağ” dedikleri bi çağda “titan tanrı ırkı”nın bi  sıpasıymış.. tanrılara bak lan, ırkları bile var?!!. bi ana tanrıçayla bi baba titan tanrının otiris dağının bi kuytusunda aşna fişnelerinden peyda olmuş 12 titan yavru tanrıdan biri “atlas”, ama biz bunda değiliz şindi, biz şu “atlas” denilen oğlanın yaptıı acayip bi delikanlılıkla ilgileniyoruz..
normalde antik dışkı kadar sevmem antik yunan mitolojisini, yalnızca normalde değil anormalde de hiç sevmem, ama şu “atlas”ın bambaşka bi husûsiyeti var.. yaptıına bakılırsa hiç de fenâ bi çocuk değil yâni!. bu yüzden ona bi mitolojojik bi eleman, bi antik yunan sâkini muamelesi yapmam yâni!.
yaptıı şey onu milyon trilyar sayıda olimpos otiris nüfusuna kayıtlı bütün o ot kök tanrı taslağından ayırıyor..

antik kahpe yonan mitolojisinin “altın çağ” tabir ettiği zamanda türemiş üremiş tanrılarıın bile ırkı var mınakoyim; ürüyorlar, türüyolar, ana-baba, kardeş, yavru, pijj, üvey vs.. bırak ırkını tanrının bile tanrısı.. bu ne lan!.
ben o antin kuntin, antik kuntik mitolojik çağda yaşasam acaip kafa bulurdum.. ilkokul bebesi gibi onu bunu şunu başörtmen, pardon, baştanrı’ya götürmeden önce sınıf tanrısına, sonra kat sorumlusu tanrıya, oradan bina sorumlusu tanrıçaya derken en son zeus’a kadar şikâyet ederdim..

en son zeus yavşaana patlatırdım lafı.. baştanrı falan ya, hayatta kaldıramaz ipne, kahrından ölür.. cenazesine gidenin…!!!

neyse, safsata da olsalar,
“atlas”’ın “zeus” denen o baş tanrı ipnenin mezâlimine dayanamayıp başkaldırması onu başlı başına efsâne biri, bi kişilik yapar nazarımda..
boru değil, tanrılar sirki, pardon, dağı, baş tanrı zeus şerefsizinin otağı olimpos’u basmış yiğit!. helâl lan emdiğin süt!. gebertseydin şerefsizi çok daha iyi olurdu ama, neyse, başaramasan da o “zeus” denen godoşun kestânesine kıyamete kadar izi kalacak çizik attın ya, sağol varol be koçum!. verdiği, sonsuza kadar dünyayı sırtında taşıma cezasına da aldırma!. altı üstü avuç içi kadar bi yer dünya dediğin, ömrü de öyle o kadar uzun, sonsuz filan değil ve zaten de “dünya” “kitab”da geçen bi kavram olup, “den’î, düşük, alçaltılmış yer” demek..
mukaddes kitab bu, allah kelâmı!. O yarattığı “dünya” için ‘götü yere yakın yer’ diycek değil ya!.
sen gel, naap biliyo musun, ne kadar tanrı varsa allah belânızı versin topunuzun diyip çık o antik yunan mitolojisinden, gel îmân et allaha kitâba peygambere, kitâbî bilgiye, kurtul şu safsatalardan!.

uzatmayalım, neticede;
“dünya” kavramı kitâbîdir ve yaratılmış bişeydir, onu en iyi de yaratanı bilir.. bu hakikatin dışındaki her açıklama ıkıntılıdır.. hakikati inkâr cüreti ve hazımsızlık gaz sebebidir.. hâliyle gaz sıkışması da aşırı şişkinlik, karın ağrısına yol açar..

yâni “atlas” koçum, zeus deyyusu cezanı kesse de kendince, yaptığın iş çok şerefli ve çok değerli bişey; günümüz dünyasında, başkaldırı ve tepelenmeyi bekleyen bi dünya olimpos ve zeus örneği, benzeri var..

neyse, zeus’a fenâ koycak bişe duydum!. dünyayı senin sırtına ceza olarak yüklediiini sanıyo angut ama fenâ halde yanılıyo, çünkü hiç de yabana atılmıyacak yaygınlıkta bi başka mit dolaşıyo insanoğulları arasında, yaşı da olimpos’la yaşıt..
rivayete göre, dünya bi öküzün boynuzları arasındaymış!!!.

‘boğa’ demedim dikkat edersen penpe!. tahlil ve takdire kalkışırsak şurda, ikisi arasındaki fark apaçık ve pek büyüktür.. istanbul’da en meşur boğa kadıköy boğası.. boğa gerçekte onların değil, ama çamura yatıp büyük kavga çıkarıp, sahiplendiler, kadıköy’ümün sembolü diye yıllardır da övünüp de duruyolar uyuzlar, marifetmiş gibi, nerdeyse futbol topu büyüklüğünde toplarına elleyip, tutup, iki avuçlarıyla okkalayıp resim çektiriyorlar..

zavallı, oynatçak bigün, yumurtalıkları ile oynadıkları için!. çok kaşınıyorlar!. içip sıçıp, bişeyleri bahane edip, azgınlık taşkınlık yapıyolar, bağırıp çağırıyolar, sloganlar atıyolar, “burası kadıköy, kadıköylüyüz biz!.” diyip şişinip övünüyorlar!. sonunda soluğu kasap dükkânında alan serkeş öküz gibi serkeşlik yapıyolar..

şu, gelip geçerken durup sırf zevk için yumurtalıklarıyla oynadıkları boa?!!. bigün dayanamayıp bi delirecek, çekecek kılıç gibi ‘emânet’ini, sıradan geçecek kadıköy’ü, alayını nonoş minnoş yumoş edecek?!.

yaa muzaffer, bunlar ne yaa?!. mektuplar yazıyom sana diyon!. hem de hiç de edebî olmayan, galiz ifadelerle?!.iyi de, ne ilgilendiriyor bunlar beni?!.
boaz’dan, âşiyan, kireçburnu önlerinden, akıntıdan, marmara açıklarından kalkıp nası geldin şindi buraya yaaa?!!.
dönelim başa!. başka bi konuya!.

-haklısın penpe!. çok karıştırdım!. bi sonraki mektupta söz, düzeltçem durumu!.
../.