Cumartesi

atlas…

 19

oraya niye gelmiş, kimse bilmiyor.. adam balık bahânesi geldiği kireçburnu önlerinde, boğaz’a bakıyor, boğaz deli akıyor.. oltasından, kendinden evvel düşüncelerini bırakıyor suya, düşünceleri deli akıntıya kapılıyor, bata çıka sürükleniyor, uzaklaşıyor, nihâyet derinlere dalıyor, gözden tamamen kayboluyor, görünmüyor bir daha..

adam, düşüncelerinin ardından kendini de suya bırakıyor usulca, çok geçmeden tıpkı düşünceleri gibi, peşinden, aynı derin sularda aynı akıîbete uğruyor, çok geçmeden gözden kayboluyor o da..

geçenlerde buradan suya dalan biri tam seksenbeş gün sonra, açıklanamaz şekilde marmara açıklarında görüldü, o gün orta şiddette esen poyrazın etkisiyle marmara’yı verev keserek, armutlu sahillerinde karaya vurdu..
karaya vurmak öyle kolay bişey değildi, sıkı maça isterdi ve her maça da maça değildi, yemezdi..

orayı geçebilseydi eğer, ana akıntıya kapılma ihtimâli bayaa bayaa yüksekti ve soluğu önce çanakkale boğazında alması işten bile değildi.. oradan ege, oradan da akdeniz, cebel-i târık derken, bi kulaç sonra ver elini atlas okyanusu..

“atlas” yahut “atlantik” okyanusu… bu okyanusa açılan tek kapı, akdeniz’in bittiği noktadaki târık boğazı..

okyanusya…
aralarında muhteşem bi akıntı sistemi, atlas da diğer okyanus kardeşleriyle sürekli el ele, dolayısı ile kuzeyde o birleşik krallık,
hangi ipne ne amaçla uydurduysa
doğu’nun ortasıymış gibi sanki, “ortadoğu” denilen yerde, o “birleşik arap emirliği”inden daha birleşiklerdi..

dünyanın bütün suları 71 bölü 100’lük bi orana sahipti.. muhteşem bir oran.. insan vücudunun su oranıyla birebir..

az ilerde görcez, yazcaz yâni;
dünyada ‘neymiş, okyanus sayısı beş’miş…

yâni kireçburnu’ndan, düşüncelerinin ardından akıntıya bıraktıımız şu bizim ‘emânet’ şâyet büyük düşünüp seyahatini dünyanın bütün denizlerinde sürdürmek üzere rotasını armutlu sahillerinden alıp marmara’nın ana akıntısına kapılacak biçimde belirleseydi, en fazla bi senelik bi seyr-ü seferden sonra atlas okyanusu’na yelken açmış olacaktı.. nasip!.

okyanus, deniz filan diyince… yedi deniz’den filan bahsederler, yemeyin!. bunlar denizleri sahiplenip, adlarını koyup, ‘buralar bizim haa!.’ modeli  horozlanan oryantalist, sömürge kafalı, ekopolitik çıkar sahiplerinin işleridir.. tlcârî gücü siyâsi ve askeri güce tahvil edip, hem kazanıp, hem yönetirler… dünyayı!.

isimlere bak?!!. “amerikan akdeniz denizi”, yok “çin sarıdeniz denizi”, yok “capon denizi”, yok “baltık denizi”, yok nenesinin körfezi, ebesinin karasuları, eniştesinin deryâsı?!.
benim niye şahsıma ait bi denizim yok lan?!!.

mâbâdına mısır koçanı gireseciler, tıpaları sıkasıcalar, anüsleri tıkanasıcalar; önüne gelen deniz uydurmuş ag, yok amerikan abidik denizi, yok kuzey gubidik denizi, yok güney mobidik denizi, yok doğu davul denizi, yok batı bavul denizi?!!.

neticede;
toplam beş tane okyanus var; atlantik, pasifik, hint ve arktik ve de güney… ve bunlar kimsenin suyu değil, insanlığın müştereği, açık denizler..

dönelim;
şu “atlas”…!. antik yunan’ın o puşt mitolojisinde “altın çağ” dedikleri bi çağda “titan tanrı ırkı”nın bi  sıpasıymış.. tanrılara bak lan, ırkları bile var?!!. bi ana tanrıçayla bi baba titan tanrının otiris dağının bi kuytusunda aşna fişnelerinden peyda olmuş 12 titan yavru tanrıdan biri “atlas”, ama biz bunda değiliz şindi, biz şu “atlas” denilen oğlanın yaptıı acayip bi delikanlılıkla ilgileniyoruz..
normalde antik dışkı kadar sevmem antik yunan mitolojisini, yalnızca normalde değil anormalde de hiç sevmem, ama şu “atlas”ın bambaşka bi husûsiyeti var.. yaptıına bakılırsa hiç de fenâ bi çocuk değil yâni!. bu yüzden ona bi mitolojojik bi eleman, bi antik yunan sâkini muamelesi yapmam yâni!.
yaptıı şey onu milyon trilyar sayıda olimpos otiris nüfusuna kayıtlı bütün o ot kök tanrı taslağından ayırıyor..

antik kahpe yonan mitolojisinin “altın çağ” tabir ettiği zamanda türemiş üremiş tanrılarıın bile ırkı var mınakoyim; ürüyorlar, türüyolar, ana-baba, kardeş, yavru, pijj, üvey vs.. bırak ırkını tanrının bile tanrısı.. bu ne lan!.
ben o antin kuntin, antik kuntik mitolojik çağda yaşasam acaip kafa bulurdum.. ilkokul bebesi gibi onu bunu şunu başörtmen, pardon, baştanrı’ya götürmeden önce sınıf tanrısına, sonra kat sorumlusu tanrıya, oradan bina sorumlusu tanrıçaya derken en son zeus’a kadar şikâyet ederdim..

en son zeus yavşaana patlatırdım lafı.. baştanrı falan ya, hayatta kaldıramaz ipne, kahrından ölür.. cenazesine gidenin…!!!

neyse, safsata da olsalar,
“atlas”’ın “zeus” denen o baş tanrı ipnenin mezâlimine dayanamayıp başkaldırması onu başlı başına efsâne biri, bi kişilik yapar nazarımda..
boru değil, tanrılar sirki, pardon, dağı, baş tanrı zeus şerefsizinin otağı olimpos’u basmış yiğit!. helâl lan emdiğin süt!. gebertseydin şerefsizi çok daha iyi olurdu ama, neyse, başaramasan da o “zeus” denen godoşun kestânesine kıyamete kadar izi kalacak çizik attın ya, sağol varol be koçum!. verdiği, sonsuza kadar dünyayı sırtında taşıma cezasına da aldırma!. altı üstü avuç içi kadar bi yer dünya dediğin, ömrü de öyle o kadar uzun, sonsuz filan değil ve zaten de “dünya” “kitab”da geçen bi kavram olup, “den’î, düşük, alçaltılmış yer” demek..
mukaddes kitab bu, allah kelâmı!. O yarattığı “dünya” için ‘götü yere yakın yer’ diycek değil ya!.
sen gel, naap biliyo musun, ne kadar tanrı varsa allah belânızı versin topunuzun diyip çık o antik yunan mitolojisinden, gel îmân et allaha kitâba peygambere, kitâbî bilgiye, kurtul şu safsatalardan!.

uzatmayalım, neticede;
“dünya” kavramı kitâbîdir ve yaratılmış bişeydir, onu en iyi de yaratanı bilir.. bu hakikatin dışındaki her açıklama ıkıntılıdır.. hakikati inkâr cüreti ve hazımsızlık gaz sebebidir.. hâliyle gaz sıkışması da aşırı şişkinlik, karın ağrısına yol açar..

yâni “atlas” koçum, zeus deyyusu cezanı kesse de kendince, yaptığın iş çok şerefli ve çok değerli bişey; günümüz dünyasında, başkaldırı ve tepelenmeyi bekleyen bi dünya olimpos ve zeus örneği, benzeri var..

neyse, zeus’a fenâ koycak bişe duydum!. dünyayı senin sırtına ceza olarak yüklediiini sanıyo angut ama fenâ halde yanılıyo, çünkü hiç de yabana atılmıyacak yaygınlıkta bi başka mit dolaşıyo insanoğulları arasında, yaşı da olimpos’la yaşıt..
rivayete göre, dünya bi öküzün boynuzları arasındaymış!!!.

‘boğa’ demedim dikkat edersen penpe!. tahlil ve takdire kalkışırsak şurda, ikisi arasındaki fark apaçık ve pek büyüktür.. istanbul’da en meşur boğa kadıköy boğası.. boğa gerçekte onların değil, ama çamura yatıp büyük kavga çıkarıp, sahiplendiler, kadıköy’ümün sembolü diye yıllardır da övünüp de duruyolar uyuzlar, taşaklarına elleyip, tutup, iki avuçlarıyla okkalayıp resim çektiriyorlar..

zavallı, oynatçak bigün, yumurtalıkları ile oynadıkları için!. çok kaşınıyorlar!. içip sıçıp, bişeyleri bahane edip, azgınlık taşkınlık yapıyolar, bağırıp çağırıyolar, sloganlar atıyolar, “burası kadıköy, kadıköylüyüz biz!.” diyip şişinip övünüyorlar!. sonunda soluğu kasap dükkânında alan serkeş öküz gibi serkeşlik yapıyolar..

şu, gelip geçerken durup sırf zevk için yumurtalıklarıyla oynadıkları boa?!!. bigün dayanamayıp bi delirecek, çekecek kılıç gibi ‘emânet’i, sıradan geçecek kadıköy’ü, alayını nonoş minnoş yumoş edecek?!.

yaa muzaffer, bunlar ne yaa?!. mektuplar yazıyom sana diyon!. iyi de, ne ilgilendiriyor bunlar beni?!.
boaz’dan, âşiyan, kireçburnu önlerinden, akıntıdan, marmara açıklarından kalkıp nası geldin şindi buraya yaaa?!!.
dönelim başa!. başka bi konuya!.

-haklısın penpe!. çok karıştırdım!. bi sonraki mektupta söz, düzeltçem durumu!.
../.

lan zeus!..

20

‘allah belânı versin lan zeus!. çok kötüsün, âdî müptezel!.’

şu “atlas”?!!. o bi titan mitan falan değil, o bizim oolan artık, bizim tarafta!. hani zâlim zeus’u biufak ayıklayıp düğmelemek için olimpos’a saldırmıştı ya bi evvelki mektupta, saldırı ânında kullandığı şu çok mühim cümlelerle ilgili bi durum deerlendirmesi, bi yorum falan için vakit kalmadığından sonraya bırakmıştık tahlili..
bi titanın “allah” demesi?!!.
yaşadıı çağın hâkim pagan inancının yaygınlığını, katılığını düşününce yaptıı şey çok aykırı, çok kuulca bişe!. bence artık o bi titanyum tanrı değil, artık mümin bi kul!.
atlas!!. yırttın aslanım, iyisin!.

(dayı!. “atlas atlas” diyip durdun da şurda!. yok, antik kuntik yunan’da bi “altın çağ” denen zamanda titanlık bi tanrı ırkı, türü, “atlas” da o titanikuslardan biriymiş, yok zeus’a savaş açıp kafa atmaya kalkmış, zeus da ceza olarak sırtına dünyayı kitlemiş falan, bıt bıt anlattın!. bunlar safsatik mitler!. günümüz diliyle bi açıklar insan; “atlas” ne demek, ne anlama gelir, kelime etmedin!.)
-bidünya anlama gelir.. öğrenince boyun mu uzuycak!. iyi, al, buyur;
desensiz, düz, parlak kumaş, büyük harita, metaflzik âlemde felekler makamında bir makam.. hiçbir tecellînin gerçekleşmediği 9. felek ve yüniseks bi isimmiş..
harf analizine göre de özellikleri;
atılgan, gözüpek, fedâkâr, yardımsever, temiz kalpli.. hayatını iyiliğe adamış olmakmış…
penpe!. kızzz?!!. daha geçen gün bi kaave içmek için buluştuumuzda adam için,
“ilkel, kaba, medeniyetten uzak, modern hayata ters, hödük mödük ama bana ve etrafımdaki bana ait her şeye öyle ilgili ki nefesimi kesiyor, sıcak hissettiriyor hep, her an ve tamamlanmış.. çok mutluyum” filan tarzı çok güzel şeyler söylüyodun, nooldu sana iki günde?!. niye kovdun adamı, kim, ne sebep oldu?!.
kesin başka birini soktun araya?!!. şu meşhur besteci mi, yeni tanıştığın, yoksa şu prof mu, evlenmek isteyen hani?!.

demedi deme bak, şöhret, reklâm, mevkî makam mansıp, para pul, karı kız dulla hiç işi olmayan, aşkı için can vermeye hazır adamı servet arvat avcısı, aşağılık bi seksist yapıp çıkçan sonunda..
çok pişman olursun bak, sağda solda karşına çıkar, çok fenâ vaziyetlerde, hiç umursamaz, hissiz hâtırasız, kendinden geçmiş eğlenirken görürsün, krize girersin kıskançlıktan..
böyle olsa öp başına koy.. eğer o senin birileriyle flört ettiini falan duyarsa alimallah, yandı gülüm keten helvâ!.
şu adamların tel’ini versene, ben görişiim, vazgeçsinler peşine düşmekten?!. uyarmam lazım onları, üslûbunca;
- sapık mıdır nedir ayol?!. şeyy, beyfendi bırakın penpe hanım’ın peşini, sermesinler leşini!. şeyy, yâni, duyduğuma göre çoluğu çocuğu, bi dünya kocası varmış, olmuş yâni!. bak, eski kocalarından herhangi biri farkederse yazar muzar, çizer, şayir, besteci, güfteci, köfteci, sanatçı, akademisyen, ümaniz falan dinlemez, saplar ekmek pıçaanı ekmek çarpsın!.

drakyalı çaycı üsmen aga diliylen, şurda ümaniz, ümanizma dedik de…
hümanizm
“insan odaklılık veya insanmerkezcillik, insancıllık” demekmiş, kestirmeden..

bakarsan kısa künyesi “insancıllık”.. 
modernizmin ürettiği sinek kâğıdı bi felsefî düşünce… 
lümpen yığınları kendine çekip, yapışıp kalmasını sağlayan zıpçık kavramlardan biri..

“insancıllık”… o, aradaki fazlalık “l” şeytanın bile aklına gelmeyecek kaltaklıkta bir ustalığın eseri.. öğretisine göre; hayatın başlangıç noktası insandır.. bireysel ve kolektif olarak “insan”, aklı, rasyonel düşüncesi, potansiyeli, yetenekleri aracılığı ile özgür sorgulama ruhuna sahip oluşuyla yegâne faildir, 
dogma veya batıl inançların yerine bilimsel delil arama, felsefî düşünceyi tercih edip, böylece kendi yaşamına anlam ve şekil verme hakkı ve sorumluluğunu elinde tutandır, bu donanımlarıyla ahlakî ve felsefî sorgulamalar yapabilir, deneysel yollarla yasaları düzenleyebilir, ürettiği değerler vâsıtasıyla insancıl bir toplum inşâ edebilir, hayatı oluşturabir ve kontrolünü sağlayabilir..

yok artık mınıı mınııı?!!!. lan olimpos’ta bile böyle yetenekli, kudretli bi tanrı yoktu lan!. şu zeus puştu bile tarife ıkındığınız “insan”ın kılına yetişemez tanrılıkta..

ümanizmayı şurda bi dünya görüşü, bi düşünce öğretisi olarak kakalamaya kalkıyonuz da, şurda insanı merkeze alıp, hakkında saydığınız şeyler ancak bi yaratıcıya atfedilebilecek husûsiyette şeyler.. 
öek tanrıyı hayattan, koy yerine insanı, her birini bireyleştir, bireyleşen her bir bireye kendi için yaşayan bir tanrı olduğu inancını pompala, inandır, kendine îman edip tapmasını sağla?!. ahan sana kestirmeden ümanizma!.
eşref-i mahlûkat yaratılmış, yaratılış inancına sahip insanı avlayıp aslında tanrının bizzat insanın kendisi olduğuna inandırmak için ilk tezgâhı açtığı yerdi..

tek işlevi, vazifesi vardı ümanizmin; insanı bireyselleştirip, kendi aklına taptırıp götünü kaldırmak…
zaten de insanın bi geçim meçim, yaşama, hayatta kslma derdi, korkusu, endişesi olmayıp boş kalınca kafa konforu tavan, gerisinden felsefe üretir..
zaten de anadolu deyimiylen; arpası fazla gelen katır döt kaldırır..
../.

ölmekten daha kolay bişey yok..

bâzı zor zamanlarında ölümü göze almayı bırak, gözlerinin içine içine dik bakıp meydan okuyup  bileisteye tırmık çekip, üzerine düğüne gidercesine gidip karşılıklı harmandalı oynayıp, alay edercesine defâlarca düello yapıp, yine de bi türlü ölememek?!!.

ölmekten kolay bişe yok.. ama, ölemiyorsun işte!.


Cuma

kıymetbilmezlere…

sıradaki saman balyası kâinatta elmastan kıt bulunur bir şeyi bol bilip, bol bulup, orasına burasına süren, kıymetbilmez öküzâdelere gelsin!.



gece… sessiz, karanlık…

konacak, konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç sığınacak bir sıcak pencere pervazı arayan, aynı yerlerden kanayan kuşlardı ruhları; dünya göğünde bilmedikeri yollardan geçerek bilmedikleri diyârlara giden yolcu ve yorgun…

tanrı misafiri bile değil..

uzaktan, görmeden, kim, nerede, bilmeden, mektuplar yazıp geceden, kanatlarına bağlayıp göç kuşlarının, şafakta yola çıkardılar, şâhidi oldular birbirlerinin yaralarının..

Perşembe

eyyy!!.

 … yerin göğün sâhibi!.

kimsenin senden başka kimsesi yok!.

gönül dio ki…

(madem masaldan ‘gerçek dünyaya düştük, yani ki sahte dünyayahikâyesine devam edelim, dünyanın yalnızc benden duyacağı, bizden başka ve hiç tanımayacağı, tanısa anlayamayacağı isimlerin…)

salaklara, yani; ‘adanmış’ların, ‘nezir’lerin en kâmillerine..

rahmetli nezir’e söz verdiydim; adını aldığım, çatışmada yanıbaşımda vurulup, ellerimle kabre indirdiğim, kabri başında adını aldığım, adıyla yaşayıp, adını yaşatacağım, adıyla yazacağım, yazdığım nezir’e..

hikâyesi zor hikâyemizin yetişebildiğim yerlerini yazacaktım; ‘dünyayı ayağa kaldırmadan, kimselere ilişmeden, kırıp dökmeden, sessizce, dipsiz bir okyanusa döker gibi kelimelerimi; kimse bişey sormasın, gözlerimin içine bakıp sorgulamasın, anlamdan anlamadan uzak, peşin yargılamasın, kınamasın!.’ diyerek..

şu, adını çok az insanın bildiği ‘nezir’ denen, adanmış, esîr, kurban adam… yıllardır kendi içini emmekten, içinde zerre hayat emâresi kalmamış adam… ona, ‘bigün çık lan bi maltaya, voltaya, havaya, ışığa hayata; yaz, hikâyenizi, bi gün-güneş yüzü görsün, bi dünya nefesi aldır; içinde ölmeye yüz tutmuş, can çekişen yaşamak umuduna!.

görücüye çıkmak, geçmişinizi açığa düşürmek değil lan bu, sadece bi nefes; hani ‘bi görcek okuycak kınayacak olacaksa da kınayan da kınasın anasını satiim, gidip en hasından hint kınası temîn etsin aktarlardan, gayr-ı münâsib yerlerine yaksın, ben böyle çıkarım kendimi gömdüğüm yeraltından, açılırım sulara; yelkensiz, küreksiz, can yeleksiz, salsız sandalsız, korunmasız, savunmasız kalkansız!.’ diyemedi.. tek bi kimseyle göz göze gelmeyi göze alamazdı çünkü..

şu ‘nezir’?!!. dünyalık adı lazım değil olan adam?!.

ölmeden ölmüşlerin hikâyelerini anlatmak zor.. hayata, insanlara, kalabalıklara yabanî, bu dünyadan değil seçtiği isimler.. 

iltifat etmez imitasyonuna, naylonuna; dünyanın gerçek adam’larıyla ‘dünyanın gerçek kadın’larını, ‘gerçek insan’larını arar.. âlem sırıtırken kendinden geçmiş, bakışları derin kederli, yüzleri gölgeli, içlerinde hüzün; kaygıyla bakar etrafına..

zâten de bahtsızlığın en koyusu; dünyanın ‘gerçek bir adamı’nın ‘gerçek bir kadın’ıyla karşılaşmaması; dünyanın ‘gerçek bir kadın’nın dünyanın ‘gerçek bir adamı’la karşılaşmaması gibi.. 

‘ne’; kendiyle kavgada vitesten atıp fenâ kızdığında güzel konuşur, kelimeleri dolanmaz birbirine, karışmaz eli ayağı.. kendiyle kavgalı olmadığı zamanları ise, boş beleş zamanlarıdır.. boş zamanlarında içi boş bi susak gibi susar..

sokaktan gelmiştir hani.. hani sokağın dilinden de iyi de anlar.. iyi de söver yâni..

sokağın ortak dilinin tek övündüğü şeye de bak; iyi dövüşmek, iyi silah kullanmak, iyi bilmem her neyse işte!.

lan şu nezir bu her bi nâneyi de iyi bilir, bilmek zorundadır.. ama bunların hepsi çok geride, gençlik yıllarında kalmıştır.. şu lavuk, sokağa çok iyi bir gelecekten düşmüştür.. düşürülmüştür yani.. köyden çıkıp kentin gecekondusuna oradan, şu öptüğümün, zorlama, sûnî, zıpır sınıf farkı yüzünden zor kabul görecek olsa da, aslanlar gibi girer, hiçbi yerinin olmadığı, âit olmadığı ultra lüks semte.. kısa sürede yerini kendi elleriyle hazırlar, şu burnu havada hoppa ve züppe sınıf içinde…

sonra… sonra, o ve onun gibiler kendi sınıflarının üzerine işerler; yaptıklarının utancıyla, gerçeği öğrendiklerinde.. 

ayrıcalıklı saydığı okullarıyla, fakülteleriyle oynar resmen; sanki elinde tesbih anasını satiim?!!. dört mü beş mi, kelle okuldan sonra, düzenle, toplumun şu yüreğe bakmasını hiç öğrenemeyecek olan aşağılık kısmıyla, kurumlarıyla alay eder gibi, birbirine zıt iki okulu bitirir, uzun yıl aralarla; hani nerdeyse öğrencilikten emekli olmaya yakın..

onların erişilmez ulaşılmaz saydığı, sandığı ne varsa hepsinin içinden geçmiştir; üzerine sıçratmadan, paçalarına bulaştırmadan.. özel, ayrıcalıklı, "ancak soylular erişebilir, başarabilir, gördüğünüz her şey onlara aittir, yabancı giremez!.” dedikleri nere varsa kafa yapar, sarakaya alır, bigüzel dalgasını geçer, hepsini bir bir alaşağı eder nazarında; iki paralıktan beter... bi süre sonra o lüks semtte çevresinde yaşayacak olanlar, utanırlar yaptıklarından; halkı aşağılayarak kendilerinin yükseldiğini sanmaktan...

soylulara ve soyluluğa kelimelerde bile düşmandır o!.. çünkü kan bağıyla, sonradan kazanılmış kotarılmış konumla bir ilgisi yoktur asâletin.. o ruhla karakterle alâkalı bişeydir..

güzellik çirkinlik de öyle.. izâfidir.. güzellik çirkinlik ne, kime ve neye göre?!. var mı bi standardı, bu olmayan standardı kim belirler, kim kime güzel, kim kime çirkin?!.

insanın ayağını yerden kesecek olan anlamlı olandır oysa güzel olan ve geçici olmayandır.. bu yüzden iltifat etmez onların sunduklarına.. adı ‘dünyaya hayata yaşamaya perhizli’ye çıkar; hani “bi yerlerindeki rahatsızlıktan dolayı" gibi.. oysa hiçbir ıkıntısı akıntısı yoktur onun..

aksine.. ama onlar bilmezler.. bu yüzden hep bile bile kaçırır randevularını, hem büyük bi zevkle.. en komik buluşma hikâyelerini yazar; bizatihi yaşayarak.. ta ki o sahte suni dünyanın yaldır yaldır yaldızlarına, yıldız yıldız yıldızlarına, konfetilerin uçuştuğu elvan elvan envai naylon dünyaların ‘renkli’lerine kafayı yedirecek kadar..

sırlar yurdu…

kalp saflaşıp kendini irfâna, ‘hikmet’e açık etmek, tutmak, ‘sırlar yurdu’na keşşâf olmak, ruh yükselmek ister mahpesinden kurtulup; biz kalbi süfliyatla perdeler, karartır, ruhu eteğinden tutup aşağı çeker, kafesine kapatırız.. hakikatte âlemleri içinde barındıran kalbin daralışı, ruhun dönmeyi istemeden, geceleri derin uykuda bedeni terkedişi bundandır..

Cumartesi

bir küheylâna…

 …. verilebilecek en büyük cezâ, onu bir kaplumbağanın yanında koşmaya mahkûm etmekmiş..

bir asil kısrağa da yapılabilecek en büyük kötülük, onu bir uyuz dolap beygiriyle yaşamaya mecbur kılmak..


Cuma

berceste…

 "künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma

yâr ger sende yatursa elemi bende yatur"

bağdatlı rûhî

ahan da ‘berceste’;

“eger mahsûd eser ise, mısrâ-ı berceste yeter”

koca râgıb paşa

Perşembe

nerde kalmıştık?!!.

şurda kalmıştık; ‘aşk’ta!. hani ‘usanılıp bıkılmayan değil, içinden çıkılmayan’da!. ve demiştik ki, ‘türküler, şarkılar da olmasa!’…

‘sevdâ’ demekti türküler şarkılar, şiirler, beyitler, berceste sözler, içli satırlar.. türkü çığırıyo, şarkı mırıldanıyo, şiir okuyo, yazıyo, özlü sözlerle hayatı anlamaya çalışıyo; bunlarla ağlıyoduk lan gönül!.

‘aşk’ta kalmıştık yâni!.

yâni, kâinatı ihâta eden, âlemleri deverân ettiren, her şeyin özü, o eşsiz sonsuz, dünyanın gelmiş geçmiş bütün dillerinin trilyon kelimeleri ile bile bi harfi dahî anlatılamaz şeyde, ‘aşk’ta!.

kalmasına kalmıştık da, şu, en güzel, en kutsal, en eşşiz şeyleri bile kirletmede pervâsız, puştlukta mükemel usta modern insanın şu modern zamanlarda ‘aşk’ı düşürdüğü hâllere bakınca…!.

‘aşk’ı bi gecelik nâne, tuvalet kâğıdı, kadın ara bezi bile yaptı aşkı modernizm, anlıyor musun lan gönül!. tuvalet kâğıdına kalp deseni, baksır donun telef kısmına che, aziz(!) ata, idol şarkıcı, futbolcu resmi koymak ne lan?!!. kime neyin ‘aşk(!)’ını göstercen, kime neyi yaşatcan, neyin ıspatı lan bu?!!!.

‘aşk’ ve ‘âlet’?!!!.

modern insan; kimi göğsü kabarık, gurur gurur, kimi kırıtık sırıtık; adına ‘aşk’ diyip, zevkine eğlencesine şehvetine hizmet edecek her şeyi kullanıyor..

ya sen lan gönül, ‘burda aşk olmaz’ diye kaçtın insan içinden kıçın kıçın, inine… dolayısı ilen; hani lan sen türküleri şarkıları şiiri seviyo, söylerken okurken dinlerken, kenarlarda köşelerde ağlıyodun, salyasümük, sular seller?!. türkü “insan aşkta, aşk insanda” demiyo muydu, angut!. lan acemi ördek bile kıçın kıçın dalsa da, neticede suya dalar, yâni ki en büyük aşkına, yaşamaya, sen peki?!.

kaçtın da modernizmden dünyadan hayatttan “insan” aynı “insan”?!. daha az önce söylemedin mi; “insan aşkta, aşk insanda” diye?!. ‘insan’ olmasa aşk var olurmuydu kâinatta?!.

modernmiş falanmış?!. zaten ilkel ilkel, yabânî yabânî, serseri serseri ne güzel, karışmadan, içine bulaştırmadan, dünya senden habersiz, sen dünyadan; onunla birlikte mecbûren dönüyo, suyuna dalmadığın hayatın lağımına batmadan, pisliğiyle akmadan, derinine dalmadan, kimseler bilmeden, tanımadan, tanışmadan; akıyodun yüzeyinde?!.

kaçtığın şu hayat, kaçıp kendini hapsettiğin inin, mağaran?!. ne buldun orda, ne hikmet gördün, ne feyz aldın da dümen suyundan çıkıp ıssızlığa yalnızlığa tenhâlığa; inine kaçtın?!.

delisine delisine aramaya devam edip gölgesine bile sahip çıkacağın yerde, kaçtın, kutsal aşkı sokaklara attın, eğlence hâline getiren oyunculara, oyuncakçılara, tiyatroculara bıraktın lan âdî, el sofralarına boğaz, günlük gündelik öğün ettin?!.

hayatı hep ağırabi yaşamış, içinde ‘aşk’tan, aşka âşık olmuşluktan, arayışından gayrı bişey büyütmeyen bi adam için şu çâresizliğe gebe kalmak zorunda olmak?!!. çok ağır lan!. forsalıktan, esâretten de ağır!. üstüne yapışan kokusu da foseptik çukurundan da berbat!.

elsiz, dilsiz, töresiz olur el kapılarına düşüp, ipini çeken, el açan.. aşktan düşen sokak itinden beter olur; perperişan, zavallı, başıboş, güçsüz, düşmüş, düşkün, üşümüş, titreyen… ve dahası;

südübozuk, mayası kokmuş, aşağılık, kötü, pespâye adamların koltuk değneği, hafifmeşrep kadınların bineği…

yalnızca boş otomat, lümpenlerin o istilâcı, asalak, böceksi yapılarına cuk oturan bi durum..

asâleti her yanını sarmış, artık paçasından akan adamlar, anadan atadan ağır, hanfendi kadınlardan eser yokken, ortalık hınzır, hınzırelerden geçilmezken, yeryüzünde gelmiş geçmiş kaç ‘adam’ adamın bahtıdır; ‘işte o!.’ dediği, diyeceği bir ‘cennet kadın’ı?!.

tamam lan gönül, kötü, gitgide daha da berbatlaşan dünyanın kötü kokulu akıntıları, geçim sıkıntıları, hayatın zorlukları insanı boğuyor, çaresiz boyun eğdiriyor, meded; tamam da, iyi de senin yaltak kaltak yatık katık olman gerekmiyor; nâmerde nâdana soysuza kahpe karakterlere.. hem de ne için; korktuğun için?!!. 

demiş diyenler, “geçme nâmerd köprüsünden ko su aparsın seni”, “düşmanın çizmesi boğazına basarken yüzüne tükür; cesedin çiğnensin ruhun kurtulsun!.”

olm gönül, dünyada üç tür birlik vardır;

korku birliği

menfaat birliği

his birliği!.

korku fıtrî bişey.. korku tabiiyse o bile biyere kadar su kaldırır, ama fobik bişe ise, mantığı olan bişe olmadığından hastalıktır, tedâvî edilmelidir..

korkuyu da geçtik diyelim, ya ufacık bi kemikli menfaat sıyırmak için gönüllü köpeklik, tiksindirici kölelik?!. ve nerde zorluk darlık ölüm etraflarında vals yaparken yine cesur, gayretli, canlı, hayata dört elle sarılan mücâdeleci o adamlar, kadınlar?!.

öyle bir adam-kadın olmak… heyhat, şu “oluş” fiilinin yer aldığı olumlu bi cümlede bi gizli özne bile olmak büyük bi izzetken hayatının bir tek cümlesinde bile yer almayacak, ne acı!.

‘allahım, sana geliyorum!’ dediydim ya; allahım, sana cidden geliyorum; ve tam da işte böyle geliyorum!.

nası bi adam oldum ben lan gönül; sakat, hareketsiz, hasta gibi, uyuz gibi?!.

rahmetli bilge büyükanam uyuzlardan hiç hazzetmezdi, “uyuz olcaana kuduz olsun” derdi..

yâni olm, kız, lan gönül, başka şeylerde âram vermedi hayat!. aşk zaten başlı başına yolunda gönüllü fedâ, heder etmek kendini, harâb olmak demekti..

aşk ehli harâbât ehli.. ve ama da en güzel!. ve acayip esrârlı.. zaten de öyle bi müthiş demiş ki selâm olsun burdan, erzurumli ibo hakkı dedem hazretim,

“harâbat ehlini hor görme zâkir, defineyi mâlik virâneler var”?!!.

görünenin ötesine geçmeyi beceremeyen, kaportada kabukta takılanlar, derinlere inmesini bilmeyen, yüzeyde boğulanlar ne görür de hazineyi, sahip olur?!.

“hazine” dediğin bilgelik!. bilgelik görmek bilmek demek!. çoğu zaman da bakmadan!. bilgelik tevâzû gerektirir..

tevâzû; arı duru sâdelik, yekpâreliktir, kıymetini bileni hayran ettirir..

tevâzû farûkiyet hâsıl eder.. görünüşe ehemmiyet vermeyen, kendini kıyıya köşeye atmış, şekilli şemâilli olmaktan, gösterişten uzak harâbat ehli çok iyi bilir hazinenin yerini, çünkü hazine bizzat kendidir, tam ortalarda olup rikkat ehli hâriç, kimselerin göremediği hz. ‘insan’dır..

her bakışın dikkatini çekmez, gözüne görünmezler.. istiridyenin o simsiyah, kerti kürtü, kaba saba, gösterişsiz kabuğuna aldanır, üstüne basıp geçersen, içinde saklı eşsiz inciyi ebenin rüyasında görürsün..

bi insanın özündeki kıymeti farkedebilme bilgeliğini öğretir adama, tevâzû!. kaba softalığın yelkeni bu derin suları bilmez, dümenini kırsın?!!.

al, ahan bi söz daha,

“ârifim deyû tân idub gezme

defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden”

al buyur, bu el-göz-dil değmedik pınardan iç?!!!!.

yânikim lan gönül; eğer de tevâzun yoğise nah inersin sırlar yurdu bir kalbin derinine?!!!.

en son ‘aşk’tan sözediyoduk, araya ‘harâbat ehli, saklı defîne, sır hazîne, tevâzû, bilgelik, insan’ girdi.. daha doğrusu, biz daldık tepe üstü, mevzûya!.

diyoduk ki lan gönül,

aşk hâli en güzel!. aşk, en eşsiz, sonsuz güzel, en tatlı acı.. reklâmındaki “en tatlı acı; çiköfte”den bile!.

‘aşk’?!!.

sene hicrî 1313; yaş almış yürümüş, baş almış başını uzaklara gitmiş, gönül aşk dilemek dilenmekten mecnun’dan beter hâllere düşmüş, harâbolmuş ve hayat saati sonunu vurmaya beş kala vazgeçmiş artık, tam da burda işte, onunla tanışman yakındır!.

../.

…. ve ‘aşk’ gelir…


Çarşamba

bi ‘yay’a ‘aslan’ olmak…

burç diyomuş ki…

“Yay kadını, duyarsız yapıda biridir, hayat ve sevgiyle başa çıkmak için karmaşık, gelenekselden uzak bir tarzı vardır. Aslan erkeğinin öğütler vererek, kendine meydan okumasını Yay kadını dikkate almayacaktır.

Onun eğlenceye düşkünlüğü ve gururuna karşı en büyük anlayışı, Aslan erkeği gösterir. Ayrıca özgürlük ve bağımsızlık ihtiyacı kadını yaralayabilir. Bu durum kadını baskı altına almayı ya da hükmedenin kim olduğunu göstermeyi, hiçbir zaman başaramayacaktır.

Kadın, kaçış yollarını daima açık tutar ve kendini baskı altında hissettiğinde, bu yoldan hemen kaçar. Onun üzerinde istikrar sağlayıcı bir etki yaratabilir. Aslan erkeği fırtınadan önceki sıkıntıdan sonra, onun sabırsız ve ateşli yapısını biraz olsun sakinleştirebilirse, açıklığı, yaşam sevgisi ve coşkusuyla sizin için doğru bir seçim olacaktır. 

Bu ilişki, açık sözlülük ve özgürlüğün beraberinde getirdiği her şeyi sunar. Aslan, Yay'ın tutkusunu açığa çıkaracak anahtarı elinde tutar. Ten ilişkisi konusunda mükemmel bir uyum sağlayabilirler. Birbirine dikkat eder, birbirinin sosyalliğinden faydalanırlar. Mâcera sevgisini paylaşır ve zorluklara kolay kolay yenilmezler. Her şey Aslan'la Yay'ın mutlu bir çift olacağını gösteriyor.

Yay kadını ve Aslan erkeği karşılıklı olarak birbirlerine hayran olan ve birbirlerinin hatalarına aldırmayan bir çifttir. Yay kendisine, hayran olacağı şeyler yaratan bir erkek ister.

Aslan bazen apaçık, bazen ise iddialı bir şekilde; Yay için doğru kişidir. Her şeyde haklı olduğu iddiasından biraz vazgeçmek zorunda, çünkü Aslan, kışkırtılmadığı ve Yay bu ilişkinin hâkimi olmaya çalışmadığı sürece, sakin ve yumuşak olacaktır. Bu kadar güçlü iki kişilik bir araya gelince, hâkimiyet kavgası eksik olmayacaktır. Ancak ikisi de evliliği dâimi bir güç savaşına çevirmemek için yeterince dikkatlidir. Bazen biri, başka zaman diğeri geri adım atacaktır.

Yay kadını, açık sözlülüğü ve alaycı uyarılarıyla tanınır. Bu özelliklerini Aslan karşısında gizlemek zorundadır. Çünkü Aslan, özgüveninin sarsılmasına ya da aptal durumuna düşürülmeye hiç tahammül edemez. Yay'ın başka bir erkekle flört etmesi kıskanç Aslan'ı  hiç hoşuna gitmez. Yine de Yay kadını için eşine daima açık ve dürüst olmak, onu dolambaçlı yollarla sinirlendirmek hiç de problem olmayacaktır.

Aslan, bir eş olarak Yay'da karar kıldıysa, onun 'tuzağına' düşmemek, kolay olmayacaktır. Ona 'evet' demesi için gece gündüz peşini bırakmayacak ve onu her yerde takıp edecektir. Aslan'ın en çok kullandığı sözü, 'ben korurum'dur.”

‘ayı' burcundan olmak ne büyük kahır!.

Salı

hayattan istifâmın dilekçesi…

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. ‘dibinden keserim haa!.’ modeli, tehditlerle geldi..

korktum yaşamaya, kaçtım!. bütün hikâyem bu!.

Cumartesi

insan…

insan zanlarının esiridir..

ve insan zaaflarından asılır…

ve insan tepeden tırnağa zaaftır..

Perşembe

“halka-i zülfün hayâl ettim ruh-ı pür tâbda

keşt-ii dîl oldu sergerdan yine girdâbda"

fitnat hanım