"künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur"
bağdatlı rûhî
“eger mahsûd eser ise, mısrâ-ı berceste yeter”
koca râgıb paşa
uslanmak uzlaşmaktır..
"künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur"
bağdatlı rûhî
“eger mahsûd eser ise, mısrâ-ı berceste yeter”
koca râgıb paşa
şurda kalmıştık; ‘aşk’ta!. hani ‘usanılıp bıkılmayan değil, içinden çıkılmayan’da!. ve demiştik ki, ‘türküler, şarkılar da olmasa!’…
‘sevdâ’ demekti türküler şarkılar, şiirler, beyitler, berceste sözler, içli satırlar.. türkü çığırıyo, şarkı mırıldanıyo, şiir okuyo, yazıyo, özlü sözlerle hayatı anlamaya çalışıyo; bunlarla ağlıyoduk lan gönül!.
‘aşk’ta kalmıştık yâni!.
yâni, kâinatı ihâta eden, âlemleri deverân ettiren, her şeyin özü, o eşsiz sonsuz, dünyanın gelmiş geçmiş bütün dillerinin trilyon kelimeleri ile bile bi harfi dahî anlatılamaz şeyde, ‘aşk’ta!.
kalmasına kalmıştık da, şu, en güzel, en kutsal, en eşşiz şeyleri bile kirletmede pervâsız, puştlukta usta modern insanın şu modern zamanlarda ‘aşk’ı düşürdüğü hâllere bakınca…!.
‘aşk’ı bi gecelik nâne, tuvalet kâğıdı, kadın ara bezi bile yaptı aşkı modernizm, anlıyor musun lan gönül!. tuvalet kâğıdına kalp deseni, baksır donun telef kısmına che, aziz(!) ata, idol şarkıcı, futbolcu resmi koymak ne lan?!!. kime neyin ‘aşk(!)’ını göstercen, kime neyi yaşatcan, neyin ıspatı lan bu?!!!.
‘aşk’ ve ‘âlet’?!!!. modern insan,
kimi göğsü kabarık, gurur gurur, kimi kırıtık sırıtık; adına ‘aşk’ diyip, zevkine eğlencesine şehvetine bulduğu uydurduğu, önüne, eline gelen her şeyi kullanıyor..
ya sen lan gönül, ‘burda aşk olmaz’ diye kaçtın insan içinden kıçın kıçın, inine… dolayısı ilen; hani lan sen türküleri şarkıları şiiri seviyo, söylerken okurken dinlerken, kenarlarda köşelerde ağlıyodun, salyasümük, sular seller?!. türkü “insan aşkta, aşk insanda” demiyo muydu, angut!. lan acemi ördek bile kıçın kıçın dalsa da, neticede suya dalar, yâni ki en büyük aşkına, yaşamaya, sen peki?!.
kaçtın da modernizmden dünyadan hayatttan “insan” aynı “insan”?!. daha az önce söylemedin mi; “insan aşkta, aşk insanda” diye?!. ‘insan’ olmasa aşk var olurmuydu kâinatta?!.
modernmiş falanmış?!. zaten ilkel ilkel, yabânî yabânî, serseri serseri ne güzel, karışmadan, içine bulaştırmadan, dünya senden habersiz, sen dünyadan; dünyayla mecbûren dönüyo, suyuna dalmadığın hayatın, batmadan lağımına derinine, kimseler bilmeden, tanımadan, tanışmadan; akıyodun yüzeyinde?!.
kaçtığın şu hayat, kaçıp kendini hapsettiğin inin, mağaran?!. ne buldun orda, ne hikmet gördün, ne feyz aldın da, dümen suyundan çıkıp ıssızlığa yalnızlığa tenhâlığa; inine kaçtın?!.
delisine delisine aramaya devam edip gölgesine bile sahip çıkacağın yerde, kaçtın, kutsal aşkı sokaklara attın, eğlence hâline getlren oyunculara, oyuncakçılara bıraktın lan âdî, el sofralarına boğaz ettin?!.
hayatı hep ağırabi yaşamış, içinde ‘aşk’tan, aşka âşık olmuşluktan, arayışından gayrı bişey büyütmeyen bi adam için şu çâresizliğe gebe kalmak zorunda olmak?!!. çok ağır lan!. forsalıktan, esâretten de ağır!. üstüne yapışan kokusu da foseptik çukurundan da berbat!.
elsiz, dilsiz, töresiz olur el kapılarına düşüp, ipini çeken, el açan.. aşktan düşen sokak itinden beter olur; perperişan, zavallı, başıboş, güçsüz, düşmüş, düşkün, üşümüş, titreyen… ve dahası;
südübozuk, mayası kokmuş, aşağılık, kötü, pespâye adamların koltuk değneği, hafifmeşrep kadınların bineği…
yalnızca boş otomat, lümpenlerin o istilâcı, asalak, böceksi yapılarına cuk oturan bi durum..
asâleti her yanını sarmış, artık paçasından akan adamlar, anadan atadan ağır, hanfendi kadınlardan eser yokken, ortalık hınzır, hınzırelerden geçilmezken, yeryüzünde gelmiş geçmiş kaç ‘adam’ adamın bahtıdır; ‘işte o!.’ dediği, diyeceği bir ‘cennet kadın’ı?!.
tamam lan gönül, kötü, gitgide daha da berbatlaşan dünyanın kötü kokulu akıntıları, geçim sıkıntıları, hayatın zorlukları insanı boğuyor, çaresiz boyun eğdiriyor tamam, meded; iyi de senin yaltak kaltak yatık katık olman gerekmiyor; nâmerde nâdana soysuza kahpe karakterlere.. hem de ne için; korktuğun için?!!.
demiş diyenler, “geçme nâmerd köprüsünden ko su aparsın seni”, “düşmanın çizmesi boğazına basarken yüzüne tükür; cesedin çiğnensin ruhun kurtulsun!.”
olm gönül, dünyada üç tür birlik vardır;
korku birliği
menfaat birliği
his birliği!.
korku fıtrî bişey.. korku tabiiyse o bile biyere kadar su kaldırır, ama fobik bişe ise, mantığı olan bişe olmadığından hastalıktır, tedâvî edilmelidir..
korkuyu da geçtik diyelim, ya ufacık bi kemikli menfaat sıyırmak için gönüllü köpeklik, tiksindirici kölelik?!. ve nerde zorluk darlık ölüm etraflarında vals yaparken yine cesur, gayretli, canlı, hayata dört elle sarılan mücâdeleci o adamlar?!.
öyle bir adam olmak… heyhat, şu “oluş” fiilinin yer aldığı olumlu bi cümlede bi gizli özne bile olmak büyük bi izzetken hayatımın bir tek cümlesinde bile yer almayacak, ne acı!.
allahım, sana geliyorum dediydim ya; allahım, sana böyle geliyorum işte!.
nası bi adam oldum ben lan gönül; sakat, hareketsiz, hasta gibi, uyuz gibi?!.
rahmetli bilge büyükanam uyuzlardan hiç hazzetmezdi, “uyuz olcaana kuduz olsun” derdi..
yâni olm, kız, lan gönül, başka şeylerde âram vermedi hayat!. aşk zaten başlı başına yolunda gönüllü fedâ, heder etmek kendini, harâb olmak demekti..
aşk ehli harâbât ehli.. ve ama da en güzel!. ve acayip esrârlı.. zaten de öyle bi müthiş demiş ki selâm olsun burdan, erzurumli ibo hakkı dedem hazretim,
“harâbat ehlini hor görme zâkir, defineyi mâlik virâneler var”?!!.
görünenin ötesine geçmeyi beceremeyen, kaportada kabukta takılanlar, derinlere inmesini bilmeyen, yüzeyde boğulanlar ne görür de hazineyi, sahip olur?!.
“hazine” dediğin bilgelik!. bilgelik görmek bilmek demek!. çoğu zaman da bakmadan!. bilgelik tevâzû gerektirir..
tevâzû; arı duru sâdelik, yekpâreliktir, kıymetini bileni hayran ettirir..
tevâzû farûkiyet hâsıl eder.. görünüşe ehemmiyet vermeyen, kendini kıyıya köşeye atmış, şekilli şemâilli olmaktan, gösterişten uzak harâbat ehli
çok iyi bilir hazinenin yerini, çünkü hazine bizzat kendidir.. o ki sâhibi dikkat çekmez, göze görünmez…
istiridyenin o simsiyah, kerti kürtü, kaba saba, gösterişsiz kabuğuna aldanır, üstüne basıp geçersen, içinde saklı eşsiz inciyi ebenin rüyasında görürsün..
bi insanın özündeki kıymeti farkedebilme bilgeliğini öğretir adama, tevâzû!. kaba softalığın yelkeni bu derin suları bilmez, dümenini kırsın?!!.
al, ahan bi söz daha,
“ârifim deyû tân idub gezme
defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden”
al buyur, bu el-göz-dil değmedik pınardan iç?!!!!.
yânikim lan gönül; eğer de tevâzun yoğise nah inersin sırlar yurdu bir kalbin derinine?!!!.
en son ‘aşk’tan sözediyoduk, araya ‘harâbat ehli, saklı defîne, sır hazîne, tevâzû, bilgelik’ girdi.. daha doğrusu, biz daldık, tepe üstü, mevzûya!.
diyoduk ki lan gönül,
aşk hâli en güzel!. aşk, en eşsiz, sonsuz güzel, en tatlı acı.. reklâmındaki “en tatlı acı; çiköfte”den bile!.
‘aşk’?!!.
sene hicrî 1313; yaş almış yürümüş, baş almış başını uzaklara gitmiş, gönül aşk dilemek dilenmekten mecnun’dan beter hâllere düşmüş, harâbolmuş ve hayat saati sonunu vurmaya beş kala vazgeçmiş artık, tam da burda işte, onunla tanışman yakındır!.
../.
…. ve ‘aşk’ gelir…
burç diyomuş ki…
“Yay kadını, duyarsız yapıda biridir, hayat ve sevgiyle başa çıkmak için karmaşık, gelenekselden uzak bir tarzı vardır. Aslan erkeğinin öğütler vererek, kendine meydan okumasını Yay kadını dikkate almayacaktır.
Onun eğlenceye düşkünlüğü ve gururuna karşı en büyük anlayışı, Aslan erkeği gösterir. Ayrıca özgürlük ve bağımsızlık ihtiyacı kadını yaralayabilir. Bu durum kadını baskı altına almayı ya da hükmedenin kim olduğunu göstermeyi, hiçbir zaman başaramayacaktır.
Kadın, kaçış yollarını daima açık tutar ve kendini baskı altında hissettiğinde, bu yoldan hemen kaçar. Onun üzerinde istikrar sağlayıcı bir etki yaratabilir. Aslan erkeği fırtınadan önceki sıkıntıdan sonra, onun sabırsız ve ateşli yapısını biraz olsun sakinleştirebilirse, açıklığı, yaşam sevgisi ve coşkusuyla sizin için doğru bir seçim olacaktır.
Bu ilişki, açık sözlülük ve özgürlüğün beraberinde getirdiği her şeyi sunar. Aslan, Yay'ın tutkusunu açığa çıkaracak anahtarı elinde tutar. Ten ilişkisi konusunda mükemmel bir uyum sağlayabilirler. Birbirine dikkat eder, birbirinin sosyalliğinden faydalanırlar. Mâcera sevgisini paylaşır ve zorluklara kolay kolay yenilmezler. Her şey Aslan'la Yay'ın mutlu bir çift olacağını gösteriyor.
Yay kadını ve Aslan erkeği karşılıklı olarak birbirlerine hayran olan ve birbirlerinin hatalarına aldırmayan bir çifttir. Yay kendisine, hayran olacağı şeyler yaratan bir erkek ister.
Aslan bazen apaçık, bazen ise iddialı bir şekilde; Yay için doğru kişidir. Her şeyde haklı olduğu iddiasından biraz vazgeçmek zorunda, çünkü Aslan, kışkırtılmadığı ve Yay bu ilişkinin hâkimi olmaya çalışmadığı sürece, sakin ve yumuşak olacaktır. Bu kadar güçlü iki kişilik bir araya gelince, hâkimiyet kavgası eksik olmayacaktır. Ancak ikisi de evliliği dâimi bir güç savaşına çevirmemek için yeterince dikkatlidir. Bazen biri, başka zaman diğeri geri adım atacaktır.
Yay kadını, açık sözlülüğü ve alaycı uyarılarıyla tanınır. Bu özelliklerini Aslan karşısında gizlemek zorundadır. Çünkü Aslan, özgüveninin sarsılmasına ya da aptal durumuna düşürülmeye hiç tahammül edemez. Yay'ın başka bir erkekle flört etmesi kıskanç Aslan'ı hiç hoşuna gitmez. Yine de Yay kadını için eşine daima açık ve dürüst olmak, onu dolambaçlı yollarla sinirlendirmek hiç de problem olmayacaktır.
Aslan, bir eş olarak Yay'da karar kıldıysa, onun 'tuzağına' düşmemek, kolay olmayacaktır. Ona 'evet' demesi için gece gündüz peşini bırakmayacak ve onu her yerde takıp edecektir. Aslan'ın en çok kullandığı sözü, 'ben korurum'dur.”
‘ayı' burcundan olmak ne büyük kahır!.
… bi bilog yazısı üzerine…
üzerine tüy dikme kaabilinden, kafasına göre bi nazire, ortaya bi biloglama…
(… türk mûsikisindeki doaçlama taksim örneinde olduğu gibi;
konu üzerinde gezinmeler.. tepinmeler.. ya da transpoze misâl, türk müziğinde bir makamı perde aralıklarını koruyarak bir başka perde üzerine göçürme, yahut da başka bi tonda seslendirmeyi konu ve yazı üzerinde yapmak…
konu ne?!.
konu; çağın fenâ hastalıklarından “gübecik açmak ve nevrotik semptonlar, nevrasteni” vs…)
eğer “göbek açmak” gibi yeni anlamsız bi eylem bir aşağılık duygusunu mâtuf bir mesaj içeriyor ve bunun da yaşadığımız şu zamanda pek de var olduğunu düşünmediğim toplum dayatmalarına karşı mâsum bir tepki olarak ortaya çıkış şeklinde niteleniyorsa bu kör bakış ve sıfır açı görüş açısı da en az vâkıânın kendisi kadar sığ, sağlıksız, içi boş ve salt ilkel ve köksüz, niteliksiz bir niceliktir.. böylesi bir tepki, bir varoluş mücadelesine atfediliyorsa bu daha da sakat bir durum aldırır, mevzûya, meseleye..
mâsum bir yanlış değerlendirme değildir bu!. bu, toplumu, olayları doğru yorumlayamayacak kadar câhil bırakılmış, dikkatleri başka yönlere çekilmiş, konulara karşı ilgisiz bilgisiz lümpen toplulukları ucuz ve basit algılarla yönetmenin adıdır..
nevrozlu yelloz bi kişilik özelliklerine sahip insanlar katı, endişeli, içe kapanık, ağırbaşlı, asosyal, aşırı kontrollü ve kendisiyle ilgili olmayan sorunları bile, kendisiyle ilişkiliymiş gibi sanma özellikleri gösteriyolarmış?!.
nevrotik kişilikler duygu yoğunluğu yaşarlarmış.. değer, kabul görme, korunma ihtiyacı duyarlarmış.. bu ihtiyaçları giderilemeyenler bağımlı, korkak, çekingen bir tutum sergilerlermiş..
nevrotiklerin duyguları sabit değilmiş, ne yapacaklarını kestirmek zormuş, çoğu zaman bize anlamsız gelen davranışlar içine girerlermiş..
devâm;
dışa dönük kişilikler de nevrotikliğin aksine, sosyal, çevreye açık, konuşkan, iyimser, aktif, rahat, geniş, kaygısız, dünya yansa mâbadında olmayan, vb. özellikte tiplermiş..
“nevroz” çeşitlilik arzedermiş.. dış etkilere tepki olarak oluşan nevrozlarda bir tetikleyici olmadığında kişi bir etkilenme göstermezmiş falan?!.
sizi gidi nevrotik kişilik(siz)ler!. semptomlarınızı yiyim sizin!. ve hakkınızda bilimsel bilimsel söz üşüren uzmanlarınızı ve görüşlerini de!. zaten de “bilim” bi “kutsal öküz”müş!.
konu hakkında ne çok şey söylemişler bea!!.
yine de nevrotiklik konusunda, muhtelif sebeplerden dolayı, muhtelif açılardan da bakarak onca kalem oynatanlar daha bişey görmemişler, çünkü onlara farklı bişe gösteren olmamış!.
bugün biz burada mevzûnun herhangi bi bişeyi olmadan bunu yapacağız; şu bilimsel bilimsel konuşan, uçtuğu yüksek yerlerden hiç ve gıdım aşşaa inmeyen kişiciklere farklı bişey göstermeye, yeni yollar açmaya çalışacaz ve fakat; çok zayıf bi ihtimal de olsa, açtığımız yoldan, gösterdiğimiz ülküye yürüyecek olanların da açtığımız yeni yoldan fevkalâde istifade edeceklerinden hiç emin de değiliz ve bu duygular içinde kendilerini kutlamadan, doğrudan dirrekten öpme eylemine girişiyoruz, ki buyrun;
hepsi otorite anasını satiim?!!. senin iliğine böbreğine, derin rasatın, ensesine yapışan hislerin, bizzat mülâkî, vicâhî olup, bizâtihi yaka paça daldıkların, saç-baş, sakal-bıyık yoldukların hava civa?!!.
şimdi, iğneyi şunlara batırıp adamları cıyak cıyak bağırttırıp, kendine saplaman gereken çuvaldızı saklamak olmaz..
öncelikle;
kimsiniz ki sen şu yegâne otorite hükmündeki psikiyatrların, psikologların, psikonörologların, psikososyologların, pisiko bilmem ne’lerin görüşlerinin önünden tasdiksiz, izinsiz, kâğıtsız, pasaportsuz, secdesiz geçmek gibi densizlik yapıp, kebâir bir suç işlerken, bir de ondan daha büyüğüne imzâ atıyor, cenab-ı hazretlerinin vilâyetlerinin yüksek makamlarından, mülki âmir ve âmiriyelerinden istizan etmeden, icazet almadan, huzurlarında görüşlerini tek kol aralığı hizaya getirip komutla uygun adım yürütmeden, uluorta gösteri-geçit yaptırtıyor, üstüne küstahlığını daha da tavana çıkartıp bir de görüş bildirme cüretinde bulunuyorsun?!. dingo’nun ahırı mı bura!!.
terbiye fukarası, arz-ı hürmet mahrumu, şirâzesiz, şâkülsüz, şumülsüz şemşâmer, ‘hastalarını, pardon, saygıdeğer müşteri(!)lerini her ne sallasan kaldırır sahada mayın eşşeği gibi kullanıyorlar’ ne demek lan?!.
aslanım, bu meydanda laf üşürmek, alanda at oynatmak bayaa bi maça ister.. sende maça değil, kontrolsüz, câhilâne, mal bi cesâret var; ki alayına gider yapıp, dikiliyosun?!.
nevrasteninin kralı sende!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken, bizzat sen kendin hastayken, adamlara ordinaryüs seviye, tabiplik taslıyorsun?!.
senin korkular, umûmiyetle, aşşaa yukarı her yaratılmışta bulunan doal, normal korkulardan değil, seninkiler dibine kadar fobi, bi mantığı olmayan bi korku.. normalde normal korkular sen gibi nevrotikliğin krallığına erişmiş kişilerde zirveye çıkar..
çok şey yaşamışların hayata tutunuşları için umutları kalmıyor.. işkenceler, kaçaklıklar, sürgünler, hastalıklar, ölümlerden kalanlar hayata küsmüş…
kuşağından ayakta kimse, kendini ifâde edecek bi kişi bile kalmayınca kendilerini işe yaramaz, çöp hissediyorlar.. çöpün bile bu modern zamanlarda bir ülkenin şehrin, metropolün medeniyet göstergesi olduğu, geridönüşümle ciddî değer kazandığı gerçeği karşısında kendini çöp bile hissedemiyorlar..
lümpen bile değil!. lümpenlik güçtür; birey olarak, düşünmesi, akletmesi, sorgulaması, çıkarımda bulunması imkânsız, midesi, zevki, şehveti, çıkarları hususunda doymak bilmeyen iştaha sahibi yamyam, sosyal olarak, üst yapıca kullanılmaya fevkalâde müsait, güdülmesi ve manipülasyonu pek kolay ve son derecede tehlikeli bir topluluktur, şu güruhla söz konusu adamları ayırdetmek lazım, sen gibi nevrotiklerin kendi içlerinde yaşadıkları duygu endişe ve korku değil; yalnızlaşma, istisnasız yalnız hissetme, yaşlanarak hayattan düşme, yalnız ölme korkusu değil!. zaten yalnızlıkla ana-baba bir, tek yumurta ikizi olanların böyle fobik vehimleri olmaz.. loserler zaten yalnızlığı severler.. yahut mecburi sevmek durumundalar, çünkü onları gören aslan görmüş gibi kaçar.. en yakınları bile!.
korkularınızdan endişelerinizden yakalanma gibi bi durumunuz yok yâni!. ve bu korku ve endişelere karşı geliştiren savunma mekanizmaları ile çatışma eğiliminiz de yok yani ki, ilerleyen zamanda yorulup bıkıp usanıp nevrotikler gibi, bi detant, bi yumuşama içine girip, uzlaşma yolları arayış ve çabalarına giresiniz?!.
tam mânasıyla nevrotiksiniz falan dedim de, yanlış alarm, yanlış teşhis!. nevrotik saplantılar, kökten yahut saptan saplanmalarda, normalde kendi yoluna engel olarak kendinizi görmeniz, edilgenliği çok ileri uçlara götürüp, kendinize acı çekecek olmadık sebepler üretmeniz, etrafınızdaki ortalama insanlardan daha fazla acı çekiyor olmanız gerekir;
çoğu zaman acısının da farkında da olmayarak…
siz naabıyonuz?!!. bi köşede unutulmuş, çürüyüp, geberip gidecekmiş; zerre umrunuzda değil; gülümsüyonuz, el uzatmadığınız, bi adım atmadığınız hayata dünyaya, dalga geçer gibi?!.
hayata küsmek, geri çekilmek, sinmek, heyecanını, yaşama sevincini yitirmek, verdiğiniz şu aptal saptal tepkiler?!. onca kaabiliyet, kapasiteniz ve potansiyeliniz varken canlı canlı ıskartaya çıkartıp olduğu yerde çürümeye terketmek?!.
genel geçer akış çerçevesinde hayata ters, bir mantık kalıbına oturmuyor..
nevrotikler bunları sadece kendilerini iknâ edebilecek, yine kendilerince savunma şekilleri geliştirirlerken sizinkisi?!. kimseyi bişeye iknâ olmaya, izah etmeye çağırma gibi bi ihtiyacınızın olmaması?!.
bunu anlamak zor!. küsen insan ‘ben size çok kırgınım!. tâmiri çok zor.. ama çaba harcayın!.’ der, lisân-ı hâl ile, ilk bakışta istemsiz gibi görünen, sitemli nazlı bi davranış gölgesinde uzlaşma arayışına girer, ama sizin böyle bi derdinizin olması için birilerine, sisteme, topluma göbeğinizden, kuyruğunuzdan, ayağınızdan, yakanızdan, boğazınızdan bağlı, dibinize kadar bağımlı olmanız gerekir ki, siz gırtlağınıza bıçak dayasalar kimseye eyvallah etmezsiniz.. kaldı ki adına savaş verdiğiniz, uğruna öldüğünüz ülke bağımsız ve sizin değil, sermayenin, darbecilerin, paşaların, yüksek bürokrasinin, sistemin payandası, beslemesi stk’ların, bunların hepsinin ardındaki kökü dışarda mahfil güçlerin, bütün bu güçleri bi tas yal, bi parça kemik için koruyan lümpen beyinsizlerin.. sizin bu ülkede çöpünüz bile yok, çünkü çöp sizsiniz!.
ne diyon lan sen öyle, lümpen, sürü, inek-minek, sağmak, et süt yün kıl tüy?!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken yapıyorsun bunları üstelik?!. üstelik çok tehlikeli biçimde?!.
bulaşıyorsun adamlara, yüz yıldır sessiz sedâsız, tıkır tıkır bigüzel işlettikleri sistemlerine çomak sokuyor, çarklarının dişlilerine taş, tekerlerine takoz oluyor, kılcal kanallarını tıkıyorsun?!. kafayı mı yedin olm?!. ne demek lan, ‘bunlar bireysel klinik vakâları yaygınlaştıran, geleceği olmayan umutsuz ülke, toplum var etmeye sevkeden ciddî maniplelerdir..’?!. daha ilk saniyede kokoreç mi edilmek istiyorsun, hafazanallah?!.
hem sen, yaşadığın bidünya acayip hadiselerden sonra nevrasteniye tutulup, kendi kendini tutuklayıp, inine, mağarana, mahzenine gömüp kendini, hayata dünyaya sırtını dönmemiş, küsmemiş miydin lan?!. ne olmuş yâni, bidünya işkence mapus darbe kaçak sürgün hastalık ölüm görmüş, gençliğin hebâ olmuşsa?!.
yok, hasımları da kendileri de vatanı kurtaracakmışmışlarmış?!.
kimden, neyden, kim istiyo bunu sizden?!!!.
en büyük tehlike, düşman, laf anlamaz, söz dinlemez, haşlanmış patates beyinli, yabancı güçlerce güdülen lümpen yığınlarken, gölge düşmanın farkına varmayıp, birbirinizle çatışıp, savaşıp, ne yaptıysa kendine yapıp edenler, kırıp kırılıp kaybedenler olmuşken, kendileriniz edip, kendileriniz bulmuşken?!.
hadi diyelim ki kırılan kırıldı, düşen düştü, ölen öldü, kalanlarınızın yaşamaları, yaşarken hayata tutunmaları için ne gerekçesi olabilir lan?!. yok, ‘bize ne yaptılar, bize ne oldu, çilekeş, batsın bu dünya, kaderimse çekerim’ tarzı, arabesk edilgenlikler?!. çocuk musunuz siz olm, kalkıp mücadele etmek, milyonlarca herkes gibi rızkınızın, payınıza düşecek olanın peşine düşmek varken ne küstünüz, küsüyonuz, çekiliyonuz hayattan; sahneden düşürüp kendinizi?!.
yanıbaşınızda ne insanlar başarıyorlar bunu.. hem de eğitim görgü görenek geçmiş tecrübe gelenek karakter akıl ahlâk vs sıfır, ama küstah ve cüretkâr ve kurnazlıkta seviye ve yeteneği ölçüsünde atılımlar sergileyip, ciddî kazanımlar elde edip, acımasız patronlar olurlarken?!.
zaten de lümpen sürü mübarekler bol berekette mübarek zeytin gibidirler, sıktıkça yağları çıkar.. bunun için önce istihsâle hazırlama yerlerine, farkettirmeden, sanki gönüllü gidiyorlarmış gibi, toplu halde, zarifçe(!) ve kibarca(!) sürülürler.. etleri, sütleri, yünleri, kılları, tüylerinden âzâmî istifade için ilk olarak sterilize edildikten sonra bir sonraki aşamaya, rafine sağma işlemine tâbi tutulacakları bölüme geçirilir, son damlalarına kadar sağılır, kaynatılırlar, kaynatma sonucu yüzeyde biriken atık ve artıklar rejime gübre olarak değerlendirilmek üzere alınır, bir tankta bir müddet soğumaya bırakılırlarken, diğer yandan mâmûl hâle gelmiş ürünler kalite kontrol sonrası bant sistemiyle paketleme bölümüne sevkedilir.. ürünler artık piyasaya özenle sunulmaya hazırdır..
şu tipler, şu nesebi gayr-ısahih, şu düşük karakter, alçak boylarıyla başarıdan başarıya koşup ülkenin işgal kuvvetleri, lümpenler zoraki zorba sahipleri olurlarken, siz?!.
dün ölümüne sahip çıktığınız ülkeniz asıl şimdi elden gidiyor.. dedim ya, sizin şu güzelim memalikte el kadar bi yeriniz yurdunuz mülkünüz meskeninin tüten bi ocağınız yok!. babalarınızın da yoktu, dedelerinizin de!.
o kadar eğitiminiz, tecrübeniz, vicdan ve merhametiniz, fedâkârlığınız, insanlığınızla?!. ne alıkoyuyor sizi, hareket etmekten, hayatla bağ kurmaktan, yaşamayı istemekten?!. yaşadığınız geçmiş mi, burnu düşse eğilip almaz gururunuz mu?!.
bu ülkede, bu lümpen kafa toplumda eğer maksadın başarı, para, kazanmaksa dünyanın hiçbi yerinde bu kadar imkân ve şans, uygun şart yoktur.. burda başaramazsan başka yerde nah başarırsın!.
tek ihtiyaç sebat… başlamak, ufak-büyük demeden bi iş tutmak, ufak bir yer edinmekle başlayıp, sebat edip dünya kadar yere sahip olup imparatorluğunu ilân etme, başarı hikâyeleri yazma hususunda tam bi cennet bi ülke!.
ne dersek diyelim, hepimizde biraz nevrotiklik var yâni sonuçta.. zaman zaman dengeli seyreden yörüngemizden çıktığımız, hayatın yüzeyinden derinine düştüğümüz olur.. tepkilerimiz yersiz, davranışlarımız tutarsız, mantıksızdır.. böyle zamanlarda kendi sesimizi duymak istemediğimiz, başka yoğun seslere kulak verip, sesimizi bastırmaya, kendimizi o seslerle ıspata, yansıttığımıza çabaladığımıza şahit oluruz..
birinin yetiştiği âile, çevre eğitimi, geldiği kültürün ortalaması bir yerde bulunup, ötesinde aşırı bir davranış biçimi ortaya koyması rûhî probleme işâret.. modern tıp bu ârazları “nevroz, nevrasteni, nevrotiklik” olarak isimlendirmiş..
içinde bu kadar imkân ve müsâit şerâit barındıran bir sistem ve toplumda bütün bunlara rağmen sana hâlâ bi işe yaramayan, boş biri olduğunu düşündüren, hayata küstüren ne?!. işte bu tam da nevrotikliğin ta kendisi!.
çatışmalarla dolu dış ortama bir tepki olarak doğan, böyle bir ortamla karşılaşılmadığında ise bireyin kişiliğini etkilemeyen nevrozlar,
kendine olduğundan fazla değer vererek aşağılık duygusunu telafi edeceğine inandığı donanımları dikkatleri üzerinde toplama arzusu ile elde etme gayreti içinde olanların nevrastenisi, modern-postmodern zaman ve toplumlarda üstünlük aracı, saygınlık ölçütü olarak lanse edilen paraya, dünyanın her yerine seyahat etmeye, kadınlara, erkeklere, paha biçilmez koleksiyonlara, kıymetli tablolara, antikalara, gösterişli mekân, ağır mobilyalara yahut bunlar kadar kıymet verilen, kolay servete dönüşme potansiyeline sahip üstün bilgiye vs sahip olmakla önce başkalarını etkilemeye, kendini de tatmine mâtuf bir eğilim gösteren nevroz türü, insanlardan duygusal olarak uzaklaşmakla duygusal bağımsızlık sağlanabildiğine inanan nevroz…
küserek duygusal soyutlanma yaşamak, kendini de dâhil etmek üzere hiçbir şeye önem vermemek, ciddiye almamak kişiye olağanüstü, kişisel bir iç tatmin yaşatır.. kişi mutludur bundan.. birinden, toplumdan, sistemden bir isteği, beklentisi yoktur, yardıma, desteğe, ellerindeki bir şeye ihtiyaç duymaz.. bunlar kişinin hayatı için bilinçli de olsa, kısıtlamalara neden olabilir.. ve fakat hayattan, çevreden bir talebi olmayan yahut kalmamışlar, hayatî ihtiyaçlarını minimalize etmişler için bir nevrozdan söz edilmez..
başka biri için; isteklerin frenlenmesi, bastırılması, ihtiyaçlarının karşılamasını engelleyeceğinden, bunun sonucu olarak gerçek acılara muhatap olması anlamına gelir..
bilinç düzeyine çıkmayacak derecede hafif ve hemen unutacak kadar kısa süreli sevgi, öfke ve kuşku duygularımız vardır.. bu duygular bizimle ilişkisiz ve geçici olabilir, ama aynı zamanda artlarında büyük bir dinamik güç saklayabilirler.. bir duygunun bilincimizde uyandırdığı etkinin şiddetinin onun gücü ya da önemiyle bir ilgisi yoktur.. bu, yalnızca haberimiz olmadan endişelerimiz olabileceği anlamına değil, aynı zamanda bilincinde olmamıza karşın bu endişelerin hayatımızı yönlendiren en önemli etken olduğu anlamına da gelir..
söz konusu endişe ve korku ve bunların kişide meydana getirdiği nevrotik davranışlardı.. işte, sizin büyük tehlikeler karşısında olağanüstü cesur, dirençli faal oluşunuz yalnızca bir tek şey karşısında darmadağın olur; ki bu tek zaafınız da, sevdiklerinize ilişecek, bir zarar verecek durumlar karşısında.. bu endişe korku içinizde hep vardır ve karşısında çaresizsinizdir ve bu da sizi gizli nevrotik yapar, üstünüzden ırak olsun!.
bazı endişe ve korkular bâriz mantıksızdır, çözümsüz çatışmalar meydana getirir.. etrafında sorumlu oldukları arasında böyle biri bulunan kişinin hayatı çok zordur.. bu tip nevrotikler kendindeki ârazı kabul etmek, değiştirmesi gerektiğini görecek yerde, sorumluluğu dış dünyaya atar ve tutumunu belirleyen gerçek nedenlerle yüz yüze gelmekten böylece kurtulduğunu düşünür..
bazı nevrotik insan aynı anda hem herkese egemen olmaya, hem de herkes tarafından sevilmeye çabalar, aynı anda hem herkese uyum göstermeye hem de kendi isteklerini onlara kabul ettirmeye çalışır, hem insanlardan uzaklaşmak ister, hem de onların ilgisi, sevgisi, dikkati için kıvranır..
…
yazı gereksiz derecede uzun, azcık da bi feminiz(!) bi bakış açısı izlerini taşıyor.. başka bi ortamda nezaketi elden bırakır, allah şu kulu yarattı elbet derdim de O yarattığı için elbet de, ama da şu kulu da şu yazıyı kaleme aldı demez, feminiz düşünceye bi yazar, yazılır, öyle bi erkek donu giydirirdim ki, daha şuracıkta, hazır, bidünya gönüllü düşman kazanırdım da, yeri değil!.
feminizm, kadın hakları adına bi mücâdele yolu falan değil, doğrudan erkek düşmanlığı!. bıyıklı kadın felsefesi yâni!.
özgür, bağımsız kadın vs nâne ve terâneleri adı altında kadını şekilden şebeğe sokup, üzerlerinden müthiş statü, erk, sermâye elde etmede gelmiş geçmiş en meşur, en verimli sömürü aracı feminizm.. yıllar yıllar evvel kaynağında havlu atmış bir sapık ideolojiyi üçüncü dünya ülkelerinde yaşatma çabaları büyük şeytanlık, buna âlet karılar da harbi maldır.. çok da oralarında olmayacak olsa da kendilerini buradan kınıyorum!.
kadın bi cinsel obje olmamalı, doğru!. fakat tepeden tırnağa abazan bırakılmış, henüz aydınlanma evresinde emekleyen bir toplumun ham ve şekilsiz de olsa var olan ahlâkî dinamiklerini yok etmek için cinsel cinneti bilinçli patlatma ve yoğunlaştırma seansları olarak nitelediğim, doğal ve sağlıklı olmayan bakış açılarına teşne, ilkesiz, çürük, hastalıklı beyinlerden neşet eden söylemlerle karşılaştığımda, kasıtlı olarak yapılan kadın-erkek ayrımı ile her ikisinin de sığındığı kaçınılmaz yer olan, “insan olma” kalesinin muhkem duvarlarının yıpratıldığını, yapılan bu tehlikeli ayrımın kadına ve erkeğe zarardan başka bir şey vermeyeceğini düşünüyorum.. femi’lere âit,
“ya doğru dürüst bir feminist, ya da aşağılık bir seksist!” söylemi yıllar evvel insanlık çöplüğündeki ait olduğu yeri almıştı..
bukowski felsefesinin izlerine denk düşüyor bu tür infialler..
ben bu sözü “ya doğru dürüst bir insan, ya da sefil bir mahlûk” olarak değiştirip düzeltiyorum, çünkü güzellik adına aradığımız tüm nüvelerin insanın fıtratına ezelde, yaratılışta konulmuş olduğuna inanıyorum..
eğer insana ve insanlığa, onun ortak değerler hafızasına doğru ve iyi ve anlamlı katkılar yapabilme endişesi taşıyorsak, bunun yolunun, yine ondan hareketle ve yine en küçük bir sapmaya meydan vermeden, hepimizin önünden hızla akıp giden hayatın içinde tepetaklak olmadan konumumuzu iyi belirlemekten geçtiğini bilmemiz gerek..
kendimize doğru bir duruş tercihlemişsek, insan adına gerçekleştirilecek tüm arayışların kaynağında bu olmalı bence!.
boru değil, söylediklerimiz, savunduklarımız, beyan, dikte, deklâre edip zihinlerini bulandırıp, kalplerini bozduklarımız, dengelerini sarsıp ayağını kaydırdıklarımız, yollarını saptırdıklarımız; etkilediklerimizden sorumluyuz.. hesabının bu dünyada istenmesi çok zor, çünkü sistem yüz senedir sizin ve ‘öte’ derdiniz de yok.. dolayısıyla; atın tutun, yapın edin, ama bigün?!.
neyse,
allah herkesin çarşısına göre pazar versin!. hangi kıyılarda îmarı tâmiri imkânsız yıkım yaptığınız zerre oranızda olmadan;
şimdilik bakın dalganıza!. elbet günü gelir, biri çıkar, çeker neşterini, dibinden kökünden hâlleder, cemiyetleri ifsâd eden ‘dalga’larınızı!.
seylâ,
yana yakıla bir ömür aradığını kendinden başkasına anlatamasan ne olur ki?!. ama işte, insan nâtık; konuşan bir varlık..
…aşksız ölüyor kalp!.