Cumartesi

12 eylül..

o meş'um günün yıldönümü bugün!. lânetle anıyoruz sam amca'nın köpeği, darbe beşlisini, payandalık yapan sendika ağalarını, medya patronlarını, gastecileri, zenginler kulübünü, şerefsiz stk'ları, darbr yanlısı partileri dernekleri, iç-dış, bilumum güçleri, müsebbiblerini, alkışlayan sefil lümpenleri!.

Salı

okul..

(bu yaştan sonra nene gerek gümüş zurna) taş çatlasın 18-19-20; mini mini birlerle aynı amfide ders görmeye dinozor çağından bakaya kalmış, nerdeyse üç otuzluğa yaklaşmış, bi dede/baba/dayı öğrenci geldi.. aftan dönmüş.. önce, ne işim var lan torunum yaşında bu ergenlerin arasında modeli, bi yerini yadırgama, bi kendine hesap sorma; iki haftalık bi tereddütten sonra, etrafını neşeli serçecikler gibi saran öğrenci arkadaşlarıyla, hiç de öyle ayrılık falan getirmeyen, aksine daha da perçin, bi has muhabbet, bi has muhabbet!. ortabahçe, hergele, kantin, apex, civardaki kafeteryalar mekânları… bu yıl dördüncü yıl, son sene, ama, yetmişine dört kalmış, dayı/dede/baba/ihtiyar iki sene taktı, geri vitese.. doksanlık anası demans, ona bakmaktan… arada dede/baba/dayı/ihtiyar'a sorular, tavsiye alımları, dert açma vs sanki sokrat var karşılarında anasını satiim?!!. bigün bi koyu muhabbet esnâsında içimizden biri dedeye “baba!. aşk için ne diyon?!” diye sordu, cevap aynen, “âşık olun lan, sevaptır!”

Pazartesi

dert babası…

içimde bidünya o... çocuğu dert... ... babaları benim!.

devam…

yaşayarak öğrenmek; en kestirme öğrenme biçimi.. onlar; yaşayarak öğrenmişler.. hayatın en zirve, en dip kıyı köşe bucak, loş yerlerinde dibine dek yaşayanlar insanı dünyayı hayatı en dibine anlar onlar.. sonra, geldikleri yer, kendileriyle ilgili hayatın en trajedik, hâttâ en ölümcül şeylerine bile müstehzi gülümseyişlerle bakmak.. onlar dünya ve hayatının öyle daimi demirbaş edilip, en tepeye çıkarılıp, tapınılacak bir şey olmadığının dünyaya ispatıdırlar.. onlar her şeyden mizah çıkarabilenler.. kendilerine ölümün bile komik geldiği, insanlar olup çıkmışlar onlar; hayatı en ağır yaşayarak içinden geçmekle ve her nasılsa da sağ çıkabilip?!. onlar için ‘son’u ve sonunun nereye gittiğini, gideceğini bilip, dünya ve içinde olup bitenlere bakarken, itminan içinde, bundan daha da tebessüm ettiren bişey de yok.. hayata dair her şeyi, hayatını ardına tek bakış bırakmadan fedâya hazır insanların itminanı bu.. merhum ahmet kaya, şarkısının sözündeki gibi, “martılar ağlarken çöplüklerde, durmadan gülüşecek…” hayatı hafife almak değil bu, aksine alabildiğine kutsamak; hiç umursamayarak kutsamak.. ve kim bu kadar kutsar hayatı, zerre umursamazdır ‘son’u, sonunu, ölümü; şehirlerin tepesine bombalar yağıyor, o uçuk sevdiğine sarılmış, şarkı söylüyor?!. bunu insana bir şeye, birine zerre sarsıntısız saf bir imân yaşatabilir ancak.. geri dönüşsüz, geriye bakmaksızın, baktıracak bir şey kalmaksızın, gülümseyerek öylece yürümeyi göze almak, sonuna?!. müthiş his!. dünyanın, insanlığın yüz akı, ümmetin yetimlerine bakarak da söylüyorum bunu.. başka bi dünya misal var.. misal, avrupanın ortası yerde, 90’lı yıllarda ‘adam’ adamlardan bilge kral’ın ülkesinden bir gerçek sahne; 120’lik granatlar tepelerine yağarken, kahve hastası insanların gençlerinin, kaldırım kahvesinde oturup, hemen yanlarına yörelerine düşen ‘ölüm’e zerre aldırmadan, gülmeli sohbetli kahve içmeleri yahut 12 eylül öncesi çatışmalarda, kurşunlar çok şeritli, vızır vızır bi ıstanbul-ankara otobanından daha hareketli iken, gençlerin bi yandan çatışırken, aralarında ‘kaç kızılderili kabilesi sayabilme” yarışı yaptıklarına bakıldığında daha iyi anlaşılır hayatı çok da “şaapma”yış, ölüme tırmık çekiş, kafa tutuş, kafa atış.. iyi de, “yaşamak varken ölümden bu kadar söz ediş?!!. ne nekrofilik şeysin sen böyle?!” demezler mi adama?!. derler.. desinler; ölümü bu kadar ti’ye alan, hiçe sayanlar kadar kim biofiliktir ki?!. geçmeyen, gerçek güzelliklere bütün algıları sağır, günün güdük insanı inanç kalp his katili olmuş, üstüne ateş döküyor, ölüm yağdırıyor mazlumların, mâsumların, elinden duâdan kanayıştan, için için yanıştan başka bir şey gelmeyen mustazafların.. ve allah vaadi; içlerinden yiğit önderler çıkaracak.. onlar, zulüm var olduğu müddetçe de karşılarına hüseyin’ler gibi dikilecek, kötürüm kalplerine korku salacak, akıllarını başlarından alacak hamza’lar gibi adamlar hep var olacak.. bide, ölümleri gözünü kırpmadan kaç kez de göze alıp, bitürlü ölmeyip, ölemeyip yaşayan, yaşamak mecburiyetinde kalanlar var; her şeyi yaşamış, en derinine hissederek anlamış, durdukları, kaldıkları, geldikleri yerde çaresiz yaşayanlar.. en çok onlar hisseder açlığını merhametin, şefkatin, kimsesizlikten, çaresizlikten bir şeye, birine sarılmanın, sarılarak düşmemenin.. onlar için hayatın imkânsızlarından biri; birine sarılmak, öylece de kalmak, şair dediği, son nefesini orada, öyle vermek.. bir kez olsun bir ağaca, bir taşa, müşfik bir insan evladına yaslanıp, sarılıp, omzuna, dizlerine başını koyup, anne karnında cenin emniyetinde, kucağına gözlerini kapatıp sığınmanın eşsiz sonsuz huzurunu bir kez, bir ân olsun yaşamadan öylece geçip gidecek olmak şu dünyadan?!. bunun acısını annesizler bilir en iyi.. onlar için en büyük teselli; dünyanın rahat yeri olmadığı.. mükâfaat, mücazaat da.. âdemoğulları, havvâkızlarının en bohem, en laylaylom yaşayanları için bile imtihanı ağır dünyanın, dünya hayatının..anlamaktan nasibi olanlarının sonunda geleceği yer, dünyanın bir anlama, inanma, öte’ye hazırlanma yeri olduğu hakikati.. dünya, her şeyi anlayıp, sindirip, inanıp, ‘insan’ gibi yaşamak, ‘insan’ mahallesinde kalıp, aziz emaneti Sahibi’ne ‘insan’ gibi, en güzel biçimde teslim yeri.. başka yol yön inanış, çıkış vakit kaybı, ömür israfı.. göze alan önden buyursun?!. hayat karşısında tahammül edemeyişimiz, içinden çıkamayışımız, yolu bilmeyince çırpınışımız, sarpa sarışımız, saçmalayışımız, yalpa yapışımız, düşüp dizimizi kanatışımız, kahramanların krallarından donkişot gibi, sonunda gerçeklere toslayıp kafamızı gözümüzü yarışımız, dibe batışımıza bakınca yol daha da belirginleşiyor önümüzde.. hele ki ispanyolların giyotinden beter, “donkişot olarak yola çıkan nicesi sanço panza olarak geri döndü” sözü de dururken tepesinde insanın?!. işte niye tepeden tırnağa ‘hayâl’ oluşumun nedeni.. bunun için.. anladıklarım hayâl, sevdiklerim hayâl, uzak ve habersiz aşklar dolduruşum, ‘insan’ ve hayâli hikâyelerini biriktirişim içime bundan.. hepsi birer ‘hayâl’ olmalı, kalmalı bende.. benim gerçeğim hayâlin ta kendisi.. neşeyse ham ve şekilsiz neşe, ölümse sonuna kadar ölüm, acıysa iliğine kadar acı, hüzünse kalp kapakçıklarına, kulakçıklarına kadar hüzün, kayıpsa son zerresine dek kayıp, bunların hepsine aldırmadan gülümsemekse, sanki cehennem içinde cenneti yaşıyormuşçasına bir itminanla, deliçocuk bir gülümseme; dünyada gerçeğimi en dibine yaşadım da ve her şeyi ve her şeyiyle.. o ‘her şey’in içinde her şey var, ‘kalp’, ‘can’, ‘tin’; de, ‘ten’ ve ter’ değil lâkin.. sayısız kez de kötü yollara da düşürdüm de kalbimin yolunu, uğrunda öldüğüm ilkelerimi iliklerine dek de sıyırdım benliğimden, saf ve kirletilmemiş şeylere olan o katıksız kesintisiz kemiksiz katı ihtiramımı, kat’î inancımı da bilerek de ittim bir kenarlara, en mezbelelik yerlere, erdemsiz de oldum; isteyerek değil, yana yana.. bıraktım ortaya varlığa, varlığıma, varsıllığım her neyse, onlara dair her şeyi, açık büfe gibi, bakmadım da kim oturmuş başına, parçalıyor, aksıra tıksıra, oflaya terleye yiyor, yağmalıyor?!. dedim, kim ne ile, nasıl bakarsa baksın, kendimi bile isteye düşürdüğüm, en dip hâllere; abuş çehre, müstehzî bakışlarla, kim dokunursa dokunsun kirli ellerle, kim ne alıyorsa alsın, sonunda miri malı yağmaya açmışım hayatımı ve nasıl olsa zerre bir iz bırakamayacaklar, eserleri kalmayacak.. kir üstüne kir?!!. baştan ayağa kire gönüllü bulanmışların kirlenişi olmaz.. bende kalacak olan, kalan, kalmış, kalıcı olan, aslâ da değişmeyecek, kalbimde ruhumda son nefesime değin silinmeyecek, en güzel, en saf, hiç kirletmeyecek, üstüne kimden ne gelirse gelsin aslâ kirlenmeyecek, üzeri örtülemeyecek şey yalnızca yalnız ve devrimci ruhların bıraktıkları asil izler.. bende kalan tek şey o; ve tertemiz.. gerçek hayatta da, sanal yazın dünyasında da bir tek onlarla pürüzsüz anlaşabiliyor ruhum, bir tek onlara yer var, dünyada el kadar bile yer kaplamayan, cürmümce varlığımda, bende.. dünyanın bütün asil ruhları bana eş, kardeş, yoldaş, anlamlı, sevimli, sevgili, uğruna ölünesi ‘cân’dan da ‘cân’.. ‘hayâl’ dediklerim kadar, sayıları zafer işaretine kalkmış bir elin parmakları kadar, ‘gerçek insanlar’ım hep onlardan.. ‘anlam’dan yana bir ‘insanevladı’ hakkında bir kez kalemi kırınca kalp bir daha dokunup, alıp oynayıp, evirip çevirmiyor, onu yüreğinin en müstesna, en mutena yerine binbir ihtiramla koyuyor, en eşsiz, sonsuza dek soğumayacak, en sıcak hislerle örtüyor üzerini, bir daha dokunmamacasına.. aşağılık bulduğum her neye, neyine bularsam bulayayım kendimi, hayatın dünyanın, onlar, içime işlemiş insanlar, o yüksek ruhlar, asil kişiler karakterler dokunulmamış yürekleriyle önümde, karşımdalar.. sûretlerini sürekli tam karşımda, gözlerim önünde, alın hizamın üzerinde, baş tacı yerde tutuyorum.. her baktığımda gözlerine, onları bana bakıyor buluşum beni ayakta, hayatta tutan şey.. hayata tahammül için sarılıyorum da uzaklarından ve haberleri olmuyor bundan.. ve en güzel, en manidar sarılış da bu.. kötürüm kalbim, mefluç ruhum onlarla ayağa kalkıyor, dikiliyor, dik duruyorum, hayata ve olduğu yere kıvrılıp, gözlerini kapatıp, uyuyup bir daha uyanmamayı dileyen, dünyadan elini eteğini çekmeye her an hazır kendime karşı.. onlar, o seçilmişler; güzel allahın güzel yarattıkları, eşsiz bir kalp, his, sonsuz güzel, engin iç dünya bahşettikleri; onların iyilikleri, güzellikleri başkalarının hakkı, onlar başkalarına ait, o eşsiz güzellikler başkalarının kaderine yazılmış, inhisarına verilmiş, biliyorum.. hak iddiam yok.. ilerisine gidip kendimde bir hak görsem, bir engelin muhakkak var olacağını, çıkacağını biliyorum; benden olmayacak, onlardan da olmayacak, ama hep var olacak bir engel.. ‘yaşam’ dediğimiz kaçınılmaz şey engel buna; zorunlu gerçek, zoraki gerçeğimiz, bizim olmayan gerçeğimiz.. üstüne, hayatı bizim bile isteye ve seve kurmadığımız ‘gerçek’ler ve o ‘engeller’i aşmak elimizde değil.. gerçekler… her sabah uyandıklarında, gözlerini açtıklarında burun buruna geldikleri, dudak dudağa buldukları, kendilerini içinde buldukları, yadsıdıkları, ama kaçınılmaz gerçekler.. eğer ben gibi ‘gerçek’lerden sıyrılmış, artık her şeyden kaçış noktasına gelmiş biriyle aramızda bir ‘karar’, ‘söz’ olsa, gözümü kırpmadan, ardıma bakmadan, zaten düşünmediğim sonumu düşünmeden, omzu başında çıkar giderdim onunla; bu dünyadan, gerçeğinden, gerçeğimden ve en uzağa.. ‘uzaklar’ değil, ölüme bile; ve seve seve.. neden bu kadar çuval çuval, katar katar, merkep yükü söz?!. nedir acelen be adam, neye yetişçen?!. “festina lente!” dururken, nedir bu sözü sarpa sardırış, elini ayağına dolaştırış, aklın erdiğinde çıktığın, bilmediğin yollardan dönmeyiş?!. senin o yetmişinde yabancılaşmayla savaşmak için yola çıkan sevimli deli’n donkişot’un bile gerçekle burun buruna gelip, ‘akıl’lanıp’, eve dönmüşken derdin ne?!. yeryüzünde kullar içinde en sevdiğin, rahmetli ümmî bilge büyükanan “kuşların bile yuvası var, benim yok” derken üstüne mi alındıydın çocuk yaşta?!. yok, sen uzlaşmayacaksın, hiçbir şeyiyle; hayatın, dünyanın?!. neden hep ‘hâyal’, ‘hayâli’ yazışlar, adınla sanınla, adresinle çıkamıyor musun insanların karşısına?!. bazıları için bir cevabı olmayan, öyle zor bir soru ki!. biri sert ifadeyle yüzünüze çarpsa şunu, yapabileceğiniz tek şey, tek hece edemeden, huzurdan kendinizi sessizce çekip almak, gerisin geri, doğruca trajik sığınağınıza atmak kendinizi, zaten çoktan el etek çektiğiniz hayattan elinizde kalan tek güzelliği, kalemi de atıp, bitkisel hayata girmek, sonunuzu beklemek.. geçmişte, blog zamanlarında soranlar oldu da “ısrarla hep ‘hayâl’den söz edişler?!. neden?!. ve neden dünyadan bir isim, adres yok?!.” kendini gaip edip yazıyorsa insan bir zaman sonra kendini de bir hayâle büründürmüştür.. zaten de şu deniz deryâ okyanusun adı da ‘sanal’.. bir nevî hayâl.. insan kendi kalbini tanımaya başladığında, bir kalbinin var olduğuna inandığında, evvelce tanışmadığı bilmediği hislerle yüz yüze geliyor; bilmediği, lakin farkına varıp yaşadığında mesrur/meyus olacağı da hislerle.. mesrur olacağı hislerle tanışabilmesi için kalbiyle arası iyi olması gerek insanın.. kendini hayâl kılanlar, kalbini hiç hükmüne indiren, yok sayandır da.. var saysa, onunla sürekli kavgalı, bulduğu her fırsatta yok etmeye de çalışan.. gerçek dünyaya her seslenecek olduğunda sesini kısan, susturan da.. bu yüzdendi ‘gönül diyo ki…’ diye başlattığım, görünüşte baştan sona absürt, ama içten içten kanayan, yüzlerce sayfa yazı.. gönlünün kafasına göre takılan, hayatın acısı tatlısı ekşisi tuzlusunun dikine dikine giden, afakî bakışla zırva böyle ortaya çıktı.. “zırva tevil götürmez”miş.. ben bunu ‘tevilin bi cinayet filan işlemeden zırvayla yan yana iki adım yürümüşlüğü vakî değil’ anlıyordum.. bunca başıbozuk yazı?!. adı da ‘gönül diyo ki’?!. böylesi bi gönlü kim n’etsin!. tesbih olsa çekilmez!. ‘gönül’le ilgili milyon şiir şarkı yazı söz, külliyat derecesinde eser vardır.. hiçbiri ‘gönül’ denilen şeyle bu kadar oynamaz, böyle tanınmaz bi hâle getirmez.. sayısız sonsuz “gönül” sözleri içinde biri biraz bi dikkatimi celbetmişti, hakikaten “bizim yûnus” bi adamdan, “deli gönül ebdâl olmuş/gezer elif elif diye”; “elif”i de hep mertek sanarak?!. zaten de “bizim yûnûs” ‘aşk’a düşmeden önce eşkıyanın tekiymiş.. çok tuttum.. molla kasım’a bilmeden söylediği de yenilir yutulur değil.. bide “uslan artık deli gönül”.. bu vardı.. şarkı, orhan baba şarkısı; uslanacak olan “gönül” orhan babanın gönlü, bizim gönülle bizi bağlamaz, çünkü taa aklım ilk erdiğinde hayata, kavgaya dediydim bi kere ömrümün sonuna dek başucu serlevham olarak da kalacak sözümü; ‘uslanmak uzlaşmaktır.. uslananın…!’ ha bide, “iki gönül bir olduğunda…” falan da derler.. öyle, dedikleri gibi de samanlık seyran filan olmuyor hiç de.. öncelikle, “iki gönül bir…”?!!. çok zor; imkânsız derecede zor bişey bu.. kimyâda alaşımlar gibi tıpkı; metallerin yüksek ısıyla yeni bir madde oluşturması, bileşik, bileşim; ametallerin yüksek basınç altında bileşip saf madde oluşturması gibi.. biaraya gelebilen metaller bile anca çok zorlamalarla bir olabiliyolar; özelliklerini de kaybedip, başka bir şeye dönüşerek.. kendiliğinden, gönüllü değil yani; mutlaka bi dış tesir?!. ve aşırı kuvvetli?!. zorlama şartlarla anca.. ve artık da hayatlarını başka bişey olarak sürdürerek.. kalsın, tabii yolla, kendiliğinden gelmeyen şey kalsın!. “iki gönül bir…” demek, ‘gönüller arası zerre pürüzsüz, iğne ucu boşluksuz’ demek.. gönül tamam da, ya ruh, ruhlar?!. siyam ikizi olsalar yine ayrı ruhlar?!. imkânsız ihtimâl yani.. “iki gönül” ‘iki gerçek’ de demek.. iki gerçek bir olduğunda ondan saf ve sek, pürüzsüz yekpâre bişey çıkmayacağını biliyorum.. olsaydı keşke, olabilseydi?!. deneyimim değil, olmadı, olmayacağını kesin bildiğimden olmadı, inanmadığım için olmadı.. bunu hayattan, hayatın ağır hakikatlerinden biliyorum.. öyle bi dünya yok.. yolunu yürürken rastlaştıkların arasında hakikat bir kalbe sahip, yekpâre birilerinin varlığına şahit olsan, kuvvetle hissetsen de, yok, çünkü kaderinde yok, çünkü kaderine yazılmış değil, çünkü kaderine yazılmış değilsin.. bunun için yok işte.. yoksa ‘yazan’, ‘yazacak’ olan yazdıktan sonra kim itiraz eder ki, eyvallah, belî demeyip?!.nedendir, O’nun hikmet sırrıdır, gerçek kadınlar gerçek erlerle, gerçek erler gerçek kadınlarla bir elin zafer işareti parmakları kadar olanı hariç, hayatta denk düşürülmezler.. öteki dünyayı bilmem, ama bütün vuslatlar visâllerin oraya bırakıldığını çok duyarım, müdrik rakik, ne dediğini bilen kalbe sahip edildiğine kuvvetle inandığım çok ağızdan.. teklifi tercihi de olmaz bunun; yolların kesiştiği yerde, bir başka ihtimâl kalmadığı, başka bir son olmadığı, çaresiz, yolun sonu orası olduğu için getirir o yere, hayatın akışı.. kaderinde olmayan şeyle de karşılaşmaz insan.. o yüzden öyle bekleyiş/beklenti içine girmemeli.. beklenti çıtasının yüksekliği aynı zamanda gönlün düşüp kafasını gözünü fena yaracağı, ömürlük, ciddi hasar vereceği irtifanın da yüksekliği demek.. bi ikisi çok iyi kankadır ha, aralarında mütiş senkronize bi çekim, biri artarken öteki de artan yahut azalırken azalan, adına “katsayı” denen, hayatta bozulmaz, şaşmaz bir denge vardır.. yani; imkânsız , zekî, hazırcevap zamane gençliğinin dilinde çok duyduğum, çok da tuttuğum, çok da güldüğüm o mütiş mottoyla “çok da fazla şaapmamak lazım!”.. yani dünya ömrü zaten beş bile değil, en fazla üç gün bişe, öyle tûl-û emeller falan?!. “kalp, ruh ikizi”ymiş?!. ‘öküzü’nden çok da, ikizi?!. bunların dünya kadar öküzü var da, ikizi?!. tevafuk eden vardır belki ‘öte’ bir kâinatta?!. yani, arayışlar, çırpınmalar beyhûde.. yani yormamak gerek kalbi de ruhu

sosyal medya şeysisi..

… sosyal medya… müthiş hazlar verici, uçuk seyahatlerin yeri.. foya, boya, yağ, vernik, cila, teneke üzeri yaldız, imitasyon, replika, altınsuyu kaplamadan mâmul, içi sîret-i halt’tan, dışı sûret-i hak’tan; malzemesi bol.. bulaşıcılığı, geçişkenliği bol, “uydum kalabalığa…” bi yer.. göz önünde ceryan ediyor, saniyede sayısız hadise.. biraz bi olanın bitenin farkında olan, durumları etüt edebilen için de acaip de iyotlu, turnusollü, boya sökücü, foya çıkarıcı, envâi çeşit renkli, acaip göz alıcı, müthiş çekici, fena süslü, velâkin içi hava dolu balonları patlatıcı, kıldan yünden tüyden adamları çöp edici, açığa alıcı, hararet düşürücü, soğuk duş yaptırıcı, parıltı söndürücülü vs. buralar.. sosyal medya… kalıcı olan değerlere, geçmeyen güzelliklere alâka, samimiyet, hissiyat, ihtiram çok az.. anlık da seyrediyor her şey; günlük, gecelik, saniyelik, anlık.. ‘herif’ taifesinin kahır ekseriyetinin, hatta fenâ-fanî sınırında gezinen bi ekseriyetle, asıl sancısının erdemli huzursuzluk sonucu, beklenen(!) tam da zamanında gelen kurtarıcılar(!) olup, el uzatıp, uçurum(!) kenarlarından almak için yüksek fehim nezaretinde fedakârca çabalar olduğu, yaptıklarının öyle şefkatle telkin, merhametle tenkit, iyi niyetli bi hatırlatma filan olmadığı hususunda içime çok rahatsızlık verici, ciddi kanaatlerim var.. kahır amaç, eksik yahut, bi başka deyişle, ‘tarife uygun olmayan’ı has imanî bi çabayla hatırlatma filan değil.. baylar genelde de kendi hâllerinde, kendi kutsal azabını bi kenarda çeken, saf gördükleri hanım hanımcıklar için uzatırlar kurtarıcı ellerini kollarını?!. kötülük beklemediklerinden, iyi niyetle düşünüp, yanılanı da çok.. amcalarım tebliğ yapıyorlarmış?!. nedense de hep de hanımlara yapılır ‘tebliğ’leri?!. avcılık kokan, sinsi sinsi av’ arayan, alttan alta ciyak ciyak nefs bağıran nefs için iyi kılıf!. yiyim yalanınızı!. lan ulanlar, ‘öte’si berisi, hesabı ayrı, yaratan allah bile inanmama hakkını tanımış kullarına, özgür bırakmış, siz kimsiniz!. saf ve sek imanın tenkid tarzı, ifadenin muhatabına arzı çok başkadır.. tabii olduğu için haysiyet zedelemez, aslâ rencide, rahatsız etmez.. kavî kalbe sahib edilenler, nasıl kıyamete kadar kapanmaz yaralar açıcı keskinlikte olduğunu bildikleri için dil ile deklare etmekten dahi rabblerine sığınırlar.. toplumun “deli, anormal” diye tavsif ettikleri, bilinenin alışılagelmişin çok uzağında, uçuk kaçık bakış açılarına sahip şu markasız modelsiz ‘tip’lerin cemiyetin ayıp ve kusurlarını görüp tepki verme şekilleri, tenkit ve telkin biçimleri başka.. eziyetleri hep kendilerine.. endişeleri insan için üzülmek.. tezahürü; kusursuz bi içselleştirme; içten, için için yanarak, geriçevrimsiz bi râzılıkta duâ.. korumacı, kollayıcı değil, sahiplenme hissi de değil, doğrudan dirrekten yekten sahip olma arzusu; her şeyi nâmus meselesi hâline getirip etiğin duvarlarına çarpan kazma anlayışla da?!. kendine kendinden menkul, kesintisiz uyarı ve müdahale vazifesi vermiş, kayıtsız kalmayı kendine verdiği o vazifeden kaçış sayan da, hayret bi sorumluluk duygusu yani?!. hani, kaba korumacı, ilkel erkeksilik duygusu ile bile değil, tamamen önceden ayarlı, ince ince hesaplı, detay detay, milimine kurgulu?!. kadın erkek arasındaki o yaradılıştan konulmuş, görünmez, asil, gizemli mesafe hepten de sıfırlanınca ünsiyet peyda olur, bu tarz bi ünsiyet ise, kadını da erkeği de fışkılaştırır, birbirinden farksız hâle getirir.. “fışkı”, halk dilinde, genelde at eşek gibi mahlukatın def-i haceti sırasında ettiği şeye denir.. bir de bi ağacın dip kıyı yerlerinden ince çubuk, “piç” de tabir edilen sürgünlere.. yeryüzünde aşırı gelişmiş, özel tip mülkiyet duygusuna sahip tek mahlûk insan.. bir şeyi istediği zaman kendince en göz alıcı, en süslü, en leziz, en çekici, en güzel olanına sahip olmayı, zerresini paylaşmadan inhisarına almayı, başköşede, sürekli el ve göz önünde, takip, görme, koklama, tatma, dokunma mesafesinde tutmayı ister.. eğer bi kadın sırf, sırf göz kamaştırıcı biçimliliği, endamı, dişilliğinden, bi adam yakışıklılığı, biçimli kasları, gösterişliliğinden dolayı tercihan isteniyorsa, bu sadece pahalı, cins bi kaniş, bi fifi edindikleri anlamına gelir; yanlarında süs, gezdirmek, dikkat çekmek, etraflarına fiyaka yapmak, hava basmak, caka satmak, gururla göstermek, teşhirle baktırtmak, karşılığında iltifat toplamak ve kasım kasım böbürlenmek için mükemmel bi araç, bi cinsel obje, süper, çekici gözalıcı ortam iltifatlarının tamamını toplayıcı bi tatmin, bi hazz oyuncağının sahibi oldukları anlamına.. ha, bi de 'şişkin bi cüzdan, en az beş-yimbeş kredi kartı; kalınca bi varsıllık' meselesi var.. bu, tüm dünya kültürlerinde insanlar arasında en çok sözü edilen şey.. çok az insanın kendini soyutlayabildiği bişeydir bu.. tüm hayat sanki zenginlerle fakirler arasındaki uçurumda cereyan eder.. şişkin cüzdan ve onu şişiren şey/şeyler sürekli alâka odağı, meraklılarının gündeminden hiç düşmeyen, dünyanın milyarları insanının arasında çok az, belki bi avucunun sıfır bi umursayışla kayıtsız kalabileceği aşırı etkileyici, fena akıl çelici, göz, kalp ve ruh alıcı, insanlık tarihinde cazibesine dayanılması imkânsız, vazgeçilemez sayılan şeyler arasında bişey.. hangi tercih ve şekil olursa olsun bi örtülü hakkında kim ne düşünür, ne şekil bakar, nasıl yaklaşır, sataşır, sataşma kalemleri ve niyetleri nelerdir; sanıyorum hanımlar pek düşünmez bunu.. fıtratlarında süs ve beğeni, ilgi görme ve iltifat toplama arzusunun varlığı kendini sürekli kuvvetle hissettirip çoğu vakit çok şeyin önüne geçtiğinden.. kutsalların bile.. erkekler fıtrat gereği kadından fena etkilenir; çünkü kadın dünyanın süsü yaratılmış; altı kalınca çizilmek gerek.. biri ikisi istisnâ, kâinatta bütün mahlukatın erkeği süslü iken, insanın dişisi süslü.. ve değişmeyen de şey, mahlukatın kahır ekserinin hep erkek cinsinin dişisinin peşinde oluşu, kur yapışı, ilgisini çekmeye çalışışı.. dünyanın süsü, hayatı çekici kılan yegâne demirbaş, can alıcı, akıl çelici, vazgeçilmez cazibe odağı, cezbe unsuru, dünyadan sevdirilen üç güzel şeyden biri ve göznuru olan namazdan sonra en mühimi.. üzerine kimsenin diyebileceği tek şey yok, yaratan böyle yaratmış ve hayatın, neslin devamının tam da demirbaşı, zerre itirazsız; de, lâkin işte!. öyleyken, neden hep ayağa düşürülür, düşürülmeye çalışılır; emânet ve baştaçları iken?!. hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. şimdi şurda ‘şehvet’e son derece zorlama, âmiyâne mânâlar yükler nefs, az açmalı bunu ki, kendine ufak büyük bi çıkma yapmasın?!. zaten de nefs bu; bıraktığın yerde kendi hâlinde otlamaz, illâ bi maraza çıkarır, adını andığında.. zanneder ki yanayakıla çağırıyorsun dingili?!. kelimenin kökünü kökenini bilmeyen, bi haltım öğrenmeye de azcık gayret etmeyen, hayatın toplumun, geçmişin geleceğin ülkenin tek bi gerçeğine dair hiçbi zıkım bilmeyip, ordan burdan toplama kuru malumatla; kendini her bi ‘dışkı’yı bilen de bi adam sanan?!!. sana bu!. “şehvet” Kitabî, Arabî lügat bi kelimeymiş, “istemek, arzulamak” anlamındaymış basitçe.. “doğal” da değilmiş kendisi; “tabii”ymiş.. işi bilen feylesofların ona “doğal” dememe nedeni, “tabii, tabiat” demekle ‘Yaratan’ bir gücün de varlığını hatırlatmak içinmiş.. yaradan’ı yaratıcısını aradan çekersen “doğa, doğal” tam bi allahsız yani?!. tam da böyleymiş, de konu bu değil şimdi.. konu ne, şu an billah kopmuş durumda kafa, koptu, kopuk, kopmuş, uçmuş, uçuk!!. yani, sırf “tabiat” dendiğinde, onu ‘Bir Yaratan’ın var olduğu gerçeği beraberinde tabii olarak geleceği hususundan kaynaklanan bişeymiş, işi bilenlerin “tabii, tabiat” demesinin nedeni.. seküler pozitivist dinsiz donsuz düşünce bu düşünüş şekli ve söylemden aslandan kaçar gibi kaçar.. sırf “allah, yaratan” filan dememek için, ıkıntıdan “doğa” gibi bi kelime türetmek zorunda kalmışlar şeylerinden, sonra da ondan “doğal” sözcüğünü üretivermiş lavuklar?!. gerçi, kimdi bilmiyorum, “felsefe öğrenmeseydim, dindar olurdum” diyen de bi filozof var.. yani, bizzat anlıycaam; “doğal” denilen kelimenin o anası olacak ‘doğa’ dinsiz allahsız imansız izansız bi kevâşedir yani!. ister “tabii” ister “doğal” desin diyen, bunun en samimisi hayvanlarda bulunur.. hayvan sırf zevk olsun diye yemez içmez, sevişmez, çiftleşmez; hayvan bunlardan tabiatındaki sevk hiss-i tabii’sinin dışına zerre taşmaz, hani aklı erse bile, ‘insan’ yaptığı bi eylemle ‘hayvandan aşağı' derekesine indirmez kendini, fazlasına hayatta tenezzül etmez, sırf hayatını, neslini devam için fıtratından gelen o duygudan ne bi zerre eksik bırakır, ne bi fazla kullanımda bulunur; yerli yerinde istifade eder, en ufak bi israfa girmeden yani, ifrata kaçmadan, tefrite düşmeden.. ihmâl hiç etmeyerek, insandan insana da değişkendir anlayışlar ve kavramlar; şehvetle ‘tat’, şehvetle ‘koku’, şehvetle ‘lezzet’, şehvetle ‘güzel’ arasında bi çeşit yol, bi bağ vardır.. ve bişeyin açlığı eğer meşruiyet dairesinde giderilmezse onuru zedeleyecek, kişiliği yok edecek, dengeyi bozacak, insanı kötü hallere düşürcek bişeydir.. var olan şekilsiz duyguları kontrol altına alıp tanzim talim terbiye edip birer erdeme dönüştürecek bişeye gönülden bağlılık gibi bi ‘inan’a, inanışa sahip olmayan, o yolu, mesafeyi bi solukta aşmak, o bağı kökünden koparmak, utancı ilkesizce hiçe saymak için hep hazırdır.. tokluk, geçici doymanın verdiği geçici bi histir.. insan acıkır, yer, doyar, sonra bi daha acıkır. şiddetli açlık, beraberinde getireceği o şuur ve kişilik kaybının önüne geçebilecek yüksek düşünce ve duyguları insana telkin eden duygu, her babayiğidin tahammül edemeyeceği doygun ağır başlı bir inan, imândır.. açlık ya da tokluk, bu hislerin fıtrî ve hayatın kaynağı, geleceğin devamı gereği ve kontrol edilebilir olması, insanı bi nebze olsun, doyumsuzluğun vereceği o büyük huzursuzluktan vareste kılan, rahatlatan bi şeydir.. tekrar ile; hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. “şehvet” diyince, kadın erkek arası bişey, çekim filan anlaşılıyor?!. fena uyuz edici bi durum!. bahçede envâi çeşit koku, renk ve güzellikte çiçek yetiştirmek, kafeslerde güzel ötümlü, gösterişli kuşlar, gösteri gösteriş için pahalıdan pahalı atlar beslemek, akvaryumda pahalı balık bakmak, sofrada leziz ve çeşit yiyecekler görmekten, tatmaktan hoşlanmak, yeterince doyup kalkmak yerine sırf damak lezzetini tatmin tesiriyle filler gibi yemek… daha da örnek bi milyon; kendinden geçirici, ayağı yerden kesici, oyalayıcı birer şehvet örneği.. şimdi de lüksa pahalı mekanlarda bi avuç para döküp milyon çeşit bilmem ne kahvesinden tek tercihlediği, sanki de kişisine özel imâlat birini içmek.. kontrol edilemez bir duruma gelir, az daha derine indirilirse, içinden hiç çıkılamaz bir hal alacak da bi durum; geçim, toplumsal bi fayda, bi artı katkı için değilse, haddi aşan bi mebzûllükte çiçek yetiştirmek, alımlı hayvanlar beslemek göz şehvetinden, ruhu kalbi teskin edici savtlar dışında, iç gıcıklayıcı, doğrudan nefse dokunan şarkılar filan dinlemek de kulak şehvetinden diyo dimağım da, içimden bi ses de uyarıyo; bak olm, netameli meseleler bunlar, linç edilmezsen kokoreç edilirsin, girme istersen o topa şindi diyo?!. iç ses?!. tehlikeli sulara dalıyo ki mevzu, ki uyarıyo alttan alta, içten içe?!. bu hususları kendinden başka bi kimseyle konuşmasa da dil, sadece kendine yazıyo olsa da kalem, dinleyim kendisini.. sağolsun, macera içinde deli macera, kaç sayısız kez ateşin içinden, ölümün kıyısından almışlığı var, ayıp olmasın!.

Perşembe

hançer…

bütün hançer darbeleri el mesâfesi kadar yakın tuttuklarından gelir..

Çarşamba

“insan”…

... çektiği derdin lâl'i, çekmediğinin bülbülü olurmuş"

dost…

"dostun namert dehrin mihenk taşına felâket pazarında vurulmuş olsun" neyzen tevfik

Pazartesi

‘araba kullanan saat’… ve bir ‘yazı’ üzerine…

bi paylaşım... popüler sosyal medya şeysilerinin en popisi, en meşuru mecrâda bi fotoraf.. vâriyetini teşhîri seven bi şahsiyetin sayfasında.. bi araba... sipor.. son model, son sistem.. ultra lüks.. markadan da marka, dehşet şöhret; meraklısının dilinde.. sürücü mahalli... acayip ışıklı kadrajda ibre 260.. direksiyon simidinin ortasında, sallasan... elini, beş-on tanrıya değen, tanrılar sirki, antin kuntin antik yunan mitolojisinin denizler tanrısı neptün dayı'nın, ki, gücü temsil ediyomuş kendisi; üç çatallı mızrağından mülhem bi amblem, altında, majisküllü, "bıroti opti" mi ne, font bi kabartma yazı -reklâmdan yırttık- "..serati" kısmı okunuyo... direksiyonda, objektife sağ yandan, saat 12.15 pozisyonu bakan, önceden çalışıldıı pek belli, mükemmel açı ile ustaca çekişmiş; zarif, nârin bi bilek, bilekte, fotorafın başkahramanı, 'esas kız'ının, ultra ultra pahalı saati; araba kullanıyo!. altında bi yazı; "... (ben, arabam ve saatim) sıkıldık, akşam gezmesine çıktık.. boaz esiyo!." fotoraf bu!. altında, beyeni şeysileri; kalpçik, küpçük, öpçük... 120 bin adet, mesaj kutucuunda cem'an 87 bin yorum... çok az!. 270 bin takipçi sayısına göre... en az 500 bin olmalıydı!. ... ve; bir başkasının mütevazı sayfası.. bir yazı.. kendini hayâl kılan, ürke korka yazan birinin mütevazı kaleminden.. muhteşem günbatımı manzara fotoğrafları altında, her biri okunası güzellikte, toplam iki elin parmaklarından iki eksik; yazılarından biri... beğeni sayısı 46, yorum, 23... emekle yürekle kaleme alınmış 'yazı'larla 'araba kullanan saat'lerin ilgi kıyası!. seviye)!) 'muhteşem'!.

Pazar

“bir derdim var…”

"... bin dermâna değişmem!."... adamdaki 'kafa'ya bak lan!. 'bâde' mi içtin olm!!!. ya da; "mangal-yürek" meselesi!.

Cumartesi

“gel eyy…

yûsuf'un hüznü!.".. hz.yâkub

“kendine varan yol”

... özet cümle!. .. . nereye gidersen git, kendini de götürürsün.. bu, hiçbir yere gitmemişsin demektir..

Çarşamba

‘kendi’ olan…

... kendini yazan, organik, yekpâre, iştiyakla okunası, altlarına özenle mütâlâlar düşülesi yazılara sâhip sayfalar arıyorum; okunmayan bir blogun 'hiçkimselerin hikâyeleri' köşesinde yayınlamak için..

Salı

yazmak…

yazarak çıkarıyorum; yaşadığım kötü şeylerin, yaşayamadığım iyi ve güzel şeylerin acısını!.

Cumartesi

atlas…

 19

oraya niye gelmiş, kimse bilmiyor.. adam balık bahânesi geldiği kireçburnu önlerinde, boğaz’a bakıyor, boğaz deli akıyor.. oltasından, kendinden evvel düşüncelerini bırakıyor suya, düşünceleri deli akıntıya kapılıyor, bata çıka sürükleniyor, uzaklaşıyor, nihâyet derinlere dalıyor, gözden tamamen kayboluyor, görünmüyor bir daha..

adam, düşüncelerinin ardından kendini de suya bırakıyor usulca, çok geçmeden tıpkı düşünceleri gibi, peşinden, aynı derin sularda aynı akıîbete uğruyor, çok geçmeden gözden kayboluyor o da..

geçenlerde buradan suya dalan biri tam seksenbeş gün sonra, açıklanamaz şekilde marmara açıklarında görüldü, o gün orta şiddette esen poyrazın etkisiyle marmara’yı verev keserek, armutlu sahillerinde karaya vurdu..
karaya vurmak öyle kolay bişey değildi, sıkı maça isterdi ve her maça da maça değildi, yemezdi..

orayı geçebilseydi eğer, ana akıntıya kapılma ihtimâli bayaa bayaa yüksekti ve soluğu önce çanakkale boğazında alması işten bile değildi.. oradan ege, oradan da akdeniz, cebel-i târık derken, bi kulaç sonra ver elini atlas okyanusu..

“atlas” yahut “atlantik” okyanusu… bu okyanusa açılan tek kapı, akdeniz’in bittiği noktadaki târık boğazı..

okyanusya…
aralarında muhteşem bi akıntı sistemi, atlas da diğer okyanus kardeşleriyle sürekli el ele, dolayısı ile kuzeyde o birleşik krallık,
hangi ipne ne amaçla uydurduysa
doğu’nun ortasıymış gibi sanki, “ortadoğu” denilen yerde, o “birleşik arap emirliği”inden daha birleşiklerdi..

dünyanın bütün suları 71 bölü 100’lük bi orana sahipti.. muhteşem bir oran.. insan vücudunun su oranıyla birebir..

az ilerde görcez, yazcaz yâni;
dünyada ‘neymiş, okyanus sayısı beş’miş…

yâni kireçburnu’ndan, düşüncelerinin ardından akıntıya bıraktıımız şu bizim ‘emânet’ şâyet büyük düşünüp seyahatini dünyanın bütün denizlerinde sürdürmek üzere rotasını armutlu sahillerinden alıp marmara’nın ana akıntısına kapılacak biçimde belirleseydi, en fazla bi senelik bi seyr-ü seferden sonra atlas okyanusu’na yelken açmış olacaktı.. nasip!.

okyanus, deniz filan diyince… yedi deniz’den filan bahsederler, yemeyin!. bunlar denizleri sahiplenip, adlarını koyup, ‘buralar bizim haa!.’ modeli  horozlanan oryantalist, sömürge kafalı, ekopolitik çıkar sahiplerinin işleridir.. tlcârî gücü siyâsi ve askeri güce tahvil edip, hem kazanıp, hem yönetirler… dünyayı!.

isimlere bak?!!. “amerikan akdeniz denizi”, yok “çin sarıdeniz denizi”, yok “capon denizi”, yok “baltık denizi”, yok nenesinin körfezi, ebesinin karasuları, eniştesinin deryâsı?!.
benim niye şahsıma ait bi denizim yok lan?!!.

mâbâdına mısır koçanı gireseciler, tıpaları sıkasıcalar, anüsleri tıkanasıcalar; önüne gelen deniz uydurmuş ag, yok amerikan abidik denizi, yok kuzey gubidik denizi, yok güney mobidik denizi, yok doğu davul denizi, yok batı bavul denizi?!!.

neticede;
toplam beş tane okyanus var; atlantik, pasifik, hint ve arktik ve de güney… ve bunlar kimsenin suyu değil, insanlığın müştereği, açık denizler..

dönelim;
şu “atlas”…!. antik yunan’ın o puşt mitolojisinde “altın çağ” dedikleri bi çağda “titan tanrı ırkı”nın bi  sıpasıymış.. tanrılara bak lan, ırkları bile var?!!. bi ana tanrıçayla bi baba titan tanrının otiris dağının bi kuytusunda aşna fişnelerinden peyda olmuş 12 titan yavru tanrıdan biri “atlas”, ama biz bunda değiliz şindi, biz şu “atlas” denilen oğlanın yaptıı acayip bi delikanlılıkla ilgileniyoruz..
normalde antik dışkı kadar sevmem antik yunan mitolojisini, yalnızca normalde değil anormalde de hiç sevmem, ama şu “atlas”ın bambaşka bi husûsiyeti var.. yaptıına bakılırsa hiç de fenâ bi çocuk değil yâni!. bu yüzden ona bi mitolojojik bi eleman, bi antik yunan sâkini muamelesi yapmam yâni!.
yaptıı şey onu milyon trilyar sayıda olimpos otiris nüfusuna kayıtlı bütün o ot kök tanrı taslağından ayırıyor..

antik kahpe yonan mitolojisinin “altın çağ” tabir ettiği zamanda türemiş üremiş tanrılarıın bile ırkı var mınakoyim; ürüyorlar, türüyolar, ana-baba, kardeş, yavru, pijj, üvey vs.. bırak ırkını tanrının bile tanrısı.. bu ne lan!.
ben o antin kuntin, antik kuntik mitolojik çağda yaşasam acaip kafa bulurdum.. ilkokul bebesi gibi onu bunu şunu başörtmen, pardon, baştanrı’ya götürmeden önce sınıf tanrısına, sonra kat sorumlusu tanrıya, oradan bina sorumlusu tanrıçaya derken en son zeus’a kadar şikâyet ederdim..

en son zeus yavşaana patlatırdım lafı.. baştanrı falan ya, hayatta kaldıramaz ipne, kahrından ölür.. cenazesine gidenin…!!!

neyse, safsata da olsalar,
“atlas”’ın “zeus” denen o baş tanrı ipnenin mezâlimine dayanamayıp başkaldırması onu başlı başına efsâne biri, bi kişilik yapar nazarımda..
boru değil, tanrılar sirki, pardon, dağı, baş tanrı zeus şerefsizinin otağı olimpos’u basmış yiğit!. helâl lan emdiğin süt!. gebertseydin şerefsizi çok daha iyi olurdu ama, neyse, başaramasan da o “zeus” denen godoşun kestânesine kıyamete kadar izi kalacak çizik attın ya, sağol varol be koçum!. verdiği, sonsuza kadar dünyayı sırtında taşıma cezasına da aldırma!. altı üstü avuç içi kadar bi yer dünya dediğin, ömrü de öyle o kadar uzun, sonsuz filan değil ve zaten de “dünya” “kitab”da geçen bi kavram olup, “den’î, düşük, alçaltılmış yer” demek..
mukaddes kitab bu, allah kelâmı!. O yarattığı “dünya” için ‘götü yere yakın yer’ diycek değil ya!.
sen gel, naap biliyo musun, ne kadar tanrı varsa allah belânızı versin topunuzun diyip çık o antik yunan mitolojisinden, gel îmân et allaha kitâba peygambere, kitâbî bilgiye, kurtul şu safsatalardan!.

uzatmayalım, neticede;
“dünya” kavramı kitâbîdir ve yaratılmış bişeydir, onu en iyi de yaratanı bilir.. bu hakikatin dışındaki her açıklama ıkıntılıdır.. hakikati inkâr cüreti ve hazımsızlık gaz sebebidir.. hâliyle gaz sıkışması da aşırı şişkinlik, karın ağrısına yol açar..

yâni “atlas” koçum, zeus deyyusu cezanı kesse de kendince, yaptığın iş çok şerefli ve çok değerli bişey; günümüz dünyasında, başkaldırı ve tepelenmeyi bekleyen bi dünya olimpos ve zeus örneği, benzeri var..

neyse, zeus’a fenâ koycak bişe duydum!. dünyayı senin sırtına ceza olarak yüklediiini sanıyo angut ama fenâ halde yanılıyo, çünkü hiç de yabana atılmıyacak yaygınlıkta bi başka mit dolaşıyo insanoğulları arasında, yaşı da olimpos’la yaşıt..
rivayete göre, dünya bi öküzün boynuzları arasındaymış!!!.

‘boğa’ demedim dikkat edersen penpe!. tahlil ve takdire kalkışırsak şurda, ikisi arasındaki fark apaçık ve pek büyüktür.. istanbul’da en meşur boğa kadıköy boğası.. boğa gerçekte onların değil, ama çamura yatıp büyük kavga çıkarıp, sahiplendiler, kadıköy’ümün sembolü diye yıllardır da övünüp de duruyolar uyuzlar, marifetmiş gibi, nerdeyse futbol topu büyüklüğünde toplarına elleyip, tutup, iki avuçlarıyla okkalayıp resim çektiriyorlar..

zavallı, oynatçak bigün, yumurtalıkları ile oynadıkları için!. çok kaşınıyorlar!. içip sıçıp, bişeyleri bahane edip, azgınlık taşkınlık yapıyolar, bağırıp çağırıyolar, sloganlar atıyolar, “burası kadıköy, kadıköylüyüz biz!.” diyip şişinip övünüyorlar!. sonunda soluğu kasap dükkânında alan serkeş öküz gibi serkeşlik yapıyolar..

şu, gelip geçerken durup sırf zevk için yumurtalıklarıyla oynadıkları boa?!!. bigün dayanamayıp bi delirecek, çekecek kılıç gibi ‘emânet’ini, sıradan geçecek kadıköy’ü, alayını nonoş minnoş yumoş edecek?!.

yaa muzaffer, bunlar ne yaa?!. mektuplar yazıyom sana diyon!. hem de hiç de edebî olmayan, galiz ifadelerle?!.iyi de, ne ilgilendiriyor bunlar beni?!.
boaz’dan, âşiyan, kireçburnu önlerinden, akıntıdan, marmara açıklarından kalkıp nası geldin şindi buraya yaaa?!!.
dönelim başa!. başka bi konuya!.

-haklısın penpe!. çok karıştırdım!. bi sonraki mektupta söz, düzeltçem durumu!.
../.

lan zeus!..

20

‘allah belânı versin lan zeus!. çok kötüsün, âdî müptezel!.’

şu “atlas”?!!. o bi titan mitan falan değil, o bizim oolan artık, bizim tarafta!. hani zâlim zeus’u biufak ayıklayıp düğmelemek için olimpos’a saldırmıştı ya bi evvelki mektupta, saldırı ânında kullandığı şu çok mühim cümlelerle ilgili bi durum deerlendirmesi, bi yorum falan için vakit kalmadığından sonraya bırakmıştık tahlili..
bi titanın “allah” demesi?!!.
yaşadıı çağın hâkim pagan inancının yaygınlığını, katılığını düşününce yaptıı şey çok aykırı, çok kuulca bişe!. bence artık o bi titanyum tanrı değil, artık mümin bi kul!.
atlas!!. yırttın aslanım, iyisin!.

(dayı!. “atlas atlas” diyip durdun da şurda!. yok, antik kuntik yunan’da bi “altın çağ” denen zamanda titanlık bi tanrı ırkı, türü, “atlas” da o titanikuslardan biriymiş, yok zeus’a savaş açıp kafa atmaya kalkmış, zeus da ceza olarak sırtına dünyayı kitlemiş falan, bıt bıt anlattın!. bunlar safsatik mitler!. günümüz diliyle bi açıklar insan; “atlas” ne demek, ne anlama gelir, kelime etmedin!.)
-bidünya anlama gelir.. öğrenince boyun mu uzuycak!. iyi, al, buyur;
desensiz, düz, parlak kumaş, büyük harita, metaflzik âlemde felekler makamında bir makam.. hiçbir tecellînin gerçekleşmediği 9. felek ve yüniseks bi isimmiş..
harf analizine göre de özellikleri;
atılgan, gözüpek, fedâkâr, yardımsever, temiz kalpli.. hayatını iyiliğe adamış olmakmış…
…
penpe!. kızzz?!!. daha geçen gün bi kaave içmek için buluştuumuzda adam için,
“ilkel, kaba, medeniyetten uzak, modern hayata ters, hödük mödük ama bana ve etrafımdaki bana ait her şeye öyle ilgili ki nefesimi kesiyor, sıcak hissettiriyor hep, her an ve tamamlanmış.. çok mutluyum” filan tarzı çok güzel şeyler söylüyodun, nooldu sana iki günde?!. niye kovdun adamı, kim, ne sebep oldu?!.
kesin başka birini soktun araya?!!. şu meşhur besteci mi, yeni tanıştığın, yoksa şu prof mu, evlenmek isteyen hani?!.

demedi deme bak, şöhret, reklâm, mevkî makam mansıp, para pul, karı kız dulla hiç işi olmayan, aşkı için can vermeye hazır adamı servet arvat avcısı, aşağılık bi seksist yapıp çıkçan sonunda..
çok pişman olursun bak, sağda solda karşına çıkar, çok fenâ vaziyetlerde, hiç umursamaz, hissiz hâtırasız, kendinden geçmiş eğlenirken görürsün, krize girersin kıskançlıktan..
böyle olsa öp başına koy.. eğer o senin birileriyle flört ettiini falan duyarsa alimallah, yandı gülüm keten helvâ!.
şu adamların tel’ini versene, ben görişiim, vazgeçsinler peşine düşmekten?!. uyarmam lazım onları, üslûbunca;
- sapık mıdır nedir ayol?!. şeyy, beyfendi bırakın penpe hanım’ın peşini, sermesinler leşini!. şeyy, yâni, duyduğuma göre çoluğu çocuğu, bi dünya kocası varmış, olmuş yâni!. bak, eski kocalarından herhangi biri farkederse yazar muzar, çizer, şayir, besteci, güfteci, köfteci, sanatçı, akademisyen, ümaniz falan dinlemez, saplar ekmek pıçaanı ekmek çarpsın!.

drakyalı çaycı üsmen aga diliylen, şurda ümaniz, ümanizma dedik de…
hümanizm
“insan odaklılık veya insanmerkezcillik, insancıllık” demekmiş, kestirmeden..

bakarsan kısa künyesi “insancıllık”.. 
modernizmin ürettiği sinek kâğıdı bi felsefî düşünce… 
lümpen yığınları kendine çekip, yapışıp kalmasını sağlayan zıpçık kavramlardan biri..

“insancıllık”… o, aradaki fazlalık “l” şeytanın bile aklına gelmeyecek kaltaklıkta bir ustalığın eseri.. öğretisine göre; hayatın başlangıç noktası insandır.. bireysel ve kolektif olarak “insan”, aklı, rasyonel düşüncesi, potansiyeli, yetenekleri aracılığı ile özgür sorgulama ruhuna sahip oluşuyla yegâne faildir, 
dogma veya batıl inançların yerine bilimsel delil arama, felsefî düşünceyi tercih edip, böylece kendi yaşamına anlam ve şekil verme hakkı ve sorumluluğunu elinde tutandır, bu donanımlarıyla ahlakî ve felsefî sorgulamalar yapabilir, deneysel yollarla yasaları düzenleyebilir, ürettiği değerler vâsıtasıyla insancıl bir toplum inşâ edebilir, hayatı oluşturabir ve kontrolünü sağlayabilir..

yok artık mınıı mınııı?!!!. lan olimpos’ta bile böyle yetenekli, kudretli bi tanrı yoktu lan!. şu zeus puştu bile tarife ıkındığınız “insan”ın kılına yetişemez tanrılıkta..

ümanizmayı şurda bi dünya görüşü, bi düşünce öğretisi olarak kakalamaya kalkıyonuz da, şurda insanı merkeze alıp, hakkında saydığınız şeyler ancak bi yaratıcıya atfedilebilecek husûsiyette şeyler.. 
öek tanrıyı hayattan, koy yerine insanı, her birini bireyleştir, bireyleşen her bir bireye kendi için yaşayan bir tanrı olduğu inancını pompala, inandır, kendine îman edip tapmasını sağla?!. ahan sana kestirmeden ümanizma!.
eşref-i mahlûkat yaratılmış, yaratılış inancına sahip insanı avlayıp aslında tanrının bizzat insanın kendisi olduğuna inandırmak için ilk tezgâhı açtığı yerdi..

tek işlevi, vazifesi vardı ümanizmin; insanı bireyselleştirip, kendi aklına taptırıp götünü kaldırmak…
zaten de insanın bi geçim meçim, yaşama, hayatta kslma derdi, korkusu, endişesi olmayıp boş kalınca kafa konforu tavan, gerisinden felsefe üretir..
zaten de anadolu deyimiylen; arpası fazla gelen katır döt kaldırır..
../.

ölmekten daha kolay bişey yok..

bâzı zor zamanlarında ölümü göze almayı bırak, gözlerinin içine içine dik bakıp meydan okuyup  bileisteye tırmık çekip, üzerine düğüne gidercesine gidip karşılıklı harmandalı oynayıp, alay edercesine defâlarca düello yapıp, yine de bi türlü ölememek?!!.

ölmekten kolay bişe yok.. ama, ölemiyorsun işte!.


Cuma

kıymetbilmezlere…

sıradaki saman balyası kâinatta elmastan kıt bulunur bir şeyi bol bilip, bol bulup, orasına burasına süren, kıymetbilmez öküzâdelere gelsin!.



gece… sessiz, karanlık…

konacak, konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç sığınacak bir sıcak pencere pervazı arayan, aynı yerlerden kanayan kuşlardı ruhları; dünya göğünde bilmedikeri yollardan geçerek bilmedikleri diyârlara giden yolcu ve yorgun…

tanrı misafiri bile değil..

uzaktan, görmeden, kim, nerede, bilmeden, mektuplar yazıp geceden, kanatlarına bağlayıp göç kuşlarının, şafakta yola çıkardılar, şâhidi oldular birbirlerinin yaralarının..

Perşembe

eyyy!!.

… yerin göğün sâhibi!.kimsenin senden başka kimsesi yok!.

gönül dio ki…

(madem masaldan ‘gerçek’ dünyaya düştük, yani ki sahte dünyaya, hikâyesine devam edelim, dünyanın yalnızc benden duyacağı, bizden başka ve hiç tanımayacağı, tanısa anlayamayacağı isimlerin…)

salaklara, yani; ‘adanmış’ların, ‘nezir’lerin en kâmillerine..

rahmetli nezir’e söz verdiydim; adını aldığım, çatışmada yanıbaşımda vurulup, ellerimle kabre indirdiğim, kabri başında adını aldığım, adıyla yaşayıp, adını yaşatacağım, adıyla yazacağım, yazdığım nezir’e..

hikâyesi zor hikâyemizin yetişebildiğim yerlerini yazacaktım; ‘dünyayı ayağa kaldırmadan, kimselere ilişmeden, kırıp dökmeden, sessizce, dipsiz bir okyanusa döker gibi kelimelerimi; kimse bişey sormasın, gözlerimin içine bakıp sorgulamasın, anlamdan anlamadan uzak, peşin yargılamasın, kınamasın!.’ diyerek..

şu, adını çok az insanın bildiği ‘nezir’ denen, adanmış, esîr, kurban adam… yıllardır kendi içini emmekten, içinde zerre hayat emâresi kalmamış adam… ona, ‘bigün çık lan bi maltaya, voltaya, havaya, ışığa hayata; yaz, hikâyenizi, bi gün-güneş yüzü görsün, bi dünya nefesi aldır; içinde ölmeye yüz tutmuş, can çekişen yaşamak umuduna!.

görücüye çıkmak, geçmişinizi açığa düşürmek değil lan bu, sadece bi nefes; hani ‘bi görcek okuycak kınayacak olacaksa da kınayan da kınasın anasını satiim, gidip en hasından hint kınası temîn etsin aktarlardan, gayr-ı münâsib yerlerine yaksın, ben böyle çıkarım kendimi gömdüğüm yeraltından, açılırım sulara; yelkensiz, küreksiz, can yeleksiz, salsız sandalsız, korunmasız, savunmasız kalkansız!.’ diyemedi.. tek bi kimseyle göz göze gelmeyi göze alamazdı çünkü..

şu ‘nezir’?!!. dünyalık adı lazım değil olan adam?!.

ölmeden ölmüşlerin hikâyelerini anlatmak zor.. hayata, insanlara, kalabalıklara yabanî, bu dünyadan değil seçtiği isimler.. 

iltifat etmez imitasyonuna, naylonuna; dünyanın gerçek adam’larıyla ‘dünyanın gerçek kadın’larını, ‘gerçek insan’larını arar.. âlem sırıtırken kendinden geçmiş, bakışları derin kederli, yüzleri gölgeli, içlerinde hüzün; kaygıyla bakar etrafına..

zâten de bahtsızlığın en koyusu; dünyanın ‘gerçek bir adamı’nın ‘gerçek bir kadın’ıyla karşılaşmaması; dünyanın ‘gerçek bir kadın’nın dünyanın ‘gerçek bir adamı’la karşılaşmaması gibi.. 

‘ne’; kendiyle kavgada vitesten atıp fenâ kızdığında güzel konuşur, kelimeleri dolanmaz birbirine, karışmaz eli ayağı.. kendiyle kavgalı olmadığı zamanları ise, boş beleş zamanlarıdır.. boş zamanlarında içi boş bi susak gibi susar..

sokaktan gelmiştir hani.. hani sokağın dilinden de iyi de anlar.. iyi de söver yâni..

sokağın ortak dilinin tek övündüğü şeye de bak; iyi dövüşmek, iyi silah kullanmak, iyi bilmem her neyse işte!.

lan şu nezir bu her bi nâneyi de iyi bilir, bilmek zorundadır.. ama bunların hepsi çok geride, gençlik yıllarında kalmıştır.. şu lavuk, sokağa çok iyi bir gelecekten düşmüştür.. düşürülmüştür yani.. köyden çıkıp kentin gecekondusuna oradan, şu öptüğümün, zorlama, sûnî, zıpır sınıf farkı yüzünden zor kabul görecek olsa da, aslanlar gibi girer, hiçbi yerinin olmadığı, âit olmadığı ultra lüks semte.. kısa sürede yerini kendi elleriyle hazırlar, şu burnu havada hoppa ve züppe sınıf içinde…

sonra… sonra, o ve onun gibiler kendi sınıflarının üzerine işerler; yaptıklarının utancıyla, gerçeği öğrendiklerinde.. 

ayrıcalıklı saydığı okullarıyla, fakülteleriyle oynar resmen; sanki elinde tesbih anasını satiim?!!. dört mü beş mi, kelle okuldan sonra, düzenle, toplumun şu yüreğe bakmasını hiç öğrenemeyecek olan aşağılık kısmıyla, kurumlarıyla alay eder gibi, birbirine zıt iki okulu bitirir, uzun yıl aralarla; hani nerdeyse öğrencilikten emekli olmaya yakın..

onların erişilmez ulaşılmaz saydığı, sandığı ne varsa hepsinin içinden geçmiştir; üzerine sıçratmadan, paçalarına bulaştırmadan.. özel, ayrıcalıklı, "ancak soylular erişebilir, başarabilir, gördüğünüz her şey onlara aittir, yabancı giremez!.” dedikleri nere varsa kafa yapar, sarakaya alır, bigüzel dalgasını geçer, hepsini bir bir alaşağı eder nazarında; iki paralıktan beter... bi süre sonra o lüks semtte çevresinde yaşayacak olanlar, utanırlar yaptıklarından; halkı aşağılayarak kendilerinin yükseldiğini sanmaktan...

soylulara ve soyluluğa kelimelerde bile düşmandır o!.. çünkü kan bağıyla, sonradan kazanılmış kotarılmış konumla bir ilgisi yoktur asâletin.. o ruhla karakterle alâkalı bişeydir..

güzellik çirkinlik de öyle.. izâfidir.. güzellik çirkinlik ne, kime ve neye göre?!. var mı bi standardı, bu olmayan standardı kim belirler, kim kime güzel, kim kime çirkin?!.

insanın ayağını yerden kesecek olan anlamlı olandır oysa güzel olan ve geçici olmayandır.. bu yüzden iltifat etmez onların sunduklarına.. adı ‘dünyaya hayata yaşamaya perhizli’ye çıkar; hani “bi yerlerindeki rahatsızlıktan dolayı" gibi.. oysa hiçbir ıkıntısı akıntısı yoktur onun..

aksine.. ama onlar bilmezler.. bu yüzden hep bile bile kaçırır randevularını, hem büyük bi zevkle.. en komik buluşma hikâyelerini yazar; bizatihi yaşayarak.. ta ki o sahte suni dünyanın yaldır yaldır yaldızlarına, yıldız yıldız yıldızlarına, konfetilerin uçuştuğu elvan elvan envai naylon dünyaların ‘renkli’lerine kafayı yedirecek kadar..

sırlar yurdu…

kalp saflaşıp kendini irfâna, ‘hikmet’e açık etmek, tutmak, ‘sırlar yurdu’na keşşâf olmak, ruh yükselmek ister, mahpesinden kurtulup; biz kalbi süfliyatla perdeler, karartır, ruhu eteğinden tutup aşağı çeker, kafesine kapatırız.. hakikatte âlemleri içinde barındıran kalbin daralışı, ruhun dönmeyi istemeden, geceleri derin uykuda bedeni terkedişi bundandır..

Cumartesi

bir küheylâna…

 …. verilebilecek en büyük cezâ, onu bir kaplumbağanın yanında koşmaya mahkûm etmekmiş..

bir asil kısrağa da yapılabilecek en büyük kötülük, onu bir uyuz dolap beygiriyle yaşamaya mecbur kılmak..


Cuma

berceste…

 "künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma

yâr ger sende yatursa elemi bende yatur"

bağdatlı rûhî

ahan da ‘berceste’;

“eger mahsûd eser ise, mısrâ-ı berceste yeter”

koca râgıb paşa

Perşembe

nerde kalmıştık?!!.

şurda kalmıştık; ‘aşk’ta!. hani ‘usanılıp bıkılmayan değil, içinden çıkılmayan’da!. ve demiştik ki, ‘türküler, şarkılar da olmasa!’…

‘sevdâ’ demekti türküler şarkılar, şiirler, beyitler, berceste sözler, içli satırlar.. türkü çığırıyo, şarkı mırıldanıyo, şiir okuyo, yazıyo, özlü sözlerle hayatı anlamaya çalışıyo; bunlarla ağlıyoduk lan gönül!.

‘aşk’ta kalmıştık yâni!.

yâni, kâinatı ihâta eden, âlemleri deverân ettiren, her şeyin özü, o eşsiz sonsuz, dünyanın gelmiş geçmiş bütün dillerinin trilyon kelimeleri ile bile bi harfi dahî anlatılamaz şeyde, ‘aşk’ta!.

kalmasına kalmıştık da, şu, en güzel, en kutsal, en eşşiz şeyleri bile kirletmede pervâsız, puştlukta mükemel usta modern insanın şu modern zamanlarda ‘aşk’ı düşürdüğü hâllere bakınca…!.

‘aşk’ı bi gecelik nâne, tuvalet kâğıdı, kadın ara bezi bile yaptı aşkı modernizm, anlıyor musun lan gönül!. tuvalet kâğıdına kalp deseni, baksır donun telef kısmına che, aziz(!) ata, idol şarkıcı, futbolcu resmi koymak ne lan?!!. kime neyin ‘aşk(!)’ını göstercen, kime neyi yaşatcan, neyin ıspatı lan bu?!!!.

‘aşk’ ve ‘âlet’?!!!.

modern insan; kimi göğsü kabarık, gurur gurur, kimi kırıtık sırıtık; adına ‘aşk’ diyip, zevkine eğlencesine şehvetine hizmet edecek her şeyi kullanıyor..

ya sen lan gönül, ‘burda aşk olmaz’ diye kaçtın insan içinden kıçın kıçın, inine… dolayısı ilen; hani lan sen türküleri şarkıları şiiri seviyo, söylerken okurken dinlerken, kenarlarda köşelerde ağlıyodun, salyasümük, sular seller?!. türkü “insan aşkta, aşk insanda” demiyo muydu, angut!. lan acemi ördek bile kıçın kıçın dalsa da, neticede suya dalar, yâni ki en büyük aşkına, yaşamaya, sen peki?!.

kaçtın da modernizmden dünyadan hayatttan “insan” aynı “insan”?!. daha az önce söylemedin mi; “insan aşkta, aşk insanda” diye?!. ‘insan’ olmasa aşk var olurmuydu kâinatta?!.

modernmiş falanmış?!. zaten ilkel ilkel, yabânî yabânî, serseri serseri ne güzel, karışmadan, içine bulaştırmadan, dünya senden habersiz, sen dünyadan; onunla birlikte mecbûren dönüyo, suyuna dalmadığın hayatın lağımına batmadan, pisliğiyle akmadan, derinine dalmadan, kimseler bilmeden, tanımadan, tanışmadan; akıyodun yüzeyinde?!.

kaçtığın şu hayat, kaçıp kendini hapsettiğin inin, mağaran?!. ne buldun orda, ne hikmet gördün, ne feyz aldın da dümen suyundan çıkıp ıssızlığa yalnızlığa tenhâlığa; inine kaçtın?!.

delisine delisine aramaya devam edip gölgesine bile sahip çıkacağın yerde, kaçtın, kutsal aşkı sokaklara attın, eğlence hâline getiren oyunculara, oyuncakçılara, tiyatroculara bıraktın lan âdî, el sofralarına boğaz, günlük gündelik öğün ettin?!.

hayatı hep ağırabi yaşamış, içinde ‘aşk’tan, aşka âşık olmuşluktan, arayışından gayrı bişey büyütmeyen bi adam için şu çâresizliğe gebe kalmak zorunda olmak?!!. çok ağır lan!. forsalıktan, esâretten de ağır!. üstüne yapışan kokusu da foseptik çukurundan da berbat!.

elsiz, dilsiz, töresiz olur el kapılarına düşüp, ipini çeken, el açan.. aşktan düşen sokak itinden beter olur; perperişan, zavallı, başıboş, güçsüz, düşmüş, düşkün, üşümüş, titreyen… ve dahası;

südübozuk, mayası kokmuş, aşağılık, kötü, pespâye adamların koltuk değneği, hafifmeşrep kadınların bineği…

yalnızca boş otomat, lümpenlerin o istilâcı, asalak, böceksi yapılarına cuk oturan bi durum..

asâleti her yanını sarmış, artık paçasından akan adamlar, anadan atadan ağır, hanfendi kadınlardan eser yokken, ortalık hınzır, hınzırelerden geçilmezken, yeryüzünde gelmiş geçmiş kaç ‘adam’ adamın bahtıdır; ‘işte o!.’ dediği, diyeceği bir ‘cennet kadın’ı?!.

tamam lan gönül, kötü, gitgide daha da berbatlaşan dünyanın kötü kokulu akıntıları, geçim sıkıntıları, hayatın zorlukları insanı boğuyor, çaresiz boyun eğdiriyor, meded; tamam da, iyi de senin yaltak kaltak yatık katık olman gerekmiyor; nâmerde nâdana soysuza kahpe karakterlere.. hem de ne için; korktuğun için?!!. 

demiş diyenler, “geçme nâmerd köprüsünden ko su aparsın seni”, “düşmanın çizmesi boğazına basarken yüzüne tükür; cesedin çiğnensin ruhun kurtulsun!.”

olm gönül, dünyada üç tür birlik vardır;

korku birliği

menfaat birliği

his birliği!.

korku fıtrî bişey.. korku tabiiyse o bile biyere kadar su kaldırır, ama fobik bişe ise, mantığı olan bişe olmadığından hastalıktır, tedâvî edilmelidir..

korkuyu da geçtik diyelim, ya ufacık bi kemikli menfaat sıyırmak için gönüllü köpeklik, tiksindirici kölelik?!. ve nerde zorluk darlık ölüm etraflarında vals yaparken yine cesur, gayretli, canlı, hayata dört elle sarılan mücâdeleci o adamlar, kadınlar?!.

öyle bir adam-kadın olmak… heyhat, şu “oluş” fiilinin yer aldığı olumlu bi cümlede bi gizli özne bile olmak büyük bi izzetken hayatının bir tek cümlesinde bile yer almayacak, ne acı!.

‘allahım, sana geliyorum!’ dediydim ya; allahım, sana cidden geliyorum; ve tam da işte böyle geliyorum!.

nası bi adam oldum ben lan gönül; sakat, hareketsiz, hasta gibi, uyuz gibi?!.

rahmetli bilge büyükanam uyuzlardan hiç hazzetmezdi, “uyuz olcaana kuduz olsun” derdi..

yâni olm, kız, lan gönül, başka şeylerde âram vermedi hayat!. aşk zaten başlı başına yolunda gönüllü fedâ, heder etmek kendini, harâb olmak demekti..

aşk ehli harâbât ehli.. ve ama da en güzel!. ve acayip esrârlı.. zaten de öyle bi müthiş demiş ki selâm olsun burdan, erzurumli ibo hakkı dedem hazretim,

“harâbat ehlini hor görme zâkir, defineyi mâlik virâneler var”?!!.

görünenin ötesine geçmeyi beceremeyen, kaportada kabukta takılanlar, derinlere inmesini bilmeyen, yüzeyde boğulanlar ne görür de hazineyi, sahip olur?!.

“hazine” dediğin bilgelik!. bilgelik görmek bilmek demek!. çoğu zaman da bakmadan!. bilgelik tevâzû gerektirir..

tevâzû; arı duru sâdelik, yekpâreliktir, kıymetini bileni hayran ettirir..

tevâzû farûkiyet hâsıl eder.. görünüşe ehemmiyet vermeyen, kendini kıyıya köşeye atmış, şekilli şemâilli olmaktan, gösterişten uzak harâbat ehli çok iyi bilir hazinenin yerini, çünkü hazine bizzat kendidir, tam ortalarda olup rikkat ehli hâriç, kimselerin göremediği hz. ‘insan’dır..

her bakışın dikkatini çekmez, gözüne görünmezler.. istiridyenin o simsiyah, kerti kürtü, kaba saba, gösterişsiz kabuğuna aldanır, üstüne basıp geçersen, içinde saklı eşsiz inciyi ebenin rüyasında görürsün..

bi insanın özündeki kıymeti farkedebilme bilgeliğini öğretir adama, tevâzû!. kaba softalığın yelkeni bu derin suları bilmez, dümenini kırsın?!!.

al, ahan bi söz daha,

“ârifim deyû tân idub gezme

defter-i dîvâna sığmaz söz gelir dîvâneden”

al buyur, bu el-göz-dil değmedik pınardan iç?!!!!.

yânikim lan gönül; eğer de tevâzun yoğise nah inersin sırlar yurdu bir kalbin derinine?!!!.

en son ‘aşk’tan sözediyoduk, araya ‘harâbat ehli, saklı defîne, sır hazîne, tevâzû, bilgelik, insan’ girdi.. daha doğrusu, biz daldık tepe üstü, mevzûya!.

diyoduk ki lan gönül,

aşk hâli en güzel!. aşk, en eşsiz, sonsuz güzel, en tatlı acı.. reklâmındaki “en tatlı acı; çiköfte”den bile!.

‘aşk’?!!.

sene hicrî 1313; yaş almış yürümüş, baş almış başını uzaklara gitmiş, gönül aşk dilemek dilenmekten mecnun’dan beter hâllere düşmüş, harâbolmuş ve hayat saati sonunu vurmaya beş kala vazgeçmiş artık, tam da burda işte, onunla tanışman yakındır!.

../.

…. ve ‘aşk’ gelir…


Çarşamba

bi ‘yay’a ‘aslan’ olmak…

burç diyomuş ki…

“Yay kadını, duyarsız yapıda biridir, hayat ve sevgiyle başa çıkmak için karmaşık, gelenekselden uzak bir tarzı vardır. Aslan erkeğinin öğütler vererek, kendine meydan okumasını Yay kadını dikkate almayacaktır.

Onun eğlenceye düşkünlüğü ve gururuna karşı en büyük anlayışı, Aslan erkeği gösterir. Ayrıca özgürlük ve bağımsızlık ihtiyacı kadını yaralayabilir. Bu durum kadını baskı altına almayı ya da hükmedenin kim olduğunu göstermeyi, hiçbir zaman başaramayacaktır.

Kadın, kaçış yollarını daima açık tutar ve kendini baskı altında hissettiğinde, bu yoldan hemen kaçar. Onun üzerinde istikrar sağlayıcı bir etki yaratabilir. Aslan erkeği fırtınadan önceki sıkıntıdan sonra, onun sabırsız ve ateşli yapısını biraz olsun sakinleştirebilirse, açıklığı, yaşam sevgisi ve coşkusuyla sizin için doğru bir seçim olacaktır. 

Bu ilişki, açık sözlülük ve özgürlüğün beraberinde getirdiği her şeyi sunar. Aslan, Yay'ın tutkusunu açığa çıkaracak anahtarı elinde tutar. Ten ilişkisi konusunda mükemmel bir uyum sağlayabilirler. Birbirine dikkat eder, birbirinin sosyalliğinden faydalanırlar. Mâcera sevgisini paylaşır ve zorluklara kolay kolay yenilmezler. Her şey Aslan'la Yay'ın mutlu bir çift olacağını gösteriyor.

Yay kadını ve Aslan erkeği karşılıklı olarak birbirlerine hayran olan ve birbirlerinin hatalarına aldırmayan bir çifttir. Yay kendisine, hayran olacağı şeyler yaratan bir erkek ister.

Aslan bazen apaçık, bazen ise iddialı bir şekilde; Yay için doğru kişidir. Her şeyde haklı olduğu iddiasından biraz vazgeçmek zorunda, çünkü Aslan, kışkırtılmadığı ve Yay bu ilişkinin hâkimi olmaya çalışmadığı sürece, sakin ve yumuşak olacaktır. Bu kadar güçlü iki kişilik bir araya gelince, hâkimiyet kavgası eksik olmayacaktır. Ancak ikisi de evliliği dâimi bir güç savaşına çevirmemek için yeterince dikkatlidir. Bazen biri, başka zaman diğeri geri adım atacaktır.

Yay kadını, açık sözlülüğü ve alaycı uyarılarıyla tanınır. Bu özelliklerini Aslan karşısında gizlemek zorundadır. Çünkü Aslan, özgüveninin sarsılmasına ya da aptal durumuna düşürülmeye hiç tahammül edemez. Yay'ın başka bir erkekle flört etmesi kıskanç Aslan'ı  hiç hoşuna gitmez. Yine de Yay kadını için eşine daima açık ve dürüst olmak, onu dolambaçlı yollarla sinirlendirmek hiç de problem olmayacaktır.

Aslan, bir eş olarak Yay'da karar kıldıysa, onun 'tuzağına' düşmemek, kolay olmayacaktır. Ona 'evet' demesi için gece gündüz peşini bırakmayacak ve onu her yerde takıp edecektir. Aslan'ın en çok kullandığı sözü, 'ben korurum'dur.”

‘ayı' burcundan olmak ne büyük kahır!.

Salı

hayattan istifâmın dilekçesi…

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. ‘dibinden keserim haa!.’ modeli, tehditlerle geldi..

korktum yaşamaya, kaçtım!. bütün hikâyem bu!.

Cumartesi

insan…

insan zanlarının esiridir..

ve insan zaaflarından asılır…

ve insan tepeden tırnağa zaaftır..

Perşembe

girdab…

“halka-i zülfün hayâl ettim ruh-ı pür tâbda

keşt-i dîl oldu sergerdan yine girdâbda"

şâire fitnat hanım

eyy…

… anaforunun girdabında saman çöpü gibi çâresiz dönüp durduğum!.

idrâk…

göğü ve gönlü en güzel okuyanların işi…

öpülünce geçmeyen yaralar…

“gönlüm yaralı, bilmiyorum yâr bana n’oldu”

k.şençalar

Pazar

bi tenkid yazısı…

… bi bilog yazısı üzerine…

üzerine tüy dikme kaabilinden, kafasına göre bi nazire, ortaya bi biloglama…

(… türk mûsikisindeki doaçlama taksim örneinde olduğu gibi;

konu üzerinde gezinmeler.. tepinmeler.. ya da transpoze misâl, türk müziğinde bir makamı perde aralıklarını koruyarak bir başka perde üzerine göçürme, yahut da  başka bi tonda seslendirmeyi konu ve yazı üzerinde yapmak…

konu ne?!.

konu; çağın fenâ hastalıklarından “gübecik açmak ve nevrotik semptonlar, nevrasteni” vs…)

eğer “göbek açmak” gibi yeni anlamsız bi eylem bir aşağılık duygusunu mâtuf bir mesaj içeriyor ve bunun da yaşadığımız şu zamanda pek de var olduğunu düşünmediğim toplum dayatmalarına karşı mâsum bir tepki olarak ortaya çıkış şeklinde niteleniyorsa bu kör bakış ve sıfır açı görüş açısı da en az vâkıânın kendisi kadar sığ, sağlıksız, içi boş ve salt ilkel ve köksüz, niteliksiz bir niceliktir.. böylesi bir tepki, bir varoluş mücadelesine atfediliyorsa bu daha da sakat bir durum aldırır, mevzûya, meseleye..

mâsum bir yanlış değerlendirme değildir bu!. bu, toplumu, olayları doğru yorumlayamayacak kadar câhil bırakılmış, dikkatleri başka yönlere çekilmiş, konulara karşı ilgisiz bilgisiz lümpen toplulukları ucuz ve basit algılarla yönetmenin adıdır..

nevrozlu yelloz bi kişilik özelliklerine sahip insanlar katı, endişeli, içe kapanık, ağırbaşlı, asosyal, aşırı kontrollü ve kendisiyle ilgili olmayan sorunları bile, kendisiyle ilişkiliymiş gibi sanma özellikleri gösteriyolarmış?!.

nevrotik kişilikler duygu yoğunluğu yaşarlarmış.. değer, kabul görme, korunma ihtiyacı duyarlarmış.. bu ihtiyaçları giderilemeyenler bağımlı, korkak, çekingen bir tutum sergilerlermiş..

nevrotiklerin duyguları sabit değilmiş, ne yapacaklarını kestirmek zormuş, çoğu zaman bize anlamsız gelen davranışlar içine girerlermiş..

devâm;

dışa dönük kişilikler de nevrotikliğin aksine, sosyal, çevreye açık, konuşkan, iyimser, aktif, rahat, geniş, kaygısız, dünya yansa mâbadında olmayan, vb. özellikte tiplermiş..

“nevroz” çeşitlilik arzedermiş.. dış etkilere tepki olarak oluşan nevrozlarda bir tetikleyici olmadığında kişi bir etkilenme göstermezmiş falan?!.

sizi gidi nevrotik kişilik(siz)ler!. semptomlarınızı yiyim sizin!. ve hakkınızda bilimsel bilimsel söz üşüren uzmanlarınızı ve görüşlerini de!. zaten de “bilim” bi “kutsal öküz”müş!.

konu hakkında ne çok şey söylemişler bea!!.

yine de nevrotiklik konusunda, muhtelif sebeplerden dolayı, muhtelif açılardan da bakarak onca kalem oynatanlar daha bişey görmemişler, çünkü onlara farklı bişe gösteren olmamış!.

bugün biz burada mevzûnun herhangi bi bişeyi olmadan bunu yapacağız; şu bilimsel bilimsel konuşan, uçtuğu yüksek yerlerden hiç ve gıdım aşşaa inmeyen  kişiciklere farklı bişey göstermeye, yeni yollar açmaya çalışacaz ve fakat; çok zayıf bi ihtimal de olsa, açtığımız yoldan, gösterdiğimiz ülküye yürüyecek olanların da açtığımız yeni yoldan fevkalâde istifade edeceklerinden hiç emin de değiliz ve bu duygular içinde kendilerini kutlamadan, doğrudan dirrekten öpme eylemine girişiyoruz, ki buyrun;

hepsi otorite anasını satiim?!!. senin iliğine böbreğine, derin rasatın, ensesine yapışan hislerin, bizzat mülâkî, vicâhî olup, bizâtihi yaka paça daldıkların, saç-baş, sakal-bıyık yoldukların hava civa?!!.

şimdi, iğneyi şunlara batırıp adamları cıyak cıyak bağırttırıp, kendine saplaman gereken çuvaldızı saklamak olmaz..

öncelikle;

kimsiniz ki sen  şu yegâne otorite hükmündeki psikiyatrların, psikologların, psikonörologların, psikososyologların, pisiko bilmem ne’lerin görüşlerinin önünden tasdiksiz, izinsiz, kâğıtsız, pasaportsuz, secdesiz geçmek gibi densizlik yapıp, kebâir bir suç işlerken, bir de ondan daha büyüğüne imzâ atıyor, cenab-ı hazretlerinin vilâyetlerinin yüksek makamlarından, mülki âmir ve âmiriyelerinden istizan etmeden, icazet almadan, huzurlarında görüşlerini tek kol aralığı hizaya getirip komutla uygun adım yürütmeden, uluorta gösteri-geçit yaptırtıyor, üstüne küstahlığını daha da tavana çıkartıp bir de görüş bildirme cüretinde bulunuyorsun?!. dingo’nun ahırı mı bura!!.

terbiye fukarası, arz-ı hürmet mahrumu, şirâzesiz, şâkülsüz, şumülsüz şemşâmer, ‘hastalarını, pardon, saygıdeğer müşteri(!)lerini her ne sallasan kaldırır sahada mayın eşşeği gibi kullanıyorlar’ ne demek lan?!.

aslanım, bu meydanda laf üşürmek, alanda at oynatmak bayaa bi maça ister.. sende maça değil, kontrolsüz, câhilâne, mal bi cesâret var; ki alayına gider yapıp, dikiliyosun?!.

nevrasteninin kralı sende!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken, bizzat sen kendin hastayken, adamlara ordinaryüs seviye, tabiplik taslıyorsun?!.

senin korkular, umûmiyetle, aşşaa yukarı her yaratılmışta bulunan doal, normal korkulardan değil, seninkiler dibine kadar fobi, bi mantığı olmayan bi korku.. normalde normal korkular sen gibi nevrotikliğin krallığına erişmiş kişilerde zirveye çıkar..

çok şey yaşamışların hayata tutunuşları için umutları kalmıyor.. işkenceler, kaçaklıklar, sürgünler, hastalıklar, ölümlerden kalanlar hayata küsmüş…

kuşağından ayakta kimse, kendini ifâde edecek bi kişi bile kalmayınca kendilerini işe yaramaz, çöp hissediyorlar.. çöpün bile bu modern zamanlarda bir ülkenin şehrin, metropolün medeniyet göstergesi olduğu, geridönüşümle ciddî değer kazandığı gerçeği karşısında kendini çöp bile hissedemiyorlar..

lümpen bile değil!. lümpenlik güçtür; birey olarak, düşünmesi, akletmesi, sorgulaması, çıkarımda bulunması imkânsız, midesi, zevki, şehveti, çıkarları hususunda doymak bilmeyen iştaha sahibi yamyam, sosyal olarak, üst yapıca kullanılmaya fevkalâde müsait, güdülmesi ve manipülasyonu pek kolay ve son derecede tehlikeli bir topluluktur, şu güruhla söz konusu adamları ayırdetmek lazım, sen gibi nevrotiklerin kendi içlerinde yaşadıkları duygu endişe ve korku değil; yalnızlaşma, istisnasız yalnız hissetme, yaşlanarak hayattan düşme, yalnız ölme korkusu değil!. zaten yalnızlıkla ana-baba bir, tek yumurta ikizi olanların böyle fobik vehimleri olmaz.. loserler zaten yalnızlığı severler.. yahut mecburi sevmek durumundalar, çünkü onları gören aslan görmüş gibi kaçar.. en yakınları bile!.

korkularınızdan endişelerinizden yakalanma gibi bi durumunuz yok yâni!. ve bu korku ve endişelere karşı geliştiren savunma mekanizmaları ile çatışma eğiliminiz de yok yani ki, ilerleyen zamanda yorulup bıkıp usanıp nevrotikler gibi, bi detant, bi yumuşama içine girip, uzlaşma yolları arayış ve çabalarına giresiniz?!.

tam mânasıyla nevrotiksiniz falan dedim de, yanlış alarm, yanlış teşhis!. nevrotik saplantılar, kökten yahut saptan saplanmalarda, normalde kendi yoluna engel olarak kendinizi görmeniz, edilgenliği çok ileri uçlara götürüp, kendinize acı çekecek olmadık sebepler üretmeniz, etrafınızdaki ortalama insanlardan daha fazla acı çekiyor olmanız gerekir;

çoğu zaman acısının da farkında da olmayarak…

siz naabıyonuz?!!. bi köşede unutulmuş, çürüyüp, geberip gidecekmiş; zerre umrunuzda değil; gülümsüyonuz, el uzatmadığınız, bi adım atmadığınız hayata dünyaya, dalga geçer gibi?!.

hayata küsmek, geri çekilmek, sinmek, heyecanını, yaşama sevincini yitirmek, verdiğiniz şu aptal saptal tepkiler?!. onca kaabiliyet, kapasiteniz ve potansiyeliniz varken canlı canlı ıskartaya çıkartıp olduğu yerde çürümeye terketmek?!.

genel geçer akış çerçevesinde hayata ters, bir mantık kalıbına oturmuyor..

nevrotikler bunları sadece kendilerini iknâ edebilecek, yine kendilerince savunma şekilleri geliştirirlerken sizinkisi?!. kimseyi bişeye iknâ olmaya, izah etmeye çağırma gibi bi ihtiyacınızın olmaması?!.

bunu anlamak zor!. küsen insan ‘ben size çok kırgınım!. tâmiri çok zor.. ama çaba harcayın!.’ der, lisân-ı hâl ile, ilk bakışta istemsiz gibi görünen, sitemli nazlı bi davranış gölgesinde uzlaşma arayışına girer, ama sizin böyle bi derdinizin olması için birilerine, sisteme, topluma göbeğinizden, kuyruğunuzdan, ayağınızdan, yakanızdan, boğazınızdan bağlı, dibinize kadar bağımlı olmanız gerekir ki, siz gırtlağınıza bıçak dayasalar kimseye eyvallah etmezsiniz.. kaldı ki adına savaş verdiğiniz, uğruna öldüğünüz ülke bağımsız ve sizin değil, sermayenin, darbecilerin, paşaların, yüksek bürokrasinin, sistemin payandası, beslemesi stk’ların, bunların hepsinin ardındaki kökü dışarda mahfil güçlerin, bütün bu güçleri bi tas yal, bi parça kemik için koruyan lümpen beyinsizlerin.. sizin bu ülkede çöpünüz bile yok, çünkü çöp sizsiniz!.

ne diyon lan sen öyle, lümpen, sürü, inek-minek, sağmak, et süt yün kıl tüy?!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken yapıyorsun bunları üstelik?!. üstelik çok tehlikeli biçimde?!.

bulaşıyorsun adamlara, yüz yıldır sessiz sedâsız, tıkır tıkır bigüzel işlettikleri sistemlerine çomak sokuyor, çarklarının dişlilerine taş, tekerlerine takoz oluyor, kılcal kanallarını tıkıyorsun?!. kafayı mı yedin olm?!. ne demek lan, ‘bunlar bireysel klinik vakâları yaygınlaştıran, geleceği olmayan umutsuz ülke, toplum var etmeye sevkeden ciddî maniplelerdir..’?!. daha ilk saniyede kokoreç mi edilmek istiyorsun, hafazanallah?!.

hem sen, yaşadığın bidünya acayip hadiselerden sonra nevrasteniye tutulup, kendi kendini tutuklayıp, inine, mağarana, mahzenine gömüp kendini, hayata dünyaya sırtını dönmemiş, küsmemiş miydin lan?!. ne olmuş yâni, bidünya işkence mapus darbe kaçak sürgün hastalık ölüm görmüş, gençliğin hebâ olmuşsa?!.

yok, hasımları da kendileri de vatanı kurtaracakmışmışlarmış?!.

kimden, neyden, kim istiyo bunu sizden?!!!.

en büyük tehlike, düşman, laf anlamaz, söz dinlemez, haşlanmış patates beyinli, yabancı güçlerce güdülen lümpen yığınlarken, gölge düşmanın farkına varmayıp, birbirinizle çatışıp, savaşıp, ne yaptıysa kendine yapıp edenler, kırıp kırılıp kaybedenler olmuşken, kendileriniz edip, kendileriniz bulmuşken?!.

hadi diyelim ki kırılan kırıldı, düşen düştü, ölen öldü, kalanlarınızın yaşamaları, yaşarken hayata tutunmaları için ne gerekçesi olabilir lan?!. yok, ‘bize ne yaptılar, bize ne oldu, çilekeş, batsın bu dünya, kaderimse çekerim’ tarzı, arabesk edilgenlikler?!. çocuk musunuz siz olm, kalkıp mücadele etmek, milyonlarca herkes gibi rızkınızın, payınıza düşecek olanın peşine düşmek varken ne küstünüz, küsüyonuz, çekiliyonuz hayattan; sahneden düşürüp kendinizi?!.

yanıbaşınızda ne insanlar başarıyorlar bunu.. hem de eğitim görgü görenek geçmiş tecrübe gelenek karakter akıl ahlâk vs sıfır, ama küstah ve cüretkâr ve kurnazlıkta seviye ve yeteneği ölçüsünde atılımlar sergileyip, ciddî kazanımlar elde edip, acımasız patronlar olurlarken?!.

zaten de lümpen sürü mübarekler bol berekette mübarek zeytin gibidirler, sıktıkça yağları çıkar.. bunun için önce istihsâle hazırlama yerlerine, farkettirmeden, sanki gönüllü gidiyorlarmış gibi, toplu halde, zarifçe(!) ve kibarca(!) sürülürler.. etleri, sütleri, yünleri, kılları, tüylerinden âzâmî istifade için ilk olarak sterilize edildikten sonra bir sonraki aşamaya, rafine sağma işlemine tâbi tutulacakları bölüme geçirilir, son damlalarına kadar sağılır, kaynatılırlar, kaynatma sonucu yüzeyde biriken atık ve artıklar rejime gübre olarak değerlendirilmek üzere alınır, bir tankta bir müddet soğumaya bırakılırlarken, diğer yandan mâmûl hâle gelmiş ürünler kalite kontrol sonrası bant sistemiyle paketleme bölümüne sevkedilir.. ürünler artık piyasaya özenle sunulmaya hazırdır..

şu tipler, şu nesebi gayr-ısahih, şu düşük karakter, alçak boylarıyla başarıdan başarıya koşup ülkenin işgal kuvvetleri, lümpenler zoraki zorba sahipleri olurlarken, siz?!.

dün ölümüne sahip çıktığınız ülkeniz asıl şimdi elden gidiyor.. dedim ya, sizin şu güzelim memalikte el kadar bi yeriniz yurdunuz mülkünüz meskeninin tüten bi ocağınız yok!. babalarınızın da yoktu, dedelerinizin de!.

o kadar eğitiminiz, tecrübeniz, vicdan ve merhametiniz, fedâkârlığınız, insanlığınızla?!. ne alıkoyuyor sizi, hareket etmekten, hayatla bağ kurmaktan, yaşamayı istemekten?!. yaşadığınız geçmiş mi, burnu düşse eğilip almaz gururunuz mu?!.

bu ülkede, bu lümpen kafa toplumda eğer maksadın başarı, para, kazanmaksa dünyanın hiçbi yerinde bu kadar imkân ve şans, uygun şart yoktur.. burda başaramazsan başka yerde nah başarırsın!.

tek ihtiyaç sebat… başlamak, ufak-büyük demeden bi iş tutmak, ufak bir yer edinmekle başlayıp, sebat edip dünya kadar yere sahip olup imparatorluğunu ilân etme, başarı hikâyeleri yazma hususunda tam bi cennet bi ülke!.

ne dersek diyelim, hepimizde biraz nevrotiklik var yâni sonuçta.. zaman zaman dengeli seyreden yörüngemizden çıktığımız, hayatın yüzeyinden derinine düştüğümüz olur.. tepkilerimiz yersiz, davranışlarımız tutarsız, mantıksızdır.. böyle zamanlarda kendi sesimizi duymak istemediğimiz, başka yoğun seslere kulak verip, sesimizi bastırmaya, kendimizi o seslerle ıspata, yansıttığımıza çabaladığımıza şahit oluruz..

birinin yetiştiği âile, çevre eğitimi, geldiği kültürün ortalaması bir yerde bulunup, ötesinde aşırı bir davranış biçimi ortaya koyması rûhî probleme işâret.. modern tıp bu ârazları “nevroz, nevrasteni, nevrotiklik” olarak isimlendirmiş..

içinde bu kadar imkân ve müsâit şerâit barındıran bir sistem ve toplumda bütün bunlara rağmen sana hâlâ bi işe yaramayan, boş biri olduğunu düşündüren, hayata küstüren ne?!. işte bu tam da nevrotikliğin ta kendisi!.

çatışmalarla dolu dış ortama bir tepki olarak doğan, böyle bir ortamla karşılaşılmadığında ise bireyin kişiliğini etkilemeyen nevrozlar,

kendine olduğundan fazla değer vererek aşağılık duygusunu telafi edeceğine inandığı donanımları dikkatleri üzerinde toplama arzusu ile elde etme gayreti içinde olanların nevrastenisi, modern-postmodern zaman ve toplumlarda üstünlük aracı, saygınlık ölçütü olarak lanse edilen paraya, dünyanın her yerine seyahat etmeye, kadınlara, erkeklere, paha biçilmez koleksiyonlara, kıymetli tablolara, antikalara, gösterişli mekân, ağır mobilyalara yahut bunlar kadar kıymet verilen, kolay servete dönüşme potansiyeline sahip üstün bilgiye vs sahip olmakla önce başkalarını etkilemeye, kendini de tatmine mâtuf bir eğilim gösteren nevroz türü, insanlardan duygusal olarak uzaklaşmakla duygusal bağımsızlık sağlanabildiğine inanan nevroz…

küserek duygusal soyutlanma yaşamak, kendini de dâhil etmek üzere hiçbir şeye önem vermemek, ciddiye almamak kişiye olağanüstü, kişisel bir iç tatmin yaşatır.. kişi mutludur bundan.. birinden, toplumdan, sistemden bir isteği, beklentisi yoktur, yardıma, desteğe, ellerindeki bir şeye ihtiyaç duymaz.. bunlar kişinin hayatı için bilinçli de olsa, kısıtlamalara neden olabilir.. ve fakat hayattan, çevreden bir talebi olmayan yahut kalmamışlar, hayatî ihtiyaçlarını minimalize etmişler için bir nevrozdan söz edilmez..

başka biri için; isteklerin frenlenmesi, bastırılması, ihtiyaçlarının karşılamasını engelleyeceğinden, bunun sonucu olarak gerçek acılara muhatap olması anlamına gelir..

bilinç düzeyine çıkmayacak derecede hafif ve hemen unutacak kadar kısa süreli sevgi, öfke ve kuşku duygularımız vardır.. bu duygular bizimle ilişkisiz ve geçici olabilir, ama aynı zamanda artlarında büyük bir dinamik güç saklayabilirler.. bir duygunun bilincimizde uyandırdığı etkinin şiddetinin onun gücü ya da önemiyle bir ilgisi yoktur.. bu, yalnızca haberimiz olmadan endişelerimiz olabileceği anlamına değil, aynı zamanda bilincinde olmamıza karşın bu endişelerin hayatımızı yönlendiren en önemli etken olduğu anlamına da gelir.. 

söz konusu endişe ve korku ve bunların kişide meydana getirdiği nevrotik davranışlardı.. işte, sizin büyük tehlikeler karşısında olağanüstü cesur, dirençli faal oluşunuz yalnızca bir tek şey karşısında darmadağın olur; ki bu tek zaafınız da, sevdiklerinize ilişecek, bir zarar verecek durumlar karşısında.. bu endişe korku içinizde hep vardır ve karşısında çaresizsinizdir ve bu da sizi gizli nevrotik yapar, üstünüzden ırak olsun!.

bazı endişe ve korkular bâriz mantıksızdır, çözümsüz çatışmalar meydana getirir.. etrafında sorumlu oldukları arasında böyle biri bulunan kişinin hayatı çok zordur.. bu tip nevrotikler kendindeki ârazı kabul etmek, değiştirmesi gerektiğini görecek yerde, sorumluluğu dış dünyaya atar ve tutumunu belirleyen gerçek nedenlerle yüz yüze gelmekten böylece kurtulduğunu düşünür..

bazı nevrotik insan aynı anda hem herkese egemen olmaya, hem de herkes tarafından sevilmeye çabalar, aynı anda hem herkese uyum göstermeye hem de kendi isteklerini onlara kabul ettirmeye çalışır, hem insanlardan uzaklaşmak ister, hem de onların ilgisi, sevgisi, dikkati için kıvranır..

…

yazı gereksiz derecede uzun, azcık da bi feminiz(!) bi bakış açısı izlerini taşıyor.. başka bi ortamda nezaketi elden bırakır, allah şu kulu yarattı elbet derdim de O yarattığı için elbet de, ama da şu kulu da şu yazıyı kaleme aldı demez, feminiz düşünceye bi yazar, yazılır, öyle bi erkek donu giydirirdim ki, daha şuracıkta, hazır, bidünya gönüllü düşman kazanırdım da, yeri değil!.

feminizm, kadın hakları adına bi mücâdele yolu falan değil, doğrudan erkek düşmanlığı!. bıyıklı kadın felsefesi yâni!.

özgür, bağımsız kadın vs nâne ve terâneleri adı altında kadını şekilden şebeğe sokup, üzerlerinden müthiş statü, erk, sermâye elde etmede gelmiş geçmiş en meşur, en verimli sömürü aracı feminizm.. yıllar yıllar evvel kaynağında havlu atmış bir sapık ideolojiyi üçüncü dünya ülkelerinde yaşatma çabaları büyük şeytanlık, buna âlet karılar da harbi maldır.. çok da oralarında olmayacak olsa da kendilerini buradan kınıyorum!.

kadın bi cinsel obje olmamalı, doğru!. fakat tepeden tırnağa abazan bırakılmış, henüz aydınlanma evresinde emekleyen bir toplumun ham ve şekilsiz de olsa var olan ahlâkî dinamiklerini yok etmek için cinsel cinneti bilinçli patlatma ve yoğunlaştırma seansları olarak nitelediğim, doğal ve sağlıklı olmayan bakış açılarına teşne, ilkesiz, çürük, hastalıklı beyinlerden neşet eden söylemlerle karşılaştığımda, kasıtlı olarak yapılan kadın-erkek ayrımı ile her ikisinin de sığındığı kaçınılmaz yer olan, “insan olma” kalesinin muhkem duvarlarının yıpratıldığını, yapılan bu tehlikeli ayrımın kadına ve erkeğe zarardan başka bir şey vermeyeceğini düşünüyorum.. femi’lere âit,

“ya doğru dürüst bir feminist, ya da aşağılık bir seksist!” söylemi yıllar evvel insanlık çöplüğündeki ait olduğu yeri almıştı..

bukowski felsefesinin izlerine denk düşüyor bu tür infialler..

ben bu sözü “ya doğru dürüst bir insan, ya da sefil bir mahlûk” olarak değiştirip düzeltiyorum, çünkü güzellik adına aradığımız tüm nüvelerin insanın fıtratına ezelde, yaratılışta konulmuş olduğuna inanıyorum..

eğer insana ve insanlığa, onun ortak değerler hafızasına doğru ve iyi ve anlamlı katkılar yapabilme endişesi taşıyorsak, bunun yolunun, yine ondan hareketle ve yine en küçük bir sapmaya meydan vermeden, hepimizin önünden hızla akıp giden hayatın içinde tepetaklak olmadan konumumuzu iyi belirlemekten geçtiğini bilmemiz gerek..

kendimize doğru bir duruş tercihlemişsek, insan adına gerçekleştirilecek tüm arayışların kaynağında bu olmalı bence!.

boru değil, söylediklerimiz, savunduklarımız, beyan, dikte, deklâre edip zihinlerini bulandırıp, kalplerini bozduklarımız, dengelerini sarsıp ayağını kaydırdıklarımız, yollarını saptırdıklarımız; etkilediklerimizden sorumluyuz.. hesabının bu dünyada istenmesi çok zor, çünkü sistem yüz senedir sizin ve ‘öte’ derdiniz de yok.. dolayısıyla; atın tutun, yapın edin, ama bigün?!.

neyse,

allah herkesin çarşısına göre pazar versin!. hangi kıyılarda îmarı tâmiri imkânsız yıkım yaptığınız zerre oranızda olmadan;

şimdilik bakın dalganıza!. elbet günü gelir, biri çıkar, çeker neşterini, dibinden kökünden hâlleder, cemiyetleri ifsâd eden ‘dalga’larınızı!.