Pazartesi
sosyal medya şeysisi..
…
sosyal medya… müthiş hazlar verici, uçuk seyahatlerin yeri.. foya, boya, yağ, vernik, cila, teneke üzeri yaldız, imitasyon, replika, altınsuyu kaplamadan mâmul, içi sîret-i halt’tan, dışı sûret-i hak’tan; malzemesi bol.. bulaşıcılığı, geçişkenliği bol, “uydum kalabalığa…” bi yer..
göz önünde ceryan ediyor, saniyede sayısız hadise..
biraz bi olanın bitenin farkında olan, durumları etüt edebilen için de acaip de iyotlu, turnusollü, boya sökücü, foya çıkarıcı, envâi çeşit renkli, acaip göz alıcı, müthiş çekici, fena süslü, velâkin içi hava dolu balonları patlatıcı, kıldan yünden tüyden adamları çöp edici, açığa alıcı, hararet düşürücü, soğuk duş yaptırıcı, parıltı söndürücülü vs. buralar..
sosyal medya… kalıcı olan değerlere, geçmeyen güzelliklere alâka, samimiyet, hissiyat, ihtiram çok az..
anlık da seyrediyor her şey; günlük, gecelik, saniyelik, anlık..
‘herif’ taifesinin kahır ekseriyetinin, hatta fenâ-fanî sınırında gezinen bi ekseriyetle, asıl sancısının erdemli huzursuzluk sonucu, beklenen(!) tam da zamanında gelen kurtarıcılar(!) olup, el uzatıp, uçurum(!) kenarlarından almak için yüksek fehim nezaretinde fedakârca çabalar olduğu, yaptıklarının öyle şefkatle telkin, merhametle tenkit, iyi niyetli bi hatırlatma filan olmadığı hususunda içime çok rahatsızlık verici, ciddi kanaatlerim var.. kahır amaç, eksik yahut, bi başka deyişle, ‘tarife uygun olmayan’ı has imanî bi çabayla hatırlatma filan değil..
baylar genelde de kendi hâllerinde, kendi kutsal azabını bi kenarda çeken, saf gördükleri hanım hanımcıklar için uzatırlar kurtarıcı ellerini kollarını?!. kötülük beklemediklerinden, iyi niyetle düşünüp, yanılanı da çok..
amcalarım tebliğ yapıyorlarmış?!. nedense de hep de hanımlara yapılır ‘tebliğ’leri?!.
avcılık kokan, sinsi sinsi av’ arayan, alttan alta ciyak ciyak nefs bağıran nefs için iyi kılıf!. yiyim yalanınızı!. lan ulanlar, ‘öte’si berisi, hesabı ayrı, yaratan allah bile inanmama hakkını tanımış kullarına, özgür bırakmış, siz kimsiniz!.
saf ve sek imanın tenkid tarzı, ifadenin muhatabına arzı çok başkadır.. tabii olduğu için haysiyet zedelemez, aslâ rencide, rahatsız etmez.. kavî kalbe sahib edilenler, nasıl kıyamete kadar kapanmaz yaralar açıcı keskinlikte olduğunu bildikleri için dil ile deklare etmekten dahi rabblerine sığınırlar..
toplumun “deli, anormal” diye tavsif ettikleri, bilinenin alışılagelmişin çok uzağında, uçuk kaçık bakış açılarına sahip şu markasız modelsiz ‘tip’lerin cemiyetin ayıp ve kusurlarını görüp tepki verme şekilleri, tenkit ve telkin biçimleri başka.. eziyetleri hep kendilerine..
endişeleri insan için üzülmek.. tezahürü; kusursuz bi içselleştirme; içten, için için yanarak, geriçevrimsiz bi râzılıkta duâ..
korumacı, kollayıcı değil, sahiplenme hissi de değil, doğrudan dirrekten yekten sahip olma arzusu; her şeyi nâmus meselesi hâline getirip etiğin duvarlarına çarpan kazma anlayışla da?!.
kendine kendinden menkul, kesintisiz uyarı ve müdahale vazifesi vermiş, kayıtsız kalmayı kendine verdiği o vazifeden kaçış sayan da, hayret bi sorumluluk duygusu yani?!.
hani kaba korumacı, ilkel erkeksilik duygusu ile bile değil, tamamen önceden ayarlı, ince ince hesaplı, detay detay, milimine kurgulu?!.
kadın erkek arasındaki o yaradılıştan konulmuş, görünmez, asil, gizemli mesafe hepten de sıfırlanınca ünsiyet peyda olur, bu tarz bi ünsiyet ise, kadını da erkeği de fışkılaştırır, birbirinden farksız hâle getirir.. “fışkı”, halk dilinde, genelde at eşek gibi mahlukatın def-i haceti sırasında ettiği şeye denir.. bir de bi ağacın dip kıyı yerlerinden ince çubuk, “piç” de tabir edilen sürgünlere..
yeryüzünde aşırı gelişmiş, özel tip mülkiyet duygusuna sahip tek mahlûk insan.. bir şeyi istediği zaman kendince en göz alıcı, en süslü, en leziz, en çekici, en güzel olanına sahip olmayı, zerresini paylaşmadan inhisarına almayı, başköşede, sürekli el ve göz önünde, takip, görme, koklama, tatma, dokunma mesafesinde tutmayı ister..
eğer bi kadın sırf, sırf göz kamaştırıcı biçimliliği, endamı, dişilliğinden, bi adam yakışıklılığı, biçimli kasları, gösterişliliğinden dolayı tercihan isteniyorsa, bu sadece pahalı, cins bi kaniş, bi fifi edindikleri anlamına gelir; yanlarında süs, gezdirmek, dikkat çekmek, etraflarına fiyaka yapmak, hava basmak, caka satmak, gururla göstermek, teşhirle baktırtmak, karşılığında iltifat toplamak ve kasım kasım böbürlenmek için mükemmel bi araç, bi cinsel obje, süper, çekici göz alıcı ortam iltifatlarının tamamını toplayıcı bi oyuncağın sahibi oldukları anlamına..
ha, bi de “şişkin bi cüzdan, kalınca bi varsıllık” meselesi var.. bu, tüm dünya kültürlerinde insanlar arasında en çok sözü edilen şey.. çok az insanın kendini soyutlayabildiği bişeydir bu.. tüm hayat sanki zenginlerle fakirler arasındaki uçurumda cereyan eder..
şişkin cüzdan ve onu şişiren şey/şeyler sürekli alâka odağı, meraklılarının gündeminden hiç düşmeyen, dünyanın milyarları insanının arasında çok az, belki bi avucunun sıfır bi umursayışla kayıtsız kalabileceği aşırı etkileyici, fena akıl çelici, göz, kalp ve ruh alıcı, insanlık tarihinde cazibesine dayanılması imkânsız, vazgeçilemez sayılan şeyler arasında bişey..
hangi tercih ve şekil olursa olsun bi örtülü hakkında kim ne düşünür, ne şekil bakar, nasıl yaklaşır, sataşır, sataşma kalemleri ve niyetleri nelerdir; sanıyorum hanımlar pek düşünmez bunu.. fıtratlarında süs ve beğeni arzusunun varlığı kendini sürekli kuvvetle hissettirip çoğu vakit çok şeyin önüne geçtiğinden.. kutsalların bile..
erkekler fıtrat gereği kadından fena etkilenir; çünkü kadın dünyanın süsü yaratılmış; altı kalınca çizilmek gerek.. biri iki istisna hariç, kâinatta bütün mahlukatın erkeği süslü iken, insanın dişisi süslü.. ve değişmeyen de şey, mahlukatın kahır ekserinin hep erkek cinsinin dişisinin peşinde oluşu, kur yapışı, ilgisini çekmeye çalışışı..
dünyanın süsü, hayatı çekici kılan yegâne demirbaş, can alıcı, akıl çelici, vazgeçilmez cazibe odağı, cezbe unsuru, dünyadan sevdirilen üç güzel şeyden biri ve göz nuru olan namazdan sonra en mühimi.. üzerine kimsenin diyebileceği tek şey yok, yaratan böyle yaratmış ve hayatın, neslin devamının tam da demirbaşı, zerre itirazsız; de, lâkin işte!.
neden hep ayağa düşürülür, düşürülmeye çalışılır; emânet ve baştaçları iken?!.
hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu..
şimdi şurda ‘şehvet’e son derece zorlama, âmiyâne mânâlar yükler nefs, az açmalı bunu ki, kendine ufak büyük bi çıkma yapmasın?!. zaten de nefs bu; bıraktığın yerde kendi hâlinde otlamaz, illa bi maraza çıkarır, adını andığında.. zanneder ki yana yakıla çağırıyorsun dingili?!.
kelimenin kökünü kökenini bilmeyen, bi haltım öğrenmeye de azcık gayret etmeyen, hayatın toplumun, geçmişin geleceğin ülkenin tek bi gerçeğine dair hiçbi zıkım bilmeyip, kendini her bi ‘dışkı’yı bilen adam sanan?!.
“şehvet” Kitabî, Arabî lügat bi kelimeymiş, “istemek, arzulamak” anlamındaymış basitçe..
“doğal” da değilmiş kendisi; “tabii”ymiş.. işi bilen feylesofların ona “doğal” dememe nedeni, “tabii, tabiat” demekle ‘Yaratan’ bir gücün de varlığını hatırlatmak içinmiş.. yaradan’ı yaratıcısını aradan çekersen “doğa, doğal” tam bi allahsız yani?!.
tam da böyleymiş, de konu bu değil şimdi.. konu ne, şu an billah kopmuş durumda kafa, koptu, kopuk, kopmuş durumda..
yani, sırf “tabiat” dendiğinde, onu ‘Bir Yaratan’ın var olduğu gerçeği beraberinde tabii olarak geleceği hususundan kaynaklanan bişeymiş, işi bilenlerin “tabii, tabiat” demesinin nedeni.. seküler pozitivist dinsiz donsuz düşünce bu düşünüş şekli ve söylemden aslandan kaçar gibi kaçar..
sırf “allah, yaratan” filan dememek için, ıkıntıdan “doğa” gibi bi kelime türetmek zorunda kalmışlar şeylerinden, sonra da ondan “doğal” sözcüğünü üretivermiş lavuklar?!.
gerçi, kimdi bilmiyorum, “felsefe öğrenmeseydim, dindar olurdum” diyen de bi filozof var..
yani, bizzat anlıycaam; “doğal” denilen kelimenin o anası olacak ‘doğa’ dinsiz allahsız imansız izansız bi kevâşedir yani!. ister “tabii” ister “doğal” desin diyen, bunun en samimisi hayvanlarda bulunur.. hayvan sırf zevk olsun diye yemez içmez, sevişmez, çiftleşmez; hayvan bunlardan tabiatındaki sevk hiss-i tabii’sinin dışına zerre taşmaz, hani aklı erse bile, ‘insan’ yaptığı ‘hayvandan aşağılığı’ yapmaz, fazlasına hayatta tenezzül etmez, sırf hayatını, neslini devam için fıtratından gelen o duygudan ne bi zerre eksik bırakır, ne bi fazla kullanımda bulunur; yerli yerinde istifade eder, en ufak bi israfa girmeden yani, ifrata kaçmadan, tefrite düşmeden..
ihmâl hiç etmeyerek, insandan insana da değişkendir anlayışlar ve kavramlar;
şehvetle ‘tat’, şehvetle ‘koku’, şehvetle ‘lezzet’, şehvetle ‘güzel’ arasında bi çeşit yol, bi bağ vardır..
ve bişeyin açlığı eğer meşruiyet dairesinde giderilmezse onuru zedeleyecek, kişiliği yok edecek, dengeyi bozacak, insanı kötü hallere düşürcek bişeydir..
var olan şekilsiz duyguları kontrol altına alıp tanzim talim terbiye edip birer erdeme dönüştürecek bişeye gönülden bağlılık gibi bi ‘inan’a, inanışa sahip olmayan, o yolu, mesafeyi bi solukta aşmak, o bağı kökünden koparmak, utancı ilkesizce hiçe saymak için hep hazırdır.. tokluk, geçici doymanın verdiği geçici bi histir.. insan acıkır, yer, doyar, sonra bi daha acıkır.
şiddetli açlık, beraberinde getireceği o şuur ve kişilik kaybının önüne geçebilecek yüksek düşünce ve duyguları insana telkin eden duygu, her babayiğidin tahammül edemeyeceği doygun ağır başlı bir inan, imândır.. açlık ya da tokluk, bu hislerin fıtrî ve hayatın kaynağı, geleceğin devamı gereği ve kontrol edilebilir olması, insanı bi nebze olsun, doyumsuzluğun vereceği o büyük huzursuzluktan vareste kılan, rahatlatan bi şeydir..
tekrar ile;
hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. “şehvet” diyince, kadın erkek arası bişey, çekim filan anlaşılıyor?!. fena uyuz edici bi durum!.
bahçede envâi çeşit koku, renk ve güzellikte çiçek yetiştirmek, kafeslerde güzel ötümlü, gösterişli kuşlar, gösteri gösteriş için pahalıdan pahalı atlar beslemek, akvaryumda pahalı balık bakmak, sofrada leziz ve çeşit yiyecekler görmekten, tatmaktan hoşlanmak, yeterince doyup kalkmak yerine sırf damak lezzetini tatmin tesiriyle filler gibi yemek… daha da örnek bi milyon; kendinden geçirici, ayağı yerden kesici, oyalayıcı birer şehvet örneği.. şimdi de lüksa pahalı mekanlarda bi avuç para döküp milyon çeşit bilmem ne kahvesinden tek tercihlediği, sanki de kişisine özel imâlat birini içmek..
kontrol edilemez bir duruma gelir, az daha derine indirilirse, içinden hiç çıkılamaz bir hal alacak da bi durum;
geçim, toplumsal bi fayda, bi artı katkı için değilse, haddi aşan bi mebzûllükte çiçek yetiştirmek, alımlı hayvanlar beslemek göz şehvetinden, ruhu kalbi teskin edici savtlar dışında, iç gıcıklayıcı, doğrudan nefse dokunan şarkılar filan dinlemek de kulak şehvetinden diyo dimağım da, içimden bi ses de uyarıyo; bak olm, netameli meseleler bunlar, linç edilmezsen kokoreç edilirsin, girme istersen o topa şindi diyo?!.
içses?!. tehlikeli sulara dalıyo ki mevzu, ki uyarıyo alttan alta, içten içe?!.
bu hususları kendinden başka bi kimseyle konuşmasa da dil, sadece kendine yazıyo olsa da kalem, dinleyim kendisini.. sağolsun, macera içinde deli macera, kaç sayısız kez ateşin içinden, ölümün kıyısından almışlığı var, ayıp olmasın!.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder