Pazartesi

devam…

yaşayarak öğrenmek; en kestirme öğrenme biçimi.. onlar; yaşayarak öğrenmişler.. hayatın en zirve, en dip kıyı köşe bucak, loş yerlerinde dibine dek yaşayanlar insanı dünyayı hayatı en dibine anlar onlar.. sonra, geldikleri yer, kendileriyle ilgili hayatın en trajedik, hâttâ en ölümcül şeylerine bile müstehzi gülümseyişlerle bakmak.. onlar dünya ve hayatının öyle daimi demirbaş edilip, en tepeye çıkarılıp, tapınılacak bir şey olmadığının dünyaya ispatıdırlar.. onlar her şeyden mizah çıkarabilenler.. kendilerine ölümün bile komik geldiği, insanlar olup çıkmışlar onlar; hayatı en ağır yaşayarak içinden geçmekle ve her nasılsa da sağ çıkabilip?!. onlar için ‘son’u ve sonunun nereye gittiğini, gideceğini bilip, dünya ve içinde olup bitenlere bakarken, itminan içinde, bundan daha da tebessüm ettiren bişey de yok.. hayata dair her şeyi, hayatını ardına tek bakış bırakmadan fedâya hazır insanların itminanı bu.. merhum ahmet kaya, şarkısının sözündeki gibi, “martılar ağlarken çöplüklerde, durmadan gülüşecek…” hayatı hafife almak değil bu, aksine alabildiğine kutsamak; hiç umursamayarak kutsamak.. ve kim bu kadar kutsar hayatı, zerre umursamazdır ‘son’u, sonunu, ölümü; şehirlerin tepesine bombalar yağıyor, o uçuk sevdiğine sarılmış, şarkı söylüyor?!. bunu insana bir şeye, birine zerre sarsıntısız saf bir imân yaşatabilir ancak.. geri dönüşsüz, geriye bakmaksızın, baktıracak bir şey kalmaksızın, gülümseyerek öylece yürümeyi göze almak, sonuna?!. müthiş his!. dünyanın, insanlığın yüz akı, ümmetin yetimlerine bakarak da söylüyorum bunu.. başka bi dünya misal var.. misal, avrupanın ortası yerde, 90’lı yıllarda ‘adam’ adamlardan bilge kral’ın ülkesinden bir gerçek sahne; 120’lik granatlar tepelerine yağarken, kahve hastası insanların gençlerinin, kaldırım kahvesinde oturup, hemen yanlarına yörelerine düşen ‘ölüm’e zerre aldırmadan, gülmeli sohbetli kahve içmeleri yahut 12 eylül öncesi çatışmalarda, kurşunlar çok şeritli, vızır vızır bi ıstanbul-ankara otobanından daha hareketli iken, gençlerin bi yandan çatışırken, aralarında ‘kaç kızılderili kabilesi sayabilme” yarışı yaptıklarına bakıldığında daha iyi anlaşılır hayatı çok da “şaapma”yış, ölüme tırmık çekiş, kafa tutuş, kafa atış.. iyi de, “yaşamak varken ölümden bu kadar söz ediş?!!. ne nekrofilik şeysin sen böyle?!” demezler mi adama?!. derler.. desinler; ölümü bu kadar ti’ye alan, hiçe sayanlar kadar kim biofiliktir ki?!. geçmeyen, gerçek güzelliklere bütün algıları sağır, günün güdük insanı inanç kalp his katili olmuş, üstüne ateş döküyor, ölüm yağdırıyor mazlumların, mâsumların, elinden duâdan kanayıştan, için için yanıştan başka bir şey gelmeyen mustazafların.. ve allah vaadi; içlerinden yiğit önderler çıkaracak.. onlar, zulüm var olduğu müddetçe de karşılarına hüseyin’ler gibi dikilecek, kötürüm kalplerine korku salacak, akıllarını başlarından alacak hamza’lar gibi adamlar hep var olacak.. bide, ölümleri gözünü kırpmadan kaç kez de göze alıp, bitürlü ölmeyip, ölemeyip yaşayan, yaşamak mecburiyetinde kalanlar var; her şeyi yaşamış, en derinine hissederek anlamış, durdukları, kaldıkları, geldikleri yerde çaresiz yaşayanlar.. en çok onlar hisseder açlığını merhametin, şefkatin, kimsesizlikten, çaresizlikten bir şeye, birine sarılmanın, sarılarak düşmemenin.. onlar için hayatın imkânsızlarından biri; birine sarılmak, öylece de kalmak, şair dediği, son nefesini orada, öyle vermek.. bir kez olsun bir ağaca, bir taşa, müşfik bir insan evladına yaslanıp, sarılıp, omzuna, dizlerine başını koyup, anne karnında cenin emniyetinde, kucağına gözlerini kapatıp sığınmanın eşsiz sonsuz huzurunu bir kez, bir ân olsun yaşamadan öylece geçip gidecek olmak şu dünyadan?!. bunun acısını annesizler bilir en iyi.. onlar için en büyük teselli; dünyanın rahat yeri olmadığı.. mükâfaat, mücazaat da.. âdemoğulları, havvâkızlarının en bohem, en laylaylom yaşayanları için bile imtihanı ağır dünyanın, dünya hayatının..anlamaktan nasibi olanlarının sonunda geleceği yer, dünyanın bir anlama, inanma, öte’ye hazırlanma yeri olduğu hakikati.. dünya, her şeyi anlayıp, sindirip, inanıp, ‘insan’ gibi yaşamak, ‘insan’ mahallesinde kalıp, aziz emaneti Sahibi’ne ‘insan’ gibi, en güzel biçimde teslim yeri.. başka yol yön inanış, çıkış vakit kaybı, ömür israfı.. göze alan önden buyursun?!. hayat karşısında tahammül edemeyişimiz, içinden çıkamayışımız, yolu bilmeyince çırpınışımız, sarpa sarışımız, saçmalayışımız, yalpa yapışımız, düşüp dizimizi kanatışımız, kahramanların krallarından donkişot gibi, sonunda gerçeklere toslayıp kafamızı gözümüzü yarışımız, dibe batışımıza bakınca yol daha da belirginleşiyor önümüzde.. hele ki ispanyolların giyotinden beter, “donkişot olarak yola çıkan nicesi sanço panza olarak geri döndü” sözü de dururken tepesinde insanın?!. işte niye tepeden tırnağa ‘hayâl’ oluşumun nedeni.. bunun için.. anladıklarım hayâl, sevdiklerim hayâl, uzak ve habersiz aşklar dolduruşum, ‘insan’ ve hayâli hikâyelerini biriktirişim içime bundan.. hepsi birer ‘hayâl’ olmalı, kalmalı bende.. benim gerçeğim hayâlin ta kendisi.. neşeyse ham ve şekilsiz neşe, ölümse sonuna kadar ölüm, acıysa iliğine kadar acı, hüzünse kalp kapakçıklarına, kulakçıklarına kadar hüzün, kayıpsa son zerresine dek kayıp, bunların hepsine aldırmadan gülümsemekse, sanki cehennem içinde cenneti yaşıyormuşçasına bir itminanla, deliçocuk bir gülümseme; dünyada gerçeğimi en dibine yaşadım da ve her şeyi ve her şeyiyle.. o ‘her şey’in içinde her şey var, ‘kalp’, ‘can’, ‘tin’; de, ‘ten’ ve ter’ değil lâkin.. sayısız kez de kötü yollara da düşürdüm de kalbimin yolunu, uğrunda öldüğüm ilkelerimi iliklerine dek de sıyırdım benliğimden, saf ve kirletilmemiş şeylere olan o katıksız kesintisiz kemiksiz katı ihtiramımı, kat’î inancımı da bilerek de ittim bir kenarlara, en mezbelelik yerlere, erdemsiz de oldum; isteyerek değil, yana yana.. bıraktım ortaya varlığa, varlığıma, varsıllığım her neyse, onlara dair her şeyi, açık büfe gibi, bakmadım da kim oturmuş başına, parçalıyor, aksıra tıksıra, oflaya terleye yiyor, yağmalıyor?!. dedim, kim ne ile, nasıl bakarsa baksın, kendimi bile isteye düşürdüğüm, en dip hâllere; abuş çehre, müstehzî bakışlarla, kim dokunursa dokunsun kirli ellerle, kim ne alıyorsa alsın, sonunda miri malı yağmaya açmışım hayatımı ve nasıl olsa zerre bir iz bırakamayacaklar, eserleri kalmayacak.. kir üstüne kir?!!. baştan ayağa kire gönüllü bulanmışların kirlenişi olmaz.. bende kalacak olan, kalan, kalmış, kalıcı olan, aslâ da değişmeyecek, kalbimde ruhumda son nefesime değin silinmeyecek, en güzel, en saf, hiç kirletmeyecek, üstüne kimden ne gelirse gelsin aslâ kirlenmeyecek, üzeri örtülemeyecek şey yalnızca yalnız ve devrimci ruhların bıraktıkları asil izler.. bende kalan tek şey o; ve tertemiz.. gerçek hayatta da, sanal yazın dünyasında da bir tek onlarla pürüzsüz anlaşabiliyor ruhum, bir tek onlara yer var, dünyada el kadar bile yer kaplamayan, cürmümce varlığımda, bende.. dünyanın bütün asil ruhları bana eş, kardeş, yoldaş, anlamlı, sevimli, sevgili, uğruna ölünesi ‘cân’dan da ‘cân’.. ‘hayâl’ dediklerim kadar, sayıları zafer işaretine kalkmış bir elin parmakları kadar, ‘gerçek insanlar’ım hep onlardan.. ‘anlam’dan yana bir ‘insanevladı’ hakkında bir kez kalemi kırınca kalp bir daha dokunup, alıp oynayıp, evirip çevirmiyor, onu yüreğinin en müstesna, en mutena yerine binbir ihtiramla koyuyor, en eşsiz, sonsuza dek soğumayacak, en sıcak hislerle örtüyor üzerini, bir daha dokunmamacasına.. aşağılık bulduğum her neye, neyine bularsam bulayayım kendimi, hayatın dünyanın, onlar, içime işlemiş insanlar, o yüksek ruhlar, asil kişiler karakterler dokunulmamış yürekleriyle önümde, karşımdalar.. sûretlerini sürekli tam karşımda, gözlerim önünde, alın hizamın üzerinde, baş tacı yerde tutuyorum.. her baktığımda gözlerine, onları bana bakıyor buluşum beni ayakta, hayatta tutan şey.. hayata tahammül için sarılıyorum da uzaklarından ve haberleri olmuyor bundan.. ve en güzel, en manidar sarılış da bu.. kötürüm kalbim, mefluç ruhum onlarla ayağa kalkıyor, dikiliyor, dik duruyorum, hayata ve olduğu yere kıvrılıp, gözlerini kapatıp, uyuyup bir daha uyanmamayı dileyen, dünyadan elini eteğini çekmeye her an hazır kendime karşı.. onlar, o seçilmişler; güzel allahın güzel yarattıkları, eşsiz bir kalp, his, sonsuz güzel, engin iç dünya bahşettikleri; onların iyilikleri, güzellikleri başkalarının hakkı, onlar başkalarına ait, o eşsiz güzellikler başkalarının kaderine yazılmış, inhisarına verilmiş, biliyorum.. hak iddiam yok.. ilerisine gidip kendimde bir hak görsem, bir engelin muhakkak var olacağını, çıkacağını biliyorum; benden olmayacak, onlardan da olmayacak, ama hep var olacak bir engel.. ‘yaşam’ dediğimiz kaçınılmaz şey engel buna; zorunlu gerçek, zoraki gerçeğimiz, bizim olmayan gerçeğimiz.. üstüne, hayatı bizim bile isteye ve seve kurmadığımız ‘gerçek’ler ve o ‘engeller’i aşmak elimizde değil.. gerçekler… her sabah uyandıklarında, gözlerini açtıklarında burun buruna geldikleri, dudak dudağa buldukları, kendilerini içinde buldukları, yadsıdıkları, ama kaçınılmaz gerçekler.. eğer ben gibi ‘gerçek’lerden sıyrılmış, artık her şeyden kaçış noktasına gelmiş biriyle aramızda bir ‘karar’, ‘söz’ olsa, gözümü kırpmadan, ardıma bakmadan, zaten düşünmediğim sonumu düşünmeden, omzu başında çıkar giderdim onunla; bu dünyadan, gerçeğinden, gerçeğimden ve en uzağa.. ‘uzaklar’ değil, ölüme bile; ve seve seve.. neden bu kadar çuval çuval, katar katar, merkep yükü söz?!. nedir acelen be adam, neye yetişçen?!. “festina lente!” dururken, nedir bu sözü sarpa sardırış, elini ayağına dolaştırış, aklın erdiğinde çıktığın, bilmediğin yollardan dönmeyiş?!. senin o yetmişinde yabancılaşmayla savaşmak için yola çıkan sevimli deli’n donkişot’un bile gerçekle burun buruna gelip, ‘akıl’lanıp’, eve dönmüşken derdin ne?!. yeryüzünde kullar içinde en sevdiğin, rahmetli ümmî bilge büyükanan “kuşların bile yuvası var, benim yok” derken üstüne mi alındıydın çocuk yaşta?!. yok, sen uzlaşmayacaksın, hiçbir şeyiyle; hayatın, dünyanın?!. neden hep ‘hâyal’, ‘hayâli’ yazışlar, adınla sanınla, adresinle çıkamıyor musun insanların karşısına?!. bazıları için bir cevabı olmayan, öyle zor bir soru ki!. biri sert ifadeyle yüzünüze çarpsa şunu, yapabileceğiniz tek şey, tek hece edemeden, huzurdan kendinizi sessizce çekip almak, gerisin geri, doğruca trajik sığınağınıza atmak kendinizi, zaten çoktan el etek çektiğiniz hayattan elinizde kalan tek güzelliği, kalemi de atıp, bitkisel hayata girmek, sonunuzu beklemek.. geçmişte, blog zamanlarında soranlar oldu da “ısrarla hep ‘hayâl’den söz edişler?!. neden?!. ve neden dünyadan bir isim, adres yok?!.” kendini gaip edip yazıyorsa insan bir zaman sonra kendini de bir hayâle büründürmüştür.. zaten de şu deniz deryâ okyanusun adı da ‘sanal’.. bir nevî hayâl.. insan kendi kalbini tanımaya başladığında, bir kalbinin var olduğuna inandığında, evvelce tanışmadığı bilmediği hislerle yüz yüze geliyor; bilmediği, lakin farkına varıp yaşadığında mesrur/meyus olacağı da hislerle.. mesrur olacağı hislerle tanışabilmesi için kalbiyle arası iyi olması gerek insanın.. kendini hayâl kılanlar, kalbini hiç hükmüne indiren, yok sayandır da.. var saysa, onunla sürekli kavgalı, bulduğu her fırsatta yok etmeye de çalışan.. gerçek dünyaya her seslenecek olduğunda sesini kısan, susturan da.. bu yüzdendi ‘gönül diyo ki…’ diye başlattığım, görünüşte baştan sona absürt, ama içten içten kanayan, yüzlerce sayfa yazı.. gönlünün kafasına göre takılan, hayatın acısı tatlısı ekşisi tuzlusunun dikine dikine giden, afakî bakışla zırva böyle ortaya çıktı.. “zırva tevil götürmez”miş.. ben bunu ‘tevilin bi cinayet filan işlemeden zırvayla yan yana iki adım yürümüşlüğü vakî değil’ anlıyordum.. bunca başıbozuk yazı?!. adı da ‘gönül diyo ki’?!. böylesi bi gönlü kim n’etsin!. tesbih olsa çekilmez!. ‘gönül’le ilgili milyon şiir şarkı yazı söz, külliyat derecesinde eser vardır.. hiçbiri ‘gönül’ denilen şeyle bu kadar oynamaz, böyle tanınmaz bi hâle getirmez.. sayısız sonsuz “gönül” sözleri içinde biri biraz bi dikkatimi celbetmişti, hakikaten “bizim yûnus” bi adamdan, “deli gönül ebdâl olmuş/gezer elif elif diye”; “elif”i de hep mertek sanarak?!. zaten de “bizim yûnûs” ‘aşk’a düşmeden önce eşkıyanın tekiymiş.. çok tuttum.. molla kasım’a bilmeden söylediği de yenilir yutulur değil.. bide “uslan artık deli gönül”.. bu vardı.. şarkı, orhan baba şarkısı; uslanacak olan “gönül” orhan babanın gönlü, bizim gönülle bizi bağlamaz, çünkü taa aklım ilk erdiğinde hayata, kavgaya dediydim bi kere ömrümün sonuna dek başucu serlevham olarak da kalacak sözümü; ‘uslanmak uzlaşmaktır.. uslananın…!’ ha bide, “iki gönül bir olduğunda…” falan da derler.. öyle, dedikleri gibi de samanlık seyran filan olmuyor hiç de.. öncelikle, “iki gönül bir…”?!!. çok zor; imkânsız derecede zor bişey bu.. kimyâda alaşımlar gibi tıpkı; metallerin yüksek ısıyla yeni bir madde oluşturması, bileşik, bileşim; ametallerin yüksek basınç altında bileşip saf madde oluşturması gibi.. biaraya gelebilen metaller bile anca çok zorlamalarla bir olabiliyolar; özelliklerini de kaybedip, başka bir şeye dönüşerek.. kendiliğinden, gönüllü değil yani; mutlaka bi dış tesir?!. ve aşırı kuvvetli?!. zorlama şartlarla anca.. ve artık da hayatlarını başka bişey olarak sürdürerek.. kalsın, tabii yolla, kendiliğinden gelmeyen şey kalsın!. “iki gönül bir…” demek, ‘gönüller arası zerre pürüzsüz, iğne ucu boşluksuz’ demek.. gönül tamam da, ya ruh, ruhlar?!. siyam ikizi olsalar yine ayrı ruhlar?!. imkânsız ihtimâl yani.. “iki gönül” ‘iki gerçek’ de demek.. iki gerçek bir olduğunda ondan saf ve sek, pürüzsüz yekpâre bişey çıkmayacağını biliyorum.. olsaydı keşke, olabilseydi?!. deneyimim değil, olmadı, olmayacağını kesin bildiğimden olmadı, inanmadığım için olmadı.. bunu hayattan, hayatın ağır hakikatlerinden biliyorum.. öyle bi dünya yok.. yolunu yürürken rastlaştıkların arasında hakikat bir kalbe sahip, yekpâre birilerinin varlığına şahit olsan, kuvvetle hissetsen de, yok, çünkü kaderinde yok, çünkü kaderine yazılmış değil, çünkü kaderine yazılmış değilsin.. bunun için yok işte.. yoksa ‘yazan’, ‘yazacak’ olan yazdıktan sonra kim itiraz eder ki, eyvallah, belî demeyip?!.nedendir, O’nun hikmet sırrıdır, gerçek kadınlar gerçek erlerle, gerçek erler gerçek kadınlarla bir elin zafer işareti parmakları kadar olanı hariç, hayatta denk düşürülmezler.. öteki dünyayı bilmem, ama bütün vuslatlar visâllerin oraya bırakıldığını çok duyarım, müdrik rakik, ne dediğini bilen kalbe sahip edildiğine kuvvetle inandığım çok ağızdan.. teklifi tercihi de olmaz bunun; yolların kesiştiği yerde, bir başka ihtimâl kalmadığı, başka bir son olmadığı, çaresiz, yolun sonu orası olduğu için getirir o yere, hayatın akışı.. kaderinde olmayan şeyle de karşılaşmaz insan.. o yüzden öyle bekleyiş/beklenti içine girmemeli.. beklenti çıtasının yüksekliği aynı zamanda gönlün düşüp kafasını gözünü fena yaracağı, ömürlük, ciddi hasar vereceği irtifanın da yüksekliği demek.. bi ikisi çok iyi kankadır ha, aralarında mütiş senkronize bi çekim, biri artarken öteki de artan yahut azalırken azalan, adına “katsayı” denen, hayatta bozulmaz, şaşmaz bir denge vardır.. yani; imkânsız , zekî, hazırcevap zamane gençliğinin dilinde çok duyduğum, çok da tuttuğum, çok da güldüğüm o mütiş mottoyla “çok da fazla şaapmamak lazım!”.. yani dünya ömrü zaten beş bile değil, en fazla üç gün bişe, öyle tûl-û emeller falan?!. “kalp, ruh ikizi”ymiş?!. ‘öküzü’nden çok da, ikizi?!. bunların dünya kadar öküzü var da, ikizi?!. tevafuk eden vardır belki ‘öte’ bir kâinatta?!. yani, arayışlar, çırpınmalar beyhûde.. yani yormamak gerek kalbi de ruhu

Hiç yorum yok: