Perşembe

gönül dio ki…

(madem masaldan ‘gerçek dünyaya düştük, yani ki sahte dünyayahikâyesine devam edelim, dünyanın yalnızc benden duyacağı, bizden başka ve hiç tanımayacağı, tanısa anlayamayacağı isimlerin…)

salaklara, yani; ‘adanmış’ların, ‘nezir’lerin en kâmillerine..

rahmetli nezir’e söz verdiydim; adını aldığım, çatışmada yanıbaşımda vurulup, ellerimle kabre indirdiğim, kabri başında adını aldığım, adıyla yaşayıp, adını yaşatacağım, adıyla yazacağım, yazdığım nezir’e..

hikâyesi zor hikâyemizin yetişebildiğim yerlerini yazacaktım; ‘dünyayı ayağa kaldırmadan, kimselere ilişmeden, kırıp dökmeden, sessizce, dipsiz bir okyanusa döker gibi kelimelerimi; kimse bişey sormasın, gözlerimin içine bakıp sorgulamasın, anlamdan anlamadan uzak, peşin yargılamasın, kınamasın!.’ diyerek..

şu, adını çok az insanın bildiği ‘nezir’ denen, adanmış, esîr, kurban adam… yıllardır kendi içini emmekten, içinde zerre hayat emâresi kalmamış adam… ona, ‘bigün çık lan bi maltaya, voltaya, havaya, ışığa hayata; yaz, hikâyenizi, bi gün-güneş yüzü görsün, bi dünya nefesi aldır; içinde ölmeye yüz tutmuş, can çekişen yaşamak umuduna!.

görücüye çıkmak, geçmişinizi açığa düşürmek değil lan bu, sadece bi nefes; hani ‘bi görcek okuycak kınayacak olacaksa da kınayan da kınasın anasını satiim, gidip en hasından hint kınası temîn etsin aktarlardan, gayr-ı münâsib yerlerine yaksın, ben böyle çıkarım kendimi gömdüğüm yeraltından, açılırım sulara; yelkensiz, küreksiz, can yeleksiz, salsız sandalsız, korunmasız, savunmasız kalkansız!.’ diyemedi.. tek bi kimseyle göz göze gelmeyi göze alamazdı çünkü..

şu ‘nezir’?!!. dünyalık adı lazım değil olan adam?!.

ölmeden ölmüşlerin hikâyelerini anlatmak zor.. hayata, insanlara, kalabalıklara yabanî, bu dünyadan değil seçtiği isimler.. 

iltifat etmez imitasyonuna, naylonuna; dünyanın gerçek adam’larıyla ‘dünyanın gerçek kadın’larını, ‘gerçek insan’larını arar.. âlem sırıtırken kendinden geçmiş, bakışları derin kederli, yüzleri gölgeli, içlerinde hüzün; kaygıyla bakar etrafına..

zâten de bahtsızlığın en koyusu; dünyanın ‘gerçek bir adamı’nın ‘gerçek bir kadın’ıyla karşılaşmaması; dünyanın ‘gerçek bir kadın’nın dünyanın ‘gerçek bir adamı’la karşılaşmaması gibi.. 

‘ne’; kendiyle kavgada vitesten atıp fenâ kızdığında güzel konuşur, kelimeleri dolanmaz birbirine, karışmaz eli ayağı.. kendiyle kavgalı olmadığı zamanları ise, boş beleş zamanlarıdır.. boş zamanlarında içi boş bi susak gibi susar..

sokaktan gelmiştir hani.. hani sokağın dilinden de iyi de anlar.. iyi de söver yâni..

sokağın ortak dilinin tek övündüğü şeye de bak; iyi dövüşmek, iyi silah kullanmak, iyi bilmem her neyse işte!.

lan şu nezir bu her bi nâneyi de iyi bilir, bilmek zorundadır.. ama bunların hepsi çok geride, gençlik yıllarında kalmıştır.. şu lavuk, sokağa çok iyi bir gelecekten düşmüştür.. düşürülmüştür yani.. köyden çıkıp kentin gecekondusuna oradan, şu öptüğümün, zorlama, sûnî, zıpır sınıf farkı yüzünden zor kabul görecek olsa da, aslanlar gibi girer, hiçbi yerinin olmadığı, âit olmadığı ultra lüks semte.. kısa sürede yerini kendi elleriyle hazırlar, şu burnu havada hoppa ve züppe sınıf içinde…

sonra… sonra, o ve onun gibiler kendi sınıflarının üzerine işerler; yaptıklarının utancıyla, gerçeği öğrendiklerinde.. 

ayrıcalıklı saydığı okullarıyla, fakülteleriyle oynar resmen; sanki elinde tesbih anasını satiim?!!. dört mü beş mi, kelle okuldan sonra, düzenle, toplumun şu yüreğe bakmasını hiç öğrenemeyecek olan aşağılık kısmıyla, kurumlarıyla alay eder gibi, birbirine zıt iki okulu bitirir, uzun yıl aralarla; hani nerdeyse öğrencilikten emekli olmaya yakın..

onların erişilmez ulaşılmaz saydığı, sandığı ne varsa hepsinin içinden geçmiştir; üzerine sıçratmadan, paçalarına bulaştırmadan.. özel, ayrıcalıklı, "ancak soylular erişebilir, başarabilir, gördüğünüz her şey onlara aittir, yabancı giremez!.” dedikleri nere varsa kafa yapar, sarakaya alır, bigüzel dalgasını geçer, hepsini bir bir alaşağı eder nazarında; iki paralıktan beter... bi süre sonra o lüks semtte çevresinde yaşayacak olanlar, utanırlar yaptıklarından; halkı aşağılayarak kendilerinin yükseldiğini sanmaktan...

soylulara ve soyluluğa kelimelerde bile düşmandır o!.. çünkü kan bağıyla, sonradan kazanılmış kotarılmış konumla bir ilgisi yoktur asâletin.. o ruhla karakterle alâkalı bişeydir..

güzellik çirkinlik de öyle.. izâfidir.. güzellik çirkinlik ne, kime ve neye göre?!. var mı bi standardı, bu olmayan standardı kim belirler, kim kime güzel, kim kime çirkin?!.

insanın ayağını yerden kesecek olan anlamlı olandır oysa güzel olan ve geçici olmayandır.. bu yüzden iltifat etmez onların sunduklarına.. adı ‘dünyaya hayata yaşamaya perhizli’ye çıkar; hani “bi yerlerindeki rahatsızlıktan dolayı" gibi.. oysa hiçbir ıkıntısı akıntısı yoktur onun..

aksine.. ama onlar bilmezler.. bu yüzden hep bile bile kaçırır randevularını, hem büyük bi zevkle.. en komik buluşma hikâyelerini yazar; bizatihi yaşayarak.. ta ki o sahte suni dünyanın yaldır yaldır yaldızlarına, yıldız yıldız yıldızlarına, konfetilerin uçuştuğu elvan elvan envai naylon dünyaların ‘renkli’lerine kafayı yedirecek kadar..

Hiç yorum yok: