12
Perşembe
rubikon’u geçmek…
ne muhteşem…
… “fefirrû ilallah!.”; “allah’a firar edin!.”
11
şu yazışlar…
(… karmakarışık!. ne bunlar?!!.
sen hiçbir zaman bi yazar olamayacaksın suâvi, olmayacaksın!. (suâvi kim lan?!. muzaffer’e ne oldu?!. her yazışta başka isim, isimler?!!. bi oturt şunu artık, rayına!!.)
10
yazmak.. bizamanlar nası ve ne kadar ham hayâl, saf hayâl içinde yaşıyosam, bidünya yazmışım hayâli isimlere?!. sonra hayat denen şu kabbe getirip getirip kazık gerçeklerini uzattı burnuma!. ağır kokusuyla!. bi uyaniim diye artık, hayâlden, rüyâdan?!.
aşkolsun penpe!.
… ‘aşk’ olsun!.
9
“yıldızlı semâlardaki haşmet ne güzel şey!”
yıldızlı bi semâmız oldu da haşmet, biz ordaki haşmeti takdir mi edemedik?!!. aşkolsun!.
‘âşk olsun!.’ dediydim en son, hani olduydu da ya, penpe, işte ordan köpürüyor hikâye, benim sonsuzuma akıyor, senin geçen sene içini boşallttığın reçel kavanozunu bile doldurmuyor, çünkü senin kalbin kalp değil!. senin kalbin içi boş kab bile değil, eğer olsaydı, sonsuza akan aşktan sıçrayan damlalar, kıvılcımlar kalbinin bi kıvrımında kendine yer bulurdu!. sen aşkı inkârla onu dümdüz, kaygan bir satıh eyledin; giriftlkten uzak, oylumu, büklümü, pilesi olmayan!. kaybettin penpe… aşkı, aşkımızı, beni!.
“beni kaybettin artık penpe/sen çok bekleyeceksin”…
çok beklersin yâni!.
evet, sen aşka hiç inanmadın, bunu yüzüme çarpa çarpa söyledin!. ne kadar acıydı ve acıdı, biliyor musun, yüksek bi yardan kayaların üzerine atsan daha iyi!. paramparçayım penpe!.
geçmiş… kaç yıllar evveli.. o günlük sayfaları zamanları.. yazının şiirin edebiyatın zirveye çıktığı..
sonra bi gün geldi, buhar oldu her şey, onca şiir, şarkı, yazı, kalem sessizce kayboldu.. sanki hiç var olmamış, milyon, belki milyarlarca insan nası bi çocuk sevinç, heves heyecan yazmamış gibi?!.
o yazılar, bilog zamanları… çıktığı ilk yıllarda bi sayfa yapmıştı bana da çocuklar, yazıyodum, serseri serseri, sersemsepet, sürüsepet, zerre pilansız programsız, isimsiz, hayâli ve hayâllere.. yani, elbet bulamazdı kimseler adımı, hiçbir yerlerde.. yazılarda, kendime mektuplarda geçen şu hayâl isimlerimi de!.
çeyrek yüzyıl oldu nerdeyse ve hâlâ adsız, adressiz, lâedrînin tekiyim, hâlâ nezir’den gayrı bi adım yok, yazarken..
aradan yıllar yıllar geçmiş, yeniden ufak ufak yazarken, şu sanal okyanusta, şu göze görünmez, ufacık, en detay haritada yeri olmayan kayıp adaya, kırık dökük sandal, tipi kayık sayfaya kazara toslayıp okuyacak olan bahtsızlara diyorum ki;
ne yoruyonuz o güzel kafanızı, kimdir, nedir, nerelidir, ne yazar, niye yazar, kime yazar, yazsa kaç yazar?!!. kim okursa ona yazılmış işte, ortaya karışık; alın, ne dilerseniz onu getirin başına, yırtın, yakın, müsveddeye çıkarın, çöpe atın, geridönüşüme yollayın, kesekâğıdı yapın, değil mi ki ‘hiçkimse’lere yazılmıştır, ‘hiçkimse’nin olan da herkesindir!.
ama penpe, birine yazılmış, yazılan mektuplar başkadır.. onlar sahiplerinindir.. o biri/birileri kimse, onlar içindirler; yalnızca onlara ait oldukları için!.
../.
penpe!. iyi deyilim ben!.
7
(kitap-fuar-tanışma-mektup…)
‘nerde tanıştın ve nasıl?!’
yuh yani?!!. bunca acılı acıklı ormantik hisler okyanusuna dalmış, güzel güzel ne kulaçlar atıyoken bu ne şimdi?!.
muzaffer, muzaffer!!.
“kendine gel, kendine
dön de bir bak haline”
aşk, aşkın can çekişiyor şurda, gözlerinin önünde içine ölüyor kâinatta aşk adına kımıldayan ne varsa, sen hâlâ neyin derdindesin?!!. hâlâ çıkamadın, kendini attığın dipsiz, ‘penpe’ kuyusundan!. üstüne bide ‘uzun zamandır mı tanışıyorsunuz mu, inanmadığın da olsa aşka, ben varken mi?!.’ muhabbeti?!!.
ilk kitabın henüz yayınlanmış, beni üç bin say, haberin yok, üç bin kitabını aldım, tamamını, hiçbi muhtemel okuyucuna zırnık bırakmadım, aldığm bütün kitaplarının hepsini de ayrı ayrı, tek tek okudum!. (yuh?!!. bu kadar da mübalağa?!!. edebî sanatın dibine vurdun anasını satiim?!!.)
aşk, aşkın bende o derece yâni!.
benden başka en fazla 120-150 okuyucun… onlar da nası okuduysa, birinden bile bi geri dönüş almadın şöyle, “âh penpe hanım!. öyle nasıl duygularla yazdınız kitabınızı!. kaleminiz?!!. vondırful, fevkalâde, olağanüstü, müthiş, muhteşem!. siz yazmalısınız, ihmâl etmemelisiniz okuyucularınızı!..
tebrikler!. yeni eserinizin yolunu gözlüyoruz!.” diyen?!. bi tane bile gelmedi, tebrik takdir, başarı dilekleri içeren?!!.
ama şundan bidünya aldın;
“siz?!!. muhteşem güzel, acayip çekici bi kadınsınız!. çok dişilsiniz, acayip çektiniz!. önce bi kaave?!. buluşalım mı?!.”
ilk baskı sayısının tam onbin katı, hem de ilk bi haftada?!. yâni, üçyüzbin adet mektup, mailden söz ediyoruz şurda!. yuh yâni!.
yâni, üçyüzbin kişi aynı şeyi yazdı; “muhteşem güzel, acayip çekici bi kadınsınız!. acayip çektiniz!.” ve kimi bi kaaave, kimi birlikte üç günlüğüne bi âşıklar şehri verona, fransa, güney sahilleri bi nis, bi mayami, bi bahama seyahati, kimi gökkafes’in kral dairesinde üç gün üç gece, “kraliçesi” olma talebi, teklifiyle; tam üç yüz bin adet, ayrı ayrı tel-meyil-mesaj?!.
kitap?!!. kitabın?!!. yok ortada, hakkında tek kelime yok!. iltifatlarsa, bi milyon!. niye?!!.
niyet, sadece o tâzeciinin tadına bakmak..
o zamanlar bide ünsüz bi harftin penpe, ‘penpe’nin ‘p’sinden mürekkep!.. bi zamanlar sen sıfır ünsüz, henüz tâze, yesyeni, acemi kanat çırpma alıştırmalarında, şöhret yolu henüz önüne çıkmamışkendi bu, bunlar!.
ama acayip dişilliğin vardı; kitabının önünde yürüyen, kırıta kırıta, popülarite yollarında öne fırlayıp?!!.
o zamanlardandı, ünlü yazarlara hayranlığın, güce tapınışın, onları tâkibin, yakîn olma isteğin?!!. ve onların da isteğinin şiddetiyle paralel seyreden, gönül eğlentisi, hoş vakit, mâcerâ arayışları…
artık çok ünlü olma yolunda hızla ilerleyen yazarlığın, yıldırım hızıyla değişen çevren, etrafında şöhretli adamlar…
şu, aşkımı sattıın adam?!. ne çok işlemiş içime, ne acayip içerlemişim!.
onlardan biri olmalı şu yeni herifin, o günlerinden kalan; ünsüzken sen, ceplerinde çerezken?!!. mutluluklar mı dilesem?!.
penpe!. iyi deyilim ben!.
../.
aşk beni boğuyor, meded!.
6
geceden sehere dönen vakit… düşünceler…
ezan okunuyor şu an!. saat 04.26… düşünceler… kalbim kangren, penpe!.
penpe!. “bu aşk beni iflâh etmez, öldürür”..
hani, türküler, şarkılar da olmasa?!!!.
tuvalet kâğıdı, ara bezi yaptın aşkımı pempe; sokaklara attın.. el sofralarına boğaz oldum..
hayatı hep ağırbaş, ağırabi yaşamış, içinde aşktan gayrı bişey büyütmeyen bi adam için şu çâresizliğe gebe kalmak zorunda olmak çok ağır.. forsalıktan, esâretten de ağır..
elsiz, dilsiz, töresiz olur el kapılarına düşüp, ipini çeken, el açan.. aşktan düşen sokak iti gibi olur; perperişan, zavallı, başıboş, güçsüz, düşmüş, düşkün, üşümüş, titreyen… ve mayası bozuk, südü kokmuş, aşağılık, kötü, pespâye adamların koltuk değneği, hafifmeşrep kadınların bineği…
asâleti her yanını sarmış, artık paçasından akan adamlar, anadan atadan ağır, hanfendi kadınlardan eser yok.. ortalık hınzırlardan, hınzırelerden geçilmezken bi asil cennet kadını yeryüzünde gelmiş geçmiş kaç ‘adam’ adamın bahtıdır; ‘işte o!.’ dediği, diyeceği?!.
yani pempe;
kötü, gitgide daha da berbatlaşan dünyanın sıkıntıları, kötü kokulu akıntıları, yaşam zorlukları insanı boğuyor, çaresiz boyun eğdiriyor.. sebatlı, gayretli, canlı, hayata dört elle sarılan mücâdeleci bi adam olmak… heyhat, şu oluş fiili hayatımın bir tek cümlesinde bile yer almayacak, ne acı!.
allahım, sana geliyorum dediydim ya,
allahım, sana böyle geliyorum işte!.
nası bi adam oldum ben yaa; sakat, hareketsiz, hasta?!. başka şeylerde âram vermedi hayat, aşk zaten başlı başına, yolunda gönüllü fedâ, heder etmek kendini, harab olmak demek..
aşk ehli harabat ehli.. ve ama en güzel!. aşk hâli en güzel!. aşk, en sonsuz, en eşsiz acı.. onunla tanışmam yakındır.. işte, sen götürüyorsun beni oraya!. usul usul!. senin aşkın ve umarsızlığın götürüyor beni oraya; en güzel acıya!. ve ondan da ileriye, daha güzeline; yazmaya!.
../.
olmaz olsun bu ayrılık…
5
(kitap-fuar-tanışma-mektup…)
pempe!. sanırsam evvelkilerinde olduğu gibi, bıkkınlık başladı.. benden de!. benle de!.
belkide benden evvel kaç âşığınla aynı şeyi yaşadın; bi süre sonra sıkıldın adamlardan, sepetledin?!. sahî, ben kaçıncıyım, kaçıncıydım, kaçıncındım?!.
soruya bak?!!. soruya gell!!. bundan daha iyyrenç soru hangisidir acabaa dünyada?!!.
yeni heyecan arayışı, yeni biri, yeni bir aşk, âşık.. hazırda bekleyen en az kaç bi düzine herif vardır kim bilir, stepnende?!.
insan ihânete uğrayınca kalbi paramparça oluyor, hayatı kararıyor, kötü düşünceler aklını karıştırıyor, kafasına fenâ takıyor… boynuzu…
acabaa nerde tanıştılar?!. penpe mi salladı…kuy… pardon, el, önce, herif mi sırnaştı?!. kim kime yanaştı, yaklaştı, kimin gemisi kimin dümen suyuna girdi, kim kimin suyunun karasına oturdu; bi dünya merak?!!.
şurda yeri gelmiş, azcık bi mantık yürütmekten zarar gelmez;
“merak”la “tarak” arasında bi örüntü, bi yakın akraba bağıntı var.. kız gitmiş, başka bi adamla acaip uçuşlar yaşamaya, adam ‘nerde karşılaştılar, nasıl tanıştılar’ın merakında?!. “kelebek” deyil, ‘boynuz’ etkisi!.
imzâ günleri: yeni okuyucularla flört günleri..
fuarda mı tanıştılar acep, yazdığı son kitabı ‘aşk diye bişey yoktur’un imzâ gününde adam gelip kitabını alıp, gözlerinin içinden gözlerini çekmeden imzâlatırken mi?!. sonra akşam-gece âniden tel’e düşen fotolu bi mesaj; karşıda yanan şömine, kitap dizlerinde, “sizinleyim!”… “kitabınızla” (kıvır, kıvır, ibbe!!.)… sonra, uzun blr tel sohbeti, sonra, salacak sırtlarından boaza bakan, kızkulesi manzaralı bi seçkin restoranda başbaşa romantik bi akşam yemeyi dâveti, son derece centilmence bi “kırmızı mı, beyaz mı?!.” teklifiyle, geceyi ateş bassın diye akşamdan daa da ısıtılan ortam, dünyanın en pahalısı, sauvignon-cabernet yahut merlot-cabernet üzümleri, yahut sauvignon blanş ve semillion üzümlerinden yapılan, dünyanın en pahalısı bordeaux eşliğinde derin bi sohbet, sonra ver elini, sohbetin devamı için, yine boaz manzaralı evine bi kaave daveti…
sonra, evveli akşam-gecedeki kitabını okuma muabbeti adı altında, geri planda sanki orda hiç işi yokmuş, kadraja öylesine girmişmiş sanki gibi durdurulan, aslında illüminatik mesajın dibi olan o şömine fotosundaki o şomine başında daa da koyulaşan sohbet… sonra… oha?!!!.
belkide öyle olmadı, şöyle oldu tanışma faslı; fuarda kitabını imzalatırken o ilk tanışmadan sonra, bi merhaba, sosyal medyadan…“paylaşım” dedikleri o iiyyrenç yolla bişeyin paylaşımı esnâsında bi yakîn irtibat sağlama falan?!. neyi paylaşıyoz acabaa?!. yeni sevgiliyi mi, eski aşkı mı?!.
gece gece?!.
penpe sen ne yaptınn?!!!!
../.
Çarşamba
“dolçe vita” penpe!.
… senin aşkımın içine… yaptığın bu!.
(kitap-fuar-tanışma-mektup… mektuplar… ve penpe’nin umarsızlığı)
4
en son ‘artık önünde daldan dala zıpzıp bi hayat bekliyor seni’ dediydim ya, o “dolçe vita”ydı..
‘dolçe vita bi hayat’?!. tatlı hayat, tatlı bi hayat, ‘viaypii’ bi hayat!.
“dolçe vita”, güzel türkçemizin argo diline biraz daha kabaca ama, “safâ pezevengi” diye geçen bi motto, bi kavram..
bütün aşklar tatlı başlamıyor işte nâzan, bazısı daha başlamadan bitiyor.. tıpkı benimki gibi!. benim pempe’ye olan aşkım değil biten, o, ölüme düğünümüze gider gibi gideceğim, sonsuza dek içimde en eşsiz, en güzel zehir, en tatlı acı, boynumda idâm fermânım, göğsüme saplı hançer; seve seve taşıyacağım!.
mesele ben ve aşkım değil yâni, mesele senin aşkımın içine edişin!. ona emsâl.. tıpkı dosto’nun ‘budala’sında olduğu gibi.. benim aşkım bitmez pempe, biterse kırşehir’in gülleri biter..
ne diyom ben yaa?!!. iyice yedim kafayı!. yani, biten bişe yok!. her biten şey yeni bişey başlatır.. yâni, pempe’nin ihâneti yeni bişey başlattı; yazmak, deli gibi yazmak..
pempe’nin aşkı artık deli gibi yazdıracak.. az şey mi bu?!. hayır, çok şey, çok fazla şey, aşktan da büyük bişey!. düşünsene, aşk kırgınlarına, hayat yorgunlarına teselli omzu olacak yazdıkların.. aşkın anasını ağlattığı insanlar okuyunca “vayy bee, bizden beterleri de varmış hayatta!.” diycekler hayretle..
zavallı prens mişkin.. nası da âşıkken nastasya’ya, kız düğün gecesi kaçtı elin adamına?!.
bunu anlatmalıyım, uzun… çok uzun..
../.
ruh yükseldi, yükseldi…
ruh ipini kopardı,
yükseldi, yükseldi...
… atmosferi deldi geçti, sonsuz fezâya, nereye gittiğini de bilmeden, yolculuğa çıktı..
dünyada da böyleydi bu; serseri… ruhuna göre takılır, ruhunun başını belâya sokardı.. sonra, ayıkla ruhunun pirincini?!!.
şindi bu gider bi göktaşına, bi gezegene çarpar, kafası gözü dağılır, kaşı patlar, gider bi karadeliğe düşer, kaybolur.. müdahale etmek gerek, derhâl, dünya göğüne indirmek gerek, ki harâret yapmasın daha fazla, motoru soğusun!.
azcık bi yeryüzünde insan içinde bi dolaştır, sokak adamı ruhu yeniden nükseder, ‘normal’e döner..
‘normal’ ne mi?!. en diplerde insan arasında sürünmek.. bunun faydası var mı, var!. hem de çok ve bi anlamda da ciddî hayâtî; daha aşağısı olmadığı, en diplerde olduğu için düşme tehlikesi sıfır!.
‘günün sonunda zarardan hâsıl olan kâr’ da deniyor buna!.
demek ki düşüklüğünde acayip mütiş bi fâidesi varmış… yerine ve adamına göre..
bütün aşklar tatlı değil, platonik başlardı…
çünkü aşk tek taraflıydı ve erildi o taraf ve ben de bi erkek tarafıydım..
3
yazandan ön açıklama:
‘bütün aşklar tatlı değil, platonik başlar’
tek taraflı yani!. öyle dediydik en son..
şu söylem… lâf-ı güzaf da değildi öyle, yeryüzünde milyarlarca örnekle, bizâtihi yaşanmışlığı vardı, hakikatti!.
cinsiyetçi filan değiliz.. ama o tek taraf da ezici ekseriyetle de adamlardır.. yani erkek tarafı, çünkü erkek yaratılış tâliptir, dişil yaratılmışlar, kızlar, kadınlar matlub.. kızlar kaçar, oolanlar kovalar.. n’apalım, ilâhi yasa böyle!. bi itirâzı olan burya değil, “makamların makamı”na başvursun!. yiyosa tabi!.
kadın âşık olunan, peşinde koşulan, istenen, arzulanan, beklenendir.. hayvanlar âleminden bi iki uç örnek hâriç, bütün canlılarda böyledir bu!. e, fıtrata, tabiata da yalan söyletecek hâlimiz yok ya!. ayrıcana, şunu da şurya bilgi notu olarak iliştirelim, lâzım olur bigün;
nedeni bilinmez, hikmet-i hüdâ bi hakikat; bütün mâhlûkatın erkeği süslü, gösterişli iken bi tek insanoolunun dişisi süslü, alımlı, renkli çekici, güzeldir.. burya kocaman bi soru işâreti; çok enteresan mı enteresan bi sonuca ulaştıracağı kesin de emînlikle; bi soru işâreti, şurya bi yaşlı mutsuz bi ağaç, belki şurada da heycanlı minik bir dere çağıldıyordur… ne diyon yaa, bob ross’la resim sanatının ne işi var lan şurda?!. sulandırma da anca bu kadar olur!.
…
-tamam penbe, bi eyitimim neyi yok benim, bi karizma adam fikan deyilim.. aksine, hödüün tekiyim.. bu yüzden, terketmek değil, defetmekte haklısın hayatından.. tamam, sana göre çok sığım ben, darım; çelik korseden, ters kelepçeden, alüminyum cendereden beterim, nefes aldırmıyorum, rahat bırakmıyorum.. adıma “kerpeten muzaffer” deseler yeridir..
almadım bi eyitim neyi yâni; bi birikimim yok, çulsuzun tekiyim.. ilk gençliğimden beri kafam da acayip karışık.. şu hâlimden belli değil mi, hâlime bakmıyom, hasan dağı’na oduna çıkıyom bak ve haddini bilmez bilmez, senin gibi eğitimli kültürlü soylu, zekî, aklı baştan alıcı, güzel mi güzel, ama uçuk mu uçuk, başına buyruk, burcundan güvenilmez, üç adım beraber yürümeyi, ipiyle kuyuya inmeyi bırak, köşedeki bakkala gidilmez, zengin bi kızın dest-i aşkına talip oluyom?!.
çok anormalim ben, çook!. bu yüzden bi piskolokun psikosuna, bi piskoposun “senin bir suçun yok yavrum, tamam, günahın büyük, âşık olmuşsun, ama tanrı bağışlayıcır!. gel bi günah çıkaralım senle?!. (saol lan peder, ben sana şimdi şurdan bi günah çıkarırım, aklını alır!.) tarzı diyaloğuna takılma ihtimâlim çok yüksek deyil, kesin!. bi sosyolokun mal bulmuş mağribî gibi yapışıp, üzerinde yıllarca çalışma yapacağı bi sınıfsız sınıfın elemanı, dünyaca ünlü bi antropologun kazısı esnâsında bulduğu, adını bizzat kendinin ‘muzosafarus’ verdiği, türünün ilk tek ve son örneği, tarih öncesi zamanlardan kalma bi dinozorus yaratığım..
biraz çekilir yanım, az bi câzibem, bi tipim, birazcık pitoresk bi görünümüm olsaydı iyi olurdu penbegül.. âh, o zaman belki bi ressamın şovalesinde fırçasından tuvaline düşer, belki bi fotorafçının objektifine takılıp kadrajına girer, olağanğstü ışık oyunlarıyla, dünyaya şöhret salacak, bütün yarışmaların tozunu attırıp birincisi olacak bi foto çeker, bir yazar beni baş bi roman kahramanı olarak görür, benim için bi kalem oynatır, dünyada 17850’inci baskısı yok satacak, bestten de best, sellerden de seller bi kitabına konuk ederdi.. ama nerdee,
sonuçta ben;
bütün o kelle kelle, kalıp kalıp, raf raf, uzun metraj kitaplarının, çarşaf çarşaf makalelerinin, ulus ve uluslararası sempozyum açılış konuşmaları, kapanış sunumlarının, canlı yayın röportajlarının, basın önü beyanatlarının, süreli süresiz basılı çalışmaların bi kişisi karakteri konusu, tüm bunların sebeb-i illeti, mesnedi olacak bi özellik, kapasitede değilim!. dünya sevgisi, yaşama sevinci, hayat hevesi, heyecanı hususunda azcık bi şanslı yaratılsaydım olurdu..
dahası;
varsıllıklarının, yükselttikleri titr, ünvan, makam binâlarının arsası temeli bahçesi arazisi ben değilim, avuç içi kadar ufacık bi yerim yok dünyalarında!.
hayatlarında bi bişe değilim!. ne biliim, hani, borsalarında düşmek sûretiyle bile bi değer ifade edecek bi varlıkları, toplum içinde bunca yüksek yerlerinin taşıyıcı kolonlarının bi çakıltaşı bile değilim ben yani!.
ben kendimi şöyle ottan n’oktan, deyersiz biri görürken, onlar?!!. onlar nası bakıyolar acabaa, oturdukları yüksek taht, kerevet, balkonlarından bakarken ne görüyolar bende ve ne diyolar benim için?!!.
belki şuyum;
“her tür kazanımlarının forsası, ağır işçisi, birikimlerinin zorunlu emekçisi, diktikleri gökdelenlerinin, plazalarının bilinçsiz kalfası, boğaz toku işçisi çırağı?!!.”
belki bütün şunları sâyemde edindiler, kazanımları benim üzerimden, belki, ama gönüllüsü, gönüllüleri değilim, olmadım hiç!.
herkes gibi, sâdece yaşadım; kendi hâlimde, çöplüğümde, bütün kabahatim, cerahatimle kendi içime aktım, gidiyorum, hepsi bu!.
yaşadıklarım…
onlara anlattıklarım daha damlası değil içinde kaybolduğum olaylar uzayının.. hikâyem, kara bahtım kem tâlihim minvalinden, açmazlar çıkmazlar, çözülmez kördüğümler, girift, oylumlu, abartılı grotesk süslemeler, arabesk örgülerle dolu..
gördün işte penpe, kimsenin işine yaramaz, kaybetse sevinir, hurdacıya versen, en yakın çöp konteynerine atmak için bile bi dünya paraya mâlolacak, geridönüşümü bile olmayan bi atığım ben!. yılbaşı çamcıklarının bile çok kıymetli olduğu bi hafta, hün, geceleri var, benim bi yılbaşı çamcıı yanında kıl kadar, tüy kadar değerim yok!. batsın bu dünya penpe!.
yâni;
bişey de bende benimle hayat bulsun, hayata geçsin?!!. ama yok işte!.
ferdi abimizin “yapıştı canıma, bir kara sevdâ” şarkısındaki gibi, yapışmış işte, üstüme bi kara kader, dönüp dolanıp duruyom hayatın dev anaforlarının tam ortasında çâresiz bi saman çöpçüğü misâli!.
düşmüşüm işte, dünyanın geri dönülmez bir kıstağında bi girdabına, debelenip duruyom!,
“benim adım dertli dolap” gibi; dön baba, dönelim?!!.
“bütün aşklar tatlı başlar”.. yalan değil!. ama başlayan aşk ise, ortada aşk varsa!.
isterdim ki, şarkıdaki gibi benim de tatlı başlasın, tatlı olsun aşkım..
daha bi ışık yılı bile olmamış, gıcır gıcır, yesyeniyken nası böyle eskidi birden, ekşidi, acıdı, kimyâ bozan bi hamule, mâzinin mezarlığına atılmalık bişey oldu da angara’nın daşına, gözlerimin yaşına bakmadan attın beni bi kenara, hayatından?!. aydın abası, sepet havası yaptın aşkımı, durduk yerde..
hayatından çıkarınca beni olay değişti, “geçen geçti, sezon bitti, önümüzdeki maç… pardon, aşklara bakmalık, yenilerine yelken açmalı”k blr durum hâsıl oldu..
artık önünde daldan dala, zevkten keyfe, gönülden kucaa, harc-ı âlem, zıpzıp bi hayat bekliyor seni!.
ayırlı uurlu olsun diycem de şurda, benim aşk acım, gönül yaram, yara bere, yerlerde hissiyatım üzerinden doğacak neşen seni nerelere götürür, bilmem!.
yeni bir aşk arıyorum haberin olsun!.
Salı
penpe ile muzaffer’in aşkı
1
(kitap-fuar-tanışma-mektuplar…)
bu sana ilk mektubum penpe!. beni pespempe, acayip hülyâlı bi aşktan kopkoyu kapkara bi karasevdâya düşürüşünün, ayrılığın acısının gâvur baskını gibi gelip böörüme hançer gibi saplandıı ilk gününden sesleniyorum sana!.
“ööle bi aşk yok olm, kendine gel!!” diye aşkımı deptiğin andan beri deli divâne, serseri biçâre bi biçimde sokaklardayım.. zaten de zaten hiçbir plansız pırogramsız, ön almasız, gelişine gelip gidişine yaşayan, serseri ruh bi adama sokaktan başkası yakışmazdı.. işte, bozmadım kaderin ve insanlığın hakkımdaki kanaatlerini, bu kez doğrudan senin düşürdüğün sokaktayım, sana oradan sesleniyorum..
çok müteessir oldum, çook!. daha iki gece evvel kulaama fısıldadıın o mütiş aşk sözcükleri, e-mektuba yazdıın o eşsiz satırlardan sonra âniden “çık git hayatımdan, defol!.” demek?!!. aşkolsun sebzegül!.
oldu da zaten!. sana olan aşkım elinin körü, ceenneminin dibi oldu!. görenin “deli mi ne?!!” dediği bi adam oldum, nereye gittiimi, ne yaptığımı bilmiyorum!. bastıım yeri toprak diyerek geçiyorum, tanımadan, altında kim yatıyor, üstünde kim var, düşünmeden!. çok kötüyüm sebzegül, çok kötü!. sâyende enkaza döndüm, âdetâ zombiyim!.
var ya, bugün, sosyetenin yeni trendi sultanbeyli şanzelizesinden bi çıktım, bi baktım denize gelmişim, üsküdar sailine, durmadım, yürüyerek geçtim boazı, eminönü, sirkeci, sarayburnu derken, kendimi yeşilköy sahilinde buldum.. sail ana baba günü, her tür mahluk!.. tabi, bunu ben demiyorum!. baksam göreceğim, görsem diyeceğim de, görmüyorum!. bunu yürüyüş yolunda ud çalıp şarkı söyleyen, âmâ adam söylüyo, söyledi bana “bugün daha da kalabalık” diye.. hiç şüpelenmedim , lan yoksa bu adam görüyo mu diye, çünkü ben “gönül gözü” diye bişeyin varlığına cân-ı gönülden inanıyordum.. yani, âmâ ûdî abimin dediği kesin; sail yolu olduğundan da kalabalık bugün.
hani hayatından ‘out’ şut, def-i hâcet yapınca sen beni, iyi değilim hiç filan dedim de, epten de kötü deyilmiş hayat neclâ, acayip enteresan, muazzam ojj şeylerle de karşılaşabiliyomuş insan.. insanlar buna “hayatın cilvesi” diyormuş, yürüyüş esnâsında bizzat müşahade ettiim cilvesini hayat teyzenin..
ona niye ‘teyze’ dedim, bilmiyorum, tuaf bişe oldu, hayat kader kısmet teyze sail yürüyüş yolunda işte o bi âmâ adama toslattı.. hani sail bugün çok kalabalık diyen.. hani kesin görüyo dediğim…
yani, toslaşmadık da, âmâ adam orda, sailde ud çalıp, şarkı söylerken mütemâdî ben yoluna çıkmışım..
anlatiyim;
henüz taptâze ya yaptığın sepet havası, sepetlenişim, bunun üzerine nereye gittiğimi, ne yaptığımı bilmeden yürüyorum ya,
yürüyodum düşünceli, dalgın, anaa, bi ud sesi, uzaktan.. hiç kaçırmam biliyosun, güzel allahım bi kulak vermiş, sanırsın denizde yelken, karada çanak anten, uzayda en uzak, en ufak sinyalleri kaçırnayan, son slstem uydu..
çok sevdiğim refik fersan’ın hicaz peşrevini seslendiriyor udla biri?!. acayip titredi içim.. çok severim hicazı ve bu peşrevi..
sesler çoğalıyor.. şarkıya girişten önce son çıkış, peşrevin 3-4. hânesi ve sonu ve şarkının girişi, 2 dolap bitmek, şarkı başlamak üzere, seyyar mikrofona yanaşmış âmâ adam, başladı başlayacak, hemen başına dikildim, şarkıya girişini bekliyorum, eşlik edecem, ama önce hafif sesle selâm verdim, küçük, seyyar tesisatın sesi çok açık değil, kulaan zarına zarına depmiyor, aksine, gayet hoş duyulur desibelde; beni duydu ve aldı selâmımı ve saniye sonrasında güzel, yumuşak bi sesle “aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”a başladı.. en sevdiğim şarkılardan ve amanallah, refik fersan dayının o meşhur hicaz peşrevinden sonra bu şarkı?!!.
daha “aşkımız ne güzeldi” kısmı bitmeden allah dedim giriştim şarkıya.. hani algıları çok güçlü âmâların, sesimi yükseltmemiştim, hattâ nerdeyse fısıltı gibiydi, bastırmasın sesini diye, ama âmâ ânında aldı kulaa, şarkıyı söylemeyi kesti, sustu, yüz işaretlerinden şarkıyı bana bıraktığını anladım..
çok güzel de çalıyor, söylüyorum, ses yükseltip yavsş yavaş..
söylüyorum, ama da nasıl; tam yerinde girişler, inişler, çıkışlar, tam yerinde yükseliş, sahil inliyor sesimden..
aynı anda gelip geçenler, sağda solda kanapelerde oturanlar da kalkıp adamın önündeki kutuya ciddî para yağdırmaya başlıyor, âmâ adam adına teşekkür ediyorum çok, şarkıya devamla… çok sayıda teşakkürümden takdir kutusunun epeyce kilo aldıığını farketmiş midlr bilmiyorum, şarkının sonuna kadar kutuya para atışı hiç bitmedi..
şarkı çok güzel oldu, sonu çok daha yerinde oldu.. çok güzel çaldı, söyledim, söyledik..
şarkı bittiğinde çok müteessir, teşekkür ettim, ellerine yüreğine sağlık, bol olsun kazancın diyerek.. yüzünde acayip bi hem şaşkın, hem mütiş memnun ifade; o da şarkımdan dolayı tebrik ve takdirle, teşekkür etti, samîmî, sıcak sözlerle..
selâmlaşıp ayrıldım, aklım kulaamdan inmeyen şarkıya takılı;
“aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”…
bi aşk ancak bu kadar üzünle biter, çok derin yaşanacak bi aşk acısı ancak da böyle güzel başlar sebzegül!. pardon, penelop, penelop da nerden çıktı, penelop kruuuz’un işi ne şurda şindi, töbe, pardon, penpe!.
penpe!. bu aşk beni çok söyletecek!. sanırım çok ama çok yazacağım bu ümidsiz aşka ben..!. mektup!.
destan gibi mektuplarla anlatacağım sonsuz aşkımı!. sanırım ben yazar olmadan yazan olacağım?!!.
bekleme beni penpe!. yine geleceğim!. yâni yazacağım..!. mektup!.
../.
Pazar
düğüm… ukde…
ne çok düğüm var ve ne çok kopuk ip ucu içimde.. ne çok ukde var, ne çok şeyi hiç yaşamamışlıktan?!.
birinin gözlerine bakamamış meselâ, ellerini tutamamış, tek bir gönül sözü söylememiş..
gözünü açıp ilk gençliğinde kavga görmüş, kavgadan gayrı hayat bilmemiş, kelime bilmemiş adam şimdi neler söylüyor kâğıda kaleme?!.
öyle olmasa yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan… yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan…
söz…
söylediklerinle benim gerçeğim bir yerde karşılaşıp çakıştıkları an, kırgınlık kızgınlık üzüntün ve öfkenden doğan acı dolu bütün sitemlerini göğsümde îdam fermânım edip, hâtırânı son nefesime dek baş tâcı, taşıyacağım!.
Salı
kafka ile “dâvâ”laşma…
biriyle oturup bi “dâvâ”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lâkin biz daha da ileri götürdük işi, kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı kanka olacaktım.. sonra… sonra canımız sıkıldı, rus ruleti oynamaya karar verdik sayfalarıyla, oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..
o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, âşinâydı ve hep hazırdı.. ben beş kez, beş sayfada, arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan oldukça ıslaktı, bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı.. zâten kırık kafamı kafka’ya daha fenâ taktım.. zâten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.
sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lâkin hedefini sıyırdı, sıyırdım.. hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..
o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresi’nin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum.. 'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidayda’lar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk.. ayaklarımı birbirine dolaştırdım, yine gelmedi, o yıllardır hayâlim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim, kavgalarda savaşlarda alnımı uzatıp, gelsin bulsun artık diye ne çok uğraştığım o tek kurşun puşt çıktı..
o günden sonra bi daha da denemedim, “dâvâ”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme dâvâsına dönüşmüştü, dünyanın, böyle olunca insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dâvâ” aramızda sonsuza dek kapandı..
aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya…
“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martı’sı önce anlamadı beni, lâkin ben onu iyi anlamıştım.. sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara, o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu.. demek sırrı buydu, martılar o yüzden konuyorlardı başına?!.
hayretimi kimseye belli etmedim, dolayısıyla velî orhan’ın sırrını da ifşâ!.
sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum.. ötesine de gerek yoktu zâten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdâya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.
“bir kere sevdâya tutulmaya gör
ateşlere yandığınım resmidir
âşık dediğin mecnûn misâli kör
ne bilsin âlemde ne mevsimidir”
sevdâları, gurbetleri, hasretleri birbirine türkülerle bağlayan şu 'bağlama'?!. hayat ve dünya ile aramdaki şu uzun mu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.