Perşembe

rubikon’u geçmek…

12

gerçeğin bir derinliği var ve dipsiz değil.. bakmaya cesaret edip inerken, duvarlarına çarpa çarpa ilerlerken, tutunamayıp düştüğünde çıkardığı sesin yankısı kolay kolay kesilmez, uğultusu gerçeğin kendi derinliğinin de ötesine geçer, uzun uzun, yankılana yankılana gider..

gerçeğin yankısının açtığı kesikler gerçeğin açtığından daha derine iner..

aynı sıkıntıların, aynı bunalımların, aynı çıkışsızlıkların kapılarından girip, dehlizlerinden her gün aynı şeylere bakarak, aynı şeyleri görerek geçmek, sonunda aynı çıldırtıcı monotonluğun yüzüyle karşılaşmak, günü bir önceki günün, günlerin sonuna çektiğin aynı yekûn çizgisiyle kapatıp, her günü bir ötekine mağlubiyet ve kayıplarla, muhasebesinde hep içeri girerek, üst üste yığılan boş hâsılatla devredip, zorunlu onaylayıp altına aynı imzayı koyup, bir sonraki günün üzerine aynı isteksiz, arzusuz, heyecansız devirmek, hayatı anlamsız bulup, yaşamayı gereksiz görmenin o tehlikeli, geri dönüşü zor eşiğine getirir..
bazen hayat, hayâle kaçıp sığınmaktan başka yol, işte böyle bırakmaz insana.. hayâl, insanın akıl beden ruh sağlığını koruması, kalbini öldürmemesi, yaşamayı kaldığı yerden sürdürebilmesi için, tamamen çaresiz hissettiğin yerde işaret eder kendini, beni gör artık, çare benim diye.. 

hayâl, insana, çalınmış çırpılmış, yağmalanmış, belki yarısı sonuçsuz oyalanışlarla tüketilmiş bir ömrün, varsa kalan, öteki yarısında, artık ona yeni bir şeyler katmak için yeni bir pencerenin açılma vaktinin geldiğini böyle söyler..

kapıların kapandığı, hayatın açmazlarının dimdik, aşılmaz bir duvar gibi yükselip karşısına dikildiğinde yeni bir pencere açtırır insana hayâl kurmak..

hayâl kurmak umuttur da ve umut da bir pencere.. o pencereden bakmak umuttur ve umut fenâ kışkırtıcıdır..
umuda bakmak, yaşamaktır.. yaşamak denilen şeyin kendisi zaten kışkırtıcıdır..

işte, hayâl gibi, umudun da sonu yok.. ve bir ümîdi olmayan bir kalp ölü bir kalptir, bilirsin penpe; ve umutsuzluk da küfür!.

insan yalnız da olsa, ufukta görünür, sağ sâlim çıkabilecek bir kıyı olmasa da, etrafında ışıklarını yakmış, uzak-yakın geçen bir gemi görünmüyorsa da, küçük sandalıyla, kendince bir yaşama sevinci, sakin bir deniz hayâli, en zor zamanında, yanıbaşında birdenbire belirecek, heyecanla bordalayacağı, süzülen bir beyaz yelkenliye rastlama umuduyla sessizce alarga deyip açılmalı hayatın bilmediği o çalkantılı, fırtınaları sularına, yalnız da olsa seyretmeli, bata çıka da olsa, ilerlemeli, kaderine yürmeli.. “rubikon’u geçmek” gibi..

işte penpe, her insan gibi, bir adım önümü göremediğim, sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkarılmışım ben de.. hayatın derin sularına bırakıldığım gün başlamış, benim de yaşamaya tahammül sınavım.. mâdemki de kucağına bırakıldık hayatın, tahammül gerek ve bunun için de umut..
bunun için hayâl kurmaktan hiç vazgeçemeyeceğim ben; hayatın yüzüme yüzüme çarpan hırçın endişeli derin sularında yüzebilmek için..

âşık olmasaydım ben ne yapardım penpe?!!. ne hisseder, ne kemâl bulur, ne anlardım hayatı dünyayı insanı ve aşkı ve ne de yazabilirdim bunları!.

işte,
bir gün, karanlıkta bir deniz feneri ışığını yakacak, bir gemi geçecek yakınımızdan, halatını uzatacak, çekip alacak, emniyetli huzurlu kıyılara güzel şeylere götürecek; umut ediyorum..
vazgeçsem umuttan, vazgeçsem ummaktan, hayattan da vazgeçmiş olacağım..
yapmayacağım bunu; çünkü öldürmek istemiyorum kalbimi..

olanı biteni sakin karşılayıp kabullenmeli dediğim o!. hayatı yaşayarak görmek, yaşayarak anlamak, sonrasında yaşayarak ölmek gibi bir büyük güzelliğe doğru bir yola çıkarıyor; en zor sularında gönül huzuruyla seyredeceğin… işte bu yüzden, sâkin kıyıları bizden sanki hep uzakmış gibi baksak da hayata, her yönüne, her yüzüne, her engeline şâhit ola ola ve yaşaya yaşaya yürümeli; aldanmaların kucağına sakınmadan bile bile atılıp, her seferinde aşkın ve acının yakışını derin hissetsek de..

hayat da sanki, bizi o sâkin kıyılarına hiç çıkartmayacak gibi, üstümüze üstümüze geliyor, sanki batırana dek uğraşacak gibi bizimle, fırtınadan fırtınaya atıyor gibi?!. ama sanki de kalbimiz de bundan pek râzı gibi, kürek çekiyoruz üstüne üstüne, korkmadan, cesaretle!.
fırtınalı sular bize yakışıyor mu, ne?!.

../.

ne muhteşem…

… “fefirrû ilallah!.”; “allah’a firar edin!.”

11

O’na kaçmak dururken hayâllere kaçmak?!!.

hayâl kurmak bir kaçış yeriydi.. hayat dayanılmaz olduğunda hayâller belki kaçamak yapmaktı hayattan..
oysa “bir dâne-i hakîkat, blr batman hayâlâta müreccahtı”

‘hayâl’den söz ettiğinde yanına şizofreniyi de koymalı..

(bazen insan soruyor, sevdiği, çok değer verdiği, sürekli yanında olmak istediği ve ama cismen uzakta, görmenin de mümkünün çok zayıf ihtimâl olduğu biri için; ‘gerçek misin, yoksa kafamdaki bi hayâli kahraman mısın?!’ diye.. bazen gerçeğin kendisi bile bir hayâle dönüşür.. kafamda kangren düşünce, penpe;
yıllardır aradığım bir gerçeklik bir gün âniden karşına çıksa, onu tanıyıp tanımayacağının kuşkusunu taşıyorum..
almıyor anlamıyor bunu, kalbim anlamıyor bunu..
ilâhî elin tuttuğu ve tutacağı kalplerden değil kalbim..
seçilmiş korunmuşlar hâriç, belki kimse bundan vareste değil.. lâkin insanın kan ter içinde, çabası olmalı..

tedârik gerek adım atmak için o uzak ve eşsiz iklimlere?!. benim yok işte!. bir tedârikim yok; bir kırba tedbir suyum, bir parça ihtiyat ekmeğim, sırtımda heybem, yollara hep gece düştüm, tedbirsiz, azıksız, bu yüzden hikâyem uzun, ağzına kadar dolu, yüreği ağzında yaşamak mâceram..
yıktın yine lan, boş beleş atışlarla piskolojinin, felsefenin duvarlarını, muzaffer!.)

insan kalbiyle alâkadar olan şeyleri topluyor hayat yolculuğunda.. gayrı şeyler yaşamaktan sayılan şeyler değil, hakikat hikâyenin yol alması için yol üzerinde bulunması elzem, hikâyeyi bir adım sonrasına hazırlayıp taşıyan gereçleri..

hâtıra, anı, hikâye dediğin, bir kalbin en mûtenâ yerine, hazîresine gömülü en kıymetlisi, şahsının şâheseri, şahâne hazinesi..

büyük yalnızlıklar…

insanın hâl haritasının
bir yanı mâverâya bakıyor imrenerek, bir yanı dünyaya, yâni kavgaya..

kavgadan kendimizi alıp mâverânın sesini duymaya dinlemeye hiç fırsat vermedik..     
uzak tutmak için sürekli üzerini örtüp sıkı sıkıya bastırdı dünya..
o hengâmede üzerini açmayı hiç akıl edemedik, duymaktan anlamaktan idrak etmekten uzak haller içindeydik kavga içinde.. üzerine, ideolojinin kutuplaması?!.
böyle yabancılaşmıştık, yabancıydık kendimize, içinde yaşadığımız, bizi vâr eden, hayatta tutan, birikerek yaşatan, bizden sonrakilere aktaracağımız kıymetlere..

kabuğunu tanımayan özünü kavrayamaz..
aldanmıştık yaldızlı mottolarına, söylemlerine, kişiliklerimize nerdeyse çıkmaz biçimde kazımıştı kör ve şaşı bakışını ve kalbimize hissetmezliği, anlamazlığı..
oysa ideolojilerin monte ettiği şu emir eri idraksizlik üzerimizde ömür boyu eğreti duracak olan şeydi.. büyüsünden kurtulmadıkça kavrayamayacaktık olan biteni..

büyük acılardan geçip, uyanıp, hakikate gözlerimizi açtığımızda alışamadık dünyaya, değişime..
geçen geçmiş, geç kalmıştık, büyük kayıplarla..

pişmanlık duygusu büyük işkence, ölmekten beterdi, hayattan, kalabalıktan, hareketten kaçış, yalnızlık getirirdi..

eskikafa, ilkel düşünmenin hissiyata şiddetle koyduğu engel ve yasaklar sorularına cevap bulamayışları getirdi.. cevapsızlık ayrı bir yangın, ayrı bir cehennemdi.. kavga esnâsında sevgiye sevdaya dâir, bu kabil hislere yakın olmayı ar ayıp sayıp şiddetle öteleyip, en küçük bir meyilde dahi sıkı sıkı sorgulayışlarımız vardı..

bunca acının, kaybın, pişmanlığın, kaçışın yanında iyi olan, sevindiren, tuhaf gurur, gizil mutluluk vesilesi şey, ilkelliğimiz içinde yekpâre oluşumuzdu.. yaradılış…
o kuşak oyun kurgu mizansen bilmedi..

köksüz, üç adım sonra yıldızı sönecek, nefesi kesilecek kör ideolojinin kör âşıklarına yaptığı büyük kötülük, hissiyattan uzak tutmaktı..
kalbine kıyamete dek açılmayacak kilitler vurmak gibiydi.. bir eli hiç tutamayacak, anlamlı bulduğu bir çift göze hiç bakamayacak, ne utangaç profiller çiziyoduk..
sanki kendi ellerimizle kalplerimizin boynuna yaftaladığımız bir ferman gibiydi, ne zaman nereye baksan, ne görsen aynı şey; kişiliklerimize kaynamış küçük bir kız çocuğu utangaçlığı..
orada, kalbimizde şuursuz ve anlamsızca taşıdığımız o fermana cüret edip dokunup, cesaretle açıp içini okumayı akıl ettiğimizde vakit çok geçti.. ve gördük ki içi ne kadar da boş bir fermanmış..

ne kayıplar yaşatmış, aşka sevgiye dâir hisler adına.. kendimizle birlikte hiç yaşanmamışlığa mahkûm ettiğimiz meçhûlleri bu yüzden varetmiştik içimizde..
isimler verdik o meçhûllere, onlarla konuşarak, yazarak katlandık dünyaya hayata insanlara; imtihanlara.. 

tanımlayamadığımız, lâkin varlığını bizde hep sürdüren, anlamlı olan meçhuller; gizil, müphem, muğlak ve hep sisler içerisinde, bir leylâ’nın cisminde ve görüntüsünde mücessem olmayacak hayâli sevdalar, sevgililerdi..

onları hiç bilmeyecek, tanımayacak olmak bir kalbe ayrı bir ağırlık, büyük zûldü.. bir kemâlat olsa bu, yanmak acı vermeyecekti.. lâkin değildi..

kaybetmiştik..

dünyada oyalanıştı sonrası; sayılı nefeslerimizi kazâsız, sessiz, çekildiğimiz kıyı köşe ıssızlarda kimseleri meşgul, rahatsız, huzursuz etmeden. sessizce tüketmenin derdindeydik..

amaçsız beyhude bir oyalanıştı.. tek çıkışı vardı, tek kurtuluş yolu, kendimizi gömdüğümüz karanlık mağaranın; O’nu bulmak…
lâkin O’na götürecek yolu keşfetmek, çıkışı bulmak için idrak gerekti, idrak için dünya safrası, safsatasından arınmış kalp, sâfî niyet gerekti..

O, âlemlerin rabbi, kitab’ında diyordu, rehber peygamberinin dilinden nezrediyordu bizi, “fefirrû ilallah!.”; “allah’a firar edin”!. zamanla içine hissiyatımla dalıp anladığımda, bunu ‘benden yine bana firar edin’ okumak istedi kalbim; ‘allah’tan yine allah’a kaçın!.’
doğru, yanlış sormadım, böyle okumak hoş gelmişti kalbime..
her şeyin sonunda kalp O’na doğru gitmek istiyor, o aşkla yola çıkıyordu..
O’na yaklaştıkça, yerinde duramayan heyecan, bulunduğu yerden yine O’na yeni yolculuklar başlatmak istiyordu.. yolu sonsuzdu..

“allaha kaçın”!.
nası güzel bi dâvet ki bu; dünyanın bunca cehennemi, hayatın bunca ağır acısı içinde, insanın içine sonsuz bir ferahlık veriyor..

‘allahım, sana geliyorum!’ derken bunu demeye çalışmıştım penpe!. aşkı inkât ettipin yer dünya yolumun bittiği yerdi.. tam orada varoldu içimde şu his, şu ses,
‘sana geliyorum; yine senden sana!.’… en güzel kaçışla!.

keşke o yolu bulabilseydim penpe, o yolda ben gibilerle rastlaşır, nefesim yetmeyip yolun sonunu getiremesem de, karınca misâli, üç adım, geldiğim yerle mesrûr olurdum!.

duyduydum;
o yolda kendin gibilerle karşılaşmanın, tanışmanın tadı hiçbir şeyde yok, onlarla yol yürümenin mütemâdi tebessüm ettiren güzelliğini târife külliyatlar kifâyet etmiyormuş penpe!. şükür gerekmiş!. büyük şükür!.
../.

şu yazışlar…

(… karmakarışık!. ne bunlar?!!.

sen hiçbir zaman bi yazar olamayacaksın suâvi, olmayacaksın!. (suâvi kim lan?!. muzaffer’e ne oldu?!. her yazışta başka isim, isimler?!!. bi oturt şunu artık, rayına!!.)

10

yazmak.. bizamanlar nası ve ne kadar ham hayâl, saf hayâl içinde yaşıyosam, bidünya yazmışım hayâli isimlere?!. sonra hayat denen şu kabbe getirip getirip kazık gerçeklerini uzattı burnuma!. ağır kokusuyla!. bi uyaniim diye artık, hayâlden, rüyâdan?!.

uyanmak isteyen kim, böylesi kötülüklerle dolu bi dünyaya?!. hem çok eşsiz güzelken, rüya-masal-hayâl!.
şu hayat?!!. gözüme gözüme tutuyo zilli, “aç gözünü nezir!” diye!. ama ben naabıyom, bana nooluyo, nası tesir ediyo?!. lan hayat, hayatım benim, hayatcım, hayâticim, bak, sen o “gerçek” dediğin şeyini uzattığında bana, ben daha da bi yamuluyom, yanaşıyom ‘hayâl’e, kollarında baygınlık geçiriyom, yazmaktan, ağlamaktan!.

lan hayat’ım bak, “eter”; biliyosun hem bayıltıcıdır, hem ayıltıcı!. burnuna tutuş süresine baalı bişey; çok tutarsan bayılır vatandaş, bayıldığında da azcık bi koklatırsan ayıltıcı olur..
anadolu’da bi laf vardır; sinameki, mızmız, mızıkçı, mutlaka bi bahane bulup her şeyden şekvâ eden tip(siz)ler için,
“az koyuyom bayılıyon, çok koyuyom ayılıyon”, o gibi tıpkı!.

burdaki, eterin, terkibini değiştirmeden, acaip de iki zıt şeyi bi arada barındırışını, aynı anda hem ayıltma hem de bayıltma özelliğini de bi kenara da not ediver bence, olur mu lan hayatım hayat!. bu garip bişe çünkü!.

diğmi ama penpe, eter de ne arıyosa şurda?!. ‘aşk’ın içinde?!. mevzû ‘aşk’ ve kimyâ-teknik bi şey.. yâni eter konusu burya gircek bişe deyil!.
diyosun ki içinden şindi “nası bi ilgi kurdun muzaffer, hayret; aşkla, acısıyla, yazmakla, yazışla?!!.”

kör sağır dilsiz düşüncesiz mantaliteni yiyim senin penpe!. ortaokulda fen hocası fiziğinden biyolojisinden kimyâsından atasözü-deyim üretir, uydurur, misâl, kimyâ için  “kim bilmez ki kimyâyı/boşa çiğner dünyayı” derdi..

aşk tamamen kimyâsal bişey değil midir penpe?!!.
bi aşk şiiri yazıyo biri, hem de dünyanın bi aşk şiiri; hüzün hicrân göz yaşı dolu… ki, şöyle ki;
“aşka gönül vermem, aşka inanmam
yıllarca boş yere ağlayıp yanmam
böyle bir arzuya meyledip kanmam
unut sevme beni, bu aşkın sonu
ne yazık ki hicrân, gözyaşı dolu

nasıl olsa sonu gelmeyecek mi
her güzel şey gibi bitmeyecek mi
bırakıp da beni gitmeyecek mi
unut, sevme beni, bu aşkın sonu
ne yazık ki hicrân, gözyaşı dolu”

şimdi gel, şu hüzün hicrân gözyaşı dolu şiirin en can alıcı, en duygulu yerinde arasına “lan, çırak muzaffer!. gel lan buraya!. hani lan şu kaportanın boya öncesi zımparası?!. akif, oğlum, ordan bi 13-14 kap gel, çabuk, sök şu manifoldu, temizle, sen de iki çay söyle mesut, hayri usta geldi misafir, öpün elini!.”
al, buyur, ne kadar yakıştıysa şu güzelim şiire şunlar, şu eter de o kadar yakıştı konuya?!.

yaaa, ama?!!. var tabi ilgisi!. eter de uçucu.. hayâl-rüya-masal gibi..

rüyaların gizil ve acaip tesirli, teshirli bi yanı var, olağanüstü bi çekiciliği, yalnızca ruhu değil, bazen kalbi, bedeni de alıp başka başka âlemlere götürücülüğü.. işte, her şeyden anlayan, her şeyi anlayan ‘biri’yle öylesine yürekten, derin sohbetler etmek rüya gibi bişey..
(iyi de lan,? bunu da hep çok iyi bildiğin hâlde şu kaçışlar?!!. şu uzun zaman yazmayışlar, şu çok zor, çok ağır, sözden sohbetten mektuptan uzak kalışlar kendi kalbine kıymaktan başka neydi ki!.

onun içindi demek, yıllardır kendini ıssız sahillere atışlar, koyu renk ve az ışıklı ve bazen hiç ışıksız kayalarının üzerinde, kâh balık bahanesi, ucuna bakıp derin düşüncelere dalmak için denize olta salış, kâh balıklara keman çalış, kâh yaktığın küçük ateş başında oturup dalıp izlediğin, eğreti üç-beş taşı çatarak yaptığın ocakta isten kapkara çaydanlığın çıkardığı buharı bekleyiş, suyun fokurtusunu ateşin çıtırtısını birlikte dinleyiş, kendini uzak bir siluete mahkûm ediş?!.)

eskiden ideolojik ateşli tartışmalarda alabildiğine yaşardık birilerinin yüzüne cesaretle, özgürce, hiç korkusuzca konuşup bakabilmenin verdiği duyguyu; muhatabımızın gözlerinin derinine bakarak, en derinlerine dalıp anlamaya da çalışarak.. eskiden insanı kendinden alıp çok uzak iklimlere götüren sohbetler de vardı, insanların dünyasında.. tasavvuf böyle bir şey olmalı.. lâkin duyarım ki hep, o meclislerin, meydanların rayihasını alan, kalbinden dışarıya yansıtmazmış; başbaşa kalırmış o eşsiz duyguyla, tekil yaşamak için, paylaşmadan..

her kalbin sırrı varmış ve kendine saklamalı ve yalnızca ona ait olmalıymış aldığı lezzet..
öyle olunca, konuşmak, söze karışmak şöyle dursun, başını kalbin üzerine gömüp, gözyaşını kimselere göstermeden hep dinler ve ruhu kendince âleminde seyran, hissettiklerinin içinde özgürce seyahat edermiş..

öyle bir kalbim yok!. olmadı da!. yazarken kendiyle ne çok konuşması bu yüzden.. her kalp gibi, sonsuz sayıda arzu istek, iştiyak iştaha ile de donatılmış Yaradan’ınca; lakin gönül ehilleri gibi, kalbi şunlardan tasfiye edip arındıramıyor.. bazen düşük, bazen yüksek yüce, bazen değerli, bazen değersiz, bazen aşağılarda, aşağılık, bazen sonsuz, bazen sınırlı, bazen iyi, bazen kötü, bazen ulvî, bazen süflî; olmadık yerlerde gezinen, lâkin durması seçmesi alması gerekenleri ayırdedip toplayamayan...

şu yazışlar…
karışık, karmakarışık, çok karışık… 
cevher-cüruf, pâk-kirli ve daha nice hâl ve şekil ve surete dönüşebilecek hislere ev sahipliği yapan.. kirle nuru aynı yerde biriktirmeye çalışan, imkânsızı.. oysa kim neyi diler ve isterse o veriliyor, yolları bilâengel açık ve muhayyer bırakılmış, ilahi elce.. bir kalbe sahip edilmiş her insana verilmiş o imkân..
../.

aşkolsun penpe!.

… ‘aşk’ olsun!.

9

“yıldızlı semâlardaki haşmet ne güzel şey!”

yıldızlı bi semâmız oldu da haşmet, biz ordaki haşmeti takdir mi edemedik?!!. aşkolsun!.

‘âşk olsun!.’ dediydim en son, hani olduydu da ya, penpe, işte ordan köpürüyor hikâye, benim sonsuzuma akıyor, senin geçen sene içini boşallttığın reçel kavanozunu bile doldurmuyor, çünkü senin kalbin kalp değil!. senin kalbin içi boş kab bile değil, eğer olsaydı, sonsuza akan aşktan sıçrayan damlalar, kıvılcımlar kalbinin bi kıvrımında kendine yer bulurdu!. sen aşkı inkârla onu dümdüz, kaygan bir satıh eyledin; giriftlkten uzak, oylumu, büklümü, pilesi olmayan!. kaybettin penpe… aşkı, aşkımızı, beni!.

“beni kaybettin artık penpe/sen çok bekleyeceksin”…

çok beklersin yâni!.

evet, sen aşka hiç inanmadın, bunu yüzüme çarpa çarpa söyledin!. ne kadar acıydı ve acıdı, biliyor musun, yüksek bi yardan kayaların üzerine atsan daha iyi!. paramparçayım penpe!.

geçmiş… kaç yıllar evveli.. o günlük sayfaları zamanları.. yazının şiirin edebiyatın zirveye çıktığı..

sonra bi gün geldi, buhar oldu her şey, onca şiir, şarkı, yazı, kalem sessizce kayboldu.. sanki hiç var olmamış, milyon, belki milyarlarca insan nası bi çocuk sevinç, heves heyecan yazmamış gibi?!.

o yazılar, bilog zamanları… çıktığı ilk yıllarda bi sayfa yapmıştı bana da çocuklar, yazıyodum, serseri serseri, sersemsepet, sürüsepet, zerre pilansız programsız, isimsiz, hayâli ve hayâllere.. yani, elbet bulamazdı kimseler adımı, hiçbir yerlerde.. yazılarda, kendime mektuplarda geçen şu hayâl isimlerimi de!.

çeyrek yüzyıl oldu nerdeyse ve hâlâ adsız, adressiz, lâedrînin tekiyim, hâlâ nezir’den gayrı bi adım yok, yazarken..

aradan yıllar yıllar geçmiş, yeniden ufak ufak yazarken, şu sanal okyanusta, şu göze görünmez, ufacık, en detay haritada yeri olmayan kayıp adaya, kırık dökük sandal, tipi kayık sayfaya kazara toslayıp okuyacak olan bahtsızlara diyorum ki;

ne yoruyonuz o güzel kafanızı, kimdir, nedir, nerelidir, ne yazar, niye yazar, kime yazar, yazsa kaç yazar?!!. kim okursa ona yazılmış işte, ortaya karışık; alın, ne dilerseniz onu getirin başına, yırtın, yakın, müsveddeye çıkarın, çöpe atın, geridönüşüme yollayın, kesekâğıdı yapın, değil mi ki ‘hiçkimse’lere yazılmıştır, ‘hiçkimse’nin olan da herkesindir!.

ama penpe, birine yazılmış, yazılan mektuplar başkadır.. onlar sahiplerinindir.. o biri/birileri kimse, onlar içindirler; yalnızca onlara ait oldukları için!.

../.

penpe!. iyi deyilim ben!.

 7

(kitap-fuar-tanışma-mektup…)

‘nerde tanıştın ve nasıl?!’

yuh yani?!!. bunca acılı acıklı ormantik hisler okyanusuna dalmış, güzel güzel ne kulaçlar atıyoken bu ne şimdi?!.

muzaffer, muzaffer!!.

“kendine gel, kendine

dön de bir bak haline”

aşk, aşkın can çekişiyor şurda, gözlerinin önünde içine ölüyor kâinatta aşk adına kımıldayan ne varsa, sen hâlâ neyin derdindesin?!!. hâlâ çıkamadın, kendini attığın dipsiz, ‘penpe’ kuyusundan!. üstüne bide ‘uzun zamandır mı tanışıyorsunuz mu, inanmadığın da olsa aşka, ben varken mi?!.’ muhabbeti?!!.

ilk kitabın henüz yayınlanmış, beni üç bin say, haberin yok, üç bin kitabını aldım, tamamını, hiçbi muhtemel okuyucuna zırnık bırakmadım, aldığm bütün kitaplarının hepsini de ayrı ayrı, tek tek okudum!. (yuh?!!. bu kadar da mübalağa?!!. edebî sanatın dibine vurdun anasını satiim?!!.)

aşk, aşkın bende o derece yâni!.

benden başka en fazla 120-150 okuyucun… onlar da nası okuduysa, birinden bile bi geri dönüş almadın şöyle, “âh penpe hanım!. öyle nasıl duygularla yazdınız kitabınızı!. kaleminiz?!!. vondırful, fevkalâde, olağanüstü, müthiş, muhteşem!. siz yazmalısınız, ihmâl etmemelisiniz okuyucularınızı!..

tebrikler!. yeni eserinizin yolunu gözlüyoruz!.” diyen?!. bi tane bile gelmedi, tebrik takdir, başarı dilekleri içeren?!!.

ama şundan bidünya aldın;

“siz?!!. muhteşem güzel, acayip çekici bi kadınsınız!. çok dişilsiniz, acayip çektiniz!. önce bi kaave?!. buluşalım mı?!.”

ilk baskı sayısının tam onbin katı, hem de ilk bi haftada?!. yâni, üçyüzbin adet mektup, mailden söz ediyoruz şurda!. yuh yâni!.

yâni, üçyüzbin kişi aynı şeyi yazdı; “muhteşem güzel, acayip çekici bi kadınsınız!. acayip çektiniz!.” ve kimi bi kaaave, kimi birlikte üç günlüğüne bi âşıklar şehri verona, fransa, güney sahilleri bi nis, bi mayami, bi bahama seyahati, kimi gökkafes’in kral dairesinde üç gün üç gece, “kraliçesi” olma talebi, teklifiyle; tam üç yüz bin adet, ayrı ayrı tel-meyil-mesaj?!.

kitap?!!. kitabın?!!. yok ortada, hakkında tek kelime yok!. iltifatlarsa, bi milyon!. niye?!!.

niyet, sadece o tâzeciinin tadına bakmak..

o zamanlar bide ünsüz bi harftin penpe, ‘penpe’nin ‘p’sinden mürekkep!.. bi zamanlar sen sıfır ünsüz, henüz tâze, yesyeni, acemi kanat çırpma alıştırmalarında, şöhret yolu henüz önüne çıkmamışkendi bu, bunlar!.

ama acayip dişilliğin vardı; kitabının önünde yürüyen, kırıta kırıta, popülarite yollarında öne fırlayıp?!!.

o zamanlardandı, ünlü yazarlara hayranlığın, güce tapınışın, onları tâkibin, yakîn olma isteğin?!!. ve onların da isteğinin şiddetiyle paralel seyreden, gönül eğlentisi, hoş vakit, mâcerâ arayışları…

artık çok ünlü olma yolunda hızla ilerleyen yazarlığın, yıldırım hızıyla değişen çevren, etrafında şöhretli adamlar…

şu, aşkımı sattıın adam?!. ne çok işlemiş içime, ne acayip içerlemişim!.

onlardan biri olmalı şu yeni herifin, o günlerinden kalan; ünsüzken sen, ceplerinde çerezken?!!. mutluluklar mı dilesem?!.

penpe!. iyi deyilim ben!.

../.

aşk beni boğuyor, meded!.

 6

geceden sehere dönen vakit… düşünceler…

ezan okunuyor şu an!. saat 04.26… düşünceler… kalbim kangren, penpe!.

penpe!. “bu aşk beni iflâh etmez, öldürür”..

hani, türküler, şarkılar da olmasa?!!!.

tuvalet kâğıdı, ara bezi yaptın aşkımı pempe; sokaklara attın.. el sofralarına boğaz oldum..

hayatı hep ağırbaş, ağırabi yaşamış, içinde aşktan gayrı bişey büyütmeyen bi adam için şu çâresizliğe gebe kalmak zorunda olmak çok ağır.. forsalıktan, esâretten de ağır..

elsiz, dilsiz, töresiz olur el kapılarına düşüp, ipini çeken, el açan.. aşktan düşen sokak iti gibi olur; perperişan, zavallı, başıboş, güçsüz, düşmüş, düşkün, üşümüş, titreyen… ve mayası bozuk, südü kokmuş, aşağılık, kötü, pespâye adamların koltuk değneği, hafifmeşrep kadınların bineği…

asâleti her yanını sarmış, artık paçasından akan adamlar, anadan atadan ağır, hanfendi kadınlardan eser yok.. ortalık hınzırlardan, hınzırelerden geçilmezken bi asil cennet kadını yeryüzünde gelmiş geçmiş kaç ‘adam’ adamın bahtıdır; ‘işte o!.’ dediği, diyeceği?!.

yani pempe;

kötü, gitgide daha da berbatlaşan dünyanın sıkıntıları, kötü kokulu akıntıları, yaşam zorlukları insanı boğuyor, çaresiz boyun eğdiriyor.. sebatlı, gayretli, canlı, hayata dört elle sarılan mücâdeleci bi adam olmak… heyhat, şu oluş fiili hayatımın bir tek cümlesinde bile yer almayacak, ne acı!.

allahım, sana geliyorum dediydim ya,

allahım, sana böyle geliyorum işte!.

nası bi adam oldum ben yaa; sakat, hareketsiz, hasta?!. başka şeylerde âram vermedi hayat, aşk zaten başlı başına, yolunda gönüllü fedâ, heder etmek kendini, harab olmak demek..

aşk ehli harabat ehli.. ve ama en güzel!. aşk hâli en güzel!. aşk, en sonsuz, en eşsiz acı.. onunla tanışmam yakındır.. işte, sen götürüyorsun beni oraya!. usul usul!. senin aşkın ve umarsızlığın götürüyor beni oraya; en güzel acıya!. ve ondan da ileriye, daha güzeline; yazmaya!.

../.

olmaz olsun bu ayrılık…

5

(kitap-fuar-tanışma-mektup…)

pempe!. sanırsam evvelkilerinde olduğu gibi, bıkkınlık başladı.. benden de!. benle de!.

belkide benden evvel kaç âşığınla aynı şeyi yaşadın; bi süre sonra sıkıldın adamlardan, sepetledin?!. sahî, ben kaçıncıyım, kaçıncıydım, kaçıncındım?!.

soruya bak?!!. soruya gell!!. bundan daha iyyrenç soru hangisidir acabaa dünyada?!!.

yeni heyecan arayışı, yeni biri, yeni bir aşk, âşık.. hazırda bekleyen en az kaç bi düzine herif vardır kim bilir, stepnende?!.

insan ihânete uğrayınca kalbi paramparça oluyor, hayatı kararıyor, kötü düşünceler aklını karıştırıyor, kafasına fenâ takıyor… boynuzu…

acabaa nerde tanıştılar?!. penpe mi salladı…kuy… pardon, el, önce, herif mi sırnaştı?!. kim kime yanaştı, yaklaştı, kimin gemisi kimin dümen suyuna girdi, kim kimin suyunun karasına oturdu; bi dünya merak?!!.

şurda yeri gelmiş, azcık bi mantık yürütmekten zarar gelmez;

“merak”la “tarak” arasında bi örüntü, bi yakın akraba bağıntı var.. kız gitmiş, başka bi adamla acaip uçuşlar yaşamaya, adam ‘nerde karşılaştılar, nasıl tanıştılar’ın merakında?!. “kelebek” deyil, ‘boynuz’ etkisi!.

imzâ günleri: yeni okuyucularla flört günleri..

fuarda mı tanıştılar acep, yazdığı son kitabı ‘aşk diye bişey yoktur’un imzâ gününde adam gelip kitabını alıp, gözlerinin içinden gözlerini çekmeden imzâlatırken mi?!. sonra akşam-gece âniden tel’e düşen fotolu bi mesaj; karşıda yanan şömine, kitap dizlerinde, “sizinleyim!”… “kitabınızla” (kıvır, kıvır, ibbe!!.)… sonra, uzun blr tel sohbeti, sonra, salacak sırtlarından boaza bakan, kızkulesi manzaralı bi seçkin restoranda başbaşa romantik bi akşam yemeyi dâveti, son derece centilmence bi “kırmızı mı, beyaz mı?!.” teklifiyle, geceyi ateş bassın diye akşamdan daa da ısıtılan ortam, dünyanın en pahalısı, sauvignon-cabernet yahut merlot-cabernet üzümleri, yahut sauvignon blanş ve semillion üzümlerinden yapılan, dünyanın en pahalısı bordeaux eşliğinde derin bi sohbet, sonra ver elini, sohbetin devamı için, yine boaz manzaralı evine bi kaave daveti…

sonra, evveli akşam-gecedeki kitabını okuma muabbeti adı altında, geri planda sanki orda hiç işi yokmuş, kadraja öylesine girmişmiş sanki gibi durdurulan, aslında illüminatik mesajın dibi olan o şömine fotosundaki o şomine başında daa da koyulaşan sohbet… sonra… oha?!!!.

belkide öyle olmadı, şöyle oldu tanışma faslı; fuarda kitabını imzalatırken o ilk tanışmadan sonra, bi merhaba, sosyal medyadan…“paylaşım” dedikleri o iiyyrenç yolla bişeyin paylaşımı esnâsında bi yakîn irtibat sağlama falan?!. neyi paylaşıyoz acabaa?!. yeni sevgiliyi mi, eski aşkı mı?!.

gece gece?!.

penpe sen ne yaptınn?!!!!

../.

Çarşamba

“dolçe vita” penpe!.

… senin aşkımın içine… yaptığın bu!.

(kitap-fuar-tanışma-mektup… mektuplar… ve penpe’nin umarsızlığı)

4

en son ‘artık önünde daldan dala zıpzıp bi hayat bekliyor seni’ dediydim ya, o “dolçe vita”ydı..

‘dolçe vita bi hayat’?!. tatlı hayat, tatlı bi hayat, ‘viaypii’ bi hayat!.

“dolçe vita”, güzel türkçemizin argo diline biraz daha kabaca ama, “safâ pezevengi” diye geçen bi motto, bi kavram..

bütün aşklar tatlı başlamıyor işte nâzan, bazısı daha başlamadan bitiyor.. tıpkı benimki gibi!. benim pempe’ye olan aşkım değil biten, o, ölüme düğünümüze gider gibi gideceğim, sonsuza dek içimde en eşsiz, en güzel zehir, en tatlı acı, boynumda idâm fermânım, göğsüme saplı hançer; seve seve taşıyacağım!.

mesele ben ve aşkım değil yâni, mesele senin aşkımın içine edişin!. ona emsâl.. tıpkı dosto’nun ‘budala’sında olduğu gibi.. benim aşkım bitmez pempe, biterse kırşehir’in gülleri biter..

ne diyom ben yaa?!!. iyice yedim kafayı!. yani, biten bişe yok!. her biten şey yeni bişey başlatır.. yâni, pempe’nin ihâneti yeni bişey başlattı; yazmak, deli gibi yazmak..

pempe’nin aşkı artık deli gibi yazdıracak.. az şey mi bu?!. hayır, çok şey, çok fazla şey, aşktan da büyük bişey!. düşünsene, aşk kırgınlarına, hayat yorgunlarına teselli omzu olacak yazdıkların.. aşkın anasını ağlattığı insanlar okuyunca “vayy bee, bizden beterleri de varmış hayatta!.” diycekler hayretle..

zavallı prens mişkin.. nası da âşıkken nastasya’ya, kız düğün gecesi kaçtı elin adamına?!.

bunu anlatmalıyım, uzun… çok uzun..

../.

ruh yükseldi, yükseldi…

ruh ipini kopardı,

yükseldi, yükseldi...

… atmosferi deldi geçti, sonsuz fezâya, nereye gittiğini de bilmeden, yolculuğa çıktı..

dünyada da böyleydi bu; serseri… ruhuna göre takılır, ruhunun başını belâya sokardı.. sonra, ayıkla ruhunun pirincini?!!.

şindi bu gider bi göktaşına, bi gezegene çarpar, kafası gözü dağılır, kaşı patlar, gider bi karadeliğe düşer, kaybolur.. müdahale etmek gerek, derhâl, dünya göğüne indirmek gerek, ki harâret yapmasın daha fazla, motoru soğusun!.


azcık bi yeryüzünde insan içinde bi dolaştır, sokak adamı ruhu yeniden nükseder, ‘normal’e döner..

‘normal’ ne mi?!. en diplerde insan arasında sürünmek.. bunun faydası var mı, var!. hem de çok ve bi anlamda da ciddî hayâtî; daha aşağısı olmadığı, en diplerde olduğu için düşme tehlikesi sıfır!.

‘günün sonunda zarardan hâsıl olan kâr’ da deniyor buna!.

demek ki düşüklüğünde acayip mütiş bi fâidesi varmış… yerine ve adamına göre..

bütün aşklar tatlı değil, platonik başlardı…

çünkü aşk tek taraflıydı ve erildi o taraf ve ben de bi erkek tarafıydım..

3

yazandan ön açıklama:

‘bütün aşklar tatlı değil, platonik başlar’

tek taraflı yani!. öyle dediydik en son..

şu söylem… lâf-ı güzaf da değildi öyle, yeryüzünde milyarlarca örnekle, bizâtihi yaşanmışlığı vardı, hakikatti!.

cinsiyetçi filan değiliz.. ama o tek taraf da ezici ekseriyetle de adamlardır.. yani erkek tarafı, çünkü erkek yaratılış tâliptir, dişil yaratılmışlar, kızlar, kadınlar matlub.. kızlar kaçar, oolanlar kovalar.. n’apalım, ilâhi yasa böyle!. bi itirâzı olan burya değil, “makamların makamı”na başvursun!. yiyosa tabi!.

kadın âşık olunan, peşinde koşulan, istenen, arzulanan, beklenendir.. hayvanlar âleminden bi iki uç örnek hâriç, bütün canlılarda böyledir bu!. e, fıtrata, tabiata da yalan söyletecek hâlimiz yok ya!. ayrıcana, şunu da şurya bilgi notu olarak iliştirelim, lâzım olur bigün;

nedeni bilinmez, hikmet-i hüdâ bi hakikat; bütün mâhlûkatın erkeği süslü, gösterişli iken bi tek insanoolunun dişisi süslü, alımlı, renkli çekici, güzeldir.. burya kocaman bi soru işâreti; çok enteresan mı enteresan bi sonuca ulaştıracağı kesin de emînlikle; bi soru işâreti, şurya bi yaşlı mutsuz bi ağaç, belki şurada da heycanlı minik bir dere çağıldıyordur… ne diyon yaa, bob ross’la resim sanatının ne işi var lan şurda?!. sulandırma da anca bu kadar olur!.


-tamam penbe, bi eyitimim neyi yok benim, bi karizma adam fikan deyilim.. aksine, hödüün tekiyim.. bu yüzden, terketmek değil, defetmekte haklısın hayatından.. tamam, sana göre çok sığım ben, darım; çelik korseden, ters kelepçeden, alüminyum cendereden beterim, nefes aldırmıyorum, rahat bırakmıyorum.. adıma “kerpeten muzaffer” deseler yeridir..

almadım bi eyitim neyi yâni; bi birikimim yok, çulsuzun tekiyim.. ilk gençliğimden beri kafam da acayip karışık.. şu hâlimden belli değil mi, hâlime bakmıyom, hasan dağı’na oduna çıkıyom bak ve haddini bilmez bilmez, senin gibi eğitimli kültürlü soylu, zekî, aklı baştan alıcı, güzel mi güzel, ama uçuk mu uçuk, başına buyruk, burcundan güvenilmez, üç adım beraber yürümeyi, ipiyle kuyuya inmeyi bırak, köşedeki bakkala gidilmez, zengin bi kızın dest-i aşkına talip oluyom?!.

çok anormalim ben, çook!. bu yüzden bi piskolokun psikosuna, bi piskoposun “senin bir suçun yok yavrum, tamam, günahın büyük, âşık olmuşsun, ama tanrı bağışlayıcır!. gel bi günah çıkaralım senle?!. (saol lan peder, ben sana şimdi şurdan bi günah çıkarırım, aklını alır!.) tarzı diyaloğuna takılma ihtimâlim çok yüksek deyil, kesin!. bi sosyolokun mal bulmuş mağribî gibi yapışıp, üzerinde yıllarca çalışma yapacağı bi sınıfsız sınıfın elemanı, dünyaca ünlü bi antropologun kazısı esnâsında bulduğu, adını bizzat kendinin ‘muzosafarus’ verdiği, türünün ilk tek ve son örneği, tarih öncesi zamanlardan kalma bi dinozorus yaratığım..

biraz çekilir yanım, az bi câzibem, bi tipim, birazcık pitoresk bi görünümüm olsaydı iyi olurdu penbegül.. âh, o zaman belki bi ressamın şovalesinde fırçasından tuvaline düşer, belki bi fotorafçının objektifine takılıp kadrajına girer, olağanğstü ışık oyunlarıyla, dünyaya şöhret salacak, bütün yarışmaların tozunu attırıp birincisi olacak bi foto çeker,  bir yazar beni baş bi roman kahramanı olarak görür, benim için bi kalem oynatır, dünyada 17850’inci baskısı yok satacak, bestten de best, sellerden de seller bi kitabına konuk ederdi.. ama nerdee, 

sonuçta ben;

bütün o kelle kelle, kalıp kalıp, raf raf, uzun metraj kitaplarının, çarşaf çarşaf makalelerinin, ulus ve uluslararası sempozyum açılış konuşmaları, kapanış sunumlarının, canlı yayın röportajlarının, basın önü beyanatlarının, süreli süresiz basılı çalışmaların bi kişisi karakteri konusu, tüm bunların sebeb-i illeti, mesnedi olacak bi özellik, kapasitede değilim!. dünya sevgisi, yaşama sevinci, hayat hevesi, heyecanı hususunda azcık bi şanslı yaratılsaydım olurdu..

dahası;

varsıllıklarının, yükselttikleri titr, ünvan, makam binâlarının arsası temeli bahçesi arazisi ben değilim, avuç içi kadar ufacık bi yerim yok dünyalarında!.

hayatlarında bi bişe değilim!. ne biliim, hani,  borsalarında düşmek sûretiyle bile bi değer ifade edecek bi varlıkları, toplum içinde bunca yüksek yerlerinin taşıyıcı kolonlarının bi çakıltaşı bile değilim ben yani!.

ben kendimi şöyle ottan n’oktan, deyersiz biri görürken, onlar?!!. onlar nası bakıyolar acabaa, oturdukları yüksek taht, kerevet, balkonlarından bakarken ne görüyolar bende ve ne diyolar benim için?!!.

belki şuyum;

“her tür kazanımlarının forsası, ağır işçisi, birikimlerinin zorunlu emekçisi, diktikleri gökdelenlerinin, plazalarının bilinçsiz kalfası, boğaz toku işçisi çırağı?!!.”

belki bütün şunları sâyemde edindiler, kazanımları benim üzerimden, belki, ama gönüllüsü, gönüllüleri değilim, olmadım hiç!.

herkes gibi, sâdece yaşadım; kendi hâlimde, çöplüğümde, bütün kabahatim, cerahatimle kendi içime aktım, gidiyorum, hepsi bu!.

yaşadıklarım…

onlara anlattıklarım daha damlası değil içinde kaybolduğum olaylar uzayının.. hikâyem, kara bahtım kem tâlihim minvalinden, açmazlar çıkmazlar, çözülmez kördüğümler, girift, oylumlu, abartılı grotesk süslemeler, arabesk örgülerle dolu..


gördün işte penpe, kimsenin işine yaramaz, kaybetse sevinir, hurdacıya versen, en yakın çöp konteynerine atmak için bile bi dünya paraya mâlolacak, geridönüşümü bile olmayan bi atığım ben!. yılbaşı çamcıklarının bile çok kıymetli olduğu bi hafta, hün, geceleri var, benim bi yılbaşı çamcıı yanında kıl kadar, tüy kadar değerim yok!. batsın bu dünya penpe!.

yâni;

bişey de bende benimle hayat bulsun, hayata geçsin?!!. ama yok işte!.

ferdi abimizin “yapıştı canıma, bir kara sevdâ” şarkısındaki gibi, yapışmış işte, üstüme bi kara kader, dönüp dolanıp duruyom hayatın dev anaforlarının tam ortasında çâresiz bi saman çöpçüğü misâli!.

düşmüşüm işte, dünyanın geri dönülmez bir kıstağında bi girdabına, debelenip duruyom!,

“benim adım dertli dolap” gibi; dön baba, dönelim?!!.

“bütün aşklar tatlı başlar”.. yalan değil!. ama başlayan aşk ise, ortada aşk varsa!.

isterdim ki, şarkıdaki gibi benim de tatlı başlasın, tatlı olsun aşkım..

daha bi ışık yılı bile olmamış, gıcır gıcır, yesyeniyken nası böyle eskidi birden, ekşidi, acıdı, kimyâ bozan bi hamule, mâzinin mezarlığına atılmalık bişey oldu da angara’nın daşına, gözlerimin yaşına bakmadan attın beni bi kenara, hayatından?!. aydın abası, sepet havası yaptın aşkımı, durduk yerde..

hayatından çıkarınca beni olay değişti, “geçen geçti, sezon bitti, önümüzdeki maç… pardon, aşklara bakmalık, yenilerine yelken açmalı”k blr durum hâsıl oldu..

artık önünde daldan dala, zevkten keyfe, gönülden kucaa, harc-ı âlem, zıpzıp bi hayat bekliyor seni!.

ayırlı uurlu olsun diycem de şurda, benim aşk acım, gönül yaram, yara bere, yerlerde hissiyatım üzerinden doğacak neşen seni nerelere götürür, bilmem!.

yeni bir aşk arıyorum haberin olsun!.

2
senden bi cacık olmuycak muzaffer, yeni bi aşka yelken açma zamanım geldi.. bak, nerdeyse yarım yüzyıllık şarkı da benden yana!.
orijinal adı;
“artık seni sevemem”
söz: ülkü aker, müzik: suat sayın

şarkı…
“artık seni sevemem, yalvarsan da gelemem
sen suçunu bilirsin, sorma sakın, söylemem
yeni bir aşk arıyorum haberin olsun
beni bu hâle koyan Allah'tan bulsun
kader böyle istedi, elimden ne gelirdi
çekil artık yolumdan, aşkımız burda bitti”

düşme peşime yâni sakın, muzaffer!. raadsız etme beni, saadetimize engel olma!.

-“saadetimiz”?!!!. ne ara buldun o “miz”i, siz’i?!!. ‘siz’ kimsiniz, kim o lavuk?!. ‘biz’e ne oldu penpe, lütfen yapma!. ne derin bi aşkla sevdim, seviyorum seni, biliyorsun!. 
tamam, sen sevmiyorsun, inanmıyorsun aşka, ama ben dibine, dibime kadar inanıyor, yaşıyorum!.
aşkolsun penpe, bunu ‘daldan dala, olalaa mücellâ’ bile yapmadı, ‘kel mucip’e!.

diyodun zaten hep “biz diye bişe hiç olmadı, seni hiç sevmedim ben!.” diye!.
hep dedim bunu, hep duymazlıktan geldim, sessizce bekledim, bigün deyişir duyguların, seversin diye!.
nolcak şimdi, napçam ben?!.
nereye gitçem, gidecek başka yerim yokken!..
benim yerim senin yanındı!.

-acite yapma zihni, lütfen!. ben senin sığınağın, koruyucu ailen, ağlama duvarın falan deyilim!. bulursun gidecek bi yer!.
-ağlarım bak!!.
-ne zayıf bi arketipsin münir!. zaten hep uyuzun teki oldun!. elinden iş gelmez, dilinden bi kükreme çıkmaz, bakkaldan parasıyla bi ekmek alırken bile ezgin, restorantlarda garsona binbir istirham etmeden bi sipariş veremeyen sünepenin teki!. sanki bedava istiyoz?!.

gölgemde boş beleş yaşıyon!. ben olmasam muhtardan ter basmadan bi ikâmetgâh kâğıdı isteyemez, belediye otobüsüne, semserbest, sıfır ücret kartınla şoförün önünde kırk büklüm olmadan binemezsin!. hayatta değişmezsin sen!.
-haklısın penbe!.
-şu hâline bak, ezik!.
-benim de şarkım var, ben de insanım penpe!.
bak,
"kimse bilmez"
bulur geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler
ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez
kimse bilmez
bulut geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler
ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez
kimse bilmez
kimse bilmez“… ömer hayyam

“sever sever, kimse bilmez”…
öyle diyo bi yerinde bi başka şarkı.. yani sanırsam!. kulaama geldi gibi gibiydi, geçmişte, ilk gençlikte, onaltı yaşımda.. tee o zamandan belliydi, sessiz bi seven olcaam!.

şükrânımla aldıydım şiiri, şarkıyı, öpüp kalbimin başına koyduydum, ilâhî armağan belleyip, çünkü “sever sever, kimse bilmez” diyodu ve bigün bunu yaşıycaktım..

bilmedi bak, kimse!. yıllar geçti!. bilmedin!. oysa nası seviyodum!.
“bütün aşklar tatlı başlar” da diyodu şarkıda..
doğru deyil, hiç doğru deyil!. doğrusu, ‘bütün aşklar platoniktir, platonik yaşar’
örnek: şekil m, muzaffer’in penpe’ye aşkı yani!.

(yazanın iç konuşmaları:
allahım, çok acıklı bu yaaa!!. şu aşk hikâyesini bizzat ben yazdım, ben yazıyom, ama yine ben etkilendim?!!. hem de çok, dokunsalar ağlıycam!. da, kim dokunacak?!. ortalıkta biri mi var ki sorsun?!. biri olsa bile bu siliklik siniklikle hayatta farkında olmaz!.
yâni kendi çalıp kendine söyleyen, kendi yazıp kendi okuyan biri olmaktan başka şansım var mı?!!.

biri de bi gelip sormuyor işte; ‘sen naabıyon bilader yaa, ne yazıyon sen, penpe kim, muzaffer penpe’nin nesi olur, pilavı mı tutturamadın, hayatın altına mı tuttu, bu kadar neden efkâr bastı gönlünü, çok kederli görünüyorsun?!!.’…

değiştirmem lâzım ‘penpe ilen muzaffer’in aşk hikâyesinin akışını, hiç ii yere gitmiyo!. böyle götürürsem çok geçmez, daha ilk yarı bitmeden bu oğlan kesin intaar eder!.
mizah?!!.
evet, mizah kurtarır!. şu aşkı mizahla sulandırmalı!.
tam zamanı!.)

muzaffer, sus artık!. git!. bitti işte, neden anlamıyorsun!.
../.

Salı

penpe ile muzaffer’in aşkı

1

(kitap-fuar-tanışma-mektuplar…)

bu sana ilk mektubum penpe!. beni pespempe, acayip hülyâlı bi aşktan kopkoyu kapkara bi karasevdâya düşürüşünün, ayrılığın acısının gâvur baskını gibi gelip böörüme hançer gibi saplandıı ilk gününden sesleniyorum sana!.

“ööle bi aşk yok olm, kendine gel!!” diye aşkımı deptiğin andan beri deli divâne, serseri biçâre bi biçimde sokaklardayım.. zaten de zaten hiçbir plansız pırogramsız, ön almasız, gelişine gelip gidişine yaşayan, serseri ruh bi adama sokaktan başkası yakışmazdı.. işte, bozmadım kaderin ve insanlığın hakkımdaki kanaatlerini, bu kez doğrudan senin düşürdüğün sokaktayım, sana oradan sesleniyorum..

çok müteessir oldum, çook!. daha iki gece evvel kulaama fısıldadıın o mütiş aşk sözcükleri, e-mektuba yazdıın o eşsiz satırlardan sonra âniden “çık git hayatımdan, defol!.” demek?!!. aşkolsun sebzegül!.

oldu da zaten!. sana olan aşkım elinin körü, ceenneminin dibi oldu!. görenin “deli mi ne?!!” dediği bi adam oldum, nereye gittiimi, ne yaptığımı bilmiyorum!. bastıım yeri toprak diyerek geçiyorum, tanımadan, altında kim yatıyor, üstünde kim var, düşünmeden!. çok kötüyüm sebzegül, çok kötü!. sâyende enkaza döndüm, âdetâ zombiyim!.

var ya, bugün, sosyetenin yeni trendi sultanbeyli şanzelizesinden bi çıktım, bi baktım denize gelmişim, üsküdar sailine, durmadım, yürüyerek geçtim boazı, eminönü, sirkeci, sarayburnu derken, kendimi yeşilköy sahilinde buldum.. sail ana baba günü, her tür mahluk!.. tabi, bunu ben demiyorum!. baksam göreceğim, görsem diyeceğim de, görmüyorum!. bunu yürüyüş yolunda ud çalıp şarkı söyleyen, âmâ adam söylüyo, söyledi bana “bugün daha da kalabalık” diye.. hiç şüpelenmedim , lan yoksa bu adam görüyo mu diye, çünkü ben “gönül gözü” diye bişeyin varlığına cân-ı gönülden inanıyordum.. yani, âmâ ûdî abimin dediği kesin; sail yolu olduğundan da kalabalık bugün.

hani hayatından ‘out’ şut, def-i hâcet yapınca sen beni, iyi değilim hiç filan dedim de, epten de kötü deyilmiş hayat neclâ, acayip enteresan, muazzam ojj şeylerle de karşılaşabiliyomuş insan.. insanlar buna “hayatın cilvesi” diyormuş, yürüyüş esnâsında bizzat müşahade ettiim cilvesini hayat teyzenin..

ona niye ‘teyze’ dedim, bilmiyorum, tuaf bişe oldu, hayat kader kısmet teyze sail yürüyüş yolunda işte o bi âmâ adama toslattı.. hani sail bugün çok kalabalık diyen.. hani kesin görüyo dediğim…

yani, toslaşmadık da, âmâ adam orda, sailde ud çalıp, şarkı söylerken mütemâdî ben yoluna çıkmışım..

anlatiyim;

henüz taptâze ya yaptığın sepet havası, sepetlenişim, bunun üzerine nereye gittiğimi, ne yaptığımı bilmeden yürüyorum ya,

yürüyodum düşünceli, dalgın, anaa, bi ud sesi, uzaktan.. hiç kaçırmam biliyosun, güzel allahım bi kulak vermiş, sanırsın denizde yelken, karada çanak anten, uzayda en uzak, en ufak sinyalleri kaçırnayan, son slstem uydu..

çok sevdiğim refik fersan’ın hicaz peşrevini seslendiriyor udla biri?!. acayip titredi içim.. çok severim hicazı ve bu peşrevi..

sesler çoğalıyor.. şarkıya girişten önce son çıkış, peşrevin 3-4. hânesi ve sonu ve şarkının girişi, 2 dolap bitmek, şarkı başlamak üzere, seyyar mikrofona yanaşmış âmâ adam, başladı başlayacak, hemen başına dikildim, şarkıya girişini bekliyorum, eşlik edecem, ama önce hafif sesle selâm verdim, küçük, seyyar tesisatın sesi çok açık değil, kulaan zarına zarına depmiyor, aksine, gayet hoş duyulur desibelde; beni duydu ve aldı selâmımı ve saniye sonrasında güzel, yumuşak bi sesle “aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”a başladı.. en sevdiğim şarkılardan ve amanallah, refik fersan dayının o meşhur hicaz peşrevinden sonra bu şarkı?!!.

daha “aşkımız ne güzeldi” kısmı bitmeden allah dedim giriştim şarkıya.. hani algıları çok güçlü âmâların, sesimi yükseltmemiştim, hattâ nerdeyse fısıltı gibiydi, bastırmasın sesini diye, ama âmâ ânında aldı kulaa, şarkıyı söylemeyi kesti, sustu, yüz işaretlerinden şarkıyı bana bıraktığını anladım..

çok güzel de çalıyor, söylüyorum, ses yükseltip yavsş yavaş..

söylüyorum, ama da nasıl; tam yerinde girişler, inişler, çıkışlar, tam yerinde yükseliş, sahil inliyor sesimden..

aynı anda gelip geçenler, sağda solda kanapelerde oturanlar da kalkıp adamın önündeki kutuya ciddî para yağdırmaya başlıyor, âmâ adam adına teşekkür ediyorum çok, şarkıya devamla… çok sayıda teşakkürümden takdir kutusunun epeyce kilo aldıığını farketmiş midlr bilmiyorum, şarkının sonuna kadar kutuya para atışı hiç bitmedi..

şarkı çok güzel oldu, sonu çok daha yerinde oldu.. çok güzel çaldı, söyledim, söyledik..

şarkı bittiğinde çok müteessir, teşekkür ettim, ellerine yüreğine sağlık, bol olsun kazancın diyerek.. yüzünde acayip bi hem şaşkın, hem mütiş memnun ifade; o da şarkımdan dolayı tebrik ve takdirle, teşekkür etti, samîmî, sıcak sözlerle..

selâmlaşıp ayrıldım, aklım kulaamdan inmeyen şarkıya takılı;

“aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”…

bi aşk ancak bu kadar üzünle biter, çok derin yaşanacak bi aşk acısı ancak da böyle güzel başlar sebzegül!. pardon, penelop, penelop da nerden çıktı, penelop kruuuz’un işi ne şurda şindi, töbe, pardon, penpe!.

penpe!. bu aşk beni çok söyletecek!. sanırım çok ama çok yazacağım bu ümidsiz aşka ben..!. mektup!.

destan gibi mektuplarla anlatacağım sonsuz aşkımı!. sanırım ben yazar olmadan yazan olacağım?!!.

bekleme beni penpe!. yine geleceğim!. yâni yazacağım..!. mektup!.

../.

Pazar

düğüm… ukde…

ne çok düğüm var ve ne çok kopuk ip ucu içimde.. ne çok ukde var, ne çok şeyi hiç yaşamamışlıktan?!.

birinin gözlerine bakamamış meselâ, ellerini tutamamış, tek bir gönül sözü söylememiş..


gözünü açıp ilk gençliğinde kavga görmüş, kavgadan gayrı hayat bilmemiş, kelime bilmemiş adam şimdi neler söylüyor kâğıda kaleme?!.


öyle olmasa yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan… yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan…

söz…

söylediklerinle benim gerçeğim bir yerde karşılaşıp çakıştıkları an, kırgınlık kızgınlık üzüntün ve öfkenden doğan acı dolu bütün sitemlerini göğsümde îdam fermânım edip, hâtırânı son nefesime dek baş tâcı, taşıyacağım!.

Salı

kafka ile “dâvâ”laşma…

biriyle oturup bi “dâvâ”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lâkin biz daha da ileri götürdük işi, kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı kanka olacaktım.. sonra… sonra canımız sıkıldı, rus ruleti oynamaya karar verdik sayfalarıyla, oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..

o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, âşinâydı ve hep hazırdı.. ben beş kez, beş sayfada, arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan oldukça ıslaktı, bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı.. zâten kırık kafamı kafka’ya daha fenâ taktım.. zâten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.

sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lâkin hedefini sıyırdı, sıyırdım.. hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..

o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresi’nin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum.. 'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidayda’lar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk.. ayaklarımı birbirine dolaştırdım, yine gelmedi, o yıllardır hayâlim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim, kavgalarda savaşlarda alnımı uzatıp, gelsin bulsun artık diye ne çok uğraştığım o tek kurşun puşt çıktı..

o günden sonra bi daha da denemedim, “dâvâ”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme dâvâsına dönüşmüştü, dünyanın, böyle olunca insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dâvâ” aramızda sonsuza dek kapandı..

aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya…

“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martı’sı önce anlamadı beni, lâkin ben onu iyi anlamıştım.. sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara, o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu.. demek sırrı buydu, martılar o yüzden konuyorlardı başına?!.

hayretimi kimseye belli etmedim, dolayısıyla velî orhan’ın sırrını da ifşâ!.

sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum.. ötesine de gerek yoktu zâten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdâya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.

“bir kere sevdâya tutulmaya gör

ateşlere yandığınım resmidir

âşık dediğin mecnûn misâli kör

ne bilsin âlemde ne mevsimidir”

sevdâları, gurbetleri, hasretleri birbirine türkülerle bağlayan şu 'bağlama'?!. hayat ve dünya ile aramdaki şu uzun mu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.