Çarşamba

yeni bir aşk arıyorum haberin olsun!.

2
senden bi cacık olmuycak muzaffer, yeni bi aşka yelken açma zamanım geldi.. bak, nerdeyse yarım yüzyıllık şarkı da benden yana!.
orijinal adı;
“artık seni sevemem”
söz: ülkü aker, müzik: suat sayın

şarkı…
“artık seni sevemem, yalvarsan da gelemem
sen suçunu bilirsin, sorma sakın, söylemem
yeni bir aşk arıyorum haberin olsun
beni bu hâle koyan Allah'tan bulsun
kader böyle istedi, elimden ne gelirdi
çekil artık yolumdan, aşkımız burda bitti”

düşme peşime yâni sakın, muzaffer!. raadsız etme beni, saadetimize engel olma!.

-“saadetimiz”?!!!. ne ara buldun o “miz”i, siz’i?!!. ‘siz’ kimsiniz, kim o lavuk?!. ‘biz’e ne oldu penpe, lütfen yapma!. ne derin bi aşkla sevdim, seviyorum seni, biliyorsun!. 
tamam, sen sevmiyorsun, inanmıyorsun aşka, ama ben dibine, dibime kadar inanıyor, yaşıyorum!.
aşkolsun penpe, bunu ‘daldan dala, olalaa mücellâ’ bile yapmadı, ‘kel mucip’e!.

diyodun zaten hep “biz diye bişe hiç olmadı, seni hiç sevmedim ben!.” diye!.
hep dedim bunu, hep duymazlıktan geldim, sessizce bekledim, bigün deyişir duyguların, seversin diye!.
nolcak şimdi, napçam ben?!.
nereye gitçem, gidecek başka yerim yokken!..
benim yerim senin yanındı!.

-acite yapma zihni, lütfen!. ben senin sığınağın, koruyucu ailen, ağlama duvarın falan deyilim!. bulursun gidecek bi yer!.
-ağlarım bak!!.
-ne zayıf bi arketipsin münir!. zaten hep uyuzun teki oldun!. elinden iş gelmez, dilinden bi kükreme çıkmaz, bakkaldan parasıyla bi ekmek alırken bile ezgin, restorantlarda garsona binbir istirham etmeden bi sipariş veremeyen sünepenin teki!. sanki bedava istiyoz?!.

gölgemde boş beleş yaşıyon!. ben olmasam muhtardan ter basmadan bi ikâmetgâh kâğıdı isteyemez, belediye otobüsüne, semserbest, sıfır ücret kartınla şoförün önünde kırk büklüm olmadan binemezsin!. hayatta değişmezsin sen!.
-haklısın penbe!.
-şu hâline bak, ezik!.
-benim de şarkım var, ben de insanım penpe!.
bak,
"kimse bilmez"
bulur geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler
ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez
kimse bilmez
bulut geçti
gözyaşları kaldı çimende
gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
seher yeli eser yırtar eteğini gülün
güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
bu yıldızlı gökler
ne zaman başladı dönmeye
kimse bilmez
kimse bilmez
kimse bilmez“… ömer hayyam

“sever sever, kimse bilmez”…
öyle diyo bi yerinde bi başka şarkı.. yani sanırsam!. kulaama geldi gibi gibiydi, geçmişte, ilk gençlikte, onaltı yaşımda.. tee o zamandan belliydi, sessiz bi seven olcaam!.

şükrânımla aldıydım şiiri, şarkıyı, öpüp kalbimin başına koyduydum, ilâhî armağan belleyip, çünkü “sever sever, kimse bilmez” diyodu ve bigün bunu yaşıycaktım..

bilmedi bak, kimse!. yıllar geçti!. bilmedin!. oysa nası seviyodum!.
“bütün aşklar tatlı başlar” da diyodu şarkıda..
doğru deyil, hiç doğru deyil!. doğrusu, ‘bütün aşklar platoniktir, platonik yaşar’
örnek: şekil m, muzaffer’in penpe’ye aşkı yani!.

(yazanın iç konuşmaları:
allahım, çok acıklı bu yaaa!!. şu aşk hikâyesini bizzat ben yazdım, ben yazıyom, ama yine ben etkilendim?!!. hem de çok, dokunsalar ağlıycam!. da, kim dokunacak?!. ortalıkta biri mi var ki sorsun?!. biri olsa bile bu siliklik siniklikle hayatta farkında olmaz!.
yâni kendi çalıp kendine söyleyen, kendi yazıp kendi okuyan biri olmaktan başka şansım var mı?!!.

biri de bi gelip sormuyor işte; ‘sen naabıyon bilader yaa, ne yazıyon sen, penpe kim, muzaffer penpe’nin nesi olur, pilavı mı tutturamadın, hayatın altına mı tuttu, bu kadar neden efkâr bastı gönlünü, çok kederli görünüyorsun?!!.’…

değiştirmem lâzım ‘penpe ilen muzaffer’in aşk hikâyesinin akışını, hiç ii yere gitmiyo!. böyle götürürsem çok geçmez, daha ilk yarı bitmeden bu oğlan kesin intaar eder!.
mizah?!!.
evet, mizah kurtarır!. şu aşkı mizahla sulandırmalı!.
tam zamanı!.)

muzaffer, sus artık!. git!. bitti işte, neden anlamıyorsun!.
../.

Salı

penpe ile muzaffer’in aşkı

1

(kitap-fuar-tanışma-mektuplar…)

bu sana ilk mektubum penpe!. beni pespempe, acayip hülyâlı bi aşktan kopkoyu kapkara bi karasevdâya düşürüşünün, ayrılığın acısının gâvur baskını gibi gelip böörüme hançer gibi saplandıı ilk gününden sesleniyorum sana!.

“ööle bi aşk yok olm, kendine gel!!” diye aşkımı deptiğin andan beri deli divâne, serseri biçâre bi biçimde sokaklardayım.. zaten de zaten hiçbir plansız pırogramsız, ön almasız, gelişine gelip gidişine yaşayan, serseri ruh bi adama sokaktan başkası yakışmazdı.. işte, bozmadım kaderin ve insanlığın hakkımdaki kanaatlerini, bu kez doğrudan senin düşürdüğün sokaktayım, sana oradan sesleniyorum..

çok müteessir oldum, çook!. daha iki gece evvel kulaama fısıldadıın o mütiş aşk sözcükleri, e-mektuba yazdıın o eşsiz satırlardan sonra âniden “çık git hayatımdan, defol!.” demek?!!. aşkolsun sebzegül!.

oldu da zaten!. sana olan aşkım elinin körü, ceenneminin dibi oldu!. görenin “deli mi ne?!!” dediği bi adam oldum, nereye gittiimi, ne yaptığımı bilmiyorum!. bastıım yeri toprak diyerek geçiyorum, tanımadan, altında kim yatıyor, üstünde kim var, düşünmeden!. çok kötüyüm sebzegül, çok kötü!. sâyende enkaza döndüm, âdetâ zombiyim!.

var ya, bugün, sosyetenin yeni trendi sultanbeyli şanzelizesinden bi çıktım, bi baktım denize gelmişim, üsküdar sailine, durmadım, yürüyerek geçtim boazı, eminönü, sirkeci, sarayburnu derken, kendimi yeşilköy sahilinde buldum.. sail ana baba günü, her tür mahluk!.. tabi, bunu ben demiyorum!. baksam göreceğim, görsem diyeceğim de, görmüyorum!. bunu yürüyüş yolunda ud çalıp şarkı söyleyen, âmâ adam söylüyo, söyledi bana “bugün daha da kalabalık” diye.. hiç şüpelenmedim , lan yoksa bu adam görüyo mu diye, çünkü ben “gönül gözü” diye bişeyin varlığına cân-ı gönülden inanıyordum.. yani, âmâ ûdî abimin dediği kesin; sail yolu olduğundan da kalabalık bugün.

hani hayatından ‘out’ şut, def-i hâcet yapınca sen beni, iyi değilim hiç filan dedim de, epten de kötü deyilmiş hayat neclâ, acayip enteresan, muazzam ojj şeylerle de karşılaşabiliyomuş insan.. insanlar buna “hayatın cilvesi” diyormuş, yürüyüş esnâsında bizzat müşahade ettiim cilvesini hayat teyzenin..

ona niye ‘teyze’ dedim, bilmiyorum, tuaf bişe oldu, hayat kader kısmet teyze sail yürüyüş yolunda işte o bi âmâ adama toslattı.. hani sail bugün çok kalabalık diyen.. hani kesin görüyo dediğim…

yani, toslaşmadık da, âmâ adam orda, sailde ud çalıp, şarkı söylerken mütemâdî ben yoluna çıkmışım..

anlatiyim;

henüz taptâze ya yaptığın sepet havası, sepetlenişim, bunun üzerine nereye gittiğimi, ne yaptığımı bilmeden yürüyorum ya,

yürüyodum düşünceli, dalgın, anaa, bi ud sesi, uzaktan.. hiç kaçırmam biliyosun, güzel allahım bi kulak vermiş, sanırsın denizde yelken, karada çanak anten, uzayda en uzak, en ufak sinyalleri kaçırnayan, son slstem uydu..

çok sevdiğim refik fersan’ın hicaz peşrevini seslendiriyor udla biri?!. acayip titredi içim.. çok severim hicazı ve bu peşrevi..

sesler çoğalıyor.. şarkıya girişten önce son çıkış, peşrevin 3-4. hânesi ve sonu ve şarkının girişi, 2 dolap bitmek, şarkı başlamak üzere, seyyar mikrofona yanaşmış âmâ adam, başladı başlayacak, hemen başına dikildim, şarkıya girişini bekliyorum, eşlik edecem, ama önce hafif sesle selâm verdim, küçük, seyyar tesisatın sesi çok açık değil, kulaan zarına zarına depmiyor, aksine, gayet hoş duyulur desibelde; beni duydu ve aldı selâmımı ve saniye sonrasında güzel, yumuşak bi sesle “aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”a başladı.. en sevdiğim şarkılardan ve amanallah, refik fersan dayının o meşhur hicaz peşrevinden sonra bu şarkı?!!.

daha “aşkımız ne güzeldi” kısmı bitmeden allah dedim giriştim şarkıya.. hani algıları çok güçlü âmâların, sesimi yükseltmemiştim, hattâ nerdeyse fısıltı gibiydi, bastırmasın sesini diye, ama âmâ ânında aldı kulaa, şarkıyı söylemeyi kesti, sustu, yüz işaretlerinden şarkıyı bana bıraktığını anladım..

çok güzel de çalıyor, söylüyorum, ses yükseltip yavsş yavaş..

söylüyorum, ama da nasıl; tam yerinde girişler, inişler, çıkışlar, tam yerinde yükseliş, sahil inliyor sesimden..

aynı anda gelip geçenler, sağda solda kanapelerde oturanlar da kalkıp adamın önündeki kutuya ciddî para yağdırmaya başlıyor, âmâ adam adına teşekkür ediyorum çok, şarkıya devamla… çok sayıda teşakkürümden takdir kutusunun epeyce kilo aldıığını farketmiş midlr bilmiyorum, şarkının sonuna kadar kutuya para atışı hiç bitmedi..

şarkı çok güzel oldu, sonu çok daha yerinde oldu.. çok güzel çaldı, söyledim, söyledik..

şarkı bittiğinde çok müteessir, teşekkür ettim, ellerine yüreğine sağlık, bol olsun kazancın diyerek.. yüzünde acayip bi hem şaşkın, hem mütiş memnun ifade; o da şarkımdan dolayı tebrik ve takdirle, teşekkür etti, samîmî, sıcak sözlerle..

selâmlaşıp ayrıldım, aklım kulaamdan inmeyen şarkıya takılı;

“aşkımız ne güzeldi/bittiğinde anladım/pişmanlıklar faydasız/gittiğinde anladım”…

bi aşk ancak bu kadar üzünle biter, çok derin yaşanacak bi aşk acısı ancak da böyle güzel başlar sebzegül!. pardon, penelop, penelop da nerden çıktı, penelop kruuuz’un işi ne şurda şindi, töbe, pardon, penpe!.

penpe!. bu aşk beni çok söyletecek!. sanırım çok ama çok yazacağım bu ümidsiz aşka ben..!. mektup!.

destan gibi mektuplarla anlatacağım sonsuz aşkımı!. sanırım ben yazar olmadan yazan olacağım?!!.

bekleme beni penpe!. yine geleceğim!. yâni yazacağım..!. mektup!.

../.

Pazar

düğüm… ukde…

ne çok düğüm var ve ne çok kopuk ip ucu içimde.. ne çok ukde var, ne çok şeyi hiç yaşamamışlıktan?!.

birinin gözlerine bakamamış meselâ, ellerini tutamamış, tek bir gönül sözü söylememiş..


gözünü açıp ilk gençliğinde kavga görmüş, kavgadan gayrı hayat bilmemiş, kelime bilmemiş adam şimdi neler söylüyor kâğıda kaleme?!.


öyle olmasa yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan… yazamaz insan ihtimâl; yaşamasa?!. sözleri öylesine, kıymetsiz, tek bir anlamı olmayan…

söz…

söylediklerinle benim gerçeğim bir yerde karşılaşıp çakıştıkları an, kırgınlık kızgınlık üzüntün ve öfkenden doğan acı dolu bütün sitemlerini göğsümde îdam fermânım edip, hâtırânı son nefesime dek baş tâcı, taşıyacağım!.

Salı

kafka ile “dâvâ”laşma…

biriyle oturup bi “dâvâ”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lâkin biz daha da ileri götürdük işi, kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı kanka olacaktım.. sonra… sonra canımız sıkıldı, rus ruleti oynamaya karar verdik sayfalarıyla, oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..

o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, âşinâydı ve hep hazırdı.. ben beş kez, beş sayfada, arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan oldukça ıslaktı, bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı.. zâten kırık kafamı kafka’ya daha fenâ taktım.. zâten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.

sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lâkin hedefini sıyırdı, sıyırdım.. hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..

o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresi’nin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum.. 'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidayda’lar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk.. ayaklarımı birbirine dolaştırdım, yine gelmedi, o yıllardır hayâlim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim, kavgalarda savaşlarda alnımı uzatıp, gelsin bulsun artık diye ne çok uğraştığım o tek kurşun puşt çıktı..

o günden sonra bi daha da denemedim, “dâvâ”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme dâvâsına dönüşmüştü, dünyanın, böyle olunca insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dâvâ” aramızda sonsuza dek kapandı..

aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya…

“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martı’sı önce anlamadı beni, lâkin ben onu iyi anlamıştım.. sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara, o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu.. demek sırrı buydu, martılar o yüzden konuyorlardı başına?!.

hayretimi kimseye belli etmedim, dolayısıyla velî orhan’ın sırrını da ifşâ!.

sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum.. ötesine de gerek yoktu zâten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdâya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.

“bir kere sevdâya tutulmaya gör

ateşlere yandığınım resmidir

âşık dediğin mecnûn misâli kör

ne bilsin âlemde ne mevsimidir”

sevdâları, gurbetleri, hasretleri birbirine türkülerle bağlayan şu 'bağlama'?!. hayat ve dünya ile aramdaki şu uzun mu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.

Pazartesi

a lot more free

nerî!. sen depii koyup mâbâdıma, hayatından şutladıından beri dinlediim şarkı!.

offf beee!.
“Soğuk rüzgar estiğinde yapraklar düşmeye başlarLeaves start falling when the cold wind blowsVe yakında kış karıyla kaplanacakAnd soon get covered by the winter snowBahar geldiğinde kuşlar şarkı söylemeye başlarBirds start singing when the spring rolls 'roundEriyen toprakta açan çiçeklerFlowers blooming through the thawing ground
Birini sevdiğinde ve aşk soğuduğundaWhen you love somebody and the love grows coldHerşeyi bıraktığında güneş parlamaya başlarThe sun starts shining when you let it all goSadece zamanın iyileştirebileceği bir tür acı varThere's a certain kinda hurting only time can healBu nasıl hissettiğimi gösteren oldukça güzel bir resimThat's a pretty good picture of the way I feel
Biraz incindim ama çok daha özgürümI'm a little bit hurt but a lot more freeBana asla zarar vermediğini söylemiyorumI ain't sayin' that you never took a toll on meDeğerinin ne olduğunu nihayet görebiliyorumFor what it's worth, I can finally seeBiraz incindim ama çok daha özgürümThat I'm a little bit hurt but a lot more freeEvet, biraz incindim ama çok daha özgürümYeah, I'm a little bit hurt but a lot more free
Bu dağdan şu ana kadar görebiliyorumFrom this mountain, I can see so farNehirler derin, derin yaralar gibi akıyorRivers running like deep, deep scarsDamarlarımda can damarı taşıyorumCarrying the lifeblood through my veinsBütün acılara minnettar olmam çılgınlık mı?Is it crazy that I'm grateful for all the pain?
Çünkü biraz incindim ama çok daha özgürüm 'Cause I'm a little bit hurt but a lot more freeBana asla zarar vermediğini söylemiyorumI ain't sayin' that you never took a toll on meVe buna değip değmeyeceğini nihayet görebiliyorumAnd for what it's worth, I can finally seeBiraz incindim ama çok daha özgürümThat I'm a little bit hurt but a lot more freeEvet, biraz incindim ama çok daha özgürümYeah, I'm a little bit hurt but a lot more free“

Cumartesi

nasihat…

suç ve aşk kardeş duygular mûcib!. ve aşkta dahî ebediyet masalı okumaya gerek yok.. dünyada ebediyet olsaydı önce adâlet olurdu.. ebediyet yok dünyada, öte’ye bırak ne varsa!. kıyasıya eleştirdiğin, nefret ve kavga ettiğin, nasıl bu kadar anlamasız acımasız kıyıcı duyarsız olabiliyorlar diye şaşırdığın, oyun üzerine oyunlarına bırak yetişmeyi, zerre akıl erdiremediğin, şeytânî zekâları, ondan aldıkları vahyle hareket edişleri, karşılarında kulca çoğu çaresiz kaldığın, gırtlaklarını oracıkta sıkmak istediğin o, allahın o müsvedde kullarını da allah’a bırak!. mücâdele ettiğin, kavgalandığın, vuruştuğun şey zihniyet, zihniyetleri, akılalmaz düzenbaz düzenleri.. ve şikâyet merciin o hâin, o bilmez, o anlamaz, zâlim kullar değil, onları yaratan, yaratıp bir sebep, imtihan sebebi, dünyaya salan sahibi!.

fark olmalı arada!. ve mücâdele güzel, çok güzel, unutma!.

mûcib!. niye de şaşırıyon, anlamıyorum?!.

nie de şaşırıyom mûcib!. ayrılığın dayanılması zor acısı, hasretin harâreti, özlemin yakıcılığı insanın elini kolunu bağlayan bir çâresizlkten kaynaklanıyor..

kalbi titreten duygu düşünceler, kelimelere dökülüşü, hüznün kelimelerdeki sesi, bigün bi yerde kavuşup sarılmanın yakınlarda bi yerde olmadığı, dünyadan çok uzak olduğu hissi?!!. onulmaz bir yara, sönmeyecek bir yangın..

“zavallı âşıklar!.”…

kim söylüyor bunu?!.

hayatında bikez bi fiske bile yememişler adamakıllı bi dayağın tadını ne bilecekler, “ne bilir süleymân’ı âsâf olmayan!.”?!!.

yâni mûcib, basitlik değil bu, delilik de!. bu, sevginin en saf, en berrak hâli ve bu, o 'mukaddes aşk’ın terekesinden!. bu komik bulunabilir mi?!.

al, buyur, kendin bak!.

“Âsâf'ın mikdârını bilmez Süleymân olmayan,

Bilmez insan kadrini, âlemde insan olmayan..

Zülfüne dîl vermeyen bilmez gönül ahvâlin,


Anlamaz hal-i perîşânı perîşan olmayan..

Rızkına kanî olan gerdûna minnet eylemez,


Âlemin sultanıdır muhtâc-ı sultân olmayan..

Kim ki korkmaz Hak'tan, ondan korkar erbâb-ı ukûl,

Her ne isterse yapar Hak'tan hirâsan olmayan..

Îtirâz eylerse bir nâdân, Ziyâ hamûş olur,


Çünki bilmez kadr-i güftârın sühândan olmayan.”

ziyâ paşa


Salı

aldanmak

“aldanmak” dediğimde ben, peşïnen gözlerimi hayatla vuruşmalara kapamayı, uyumadan gözü açık rüyâlar görmeyi, içime yığınladığım nicesinin üstüne, hayâl üstüne hayâl kurmayı, geceden sabaha hasarsız çıkabilmek için akşamı o oblomov miskinliğinin olağanüstü hazzıyla etmeyi de demiş oluyorum.. o yüzden, daha yolun başında, hayatın bilmeden açıldığım derin sularında pusulamı şaşırınca teğet geçtiğim ilk noktaydı gerçekliğin kıyıları..

ben hep aynı pencereden bakmalıydım dünyaya.. böyle bakınca, kabullenişin zahmetsizliği ve sancısızlığına kendiliğinden teslim oluyordu onca acı, nice yara kabuk bağlamadan daha, böyle iyileşip kapanıveriyordu bir iz bırakmamacasına.. oysa “geçmiş” dediğine, derin bir iz bırakmayan bir şeye de yara dendiği hiç görülmüş bir şey miydi?!. kaldı ki böylesi yara bere, hasar içinde bir geçmiş?!.


ister hayâlle yürü, ister gerçeğinle; sonuçta yürüdüğün yol hayatın ta kendisi ve hayat her iki şekilde de başa ne getirir; bilinmiyor, bilinmez yolunda..

Cuma

hayâl kurmak…

gerçeğin bir derinliği var ve dipsiz değil.. bakmaya cesaret edip inerken, duvarlarına çarpa çarpa ilerlerken, tutunamayıp düştüğünde çıkardığı sesin yankısı kolay kolay kesilmez, uğultusu gerçeğin kendi derinliğinin de ötesine geçer, uzun uzun, yankılana yankılana gider..

gerçeğin yankısının açtığı kesikler gerçeğin açtığından daha derine iner..
aynı sıkıntıların, aynı bunalımların, aynı çıkışsızlıkların kapılarından girip, dehlizlerinden her gün aynı şeylere bakarak, aynı şeyleri görerek geçmek, sonunda aynı çıldırtıcı monotonluğun yüzüyle karşılaşmak, günü bir önceki günün, günlerin sonuna çektiğin aynı yekûn çizgisiyle kapatıp, her günü bir ötekine hep içeri girerek, üst üste yığılan hâsılatla devredip, zorunlu onaylayıp altına aynı imzayı koyup, bir sonraki günün üzerine aynı isteksiz, arzusuz, heyecansız devirmek, hayatı anlamsız bulup, yaşamayı gereksiz görmenin o tehlikeli, geri dönüşü zor eşiğine getirir.. bazen hayat, hayâle kaçıp sığınmaktan başka yol, işte böyle bırakmaz insana.. hayâl, insanın akıl beden ruh sağlığını koruması, kalbini öldürmemesi, yaşamayı kaldığı yerden sürdürebilmesi için, tamamen çaresiz hissettiğin yerde işaret eder kendini, beni gör artık, çare benim diye.. hayâl, insana, çalınmış çırpılmış, yağmalanmış, belki yarısı sonuçsuz oyalanışlarla tüketilmiş bir ömrün, varsa kalan, öteki yarısında, artık ona yeni bir şeyler katmak için yeni bir pencerenin açılma vaktinin geldiğini böyle söyler..

kapıların kapandığı, hayatın açmazlarının dimdik, aşılmaz bir duvar gibi yükselip karşısına dikildiğinde yeni bir pencere açtırır insana hayâl kurmak..

hayâl kurmak umuttur da ve umut da bir pencere.. o pencereden bakmak umuttur ve umut fenâ kışkırtıcıdır..
umuda bakmak, yaşamaktır.. yaşamak denilen şeyin kendisi zaten kışkırtıcıdır..

işte, hayâl gibi, umudun da sonu yok.. ve bir ümidi olmayan bir kalp ölü bir kalptir, bilirsin; ve umutsuzluk da küfür!.

insan, yalnız da olsa, ufukta görünür, sağ sâlim çıkabilecek bir kıyı olmasa da, etrafında ışıklarını yakmış, uzak yakın geçen bir gemi görünmüyorsa da, küçük sandalıyla, kendince bir yaşama sevinci, sakin bir deniz hayâli, en zor zamanında, yanıbaşında birdenbire belirecek, heyecanla bordalayacağı, süzülen bir beyaz yelkenliye rastlama umuduyla sessizce alarga deyip açılmalı hayatın bilmediği o çalkantılı, fırtınaları sularına; yalnız da olsa seyretmeli, bata çıka da olsa, ilerlemeli..

işte, her insan gibi, bir adım önümü göremediğim, sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkarılmışım ben de.. hayatın derin sularına bırakıldığım gün başlamış, benim de yaşamaya tahammül sınavım.. mâdemki de kucağına bırakıldık hayatın, tahammül gerek ve bunun için de umut..
bunun için hayâl kurmaktan hiç vazgeçemeyeceğim ben; hayatın yüzüme yüzüme çarpan hırçın endişeli derin sularında yüzebilmek için..

bir gün, karanlıkta bir deniz feneri ışığını yakacak, bir gemi geçecek yakınımızdan, halatını uzatacak, çekip alacak, emniyetli huzurlu kıyılara güzel şeylere götürecek; umut ediyorum..
vazgeçsem umuttan, vazgeçsem ummaktan, hayattan da vazgeçmiş olacağım..
yapmayacağım bunu; çünkü öldürmek istemiyorum kalbimi..

olanı biteni sakin karşılayıp kabullenmeli dediğim o!. hayatı yaşayarak görmek, yaşayarak anlamak, sonrasında yaşayarak ölmek gibi bir büyük güzelliğe doğru bir yola çıkarıyor; en zor sularında gönül huzuruyla seyredeceğin… işte bu yüzden, sâkin kıyıları bizden sanki hep uzakmış gibi baksak da hayata, her yönüne, her yüzüne, her engeline şâhit ola ola ve yaşaya yaşaya yürümeli; aldanmaların kucağına sakınmadan bile bile atılıp, her seferinde aşkın ve acının yakışını derin hissetsek de..

hayat da sanki, bizi o sâkin kıyılarına hiç çıkartmayacak gibi, üstümüze üstümüze geliyor, sanki batırana dek uğraşacak gibi bizimle, fırtınadan fırtınaya atıyor gibi?!. ama sanki de kalbimiz de bundan pek râzı gibi, kürek çekiyoruz üstüne üstüne, korkmadan, cesaretle!.
fırtınalı sular bize yakışıyor mu, ne?!.

Salı

zelâl mektupları

zelâl!.

gelmiş geçmiş kaçıncı milyarlarca isimsiz ünvansız kimliksiz yersiz yurtsuz, ölü doğanlardan biri olmak… gelmiş geçmiş trilyon milyar karıncadan biri..

yerde, ayak altlarındaki karıncaları kim umursar?!. hangisi; hayat, dünya, insanlar, tanrı?!. derdini desen, dağdan taştan kuştan başka kim anlar, hangi kul?!. hiçbiri!.

kendi içime ölüyorum; yaşarken içimde öldürdüklerimle.. kendimi suçluyorum; en başından beri, her şeyden.. suçlusuyum etrafımdaki her şeyin, suçlusu benim; hayatın olanın, olup bitmeyenin, kaderin, kaderimin suçlusu benim… her şeyi yok ettim, tanrı’yı bile katlettim içimde.. kaybettim.. tek şey vardı, onu da.. ölüm artık daha da yakın ve çok kolay..

kendimi suçluyorum.. doğmakla başlattım her şeyi, suçluyum, her şeyin suçlusu.. pişmanlığım yaşarken ‘sonsuz’ dediğim cehennemim.. ve giderken cehennemimi yanımda götürmeyeceğim.. cennet istemiyorum; ardımda hiçbir şeyin ve hiçkimsenin hesabı kalmasın, yeter.. ve böyle gitmek en güzel..

böyle demek yetmiyor lâkin.. ve ‘korkmaya gerek yok, insan sâdece bir kez ölür’ demek de.. ardında gerçek ve ondan beteri, yaşayan ölüler bırakacak olmak?!. ölümden beter acısı, korkusu..

bâzısına ne güzel bir cehennem hayat; cayır cayır!. ve ben ne güzel ölüyorum!. ne güzel uyumuyorum!.

ne güzel yemiyor içmiyor gezmiyor gülmüyorum!. bedenim ümidini kesiyor yaşamaktan yavaş yavaş.. tel dökülmeyen saçlarım elime geliyor.. borçlu gitmek ölümden beter..

(ikisinden biri kendine kıyacak.. uzaktaki uzak, cenazesi gelemez.. burnumun dibinde, gözümün önündeki?!!. ne çok ölüm gördüm, dizimde, başı kucağımda, yolumda… hastane, morg, musalla, mahkeme önleri günleri geri gelmesin..)

yaşayarak ölemedim, kalem elimde, yazarak gideyim; uzaklarda, ıssızda ve gece ve yalnız, kimselere duyurnadan, sessiz, ağzımda son sigaram, yüzümde ömrümün en güzel tebessümü; düşlediğim o en mesud sahnemde… binlerce sayfada sözünü ne çok ettiğim o, ‘sonuma yürüme günüm’ geldi.. kendime günde o yüz bin tekrarladığım, doğumumdan beri yürüdüğüm son’umun başındayım.. bir adım, cehennemimden âzad olmak için basit bir adım.. sonra… masmavi sonsuzluğuma uçuş.. özgür kuşlar gibi..

Pazartesi

dürümcan’a mektuplar…

1-2

(içinde doğru sözlerin olduğu doğru cümleler kurabilsem?!..

ben yanlışım, sözlerim de.. yanılmış ve yanmış, yanılmış yakılmış.. yakılmış ve yıkılmış… yılmış…)

zuhûri abi, bunlar iyice azıttılar!. yazmayı mal manyak derecede seviyorum ya hani, şu zırvaları okudular ya şurda, şu, açıktan itirafı; laf sahibi olmak için sıraya giren girene, eleştiri adı altında ince ince laf sokanın bini bi para?!.
ön kayıt, sınav, mülâkat, eleme filan da yok öyle; atış serbest, bulduğun yerde geçir... lafı?!.
yüz ve güç buldular ya; dediğim gibi eleştiriyi geçtiler, meleştiriyi aştılar, olayı doğrudan dedikoduya, iftiraya vardırdılar?!!.
en hafifi, diyolar ki;
içler dışlar çarpımından da çarpık düşüncelere sahipmişim?!. bide bi tamamen abuktan da subuk söylemlerim, 'konuşma' adı altında konuşamamalarım varmış?!. ne yâni kişniyor muyum ben, at mıyım?!.

abi!. allah seni inandırsın, en çok da buna içerledim biliyor musun!. o kadar içerledim ki gittim beş büyük, acılı şalgam devirdim, gittim içime, en iç odama kilitledim kendimi ve tam bi hafta çıkarmadım!.
düşünebiliyor musun abi, düşürdükleri durumun fecaatini?!!.
sen söyle, tepkilerimde haksız mıyım ama zuhûri aabi?!.

-haksızsın dürümcan!. aşırı hassasiyetinden dolayı fazla haklılığından haksızsın!. sendeki şu urspik romantizm, o sürekli aşk hâli oldukça en hassas yerlerinden vururlar!. çok yakarlar canını!.
bu durumda dürümcan, söylemek zorundayım; maalesef ki maalesef neticeye katlanmak zorundasın!. aşkın merhametin sâfiyetin şeriatının kestiği parmak, mevcut şerâitin çekip kopardığı pipi, kaderin çizdiği kestâne acımaz, ama da üniversite önünde yırtık kondom sattıktan sonra bebek bezi stoklamak da yatırım işinden sayılmaz, ahlâkî değildir, karaborsacılığa girer..
allahtan böyle fenâ yüz kızartıcı ve ama cebi de boğazına kadar da doldurucu, kişilik yakıcı bir durum yok senin için dürümcan, işte buna sevinmelisin!.
zaten de suyun kaldırma kuvveti bitek penisosta işe yaramaz.. bunu en iyi, uyumsuzluktan atıldığın ilk üni.den, başka bölümden, aynı okul, aynı dönem öğrencileri olmanız hasebiyle hiç alâkasız bi yakınlık, bi saçma okul akrabaalıı tahakkuku sebebiyle bir nevî 
arkadaşın sayılabilecek çevikmal’ın uzatmalı sevimsizi o şırfıntı serapsu bllir!.

"abi, ben âşık oldum!." diyorsun ya;
aşk ilâhïdir dürümcan’ım!.
kutsaldır yâni!. aşkın da âşığın da sâhibi allah'dır!. işte bu yüzden aşkın yamulttuğu kalbe bişeycikler olmaz, endişelenme, zamanın sağaltmadığı ağrı acı bulunmaz!.
bak, dünya yansa umursuyor mu o şırfıntı, hayatına bakıyor!.
zâten o hep öyleydi, habis narsistin tekiydi!.
senin leylî ve meccânî, burslarla okuduğun, kendini attırmak için aklına geleni yaptığın, koleji o gündüzlü ve pahalı paralı, güle oynaya bitirdiydi!.

fakültede iyi ki aynı bölümde deyildin!. hayatta vermezdi ders notlarını!. gerçi sen hayatı bu sallamazlıkta gene çakardın ya üçüncü okulunda, sınıfta, neyse!.

ne diyoduk, mahalle yanarken saçlarına fön çeker o, gece âlemlere sular seller gibi akar!.
yelloz!. biliyor işi!. maazallah, işi çölde filan olsa yâni, yandı gitti susuzlar?!. düştü düşecek, öldü ölecek adam nereye bakarsa baksın önünde koca sahrayı kapatan, nerdeyse canlı ‘cennet vahâ!. sizi bekliyor!.’, dev reklâm panosu, aradaki mesafeyi milim kapatmadan, adamla birlikte hareket eden, üç adımda bi bi tabela, ‘vahâ, az ilerde!. yaklaşık 100 m.’ aynen de sahnesi bu, habire serap gösterir, serap gördürür serapsu!. serapsu bu; bütün işi gücü gerçeği örtüp hayatta serap göstertmek insanlara?!. dedik ya narsist diye?!. bin sene yaşasa aslâ düzelmez müptezel!.

geçenlerde mûcip geldi ziyâretime!. canı sıkkınmış!. eşiyle çok iyilerdi biliyosun ama ‘ufak’ bi sorun çıkmış aralarında, ‘ufaklık’la ilgili, azcık bi dert yakındı biraz, akıl istediydi!.
eşi “artık dişiliğimi bana hissettiremiyorsun mûcib bey!.” diyince apışıp kalmış zavallı!. ona dedim ki ‘bunda kızılcak, içerliycek bişey yok mucib; hayat gibi memat da çok tabii bişey!. eğer bidaha hatırlatırsa aynı şeyi yengeme sakince şunu söyle, “biz ölü’nün arkasından kötü konuşmayız câvidan, etik değil!.”

bi gün sonra aradı sevinçle, “sağol zuhûri abi, konu kıyâmete kadar kapandı aramızda!.”

yâni diyorum ki sana, çok dert etme elde olmayan bitakım bağzı şeyleri!. aşk her zaman bir yolunu bulur dürümcan’ım!.

bak, acı zekâyı zehirlermiş, zehirlenmiş zekâ da hâliyle zekâi’yi hasta eder..
zekâi iyi çocuktu!. geçenlerde öldü çünkü!.

üzülmedim ama hiç!. içimizden iyilerin ölmesi iyi bir şey!. tanrı dünyadan, hayattan çekip alarak koruyor kolluyor onları, biz artık timsâhî ya da değil, bol sulu sepken, kederler içinde "ahh-vahh, gitti güzelim insan!." diye ardından ağıtlar yakıyoruz?!.
yaşasalar sanki kıymet bilecez, şefkat merhamet iyiliklerinin, etraflarına o yakın alâka ve fedâkârlıklarının, güzel insan oluşlarının farkına varacaz, yalancı pehlivanın bedava yağı sıvanışı gibi bol bulup, oramıza buramıza sürüp zavallı adamlara eziyet etmeyecez, mümkün mü?!.

dürümcan!. telefon!. az bi müsaade!. şuna bi cevap vereyim!. sen kapatma ama ben açim becerebilrsem, dinlersin konuşmayı!. zırto yabancı değil!.
-alo?!. zuhûri ağbi?!.
-zırto, aslanım?!. nasılsın?!.
-iyiyim şükür, zuhûri abi!. arayamadım, iznik yolundaydık iki gündür, mâlûm cenâzeye taziyeye geldik, murat’ın rahmetli babası için, dönüş yolunda (akçakoca-ereğli) arasında meşhur bir pideci var, adaşın abi, zuhûri’nin yeri diye, görünce heyecanlandım, abimi bi arayım dedim!.
abi, burlara gel bigün, ye şu pideden!. muhteşem!.
burda bi kaç yer daha var, benzer; mısa’nın yeri, hasbi usta’nın yeri gibi..
-(iyi halt ettin!. zıkkımın kökünü ye!. keyfe bak adamdaki yaa!!.).. âflyet olsun aslanım!.
-sağol abi!. ellerinden öpüyorum!. dönüşte uğruycam yanına!. bi meselem var abi, fikrine ihtiyacım var!.
-beklerim koçum!. selâmetle!.
-dürümcan, görüyorsun bak, hayat nası devam ediyo!.
sana söylediğim buydu!. bak, ölenle ölünmüyor aslanım, geride kalanın kursaa var; dolması, doyması gerek!. görüyorsun, adamlar cenâzeden çıkıp, meşhur pideden tatmak için dönüş yolundan üçyüz kilobayt içeri giriyolar?!. ben şimdi onlara ‘he anam, ben de diyodum ki çok enn yakın zamanda adıma tahsisli bi ‘inşallah’ım olsa duâ yerine geçse, bi kabul edilse, nasip olsa da üç vakte kadar, bi yolum düşse, adaşımın yerine, bi pide yesem?!. nası da severim hem!. … kıymalısını!.
töbeee?!!. biz burnumuzu çıkaramıyoz dertten dümükten, hayattan, ümüğümüz sıkılıyo, adamlardaki damak-mide-barsak şehvetine bak?!.
zırto hırtosu ne diyo; burdan kalkıp bi dünya yol gidip, pide yiyip döncekmişiz?!.
iyi de lan, nası gidek olm, görüyosun, etrafımda bi dünya dert; babaları ben?!!.’ desem yakışık alır mı?!.
bi pide için kalp kırmak?!.
yakışmaz!. âfiyet olsun diyip, ayakyolu gibi olduğu yerde sayan, biyere gitmeyen hayat yolumuza devam etmeliyiz!.
yaa ama dürümcan yiğidim bee, laf aramızda, sabah sabah burnuma da nası da mis pide koktu ama?!!.
-“pideci zuhurî dayı’nın yeri”… vayyy beee, izin almadan ismini mi kullanmışlar?!. bunlar çok âdî zuhûri abi?!. ruhsatı, patenti nası almışşar peki?!. zuhûri abi dâvâ açsan?!.
-ne dâvâsı aslanım!. yakışır mı bize!. görmedin mi geçenlerde internette sıcak bi haber vardı, bilo böğrekle ilgili; bilo adında bi adam dâvâ açmış, adımı izinsiz kullandı diye, ortalık ayağa kalktı!.

duruşma sonrası adliye beter karışmış, şehirde ne kadar bilo varsa basmışlar adliyeyi, ciddî olaylar çıkmış, allahtan uyanık dâvâlı avukatları, tedbirli gelmişler, o kadar bilo isimli adam, karı, ikisinin ortası büsürü protestocu, bazısının kucağında kedisi köpeği, “minnoş, nonoş, ibnoş, yumoş”, fazladan da bi o kadar da meraklı seyirci milleti, onların da azgın, pitbul, rotfaadır, maymaadır cinsi köpekleri, “hades, ares, zeus, medusa, mars, panteon, apollon”, ortalık panayır yeri, kedisine köpeğine, bülosuna, büloşuna nonoşuna yumoşuna böğrek dağıtmak sûretiyle olayların büyümesini kapıda önlemişler!.

davacı adama sormuşlar durumu, röportaj yapıp, aslında ne oldu diye, adam, ‘her gün bi dilim böğrek’ talebiylen tamamen mânevî(!) bi tazminat dâvâsı açtıydım, yüzde bimilyon lehime karar verir diye de halka rakibi levo böğrek’ten mis böğrek dağıtıp kutlamalar yaparken şok karar çıktı, hâkim karşı tarafın avukatının “dünyada kaç tane bilo isminde şahıs var, biliyor musunuz, onlar nolcak?!.
ne yâni şindi, aynı mantıksızlıkla; dünyada ne kadar mısa varsa ‘mısa mantı’ya, ne kadar da hasbi varsa ‘hasbi hasansör’e izinsiz isim kullanma dâvâsı mı açcak, bu adamlar niye kıllanmıyo durumdan?!.

bizce sayın hâkimim, bu adam haksız ve yersiz ithâmla itibar suikasti yapıp durumdan yarar sağlamak istiyo” diye itirazla, mahkemeye delil sunması üzerine ‘onlar da açsın efenim’ karşı itirazıma rağmen ne saçma bulup hiç dikkate almayıp “dünyada milyon milyon zincir sahibi, marka olmuş saygın bi müessesenin ticârî itibarını kamuoyu önünde açıkça zedelemeye teşebbüs” gerekçesiyle müebbed verdi; bidaa herangi bi şûbesinin 100 metre yakınından bile geçmiycekmişim?!!.
ben böyle kararın….!!!. kesin tepsi tepsi rüşvet alıyo kâfir!.
adâlet istiyorum!.”

onun için dürümcan, sen yoluna bak, olan oldu, geri dönülmez, geçmişi arkanda bırak, sular gibi ak, takılma böyle şeylere!. akıllı insan boş püsürük işlerle uğraşmaz!.
-haklısın ağbi!. ben yazmaya devam ediyim!.
sağol abi, nasihatlerin için!.
-ne demek koçum, her zaman!.
-ama yaa zuhûri abi, sormadın kime âşık oldun diye?!.
-yaa kusura bakma aslanım, unutmuşum!. onu önümüzdeki mektuba bıraksak?!. derin mevzû ve netâmeli.. öyle yalapşap, uzaktan zum, şööle üstünde bi toz alır gibi geçilesi değil!. yakın çekim, ince bakım ister aşk!.
../.

Pazar

‘viaypii’’lik ve ‘sıradan’lık hakkında…

yazı başlığı…
okurken nefes kurutan cinsten:
her alanda hayatın vip’inde yaşayan, yüzenlerin kendi sınıflarının dışındakileri “lümpen, paçoz, ezik, ilkel, asosyal, sosyopat, serseri, sıradan vs” nitelemeleri üzerinden egosunu kendi nefesiyle şişirenlerin yüksek egolarını patlatmak… yahut da, dibine bevl yolu ile, üreik asitli sular dökerek ego sulamak..

ve yazı:
ucuz biletle 3. sınıf kamaralarda seyahat edenlerin denizi görme hakkına sahip olmaları tuhaf değil mi?!.
nerde sınıf farkı, varsılların üstünlüğü, ‘paran kadar konuş’un lüksü, lüküs kamarada oturma ayrıcalığının havası, fiyakası?!.

vip uçuşlarda uçağın vip sakinlerini de diğer sınıfsız yolcularla aynı yere götürüyor olması anlaşılır şey değil!.
‘veriveriimportıntpersın’lar adına büyük adâletsizlik!.
ayrıca, husûsi sınıf uçuş için çok daha fazla ödedikleri halde neden itiraz etmiyorlar; bu da anlaşılır değil!.
ama şu anlaşılır;
‘aynı uçaktayız, aynı gemide, aynı dünyadayız bebek!. az daha fazla yeseydin, özel trenin, özel jetin, yatın olsaydı, kafana göre seyahat ederdin!.’
bunlar halledilebilir şeyler; de, ya aynı dünyada yaşamak?!!.
olacaksa, zâtlarınıza mahsus, tapulu, ‘kişime özeldir’ sertifikalı bi gezegeniniz de olmalı!.

acı gerçek…
ne yazık ki ve çok üzgünüz ki ve maalesef ki birlikte olmasak da, beraber uçmak, yüzmek, aynı gezegende aynı atmosferi solumak, öte’ye gitmek zorundayız!.

konu baygın, bayabilir,
değiştirelim;
ciddî zarûret sahibi olduğu halde, yüzsüzlük edip kimseden bişey istemeyen, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen, açlık şiddetini artırdığında bi çay-simit hesâbının bile içinden çıkamayan, yiyecek tezgâhlarına, camekânlara bakamadan, bakışını yere gömüp yürüyüp geçen, kaderleri mûcibi ‘mecbûriyet yolculuğu’ yapan sıradanların da müthiş sıradışı seyahat hikâyeleri, fevkâlade gezi notları vardır..
bu da onlardan biri; bir zarûri, istemsiz, tedâriksiz, borç harç, keyfî, keyfe keder, zevk kebabı olmayan bi mecbûri, hayatî yolculuk sonrası düşünceler…

Pazartesi

bozdum ezberlerimi…

sevdâsı kancıktı şehrin

cilvesiyle sıkıfıkı koalisyon

bir kirpiyle sevişmeye kalkışmaktı..

c-5’ini bilmez herkes mamak’ların

yılların serî katili ‘ulucanlar’ı

meşhûr îdam sehpasını…

mamak, metris işkencelerini

paşa katliamlarını..

eylül sonrası kırıp hazana bıraktığı gencecik fidanı

hiç çocuk sevmemiş ellerin piç ettiği baharları..

kirli karanlık pazarlıklarda

sam amca’ya tekmil

nasıl üç kuruşa satıldığını..

ne kadar kanıyorsan

oncadır insiyakın..

tırnak içine aldığıncadır cesâmeti kalbinin

o kadardır

ve orda kalır..


yürek evrendir oysa

ve yeryüzü serâpâ kan…

keşke daraltmasan!.

eyy!.

‘…. ışığımı benden râzı olduğun an söndür!.’