Cuma

ilham ağb… part: tuuu…

... 'gelecek, gelmeyecek' meselesi.. (sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk şu hikmet yumurtlayamama, söz söyleyememe, yazamama kabızlığından!. iyi de bu sefer bi söz ishâli?!. bi bulamadın gitti ortasını?!!.) ... yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan.. izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasî nutuk, içi boş üç-beş slogan ve aşk ile yörüngesinden fırlamış bomboş bi hayâlcilik ve belâlısı olmak ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin.. niye hep dış dış dışlanmak?!. gitgide daha da bi ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak fenâ ters gelmiş?!. oysa ben de etnisite hiç de mühim olmasa da bu coğrafyada aynı kaderin eline doğmuş, önce bi insanoğlu, sonra da kendi hâlinde bi türktüm; hâliyle de hani tâlimat gereği 'doğru ve çalışkan' olmak zorunda olan, kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî!. normal olarak da arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. aslında kenan’ın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam meselâ, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel, birebir örtüşük ve içinde memlekete dâir ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş, sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına yâni mecbûren biraz ilgilisine sosyal meselelerin, meselâ “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, "yedikule zindanı"nı, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şâirinin ve müziğini yapan, söyleyen sanatçısının nargilesinin marpucunu, "yok artıııkk?!!." dedirten, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfa'nın suruç'unu, ondört yaşında bebenin îdâm suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu, bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!. ardından, ‘bunu hangi mevlânâ’dan aşırdın da a benim candan’ım çağdaşım, kalburüstü, tuzukuruların ‘sanatçı(!)’sı teyzem; de kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar wallaa!. inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa; hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve şu ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum, sordum: 'bırak şarkılarında tıraştan taklit, spesifik, çook derin felsefik, felâfisik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi, mesaj kaygısıyla ıkınmayı da bu, ‘halk içinde muteber’ sorulara cevap ver?!.' kızma bana candan cıbıldak apla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yâni!. yâni acaip ilkelim, asosyalim, sosyopatım, iticiyim, sevimsizim, ipsizim; sonuçta sorucu değil, içiciyim; iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara, iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve hani ahlakçı, bu, benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alâmet-i fârika’m.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma kendini teşhire, ‘röntgen’e çıkarmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken kuku’ya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şâir, çanak-çömlek patlatan, hani 'fenâ bi çocuğa benzemiyor' dediği biriydim mahallelimin.. bi balta da bendim; kimsapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü dünyada en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar sâfî oraktım çekiçtim yâni!. yâni pek çekici değildim ama iyi iç çekerdim… ve belâyı musîbeti... fazladan da kaderimden.. paratonerden beterdim!. ve bu yüzden de hep üçyüzaltmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yâni!. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen... târih o uğursuz 12 eylül'ün 10 yıl filan önceleriydi!. o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla.. hiç unutmam, yine bigün içiyoduk; arada beş kasa ankara gazozu, patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, andımız da gereği, mecbur 'küçüklerimizi sevip' ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan, hâli vakti yerinde, millî şefimizden mülk zengini keyfi gıcır bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz leplepi ve beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan.. ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim?!. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı da bu yüzden aldıydım, törensiz, ilk orda yapışıp üstüme, öyle de kalan.. anlarsınız bunu; başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan.. yâni hakikatte kökü dışarda o en beyaz türklerden olsaydım ve yalıçapkını, iştahı pek yerinde, bekâr ve horoz, pek bakardım 'işi'me, bayaa bi mükellef 'aş'ıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girmek zorunda kalmazdım, öksürsen işten atmaya bayılan patronumla.. normalde bi patronla işim olmazdı, patronum olmazdı yâni!. şu “eylül” gelmese, olmasa, devrimim gerçekleştiğinde ‘işçipatron’’ ben olacağım için.. fabrikaya el koyarak da olabilirdim ama koyan yerlerimi kırdılardı, daha eylül öncesi, sam amca patentli, sonrasında her şeye el koyan paşalar.. yâni bi patron falan değildim ve işimde iyiydim!. iyi de anlardım ay sonu hesabından; eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine.. yânii; budapeşte’de hamal, şu meşhuuur şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta.. ‘mal’ demek itirazsızlık değil mücellâ çünkü sürtünme kavramı ‘doğa’nın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı? toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı, aklına mantalitesine soktuklarımın, sığır bacağı, generallerimin 28’li şubatlı bir gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları “erke dönergeci” nâm, yâni ayy ben sizin o hiç kullanılmamış batı patent, paşa beyninize; “kaynaksız, kesintisiz enerji(!)” üretecek(!), devr-i dâim, gerçekte ‘sâbit düşünce düzenleme makinesi’?!. eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hâfızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yâni böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını “adam simit” denilen adamın.. ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına bayan kedi kovalayan, bayan kedi sahibi mahallelinin belalısı tekiri sarman’dan, sermâye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. yâni davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam.. başıboş bıraktım ben de özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu (gayr-ı) millî ve pek ‘yersiz’ “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecbûren olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yâni kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını yâni “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefâlı yârim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve gelmezdi başıma “gurbet elde bir hal…”; böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim.. ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve radyodan mülhem, ‘uzun dalga’ boyum, böylece ‘bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hâttâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi; çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim.. "özgür kız"dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince hani şu ne amaca hizmet ettiiği bilinmeyen, o uğursuz 12 eylül’ün öncesi ve sonrası paşababalar ve orr morr hep kor, generaller cuöhuriyetinin ibneliklerini anlatmaya kalkışan şu dingil dallama yazının yukarlarında biyerlerinde sözünü geçirttiğim, hani "örtülüler konserime gelmesin" diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama 'ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve tepeden tırnağa nasıl da 'sanat'a kesmiş ve annenizin camına kadar ne kadar da haklısınız?!!' dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı işer gibi eyleme dökmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi.. mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; ‘dünyaya kafa tutmak’... ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafasız kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte, şu tutuculuğum yok mu pek haz etmiyor ama küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!. dahası; sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu.. vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, 'çarşı'lı ve hani olura olmaza sürekli 'karşı'lı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik?!!. uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım, erolum büyükburcum gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. mâlûlen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde ‘gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm’ anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi.. gördün işte, bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kız vermeye, evermeye, kaz bile vermezler, gütmeye; ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene?!. yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimizi unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye şöyle bi sonuç çıktı; bahar: çiftleşme mevsimi ayrılık: manitanın el değiştirmesi... hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak... teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi... kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği.. ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!.. ... bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin?!!. bi anaarvat dalmamışlığın kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz bu dünyadan’ pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı ve ona saygısızlık yapamazdım.. bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi.. ben bınları geçirirken içimden, saniyenin milyarda birinde, “şu candan ablanı pek merak ettim şimdi!.” dedi ilham aabi… “son paragrafsa benlik olmuş!.” diye de ekledi.. ona ‘anlatınca birikmişleri sanki tıkabasa doldurulmuş dolabın açılan kapısından fışkırıyor gibi di mi abi; yaz yaz bitmez bi doluluk?!.’ dedim, duydu ama “haklısın” demedi.. olsun, ilhâm abi bişeyi dese de demese de her hakkı mahfuzdu içlerimizde!.

“festina lente”

ömür mü?!. acaip 'uzun', yol zâten üç adım, 'kısa mı kısa', menzil ahan şurda, parmağımın ucu kadar 'yakın'.. e, o zaman "festina lente"!. “acele et yâni!. yavaş yavaş!.”...

gönül diyo ki…

gönül diyo ki...

la gönül, öptürtme ebeni de hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyâmet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ, yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o "gençliğim geçti gelin" modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.

kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş.. bak, olm gönül, bunu ben demiyom, ataların sözü diyo!. e, atalar da boşboğazlar gibi boş konuşmazlar ööle, hani “lâf-ı güzaf” cinsi şeyler!.
söz söyler onlar, nokta atış yaparlar, boru değil!.

hadi, bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân, bize ne oldu, batsın bu dünya!." ağlaklıını da ilk gençliğinden bu yana kavgalı olduğun hayatla, bi yolunu bul, dostluk kur, sonra yaz şuraya bişeyler, geleceğe dâir, en umutlusundan?!.

gel de sövme?!!!

ortak bi yaraya dokunmuş... okuduğum biri, ne kadar canını yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona!. sövmek, ruhun yelpâzesidir abim, ruh fenâ kızar, motoru su kaynatır, ara ara serinletmek gerekir.. elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama tam yeri geldiğinde de sövmemek çok ayıptır, onsekiz içinde 29 kusurlu hareketten en birincisidir, baktın fenâ içerlemiş, yerinde duramıyor, koyverip göndermek gerekir; yakasını.. zaten de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki!. hem öyle ayıp gayr-ı etik bişey de değil yerinde sövmek.. hâttâ yerinde sövmek, zayıf da olsa bi rivâyete göre ibâdettir.. insan haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, ruhu serinletmek için şu yelpâzeyi yaradan’dan ruhsatlı olduğundan, rahatlıkla kullanabilir.. yâni ki bi kul, canı burnuna getirildiğinde, fenâ yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de mevlâ’nın ta kendisi tarafından!. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bi hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya.. kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında kuytusunda ışıl ışıl şehrin gerçekte kapkaranlık, ‘ışık ışık’ insanlarının ışığından, ‘aydın aydın’larının aydınlığından kaçıp bi böcek yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yâni, çok ayıp!. şu bidünya ruh hastasıyla dolu, ihânet ve kahpelikler dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese mûsıkî kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim.. mâdem de inanıyorum yeri ve vakti geldiğinde taşı gediğine oturtma, baklayı ağzından çıkarma, valfleri sonuna kadar açmanın gerekliliğine, ‘inandığını yaşamalı insan’ inancına da inanmalı, allah ne verdiyse gaptırıp goyvermeli; sövmeli ama bâzen, hani canı çok yandığında, hani şu valdesinden zaalim mahlukatın yaptığı mezâlimler ve onların yancısı, yığın yığınlümpen gereksizlerin itirazsız sorgusuz köpeksilikleri, gereksizlikleri yüzünden.. insanın sövmesi geldiğinde, gerektiğinde sövmeli; hem de iyi sövmeli!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmayacağı kesin!. rahmet olsun, Yûnus abimiz, “dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek derviş gönülsüz gerek sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor.. ben hayatta derviş merviş olamam yâni!. çünkü döveni de söveni idâre, neyse de özellkle mazlumun canını yakana da fenâ gönül koyarım.. bâzılarının gönül koyması öyle basit bi koyma filan değil çok fecî sonuçlar doğurma ihtimâli çok fazla yüksek, aşırı tehlikeli bir eylemdir.. kuşak farkı!. dinozor!. soyu tükenmiş!. o uğursız ‘eylül’ sonras her nasılsa sağ kalabilmiş, kelaynak, üç-beş için!. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!. tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısı, metropol sırtlanıysa ona karşı sevecen tavır artık bi nezâket, bi incelik değil düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur.. “odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, kalas, kütük, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

(s)uslan artık deli gönül!.

yaa bakın âdemoğulları, havvâkızları, bir ve güzel allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo, sayfaların yazıların defterlerin yüzüne, kitapların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesizim ki bakın, ilk satırdan son harfine dek ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz, aksine, büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar.. yâni kıymetli yazıcı!. böyle bi mûsîbetin ben gibi gıcık derecede ısrarlı bi okuyucu kenesinin düşük çenesinin yazan bi insan evladına tebelleş olması o insan evlâdı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu, bi adam yahut bi apla yahut bi kardeş yahut bi kadın; yâni ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’ ise işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal olarak vakit de bir tür nakit olduğundan, çantasından cüzdanından, parasından pulundan çalmak da anlamına gelir ki hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. hâşâ, bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş olsa fark ettiğinde kendini fenâ paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini affetmeyeceği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için kendi kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış yeri, tek çâre, tek teselli kucak, rabbine sığınır.. demek ki şu tür bi ilgi, yâni gelip okuma sevdâsı muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!. lütfen yâni sayın okuyucu, yazıcı!. bakınız, kime bi zarar, bi aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın, zebânilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!.

Perşembe

geçmiş… gecikmiş ‘kutlama(!)’

(o meş'ûm on iki eylül'e medhiye(!)…) sevgili, yüksek generalim!. siz ne renk işerdiniz?!. biz kırmızı ve kanlı!. .. ‘erken’dik, saf salak, silme malak bi ilk gençlikte bi heyecan, bi körpe umut?!!.. aldanmaya müsaittik.. göz alıp, göz boyayan, hiç hissettirmeden gözden sürmeyi çeken sihrine kapılıvermiştik çarpık ideolojilerin.. yüksek yüksek idealler koymuştu önümüze.. kendinden geçiren, büyülü bir yemekti.. bizi çıkarlarına itirazsız hizmete her an âmâde, robot köleler hâline getirdi.. her şey dünyayı global, yusyuvarlak tostoparlak bi köy edip, güzel güzel en tepeden yönetmek içinmiş?!. geç de olsa uyanmış ve uyanmakla da meğer çok önceden tek kanal sabitledikleri alıcılarımın ayarlarıyla bilmeden oynamış, kulaklarına fenâ kar suyu kaçırmışım.. görüntümü kaybedince çok bozulmuş, fellik fellik aramaya başlamışlar.. oysa tarihin hiç bi döneminde arabalarının hiç yolda kalmayacağından çok emin şu intertekerleklerlerin tekerlerine bi çomak sokacak adam ben değildim.. (kaçmayı beceremesem hiç ve yediremesem de ilkel gururuma, bi kaçıp kurtuliim diye işte o zaman düşündüm.. eline sağ geçersem düzenimin oyar alimallah dedim, kırdım ipimi, kopardım zincirlerini, ver elini biraz özgürlük; kaçtım..) bırakmadı peşimi itoğlusu, yakalayıp bi köşeye sıkıştırıp fenâ öpmek için, ter terlediğim, kan işediğim yere kadar kovaladı.. sonunda, saklandığım yerde buldu.. bi çakı bile yoktu üstümde.. köşe kapmaca oynadık bisüre, sonra körebe.. ben kör oldum, o ebe; fenâ dokuz dootturdu.. yine de o vaziyette bile zevkten dörtköşe olup gözlerimden yaş geldiğini görünce skrotum suratlı ameliyatçılarım bu sefer canım gerçekten yansın diye özel filistin askımda önce bi güzel gerdiler, sonra aşağıda aşağılık bi işe soyunup, kutsal mahrem bildiğim cevizlerimle fena oynadılar, doyana kadar.. sonra da verdiler cobu ceryanı!. süjeydim ya ‘şefkatli’ kollarında.. o ara elim kolum doğal olarak bağlı olduğu için sadece yüzlerine işeyebildim.. o an farkettim, öyle bi durumda bile karşılık vercek gizli bi silahımın olduğunu.. acaip hayrettim?!!. kendisini bu vesileyle tanımıştım.. oysa doğduğumdan beri birlikte yaşıyomuşuz, onca yıl üstümde taşıyomuşum da haberim yokmuş?!. kendini gizleyip gözüme hiç gözükmemesinden değil, şunca zaman geçmiş, fark etmeyişim.. hani görüp de ciddiye almamışlığım gibi bi durum da hiç olmadı.. bakarkörlüğüm bilmezlikten, hani hayatla kavgada oyalanmaktandı.. hani vaktinde farkedip de zavallıyı bi gün olsun bi günışığına çıkarmamışlığım, kendisine bi günyüzü göstermemişliğim, bi göze göstermemişliğim, felekten geceli bi yaşatmamışlığım bu yüzdendi.. garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o?!. hem kavgada kavgadan başka ne düşünebilir ki insan, dimi?!. .. geçen geçmişti; de lâkin ihtiyaçtan hâsıl bir kâr olmasa da zarardan kârdı bu, hem de büyük kâr!. şu ince ameliyatlarda gösterdiği o büyük cesâret, şu muhteşem aykırı duruş, gözlerinin içine baka baka şu dikiliş eylemi sırasında şu tanışmışlık gözlerimi yaşartmıştı.. namerdim çok sevinmiştim!. lâkin bi yandan da çok içerlemiştim kendime, kendisiyle bu şartlar altında da olsa bi müşerref olmuş oluşuma.. yine de eleştirel yaklaşmamalıydım, beni hiç mahçup etmemişti çünkü küsüp, ayılıp bayılıp, olduğu yere çöküp, ezilip, küçülüp!. hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek; yüzlerine işemek?!. o, o an için elinden geleni cansiperâne ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an.. o artık yiğit kahramanımdı benim!. aslanımın üreik asidi gözlerini yakınca daha da fenâ çıldırdılar, bi daa tek bi iş göremez hâle getirinceye, yüzde yüz kötürüme bağlayıncaya kadar vanadyum çelik, kıla yakın kalınlıkta, telimsi coplarla dövdüler zavallıyı.. e, teknik bi zarâfet, büyük incelik; cüsseye göre seçili âletle dayak?!. şimdi dese ki biri, şurdaki, haksızlık etmeyelim, bence şu ‘âdil gerçeklik”e bi itlraz edip, “ne yâni şimdi, parmak kadar şey için kıl kadar çelik cop ise kol gibisine de kazma sapı mı yâni?!.” evet bilâder, tam da öyle!. hâlâ bi sorun, sorunun da varsa matematik okuyan, “oran ve orantı” bilen birine gitmelisin!. … salaklar!. geri ve gezizekâlılar, “onyedi yimbeş”ler, “onbeş temmuz”lar, başka bi silahımın olup olmadığını kontrol için zaten hıyar soyar gibi soydukları çırçıplak bi adamın zanlarınca o an için tek muhtemel mühimmat zula yeri gerisini kalın coplarıyla yoklayıp dibine kadar karıştırmak, delici kesici alet, ateşli ateşsiz silah aramak neyin nesi?!. aradılar tabii ki!. bulamayınca da ne kadar da ‘yav almiim ben, sağ olun!.’ desem de hırslarından kola, fanta şişesi ‘ikrâm’ında bulundular, zorla.. oysa ben, güzelim ince belli cam bardakta, gözünü sevdiğim çay seviyordum.. o an canım ölümüne çekse de istemedim ama!. çay lafını duyunca şaftları kaydı, tirgel kayışları koptu, vites dişli kutuları dağıldı, şanzumanı difransiyeli ortaya bıraktılar; ‘vay!, bide çay ha?!. yanında da sigara?!!. hem de recâ ve istirhamı birlikte ediyorum, kısa maltepe?!. yok yaa anan güzel mi senin?!. beş on yıldızlı bi otelde, kral dairesinde, felekten de bi gece ister misin?!.’ diyceklerini biliyordum.. çay-sigara benim zaafım, naapiim; sevdâ derecesinde bağımlılığım.. bi bardak ikrâm etseler hani kendiliklerinden, yanında da bi dal bi cıgara, bu kadar zahmetlerine bi gerek kalmaz, kendiliğimden çözülür, âdem babamdan bu yana işlediğim bütün suçları, her şeyi itiraf eder, hem kesin netice de almış olurlardı böylece, kolayca?!. ii ki bilmiyolardı.. bi çay bi sigaraya çözülecek iradeyle ben n’apardım lan?!. yaşamak denirse bundan sonrasına, bu utançla nasıl yaşardım?!.

olay yeri…

zır yalnızlığın testi.. kayda değmez bir ölüm… öldüm, olay yerine kimse gelmedi.. tam da istediğim gibi!.

anne…

kutuplarda hep gece zaman ıssız ve soğuk buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden, taş kanar mı kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.

Salı

ne diyon sen dayı?!.

... kimsin, kime yazıyon, kimi annadıyon?!. suyun kesilmiş, soyun tükenmiş, tarih öncesi kalıntısı, bi adın sanın yok çağrılacak, kaybetmişin, kaybolmuşun, hâlâ sanki var ve yaşıyon gibi çağlar gerisine âit bıt bıt bitakım seyler diyon?!. -'kelaynak' diyorum yeğen!. kelaynaklar utangaç kuşlarmış!.

Perşembe

‘hazret-i insan’

bâzen bile bile lâdes hayat, bazen kader gereği mecbûri istikamet, kaybedişlere yol almak, bâzen umarsız gülümseyişlerle "işte sırtım!.” diyerek kalenderî, yüz çevirmek dünyadan… bâzen geriye tek şey bırakmamacasına, direnmesiz açmak yağmaya; her şeyi kabullenmiş bir derviş sükûtuyla.. her şeyiniz alınsa da elinizden kalbiniz kalır.. açtığınızca aldanır, yağmalanır, yaralanır, örselenir, kırılır, lâkin sizindir.. ve sarar sarmalar umudunuz ve zaman.. … selâmım ‘insan’ olan, 'insan' kalanlaradır ki yanıltmazlar onlar.. hep arar dururuz onlardan birilerini.. yeryüzünde elmastan da nâdirdir varlıkları ve bulmak insanın bahtındandır.. bâzen hiç aramadığınız yerde çıkıverirler karşınıza.. bâzen en yakınınızdaki ‘en uzak’, hiç bilip tanımadığınız en uzaktaki böyle ‘en yakın’ olur.. hani "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" misali..

Çarşamba

uslanmak uzlaşmaktır!.

...uslananın…!. açık meydan okuyan kişiliği dünyayı işâret ediyor.. asıl başkaldırdığı dünya.. uslanmaz oluşu adımbaşı oluşturduğu gerilimin de sebebi.. bozkırlı.. düz, sâde, yekpâre, tabii bir kişilik; taşralı kabalığı şaşırtıcı biçimde tuhaf bir zarafeti de içinde gizliyor.. kınayamıyorsun!. zâten de kınayanın kınamasından korkmayarak yürüyenler değiştirir dünyayı!.

‘anne’ günlükleri…

(doksan yaş.. fenâ demans.. tam bi bebek.. melek de!.) -aaa, hoş geldiniz!. aaa, siz de hoş geldiniz!. aaa, hepiniz hoş geldiniz!. (aralıklı giriyoruz yanına, önde en birinci oğlu ben, arkada çocuklar, ardından torunlar giriyor, aralıklı; şaşırmış sevincini görmek için… sevinci görülmeye değer.. birilerinin ziyaretinin sevinci tamam da kime seviniyor, hiçbirimizi hatırlamıyor?!.) -hoş bulduk babaanne, anne, kocababaanne!. -bu kim?!. kızım mı benim?!. torun zeyneb’i babasına soruyor.. -torunun anne!. -sen kimsin?!. bunun anne babası yok mu?!. -(zeyneb) var babaanne!. -senin adın ne?!. (torununa soruyor) -sâmi babaanne!. -ha, sen dînibütün olan çocuksun!. iyi iyi, maşallah, çok duâ ediyorum hepinize!. -şu adam kim?!. -babam o babaanne, oğlun o senin!. -aa, kemâl o, evet!. hatırlıyorum sanki!. senin adını kenan koymuştum, nüfusta değişmişler, kemâl yapmışlar.. hiç sevmem ben o ismi, kenan severim!. -kenan kim anne?!. -kenan, benim ilkokulda âşık olduğum oğlan!. ama o benim yüzüme bakmadı, başkasını seviyodu!. -(sami piji özgür amcasıyla devrede) babaanneeee?!!. rahmetli dedem delimemed'e söylüycem seni!. banbanne!. babamın babasının adı kenan mı?!. -yok, değil, ben dedenizi çok sevdim, hâlâ âşığım ona!. -iyi de babaanne, kenan diyon?!. babamın da adı nezir değil, muhsin!. hani refakakçin!. sana bakıyor?!. -(yüzünde bi melek bebek) ne bileyim, çıkaramadım!. biri daha vardı, onu da çıkaramıyorum, sakalı var, 'koministe' benziyor bıyıkları, o kimdi?!. -özgür o babaanne, amcamız!. kapıda sigara içiyor, motorunun başında, gelir şimdi!. -oh, iyi gelsin tabi!. motorun taksitlerini ödedi mi o?!. -ödemedi babaanne, banka el koyuyor şu anda!. -oh ohh, iyi şükür!. bitmiş borcu!. şu adam kim?!. -serhat o babaanne, benim kocam o!. -duymuyom kızım, gel şu kulağıma söyle yüksek sesle!. kocan demek!. iyi!. ev aldınız mı?!. -alıyoz şükür babaanne, az kaldı!. -iyi maşallah, çok sevindim!. ben biliyorum zâten, akıllı çocuk o, alır!. bu oğlan aptal, hiçbişeyin sahibi olamaz!. (muzip gülüyor.. işâret ettiği benim, büyük oğlu!.) -bi torunum vardı!. iyi mi o, nasıl?!. (ahan birini hatırladı?!.) avrupa’da olan!. ne yapıyor?!. iyi mi, aman gelmesin!. ona da çok duâ ediyorum!. çok seviyorum hepinizl!. allah râzı olsun, geliyorsunuz!. çok masraf ediyorsunuz ama?!!. yapmayın!. haftada bir gelmeyin, onbeş’te bir gelin!. bugün günlerden ne, geçen hafta mı?!, -(ne onbeşi yirmisi, geçen haftası anne, babaanne, kocababaanne, buradayız her hafta, hafta arası; birimizden biri geliyor, geliyoruz sıralı sırasız) -tamam babaane, onbeş’de bir geliriz!. bi hafta kaldı zaten, bi hafta sonra onbeş gün!. -oh, iyi!. tamam!. hepinizi çok seviyorum!. güle güle!. allaha emânet olun!. -sen de babaanne!. ver bi pamuk, hadi, öpiim!. -öp!. ama çok öpme!. yanağıma çok yaklaşma!. dün az ateşlendim heralde?!. geçmesin!. ../.

çok ‘mühüm’ adamların…

... çok 'mühüm' sözleri.. 'ben hayatın bu arapsaçı trafiğinde o emniyetli karşı kaldırıma geçemem!. biri elimden tutsun!.' 'vilyım apostrof'es

hiçkimse!.

... aynıyız seninle!. seninle aynı kötürüm kalplerimiz; dokunulmamaktan buz.. biz; iki üşümüş üşütmüş üşütük iki yarım, iki kayıp, iki yokluk, iki kaçık, iki kaçak, doğuştan çıplak... ... yeryüzünde sığınacak bir saçakaltı olmayanlara özgü bi kayıplar hamamı olsa da yakışsak?!. ... olmayan okuyucuya not: anlam düşüğü, hece bozuğu cümleleri dikkate almayın çünkü hiçbir şey söylemiyorlar!.

refik!.

... çok geçmeden hayatla kavganın beyhûde olduğunu anlarsın.. işte, sen dönünce kavgadan, sana bakanlar basit ucuz kolay, nurtopu gibi bir kendini inkârın doğumuna şahit olduklarını sandılar, gün gibi aşikâr deyip, ne yeminler de ederek.. oysa ne hikâyeni bildiler, ne 'gerçeğin'i..