Pazar

ukde


usul usul açmalı pencereyi, perdeyi usul usul çekmeli; içeri hava ve güneş birlikte aniden dolarsa ciğerlere kramp girer, mütemadiyen gözü alır keskin ışık, âlemi göstermez olur.. usul usul çıkmalı maltaya, voltaya; usul usul alışmalı hayata..

tamam da, kendime asıl sormam gereken soru şu: ben bu dünyaya alışabilir miyim?!.
'uzak' yollardan geldim, gelmeye isteğim yokken geldim; bir avuç serin su, bir yudum huzur bulmak için..

dünya âlemlere göre bir nokta; kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek ‘nokta’yı fehmetmekmiş.. ve keşifsizlik ‘ukde’ demek..

(hayata, dünyaya yıllardır kendini hapsettiği ininden, içinden bakan adam ancak hücresinin penceresinden görebildiklerini, içselleştirebildiklerini tasvir eder.. ilk kez şahit olduğu bir güzelliği, öncesi olmadığı, benzeri bir şeyle kıyaslayamayacağı için kaleme kâğıda dökemez, resmedemez..
hani hayatının unuttuğu bir zamanından kalma satıraraları da değil ki bir şey sebep olsun da hatırlasın kalbi?!.
öle öle yaşayan, kendine yaza yaza ölen bir adam yıllar yıllı aradığı şeyi karşısında bulunca n’etsin de anlatabilsin ki?!. evvelce tattığı, bildiği, tanıdığı bir şey olsa diyecek derdini?!. ama yok, hayat bilmediği, hiç çalışmadığı yerden çıkarıp soruyor sorularını..
tek diyebileceği göğsünde taşıdığı rüzgar.. bi çıksa uçsuz bucaksız bozkırda nefesi tükenene dek koşacak..)

göğsü mühürlü bir sandık; yıllar yılı sıkı sıkı bastırdığı, kapağını hiç açmadığı, belki de içinde ne var kendinin de bilmediği, en gizli, en gizil, en derin yerinde sakladığı o sandık.. belki kelimeler; kelimeler açabilir onu.. kelimeler anahtar..

şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak yaşamanın, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dal; bir kalem.. kalemi aldı mı eline, âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, bir şey içmeden her dem ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulur sabahları, yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirir her günü; sonunda bir gün daha düştü ömürden, ‘şükür’ diyerek..
..
(adam kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki?!. istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorunda; çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yok.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut eder)

dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda dönmeli, ki felekler devretsin içinde, rahmet insin ruhuna, o da âdem içinde bi ‘adem’ âlem içinde bir ‘alem’ olsun..

hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine, tebessüm ettirdiğini görmekse ayrı bir neşve.. meğer acıyı bal eylemenin yolu acının içinden geçmekmiş?!.
(adam en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, zemheri baskını yok, yangın izi yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine)
..
(okumayı hep umursamış, başka yürekleri okuyarak anlayan adam, bu kez kendi yüreğine bakıyor; bir başka yürek gelsin, anne gibi sarmalayıp gözleriyle büyütsün, ‘bu kendi kalbin, tanı!’ desin.. kalp ki sırlar yurdu; biri dokunmadıkça kapısına, keşfetmedikçe açılmayacak)

kelimeler ezelde taksim edilmiş.. birine yâr olmayan gider ötekine sırnaşır.. şaşırırız eski tanıdığımızı, iyi tanıdığımızı, kendimize sevgili ettiğimiz kelimeleri bir yabancıyla kucak kucağa görünce.. biraz alışınca gözlerimiz, bu deriz; benim gibi biri tıpkı, kelimelerle arası iyi ve ben gibi de yaralı.. yara yoksa yazmak da yok!.
..
sarmaldır yürekler; birinden ötekine akış sürer gider.. kendin gibi bir kalbe rastladığında yaşamak dediğin şey aynı yerde, aynı nokta-ı nazarda sıfırlanır.. yaşayamamanın acısı ise, peşisıra katlanarak büyür..
..
cevaplarını bildiğim sorular çoğalıyor içimde.. kaç kez yaşadığım şey bu, yine vuruyor işte, hiç başıma gelmemiş gibi?!. nasıl yazmalı şimdi; susar gibi mi, ağlar gibi mi, söyler gibi mi?.
..
bir sabahtı.. yatağımda uyandığımda garip bir şey olduydu; adeta kendi kimliğime ve ismime yabancı biri hüviyetinde, kendimden başka bir insandım?!. insan da değil, bir böcek; g.samsa gibi?!.
sanki ne’nin yanında yatan başka biriydim de ondan evvel uyanmış ve şimdi onun uyanışını izliyordum.. sebebi meçhûl, belki de sebebi yok.. bir acıyı hayatla çarptığımda sonuç, tevekkül ediyor..

yaşadığıma seviniyorum, ölmediğime hayret ettiğim kadar.. çok gece çıkıp geceleri denize baktığımda yağan katre-i gam, bir hasretin değip geçtiği kalpte kanatlanan aynı itiraf:
içimde derin sular boğuluyor.. bil ki sular.. bil ki içimde.. bil ki boğuluyor..


hesapta ‘ukde’yi yazcaktım, ne çıktı?!. ukde’nin sekiz buçuk milyar anlamı var; duruma hadiseye, bir şeyin insan kalbinde ruhunda bıraktığı ize göre şekil alan, anlam bulan, tanımlanan.. her bir lügat benzer ama ayrı şey söylüyor ukdeye dair.. çok isteyip ulaşamadığın, içinde dert olan şeye 'ukde' demek geliyor içimden.. bunu tanımını daha yakın buluyorum  kalbime..

ukde; sonunu, sonucunu görmeyi çok arzuladığın, hitama ersin, son bulsun dediğin, çok merak ettiğin bir şeyin çözümsüz bilmece gibi oluşu, aklına yüreğine kanlı bir çengel takılışından duyduğun daimi acı demek; “ukde” biraz da belirsizlik karşısında canı dar eden endişe demek..

“ukde” kuşku da demek.. “ukde” derin bir acı da.. sevdiğim bi tanımı da, sevdiğinle, dostunla, yoldaşınla, yâranınla, yâreninle, yârinle vaktinde paylaşamadığın yaşayamadığın şeyin ondan uzağa düştüğünde çöken iç söken acısı, pişmanlığı demek..

bi başka “ukde”;
uğradığın haksızlık karşısında, vaktinde elin kolun dilin bişekilde tutulup, çaresiz kalıp ses çıkaramamanın sonradan verdiği iç yangısı demek; hesabı artık öte’ye kalmış, ömür boyu geçmeyecek yara demek..

ukde; en çok da, bir güzelliği vaktinde yaşayamamanın acısıyla, yıllar yıllar sonra bir güzellik karşına çıktığında “vakit artık çok geç” demek..
...

dayağı hak etti ama şimdi, şu 'ukde'yi şuraya astıranı okumakla!.
madem kendin uyumuyorsun be arkadaş, bırak da başkaları uyusun, değil mi?!. sayfana yapıştırdığın 'endişe'yi elemi ne diye bulaştırırsın el âleme de?!.

yok, ben akıllanmayacağım; gidip gidip onları buluyorum, sırnaşıyorum düşünceye?!!. kabahat bende!.
yok, ben acıyı seviyorum?!. ben belâya tırmık çekiyorum!.

Pazartesi

gönül diyo ki...


gönül çenesini şurda rastladığı insanevlatlarının yürek sözlerine pek sevindiğinden düşürür.. yoksa çok konuşmak 'gönül’e yakışmaz!' der hep o!.

işte, insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması hayatın ağır sınavlarında sıçrama yapmasına yardımcı olmaz, aksine büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..
böyle bi 'musibet'in bi insanevladına tebelleş olması, o insanevladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebeptir.. eğer o bi yolcuysa, yolundan etmeye, iş güç sahibi bi ademoğlu yahut havvakızıysa, ki fark etmez, 'insan' olması kâfî, işinden gücünden olmasına, enerjisinden, vaktinden çalınmasına neden olur.. e, hâliyle de ve doal olarak da, 'vakit' de bir tür 'nakit' olduğundan; çantasından cüzdanından, parasından pulundan ufak ufak tırtıklanması anlamına da gelir ki bu, gönül de bunlardan çok tırsar..
yani,
böyle bi büyük hata yapıp halt yediğini fark ettiğinde gönül kendini fena paralar ve yürek soğutmak için de kendi içine çekilir, daha çok yanar..

lan kız gönül, demek ki şu tür bi 'ilgi' sahibi için de zarar, muhatabı için de.. son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, zararlı ve sevimsiz bi şey yani, maazallah!.
..
gönül şurda demeye çalışıyo ki yani, sayın yazıcı ve okuyucu;
belki bitirmeniz gereken bi okulunuz, sınavlarınız, zor bi hayatınız, bi işiniz, meşguliyetiniz, mesûliyetleriniz var, biz de burda kendi kendimize yeşillenip mavra sıkıyoruz?!.

gönül diyo ki...



... ‘biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal inei-öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir’

tek bişe anlamadım sözlerinden ama, gönül böyle diyo, kestirmeden gidip.. sanırım ve aslında demek istediği;
birinin bu nev’î yerlere yazıyor olması, bi nevî kendi kendine, kendiyle konuşmasıdır..
kendi kendine konuşana halk arasında 'bişey' diyolar da, konumuz bu değil şimdi..

sanırsam da gönlün ‘bu nevî yerler’ dediği de şu ‘günlük’ sayfaları, yani ki ‘bilog’lar olsa gerek?!.

biri gelsin, uğrasın uğramasın, okunsun okunmasın, kendi kendine söylenmek, kendine yazmak için ideal yerler burlar.. bi başka ifadeyle, bu nevî yerler; kimseyi de bağlamadan, içine gönlünce biloglama imkânı veren yerler, dilediğince karalanacak şahsi duvarlar..

şu bilog siteleri; güzel bi hizmet yani!. hani de şu 'günlük' duvarları olmasa, hangi gaste dergi yayın organı vs. yer açardı ki kıyısında köşesinde?!.
bi yazar bi şair olmayan, okunsun gibi bi derdi neyi hayatta olmayan, tek iddiasız, elinde hasbelkader de sıradan bi kalem, bi tebeşir neyi olup ama yalnızca ‘kendine yazan’ bidünya ‘kalem’e böyle insancıl yaklaşıp, üstün üstelik de meccanî hizmetlerinden dolayı kutluyorum kendilerini burdan!.
..
aslında gerçekte gönlün demeye çalıştığı asıl şey şu ki,
kendine seslenen adam ya karanlıktan, ya ıssızlıktan, ıssızlıkta yalnızlıktan tırsıyodur.. yani ki, tamamen yalnızlıktan.. 

mezarlıklardan tırsarmış genelde insan.. kafasının içinde de bidünya korku-gerilim filmlerindeki gibi bi ürpertici fon müziği...
işte hem şu sesi, hem de fena tırsıp üç buçuk üç buçuk atan yüreciğinin sesini bastırmak için yüksek sesle türkü çığırarak geçermiş.. genelde de oyun havası formunda türküler.. amaç da sadece içindeki şu sesleri bastırmak; sesine ses almak değil!. zaten de bi mezarlıktan geçerken bi insanoğlu eğer ki sesine karşılık bi ses alsa sen o zaman gör üçbuçuk üçbuçuğu?!. yani; yandı gülüm keten helva?!.

tmm, mezarlık kadar sessiz buralar da.. de, ama da şu gönül de nie de tırsıyosa?!. hani zaten de mezarlıklarda ölülerin sese karşılık verdiği, yahut da aşka gelip, haydaa hobaaa diye horona halaya oyuna kalktığı görülmüş mü ki?!.

yani ki;
'zırva'nın 'tevil'le bi cinayet neyi işlemeden, yan yana üç adım olsun yürümüşlüğü şimdiye kadar vâkî değil!.   
yani ki;
yürü git lan gönül!.

Cumartesi

kırılmak


hayata tutunmak için bir çınar gibi derinlere kök salmanın elzem ve dahi güzelden ziyadesiyle, nasipli olduğuna inanmıyorum.. bu yüzden filizkıran fırtınalarını sevdim; yaprak dökümlerini, bağ bozumlarını..
kırılan dökülen ve bozulan şeyler, hiç değilse kırılıp dökülmeye, bozulup çürümeye olan sahici sadakatleri nedeniyle dikkatimi celbediyorlar ve aldatmıyor onlar.. çünkü dimdik ve kavi olmak, kalıcı ve değişmeyen bir öze sahip olunduğu inancıyla günü ve geceyi karşılamak bir kelebeğin ömrünün üçüncü ve son gününde kendini görmüş geçirmiş bir pir-i fani sanmasına benziyor.. oysa hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez. ‘kırılmak’ yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir ve gerçeğin ta gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı..


Cuma

ayrık otu..


“hiçbir saz uymadı sâz-ı âhengi şevkime/sâz-ı âhengi istiğnayı çaldım yalınız”
kim demişse bunu, sanki ben için söylemiş!. 

dünyaya hayata güzel şeylere bi yabani olduğumu ta aklım ermeye başladığında, ilkokul yıllarında farkettim.. ayrık otu gibiydim; bişeye azcık bi meyletse gönlüm, dışlanıp sökülüp atılıyordu kökünden..

onlar bana değil ben onlara zarar veriyordum.. ayak altlarından son nefese dek çekilmeye, uzak durmaya karar verdim.. o gün bugündür de dönmedim kendimle yaptığım ahitleşmeden..

acemice gönül düşürdüğüm dünyaya dair çok şey sahteydi, müsveddeydi.. kaçıncı yaşımda farkettim bunu.. anladım; soğuk, resmî, ruhsuz ilkokul müsamereleri tadındaydı biçok eğlencesi dünyanın.. taliplisi de ne çoktu!. hiç doyurmayacak olan, içtikçe susatacak tuzlu suya coşkuyla sarılıyorlardı..

serseri filan dedilerdi ruhuma, çok tuttum!. ruhum göçebeydi benim; oraya buraya göçe kalktı, uçtu durdu, bi yer tutamadı, konacak kırık bir dal bulamadı kendine şu koca dünyada.. bulsa, 'hani belki bi umut, hani belki boran fırtına kasırga geçene kadar azcık sııniim de şuraya, azcık bi soluklaniim kimseleri bi raatsız neyi etmeden, sonra uçar giderim, geldiğim gibi sessizce' de demedi.. o kadar gururdu yani!. hani, burnu düşse yere, eğilip almaz cinsi, “geçme namert köprüsünden, ko aparsın su seni” modeli.. e, o zaman; kal fırtınanın orta yerinde tam da, bırak sular seller götürsün de gör ebenin örekesini!.

ah ulan ruhum!. benim kendine sııncak bir saçakaltı bulamayan ruhum!. bir zamanlar, kendine uygun bir beden bulup uydurması için dünyaya şutlanıp, bir süre sonra da, tekrar âlem-i ervâha 'bu lavuk adaptasyon güçlüğü çekiyor?!' denilip, 'kaabiliyetsizlikten iade, hükümsüzdür!' damgasıyla gerisin geri postalanacak ruhum!.

serseri ruhum benim, yerleşik düzenle başı hiç hoş olmayan ruhum;
hayattan bi beden beğenip kendine, göçebelikte karar kılıp, hep yolculuğa demirleyen ruhum!.

ona 'madem de bi bedende durmayı beceremeyip çuvallayacaktın?!. da ne halt etmeye çıktın görücüye be nadan?!' dense yeridir..

yani!.


Salı

bir ‘kalem’ kime yazar?!.




sanal yazın dünyasını tanıyalı çok olmadı.. ihtiyarlığında ilk çocukluğuna dönermiş ya insan; o gün bugündür bir çocuğun, göz alıcı parlaklıkta, renk kutularında olmayan çeşitlilikte, ilgisini çeken hareketli, lakin hakkında bir fikir sahibi olmadığı bir nesneye bakışı gibi bakıyorum şu sanal sayfalara; ilgim bir çocuğun gözlerinde kıymetli bir oyuncağa olan, bir zaman sonra azalıp biteceği, bıkacağı ilgisinin aksine, git gide de artıyor, anlamını yitireceği yerde çoğalıyor, öyle sürdürüyor hayatiyetini penceremde, bakıp gördüklerim..


burda, birileri?!!.
henüz çok olmamış da sayfalarını  tanıyıp okuyalı, burda yazan birilerinin.. ve yazdıklarını nasıl iştiyakla okuduğumu bilmiyorlar da.. onlar bundan da ötesini de bilmiyor; bilmiyorlar yazılarından ilham aldığımı..
kendilerine yazdıklarını sanıyorlar; iç dünyalarında yaşadıkları anaforlarını kaleme çekerken.. işte sanki yalnızca ben okuyayım diye yazıyorlar..

belki okuyanları çoktur, lakin yazıları altlarına düş(ülmey)en 'yorum-not'lara bakarak konuşursam; çoğu zaman da aynen öyle oluyor, ben okuyayım diye yazıyorlar sanki?!.
kalemleri bunun için var sanki, kelimeleri benim için doğmuş, cümleleri benim için var.. onlar sırf bunun için varlar sanki?!. onlar benim için yazdıklarını bilmiyorlar..

kendi dünyalarında ve yaşadıklarının yalnızca kendilerine ait olduğunu sanıyorlar.. oysa acının ortak diliyle konuştuklarını, birilerinin onları duyduğunu, geçmişte aynı ağır kupalardan aynı acıları içtiğini, aynı yerlerde içlerinin bulandığını, başlarının döndüğünü, aynı yerlerde içleri dışlarına çıkarcasına kustuklarını, aynı yerlerde konuşup, aynı yerlerde sustuklarını, birilerinin aynı yerlerden geçtiğini, acılarına bakıp onlara her gün selâm verdiklerini bilmiyorlar?!..

gördüklerini yaşadıklarını kendileri için kaleme kâğıda dökme arzusu gereği, masaları başına oturduklarında, aslında onları ben okuyayım diye yazdıklarını bilmiyorlar!. kendi gerçeklerinin benim de gerçeğim olduğundan, ben kadar bir çoğunun da gerçeği olduğundan haberleri yok; bu büyük gerçekten haberleri yok!.

beni tanımazlar, dolayısıyla yazışlarına doğrudan sebep ben değilim.. lakin kalemi eline tutuşturan, onlara yazma isteği veren benim için vermiş sanki; işte bundan da hiç haberleri yok!.

onlar benim için yazıyor, bilmeseler de!. bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum!. peki, ben kim için tutuyorum kalemi, kim için yazıyorum?!. bir de bunu bilsem?!!.

Pazartesi

iğne de, çuvaldız da bizzat kendime!.


mütevazılığımı yiyim!. ilkelim, dar görüşlüyüm, eski-gerikafalıyım, kendimden menkulüm; anka'dan başka kuş, hayattan zorlu yokuş tanımam.. utangaçlığımdan utanmadan bir de kendim(e) çalıp kendim(e) söylerim şurda!. şurda, Bir Allah’ımın tek bi kulundan bi iltifat beklemeyen şu ‘karga gak demiş’ sesimle, şu düzensiz besteler de benim..

kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları yani!. yani, kendime acıyıp, ağlak hâllere girip, 'bize n'aptılar, bize ne oldu böyle, batsın bu dünya, bi baht-ı karayım kullar içinde' de demiyom; gülüyom hallarıma yalnızca!. zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi başka bi akl-ı önce daha olmadığı için de yeryüzünde, tek rakibim de yine kendimim!. bu demektir ki, şu erişilemez melankolik megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır!.

'ne iş lan, hem ‘mütevazı’, hem ‘megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!' sorgu-tenkidimi de bizzat yapıyom, peşinen!. hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye!. zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarmak için de, yüzde yüz sıhhat ve selamete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom, yin kendi huzurumda;
“hem kel, hem fodul”..

anlıycaanız, şurda hem kelim, hem fodul!. ne güzel!. ikisi bi arada; tara ve çık modeli!.

Cuma

çalmadığı kapı kalmamış...

"duyan olmadı avazım; ki desin Hallaç kekeme"
i. özel


Pazar

teknokratlar


"bütün mimarlar yüksek, mühendisler de..bir sen alçak kaldın ey Sinan usta!"
cemal süreyya, 'teknokratlar'
..
ne çok kitapları vardı lili
ve ne de çok okumuşlardı onları;
kelle kelle, kalıp kalıp
az okunan, çok satılıp
raf metrajı uyumlu, ayarlı kafa kadranlı?!.

benim ise, tek kelimesini bile bilmediğim şu hayat
çocukluktan ezberimdeydi
retorik-hitabet-uzsözlülük ve dipsiz belagat
etkileme sanatı, nlp teknikleri, dar 'iknâ oda'ları, geniş 'iknâ' turları
yarıaydın, çok laf, edepsiz edebiyat
tahrip gücü yüksek tahrikkâr felsefe
iktisadî kriz, buhrandan çıkış yolları, das kapital
ve bir takım şeyleri 'diyalekt'iğin..

aydınlanma çağına giriş fecîydi
Filozofça Düşünceler’i yakılmadan önceydi
Diderot’un romantik (s)ayıklamaları sırası
analitiğin o yırtık düşüncesi hiç düşünmeden
düşüncesizce keserken düşünce yollarını
ve sonrası, yine zengindi kiliseler endüstrisi..

ne yazık ki o zamanlar kurdu olduğum kitaplar arasında
battal boy ve kapkara surat bir nutuk yoktu
ve insan prematüresi, Tagore hayranı
şu yunanlı masa dostuyla rakı şişesinde balıkken
henüz ayılmamışken
sidikli bir 'şair'in kafasına dank eden
bir ince anayasa kitapçığı..

Atay'ın 'orospu çoçukları'm ve 'kancıklar'ım dediği şu yarı aydın(cık)larımca
şu çağdaş çağdaş yazar-çizer-yalana uçkur çözer-geçmişe söverlerimizi
diktatörlere mehdiye dizerlerimizi
okumamak ne ayıptı?!
işte, bile bile aldırmazlık yapıp
kaldıramayacağı kadar su koyup
ben sulandırdım bu cinayeti..

en acımasız olanıydı
adına ‘yılların sosyaldemokratı’ diyen humanisti
antik kırıntılardan mülhem şu anakronik manifestolar
şu enformasyon çağı güzellemeleri, en koyu faşizmden kopye
ezilmiş, kirli, pasaklı top(lul)uklar için pembe incili bileklik
şu nostaljik gerdanlık
dinamiğin ana stratejisi
bol çeşni ordövr tabağında freudsu psikanalist zıpırlıklar
fukuyama eliyle "tarihin sonu"na yapıştırılan şu fırlamalıklar..

adıma aykırı demeseler ve fişlemeselerdi daha genç yaşta
mesela, uzatmadan 'arzda gezinen tufeyl bir böcek' unvanı verselerdi bana
ordan burdan büyük küçük demeden harf yerdim biraz
görkemli kelimelerle süslü, moda beğeni düzensiz dizeler
beyin çöplüğümde boş bıraktığım o en müstesna yeri
kuru malumatıyla doldururdum düzenlerinin
ve sorduklarında ülkem ve dünya gündemini
‘medeni dünyanın muhteşem atık dönüşüm projesi’ne
katkıda bulunduğumu hiç inkâr etmez
hem böylece başım da ağrımaz dünden
ve koparılmazdı kökünden
çok 'anarşist böceği' o izbe kuytuların, kurtarıp karanlık ağlarından
aydınlığa çıkarmanın, haklı gururunu yaşatmazdım kendime
erken bir horoz gibi, şöyle vakitsiz ötmesem..

yerleşik düzene alışık değildim; doğru
adım dünya dillerinde 'yağmacı'
ve istilacı Moğol'un soyuyla aynıyken soyum, üstelik
hani Bağdat Kütüphanesini önce yapan, sonra 'yakan ve yıkan'dım
ben kan ateş denizinde böyle yıkandım
böyle 'kırklandım' şu 'insanlık' günahlarımdan
göç topraklarından geldiydi ya atalarım?!

henüz Elhamra’yı yağmalamadıydım ama
eşsiz kütüphanelerinin duvarından dökülen
bir kitabın arasından çıkıp
çoktan çekmişti çünkü şu tanrı belası
tanrı kırbacı Attila, kılıcını

her şey bittikten sonra başlatmıştım içimdeki ihtilâli
şu yüksek yüksek imtiyazlarla kaplı adamların
sıkı korunaklı o meskûn mahâl adacıklarının
gözlerim henüz açılmamışken dünyaya, üstelik
yangınlar çıkaran kundakçısıydım..

hani tarihte, ikiyüz senede on üç kez
tekrarladıkları seferlerinde
doğulu hafızamın o kutsal mahrem üçgeninin
o kızoğlankız kıvrımları arasına diz çöküp lekelemeseydi Haçlılar
ve kesmeseydi dilimi kökünden, dünyanın en orospusu
en kevaşe ana kraliçesi, o soylu soğuk İngiliz
ve bileklerinden, doğunun mazlum çocuğu Hind’li ve usta ellerimi
böylece ilkel tezgâhımda tüm dünya için dokuduğum
o beyaz aziyelerimin etekleri kanlanmaz
bakmaya katlanmazdım, utanıp ayakuçlarıma
ve bugün böyle, şöyle dikenli gerdanlıklar örüp kelimelerden, taç yerine
asmazdım idam hükümlerini boynuma
cesedimi şu 'ölüm amca'larımın kalelerinin kapılarına..

Salı

bağzı modern anlayışlarda 'aşk'!.

tuvalet kâğıdına kalp deseni koyan firmanın alnından öpüyorum.. 'aşk'ın ne olduğunu dümdüz anlatmışlar..

Pazartesi

baktım...

... endemik çiçekler gibi
nadide kızlar geçiyordu ışıklı caddelerden..

'allah!' dedim içimden; '... ne güzel yaratmış sizi Yaradan;
nar tanesi, üzüm salkımı, bal peteği…'
ve;
'... ayınıza bağışlasın!.'

'ne iş lan moruk?!!' dedim sonra kendime;
'... efeyse efe, seymense seymen, zeybekse zeybek;
neyim eksik benim lan kadıoğlu’ndan?!.'

...

bi düşündüm; kadıoğlu zeybeği; tam dokuz dakika, çok uzun?!!.
tûl-u emel lan bu?!!.
ömür çok kısa; bana "aydın havası" değil, "aba"sı gerek!.

Pazar

'hiçkimse'lere mektup!.

meçhûl kalemler olup, kalem tutup, uzaklara, bilinmedik adreslere, karşılık bulmayacak mektuplar yazıp yollamakla hayata tutunanlar, yazmanın birtakım cümle elemanlarından, bağlaç ve imlâ işaretlerinden ibaret olduğunu sanır.. oysa onların içimizde ciltlere sığmayacak hikâyeleri öylece içimizde durur, bıraktıkları büyük anlamları vardır bizde saklı..
işte, biz ne çok ‘hiç kimse’yiz biz ve ne çok ‘hiç kimse’ var!.

kelimeleri şaha kaldırmak sonu bir uçurumda biten yola çıkarmaktır.. yol biter kelimeler tükenmez.. kelimelerin bittiğini anladığı yerde atını sonsuza sürer gidenler; içimizde derin izler bırakarak..

buralarda bi kimse okusun endişesi taşımadan kendilerine yazanlar; her biri, henüz tüm sayfaları çevrilmemiş, açılıp okunmamış, gönülden gönüle aktarılmamış birer meçhûl hikâye, birer meçhûl cilt.. hayatın yüreklerine dokunduğu yerlerde, raptolduğu cildinden kopup kendi kıyılarına dağılıvermiş fasiküllerinden dökülen satırlarından yüreklerinin girizgâhlarına buzlu, buğulu camlar ardından bakar gibi bakıp, görebildiklerimizi anlamlandırıp, hüzünlerini, aşklarını, acılarını süzdüğümüz, her biri tam göğsümüzden, bizden, bu topraklardan hikâyeler.. her biri kendi kaderini yaşayan, yaşarken yazan, yazmakla yüreklerinin kıvrık uçlarını utangaç bir tevazuuyla açıp, önümüze serdikleri yürek sofralarından hayata bakışlarını, aşka aldanışlarını, şiirlerini, şarkılarını hatıralarını tatmakla gizemli ülkelerine keşif yolculuklarına çıktığımız, kişiliklerinin, anlamlarının şahidi oldukça yolculuğumuzu sürdürdüğümüz nice meçhûl kalem.. onlar, hayatın karmaşası, mahşerî dünya kalabalıkları içinde, her biri kaderinin yörüngesinde bi başına yol alan, en kuvvetli gözlem aygıtlarının merceklerine düşmeyecek, en geniş açılı objektiflere takılmayacak, en keskin gözlü kadrajlara dahi girmeyecek, evrenin en uzak köşesinde, parmak uçlarında olmanın dayanılmaz esrikliğinden hep uzak, kimselerin “işte o!” demeyeceği en uzak yıldız kadar belirsiz olacaklar belki; belki hiç dikkat çekmeyecekler.. lâkin ciltlere sığmayacak hikâyelerdir ‘hiç kimse’lerin hikâyeleri; elden düşüp kütüphane raflarında nemlenmeye terk edilmeyecek, yazılmamış kitaplarda yaşayan…

saatini ayrılığa kurmuşların hikâyeleri onlar.. onlar, hikâyelerine gönül verdiklerimiz; kişisel gelişimcilerin eğitimlerinden, sahasında yadsınılmaz imajmeykırların sihirli ellerinden, bir numara sanat eğitmenlerinin eleğinden geçip, estirilmiş yapay rüzgârlarla, masum yüzlü garry grant melâlli, clark öpüşlü, baygın bakışlı jönlerin, baş döndüren, çekici, yakıcı, baştan çıkarıcı, göz kamaştırıcı miss world endamlı süzgünlerin seyran eylediği, hiçbir şeyin eksik edilmediği yapay dünyanın büyüleyici atmosferine iliştirilmiş, hep göz önünde, parmak ucunda, parmak ısırtan, ihtişamlı parlaklıklarını yitirdiklerinde gözden düşüp unutulmayı ölüm bilen, modern dünyanın göz açıp kapama süresince parlayan, kuru hayranlarının, kuru hayranlıklarının canını alıcı yapay yıldızları değil.. onların hikâyeleri sıkı senaristlerin kaleminden dökülüp, unutulmaz filmlere imzalar atan maharetli yönetmenlere ekşın dedirtip, seyirlik ihtişamlı yapıtlara dönüşüp, hınca hınç salonlarda seçkin seyircisine avuçlar patlattıracak alkışlar attırmayacak, hatırı sayılır sanat yönetmenlerince sahneye konulup perde denilmeyecek, popülaritesi parlak diziler olup ekranlara yansıyıp emsalleri arasından ayrılıp zaplanmayacak ve ama en sonunda arşivlerde küflenmeyecek olandır.. onlar, çarpıcı, ezber mottolardan türetilmiş, adım başı unutulmaz repliklerle dolu kurgu senaryoların demirbaşı, yapıta kendilerinden çok şeyler katacak aşmış rol kabiliyetlerine, kendi sınırlarını zorlayan müthiş oyunculukları ihtiyarına bırakılmış, isimleriyle özleştirilen üretme arketipler değildir.. onlar, emanet mekânların beyhude, geçici oyalanışlarında, ebedî hatırlanmak arzusunda yanıp tutuşan, gözden düşecek olmaktan gam çeken, estetik merkezlerinin kapısından ayrılmayan, projektörlerin iltifatına mazhar olup, kuvvetli spotların odağında kalmanın derdine düşmüş, hakiki bir güzelliğin ışığının bir huzmesine sahip olamayacak elemliler değil;

onlar belki, modernist çağın umursamamaktan hiçleştirdikleri ‘kaybetmişler’i, yitirilmiş, unutulmuşları, feleğin devranının savrulmuşlarıdır.. “loser” diyorlar dünya dilinde.. onlar, unutulmayacak yaşamışlıklarıyla yürek kapılarımıza gerçek kişilikler olarak gelip, açıp araladıkları kıvrık uçlarından yüreklerinin tanığı olduğumuz, hikâyelerini yüreklerimizde demlendirdiklerimizdir..

bilmesek de birbirimizi, kimiz kimseyiz, vardır birer hikâyemiz.. çoğu zaman onlar bizden, biz onlardan habersiz yazar, yaşar dururuz..
hayatı cürmünce kavrayıp, kendince yazıp okuyan olmak, kendince iyi bir dinleyici olmak demek, yazıcıların hikâyelerinin, içinde bir yerlerde kaybolmuş, dokunulmamış bir teli titretişi demek..

bu titreyişlerin bıraktığı terennümlerden anlamlar inşa edip, karşılığında şaşmayan tahliller yapabilmek, kalem yârânlarından birçoğunun gönlünü açıvermesi demek.. lakin kim aralamışsa gönül gibi kutsal bir kutunun kapağını, karşılığında çoğu zaman susuşun tebessümünden bir zamir bulmuşlardır hep.. zordur, içleri çok sonradan aşinası olduğun bir ulvî âlemin, ömür boyu unutulmayacak sesler çıkaran enstrümanlarıyla dolu bir nadide işlemeli sandıktan çıkan, binlerce satırdan müteşekkil bir hikâyenin bıraktığı eşsiz sesi iki cümlede hülasa edebilmek; belki “işte o!” demekle çok şey anlatmaya yeten bir tek işaret gibi bir susku.. susuş, bir zamir olup, çözülmesi bir bilmecenin bütün boşluklarını eksiksiz ve doğru doldurur gibi, noksansız bir anlamı çağırır, anlam bir zaman sonra hikâyenin yerini alır.. hani, ola ki, onlardan birinin içime bıraktığı derin izi, kelimelerinin kurduğu, gölgesinde ağladığım hüzün çardağı altında gözyaşımla karıp karşılık yazabilmeye güç yetirebildiğim sayfalara döktüğüm gurbeti seksenlik garip anacağızıma anlatsam, sabahları izleyip izleyip ağlamaktan, kendi ifadesiyle ibret almaktan, bir türlü vazgeçemediği, vazgeçirtemediğim, ayrılanları kavuşturma üzerine kurulu çarpıcı hikâyelerle örülü kadın programlarından vazgeçip, benim gibi, gelecek iki satır bir mektubun yolunu gözlemeye başlayabilir..

burda yazarak yaşayanlar, sanal isimler, kimlikler, birilerinin, teknolojik, sosyal medya dilinin “sanal” dedikleri; dibine kadar gerçektirler.. hayatları hikâyeleri, kırgınlıkları acıları vardır; ve bir kalpleri.. gerçektirler yani, bal gibi..
burda yazanlar; “sanal”lar?!!. çok sürmez, bi işaret bi iz bi adres de bırakmadan giderler bir zaman sonra.. “sanal” olarak gelmişlerdir, “sanal” olarak vardırlar şu ‘sanal’ sayfalarda ve sanırız ki gidişleri de “sanal”dır?!.
niye üzülürüz o halde artlarından, o sanal adlarını hiç unutmayacak, her andığımızda ‘sanal’ adlarını burnumuzun direğini sızlatacak kadar işletmişizdir yüreğimize?!. üzülürüz  hayatımızda bir hâtırası, yüreğimizde hiç değişmeyecek bir yeri olanların gidişlerine..

üzülmek?!.. gidenin ardından üzgü, sıcağını hiç eksiltmeyecek, hatırasını hiç unutturmayacak, yüreklerden silinmeyecek bir söyleşmeye üç beş kelam daha eklemenin eşsiz tadını yaşayamamanın, kelimelerle daha çok vakit geçirememenin üzgüsü olmalı?. zira bundan gayrı bir gidişe üzülmek anlamsız..
sonuçta; sanal da olsalar şurda, gerçek dünyalarına, hayatlarına, kendi gerçeklerine ve gerçekliklerine gitmeleri gerekiyordur giderler, vakt tamam olur giderler ‘aslî vatan’larına, gökyüzümüzden kayıp giden yıldızlar gibi giderler.. fakat onları ilk fark ettiğimizden bu yana yer ettikleri yerde, yüreklerimizde hep gerçek olacaklar.. hep orada olacaklar; oyunsuz mizansensiz kurgusuz, kendi oldukları, kendi kaldıkları, bizi hiç yanıltmayacakları, değişmeyecekleri yerlerde; kutup yıldızı gibi yer değiştirmeyecekleri yerde..

biri her “nezir” dediğinde irkilirim; uzaktan tebessümleri kahkaha, dudak büzüşleri  içli bir hıçkırık ve efkârla gölgelenen, görmediğim bakışlarından binlerce soru ve cevap uçup gelir alnıma.. onlarla gönülden gönüle bir mektup bağı oluşup, her cümlelerine karşılık yazabildiğim cümle kadar, karşılık yazmadığım iki cümle, yazmadığım her cümleye yazamadığım en az beş cümleleri olur; ve ilk kelimelerinden sonra hikâyeleri bende de yaşıyordur artık, kabre dek..

bana teselli veren, elini omzuma koyup da bu da geçer ya hu demekle, bildiğim ama yine de duymaya ihtiyacım olan gerçeği bana hatırlatan da onlardan biriydi; hiç tanımadığım, lakin gelip, hikâyeme hüznüme şahitlerden biri.. bunu, sayfalarında insana dair aynı hüzünlerden devşirerek aynı duygularla anlattıkları, onlar benden habersiz, okuduğum hikâyelerinden bildim.. demek, böyle yapmakla, bilmeden hatıralarına beni de ortak etmeye lâyık gördüler.. bunun için de var olsunlar ve bilsinler ki hikâyeleri bende de yaşayacak bundan gayrı..

Perşembe

'kadın'...

“gül”e, ‘tül’e, ‘kül’e, ‘incir’e
‘zeytin’e
ve ‘kadın’a

bahçeleri Belkıs, etekleri Kudüs, kuşları Süleymân çağırır
mukaddes Tûvâ’dır kalbini tuttuğunda kadın; ışıl ışıl Zeytin Dağı’dır..
hüzzam Mekke’dir, ‘ensar Medine’
Hicaz’dır, Sabâ’dır, Hıtâ’dır, vahâdır
yürür kadın Havvâ gibi, Serendib’den Gîlmân ülkesine
Meryem’idir yolculukların..
..

incir ermeden daha, kar düşer dalına
üşür incir, kül üşür, ‘kadın’ üşür
ay bir parça eksiktir yüzündeki tülden
bir giz konar üşümüş omuzlarına
daha çok üşür ateş soğuk külünden
donar ‘kadın’..

‘âh’tır ‘kadın’, doğmamış günah
vurduğunda gölgesi aşkın üstüne
gölgesizdir, saydamdır
“camın arkasından göründüğü gibidir;
sessiz,
sakin,
suskun...
ve tüm yaşanmışlıklara yüz çeviren…
bir çocuk kadar mâsum”;
‘kadın’ ki en uzağından derin çekilen
tek hece, tek kelime, son ve sessiz bir çığlık
son nefes bir nidâ;
‘âh!’tır..

gittiği yerde incirkuşları konar tenine kadının
incir kokar ağzı, terinden incir sütü sızar
‘kadın’ aynaya gördüğü yüzü sorar
ve Kitab’a, diline dolanan sözü
ve dağlara, eteklerinde unutulmuş rüzgârı
‘benim mi?!’

gittiğinde ‘kadın’ büyük ateş yakar ardında
kül eden yangınlar çıkarır
tek bir şey kalmaz yanmadık
ayaz gecede ve çıplak
ruhu kadar adamın..

“delicedir susuşları”;
sustuğunda ‘kadın’ın;
suskusu ki, en “deli”;
“… sorar, sorgulatır…”
ve bilir, ‘delice susarak’ olur,
sorgusuz gidişlerinde ardına bıraktıklarının sorguları
ve bu bir “yansıma”
..
(‘yâr’dı gurbet; ‘derin yar’dı, ‘yara’ydı
gurbet, ‘yârin olmadığı yer’di)
‘bir yârim olsaydı ve saçından tek tel hâtıra
yakardım gurbetleri!’ dedi adam ‘kadın’a ve ekledi;
‘şimdi en kırmızı yerlerimizden susalım, ‘uslanıp’
meselâ “yansıma”lardan, yanılsamalarımızdan
meselâ susan dilimizden, kanayan dudaklarımızdan,
şimdi susa(ya)n yanlarımızdan konuşalım;
bir gemi beklemediğini
ve en “mâsum” baktığını biliyorum ıssız uzaklara, en uzak ufka
ve biliyorum gözlerinle konuştuğunu, sessiz
ve mâdem de “soruyla başlar, soruyla biter”; “insan” ve “hayat”
arkan dünyaya dönük olsun yine,
bir ‘şiir’lik olsun dön yüzünü bu yana da,

hadi?!’

Çarşamba

çölde bibaşına yaşayan adamın hikâyesi...

" çöl(ün)de bibaşına yaşayan adamın hikâyesi, Sadî Şirâzî’den..

çölde yaşayan biri için su hayattır..
yılda sadece bir gün yağan yağmurda hayatî ihtiyacı suyu kırık dökük kaplarını doldurur.. toz, toprak, kum dolu bulanık bir sudur bu..
..
topraktan mamul tasını doldurup kurumuş dudaklarına götürürken, aklına birden ülkesinin sultânı gelir adamın, onun su bulup bulamadığının derdine düşer.. onca kıt suyuna ve susuzluğuna rağmen elindeki bardaktaki suyu içmeden toprak testiye boşaltır gerisin geri, hazırlanır, testisini sırtına vurduğu gibi, uzun bir yolculuğa koyulur..

aylar süren yolculuktan sonra saraya varır, derdini anlatır, sultâna hediye getirdiğini söyler adam.. muhafızlar, üstü başı eli yüzü uzun yolculuk izi, pejmürde yolcuya bakarlar, testisindeki toz toprak, bulanık suyuna; almak istemezler saraya.. diretir lakin adam, dinlemezler..

günlerce surların girişinde, kapıda yatar, bekler.. neden sonra, sultana yakın bir vazifeli görüp sorar durumu, hâlini.. haber ulaştırılır sultana, huzûra kabul edilir.. sultan olan biteni anladığı hâlde, yine de sorar adama..
hikâyesini anlatır adam.. sultan içten içe duygulanır, suyundan bir bardak ister.. adam ürke korka, testisindeki toz toprak dolu, bulanık suyundan sarayın billur bardağına doldurur, elleri titreyerek uzatır.. sultan eşsiz güzel bir gülümseyişle uzanıp bardağı, alır, içmeden yanıbaşında eşsiz işlemeli, paha biçilmez sehpaya bırakır.. korkusu daha da artar adamın..

sultan, adamlarına emir verir; “aziz konuğumuzu alıp üstünü başını temizleyin, güzel elbiseler giydirin, doyurun dinlendirin ve sonra da sarayı, bahçeleri gezdirin, özellikle arka bahçeyi, sonra huzuruma çıkarın!” der..

emir yerine getirilir; adam üstü başı tertemiz edilip, iyice dinlendikten sonra yeşillikler gölgeliklere dolu, sanki uçsuz bucaksız, bahçeye, gezmeye çıkarılır.. ilerisinde gördüğü şey hayrete düşürür adamı, çünkü muhteşem saray, bahçeleri Nil’in kıyısındadır.. şaşkın bir halde sorar:
-bu sizin sultanınızın mı?
mihmandarlar tebessümle karşılar adamın sorusunu.. yaptığından çok mahcup olur adam..

adamı sultanın huzuruna çıkarırlar yeniden.. utancından başını yere eğer, bakamaz yüzüne sultanın.. lakin sultan adamdan başını kaldırıp bakmasını ister ve hiç beklenmedik bir şey yapar, yanıbaşındaki sehpada duran bulanık suyu alır, sanki el göz değmemiş, berrak bir pınar suyunu içer gibi içer gülümseyerek..
adam daha da şaşkındır, ne diyeceğini bilmez garip bir hâl içinde.. lakin içten içe büyük bir mutluluk da duyarak…

sultan adama, çölde insan için hayatî kıymeti olan bir avuç suyunu sırtına vurup, aylar süren yolu bin bir zahmetle aşıp getirmesi karşısında çok duygulandığını söyler ve ekler; “sarayımda dilediğince kalabilirsin!.”

adamın boğucu, yorucu, zahmetli kalabalıklardan uzak hayatı gelir aklına; eşsiz çöl geceleri, muhteşem semâ, her an uzanıp tutuverecek kadar yakın görünen sonsuz sayıdaki yıldız, her gece seyrettiği Samanyolu ve daha nice güzelliklerine şahit olduğu çölü, o yılda bir kez yağan yağmuru, mutlu olmasına yeten onca nimeti veren Yaradan’a sonsuz şükrü gelir; terk etmek istemez çölünü, çölündeki o mahrumiyette bulduğu hazineyi, o eşsiz huzur ve saadeti..

insana, yüreğine, aşk’a, sevgiye, güzelliklere bakmasını bilen bir yüreğe sahip sultana, minnet dolu içten sözlerle teşekkür ederek çöle dönmek istediğini söyler..
tebessüm ederek dinler adamı sultan, kıymetli hediyelerle uğurlamak ister, fakat adam çölde bunlara ihtiyâcının olmadığını söyler ve sözlerini tamamlar;
“bana en güzel hediyeniz, suyumdan bir yudum da olsa içmeniz ve gülümsemenizdir!.” diyerek, yüreği sevinçle dolu bir şekilde ayrılır huzurdan.."

...

işte toz toprak, bulanık çöl suyu kelimelerim!. sen söyle şimdi; aydınlık kimdedir, kimden gelir ve tebessümün en huzurlusu kimindir; bilinmez varlığıyla, bilinmez uzaklardan ‘aydınlık’ saçan sultanın mı, yoksa ona kendince hediye, kırık dökük, kendince kelimelerini getiren, kelimelerinden başka varlığı olmayan yolcunun mu?!.

Cumartesi

kafka'dan milena'ya...

kafka'dan milena'ya mektup...

sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım, karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa iyi olmalısınız.. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız.."
f.kafka, "milena'ya mektuplar"dan..
..
bu da benden sana milena yenge!.
'kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yâni!. yâni hayat güzel, her şey yolunda, işler tıkırında, keyfle de keka!.

her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!.
şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni de yaz kız şu zavallı franz’a!.
la franz!. sen de zırlayıp durma la!. anamızı ağlattım bea, bırak şu romantik şeysiliği de, gör artık, ne sen, ne mektupların zerre gözünde değilsiniz işte kızın,
'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!.
demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici, yüceltici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!.

yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler, olağanüstü işler, büyük keşiflerin, fetihlerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir..
'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi!.

ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi şurda, tek tek!. kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne anasını satiim, otur kendin keşfet, bir bir!.