Cumartesi

yazmak…

(hep, sanki bigün, dünyaya geldiğin gibi tıpkı sessizce, sessizce gidecekmişsin korkusu içinde biyerlerde, gizli gizli vuruyor.. karışveriyorsun aklına geldikçe.. nedir endişen, ne güzel işte; gelişin kimsenin umrunda olmadığı gibi gittiğini de kimseler bilmeyecek)

allah kâinatı dünyayı hayatı insanları bilinmek için yaratmış, bilinmek istemiş.. insan da öyle olmalı?!. bikaç ‘odun’ hariç!.

iyi de, niye ne çok söz söylüyorsun sen?!. bu kadar sessiz gürültü, kalabalık kelime?!. mâdem bilinmeyeceksin, kimse bilsin istemedin; susman, kalbini susturman gerekmez mi?!.

çok şeyi yaşayıp, yaşamadıklarını anlayıp anlamlandırıp, hayata uzağından bakıp görüp, karşılarında bir yabancı olup içlerinde kelime edemediğin, hayatın dünyanın insanların ve kaderin susturduğu gibi?!.

çok konuşuyorsun işte!.

'ama çarem yok' başka ne demek?!. hem etrafında üç-beşi geçmeyen rikkat-i kalp sahibi hariç kime, niye ve neyi ve nasıl anlatabileceksin ki?!. kim anlatabilmiş, kim kimi bütün kalbiyle anlayabilmiş?!. öyle olsaydı eğer, büyük ıstıraplar çeken büyük ruhlar olmazdı etrafımızda, eserlerini okuyor olmazdık; anlayıp, aynı hisleri yaşayıp?!. (at bre debreli, dağlar inlesin?!!. amma uçtun!. her zaman ve aslan gibi de hem de, anlayan ‘biri’leri hep var olacak!. hâttâ söylemediklerini, söyleyemediklerini, anlatamadıklarını bile!.)


işte, muktedir değil kalbini susturmaya insan.. kelimelere öyle susamışken!. hem kelimeler olmasa insan nasıl bulur, bilir ki kendi gibileri?!.

kalpleri ancak ilâhî bir kaynağa nispet sözler titretir.. o sözler hep insan kalbini işaret eder, insan söylerken, yazarken hep onu der, onu yazar..


“fıtrat”; ilk yaradılış, kendimizi, kalbimizi, varlığımızı nispet edebileceğimiz tek ayna.. ona bakmakla, dünya ve hayat ve insan ve kâinat ve ölüm ve ötesine, ancak onu ayna edip bakmakla her şeyin yerli yerine öyle oturduğuna, öyle anlam bulduğuna ve öyle yanılmayacak olduğuna inanır kalp.. hayata dair diyebilmeye güç yetirebildiklerimin kaynağı da o..


(hani insan böyle konuşunca da ne derse desin, söylediklerinin tüm çabası şu meçhûl lelia mektuplarının her bir satırının içinde gizli olan, hangi kelimeyi sürsen içindeki o kapanmaz yaraya, gerçekte hep onu anlattığım, o emsâlsiz, en güzel tek kelimenin anlamına ulaşmak içindi, ‘aşk’a yani!.

"aşk"; en çok şikâyetini ettiğin şey; hayatında hem varlığından hem yokluğundan)

...

bugüne dek bütün söylediklerin kendi yürek sularında hep bir başına dolaşan bir kırık dökük sandalın suya bıraktığı köpük mesabesinde şeylerdi.. bilip durdun da bunu..

köpüğün ömrü ne kadarsa, sözlerim de ona emsâl.. yazmadan önce kalbinle bütün hasbihâllerin böyle; çok ömrü olmayan, az sonra izi siliniverecek, uçup gidiverecek köpük.. yazdıktan sonrası da.. yani, baştan bozuk şu görüş ve niyetle;

hani

'kimseler okumayacak olduktan sonra?!.'

(ne uçuk bi sitem?!. yazıp tavan arasına, küflü sandıklara göm, sonra kalkıp 'kimseler okumayacak' de?!.)


işte, insan yaşamak macerasını anlamlandırabilmek için önce yine kalbine bakıyor.. hayata dâir tanıyıp bilmesi gerekenleri kalbinden açacağı pencereye bakarak tanımlıyor.. dünyaya da ilk adım bu, ışığa çıkışın..


doğru bakmanın, doğru anlamanın yolu da kalpten geçiyor, çünkü tüm duyuların, duyguların kaynağı orası..

peki öyle de yazarken kendine, 'nezir' dediğin şu adamın tek bir doğru bakışı niye olmamış dış dünyaya, niye alışmamış gözleri, şu yaşına dek niye alıştıramamış ki gözlerini, hâlâ yabandır, yabânîdir hayata?!.

el-cevap:

bakmasını bilmediği için, bilemediği için..

belki de korktuğu için, ışığı gözlerini alır, alışır, yeniden dönemez diye kendi içine.. o zaman yalnızca kelimelerle bağ kurar insan..


(beni kendi hâlimde yazmaya yönelten, yazarken bir yola koyan kelimeler.. sonu başı belli olmayan, o bilmeden yürüdüğüm yere götüren.. nereye gideceğini bilmeden yürüyorsan yürüdüğün yolu bir yol olmaktan çok, bir patika, bir dağ yolu, karışık ve taşlık bir nehir yatağı, hedefsiz, menzilsiz, pek de ışığı olmayan bir yola çıkarıyor..

güneşe baksam gözüm kamaşıyor, aya baksam sislere bürünüyor, yine seçemiyorum yolları..

en iyisi yine kelimelerin ardından gitmek.. çünkü ancak o başarabiliyor şose ya da asfalt, bozkır; bir yola revân olabilmeyi..


böyle bakan yazarak düşer yollara; içinde kelimelerin o geçmeyen bulantısı.. sonra... sonrası zaten kelimelerin tufanı; yoldan öte alıp götüren, niye, kime, neden ve nasıl yazıldığı bilinmeyen muğlak tümcelerle.. kiminin başı gövdesinden ayrık, kolları bir yanda ayakları bir yanda, kimi kutupların ayazında buza keserken, kimi çöl sıcağında kavrulmakta olan..


bir insan kalbi dünyanın en garip, en gizemli ırmağı olmalı?!. işte, 'biri' kalbine dokunup da elini çekince, sonrasında son nefese dek hiç dinmeyecek bir ağrı nasıl yayılır göğse; bunu bilir insan.. da, 'biri'nin kalbine dokunup elini çektiğinde nasıl derin bir ağrı, sancı, acı yaşar o 'biri'?!.

bunu hiç bilmiyorum işte, bilmedim!. öyle olmalı ihtimâl?!.

bilmediği şey canını tarifsiz yakıyor insanın.. çocukluğumda hiç ebe olmasaydım, hiç uçurtma uçurmasaydım, hep yansaydım oyunlarda bu kadar kahır duymazdım diyecek kadar..


çocukluğuna bile geri dönebilir insan, en azından rüyâlarında yahut çocukluk arkadaşlarıyla karşılaştığında.. ama hayatın çevrimi ne kadar geriye sarılabilir ki?!.

beni bir kalbim olduğunu ve kalbimin adam gibi öfkelenip, çocuk gibi pembe uykulara düştüğünü ve kadın gibi ağlayabildiğini idrak etmeye başladığım zamanlara geri götürür arayıp bulduğum her kelime.. bu demektir ki zaman nereye akarsa aksın geçmişimden hiç geri dönmeyeceğim!. çünkü seviyorum kelimeleri, kelimeler yakmayı, kelimelerle yakmayı kendimi.. kelimeleri sevmesem, yakmasam şöyle, yanmasam, yazmasam öleceğim!.)

sen yazma!. zırva tevil götürmüyor!.

"aşk";

modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar silik olsa da o ‘iyi bildiğimiz, çok yakın tanıdığımız tek yabancı’..

...


ey itlâfımın işbirlikçileri
damdan tepeden oluyor biraz ama
size zaman ayıramıyorum, kusura bakmayın
vaktim olmuyor başımdaki bin derdin başını kaşımaktan
yetişemiyorum, dişlerimi doyurmaktan tırnaklarımı uzatmaya
ve bu yüzden uzanamıyorum, fenâ kaşınan sırtınıza

bitürlü rahatlatamıyorum..


şimdilik şu üç beş sayfa satır, sıra dışı ve berbat
bedbaht cümlemi alın
ve kuşkusuz sivriliğini dilimin
batsa da sıkın dişinizi biraz
ve maçanızı;
katlanıverin azcık canım?!!.

bugün binbir gece masallarına benzemeyen
ama uçuk bi masalı da olan hayatımda
şiirsel bir kelime aramayın;

cuk oturan bir hece, bir vezin, bi kafiye
çünkü ben baba ocağı, ana kucağı, sıla sıcağı, yâr sarışı
ve devlet terbiyesi hiç görmeden sokağa düşmüş
yaralı bir kuşağın duyarlı lâkin 'yararsız
serseri bir it'i dediğiniz bir 'hiç'
ağır uykularından hep geç uyanan
bir kimliksiz kimlik, 'ayak takımı'ndan bir 'piç'im;
hani bi sığdırmayıp gittiğiniz kuş kadar adamı
koca dünyanızın koskoca mâbâdına..

ben hayatımın kıvrık uçlarını geceleri açarım
gündüzleri inmek için alçak benliğinizin ahlaksız kıvrımlarına
uluslararası kirli sularınızda yüzen
kiralık düşüncelerinizin apış arasına
ve alçak alçak kaymak için yüksek libidonuza..


... niçin?!.

çünkü gece çıkar dolunay
kuşlar seher vakti şakır yalnızlığı
gece çıkar, olmadık bir saatte ve törensiz
aranızda yaşamayı bırak
içimdeki, kırmızı başlıklı kızdan bile korkan
korkak kurdun köpek dişleri;
kendini dişlemek için..

inanın ben de biraz insanım

hâliyle tepeden tırnağa zaaf

hani her hüzn-ü kalp sahibi insan gibi

aşka da fenâ abazan

ve ama biraz da tuhaf?!.


tuhaf?!!.
insansız medeniyetinizin yoksuluyum
ve izansız, (m)edeniyetsiz 'insan'ınızın
ruhsuz harmanınızda yok(sun)luk istifliyorum
ki
uygun bir zamanda, istifinizin istifine edebileyim..

işte;
beynimin pelteliği bundan
ve peltekliği dilimin
şu uçuk gülümsemelerim;
ana sütü emmemişlikten..


zafiyetten; etrafıma saçtığım şu bol çelişki
aldatan sahteliğinize ve yolda bırakışlarınıza karşı
ihtiyat olsun, yolsuz yolculuğumda harcayayım diye
bir kenara ayırdığım gençlikten kalma şu kaybedişlerim..
şu uyumsuzluğum?!!
huzurlarınızda kaçırmaktan keçilerini huzurumun..

şu bitmeyen kavgam?!!. 'aşk'ı bilmeyişimden
lâkin dosto’dan kalma suç ve cezam
düşünce suçlusuyum, cüzamlıyım, cezalıyım
hayata hep geç kalmaktan bıktım
ve hâliyle dünyanızdan..

çok gerinizde kaldım, gericiyim; geriniz önümde
ve biliyorum, fenâ geri(li)yorum
oysa çağınıza yetişmek için heybemde
vardı benim de bi çağdaş masalım
hani kötü günler için sakladığım..

masal bu ya
safça, çocukça, mâsumca!.
ben, benim o aykırı masalımda
gün gelecek, zeytin yahut elâ yahut yakut yahut mavi(ş), farketmez;
en güzel bakan esmer/pembe/beyaz/kumral prensesimi
getirecek kapıma diyordum..
gelecek;

ve erken geldiğim, erken kutuplandığım
yarı köylü, varoş kalıntısı külden kültürden alıp
utangaç, gecekondu delikanlılığımı omuzlayıp
atıp son model siyah mersedesinin terkisine
kaçıracaktı tam gaz
gökdelenlerin ardında, korunaklı yaşam adasına
mutluluk ülkesine;
eğer son sayfasını gece geçtiğim bir şehrinizin garında unutmasaydım..

...
toydum;
ben gibi ergen/erken serserilere külliyen kapalı

müstahkem şehrinizin kapısından henüz girmiştim
parlak ışıklarına takıldı gözlerim
ayaklarım cilalı bulvarlarınızın cam yüzeyi tretuvar taşlarına;
tökezledim
heybem sırtımdan böyle uçtu, içinden uçuk masalım, masalımdan ben
böyle düştük yolun daha başında
yaban ve bana yavan yollarınızın tam ortasına..
..

(miskinin vatanı çöküp kaldığı yerdir
saçaklar evsiz kuşların, sokaklar serserilerin
damlar sahipsiz kedilerin
ve sığınağı;
apartmanların bittiği yerde başlayan teneke mahallesinden de öte
şehrin en uzak ucudur;
yaşamaya yabani, ilkel, ormantik adamların..)

işte, ben sadece bir 'düş'tüm
böyle düştüm içinize
yoksa inmezdim kendiliğimden, gerçekliğimden
ve birbirine katmaz trafiğinizi
ortalığı dağıtmaz
düzeninizin içine de etmezdim..
bu yüzden düpedüz yürüyüp üstüme
ortalamadan geçin
alın altınıza, ezin!.
..

hikâye, hikâyem şu:
düz yolda tökezler her 'salak'
salak ki, gerçekte 'insan' âşığı, 'insan' delisi bir 'deli', 'saf iyilik havarisi';
kötülerden kasılır
ve 'her salak kendi saflığından asılır'dı..

ben de işte,
bi bardak çay, bir paket cigaraya
ciğer tokluğuna çalışıp
asılıp gidiyordum hayatın ipine bi güzel ve ne güzel

hiç de iplemeden..


sonra...
sonra ne olduysa birden
protesto çekerken düzenime
mesâi bitimine beş kala, memur tahliyelerinde
yakalanıp yaka paça
tıkıldım kendi içime..

duâsı makbul kadındı rahmetli bilge nenem
anam onun mükerrer nüshası;
ellerini öpüp, hayır duasını aldıydım oysa
dönmemek üzere çıkmadan ömürlük gurbetime
ölmeden…
..
(çoğu toprakta dostlarım; ellerimle verdiğim
idamlarda kaybettiğim kimi, çatışmalarda yitirdiğim kimi
kimi mapus, kimi kaçak
ve çoğunun kayıp izi
benimle aynı ipin bezi)
..

hani 'insan delisi' dediysem bi yerde…
'insan' delisi bi yerde; 'insan'ın delisi..
bildiğiniz deli işte!.


böyle bir deli hayatın tuzukurular için sunduğu olağanüstü menülere
son damlasına kadar minnetsiz bevleden
hayattan düşmüş, berduş biridir
ve en az dünyanın sayılı tımarhanelerinden
bakırköy'ün girişinde, ortada piç gibi bırakılmış
"düşünen adam" heykeli kadar diri
lâkin son milenyumun en absürt en matrak filmi seçilen
“dünyayı kurtaran adam”ın adamı kadar da sevimli..

yani;
toplum ve 'dr'lar nazarında hasta
ve siktir-i boktan bir adam
devletin ve insanların ve yardım kurumlarının
tüm yardım ve destek vaadlerine
‘sektörel’ açıdan bakar
kavgada(n) tabanları yağlayan, bir zamanlar 'dava arkadaşı' dediği ' eski'lerinin
bugünün parmak ucunda, ışıl ışıl parıldayan parlak 'yeni'leri
eski arkadaşlarının arkalarına bakmadan köşeyi dönüşlerine
ve yıllar sonra rastladığında bi yerde, bi bardak çay tekliflerine..

yoksa bunda ne var; alt tarafı bir bardak çay
daha bi yudum almadan boğazında kalan
şato yavrusu plazalarının kapılarına bi tekme
nâmağlup ve mağrur terk etmek ne?!
görünce öyle, "dik duramamışsın yaşama?!" diye
geçmişin hatrına, kendini azcık örseleyen
alt tarafı bir vicdan?!.

hayatı boyu verdiğin şu 'kaçık' profilini
direklere destursuz asmak
kimseleri takmamak?!!.


bazılarına ve özellikle de en hakikatli dostum 'deli şevki'ye göre
hani şu, taksim’in orta yerinde
güpegündüz, kimseyi ve kimseye de takmadan
açıp ayıplı yerlerini
sallayıp tek varlığı 'kutsal âlet'ini
uluorta mal beyanında bulunarak, açık açık
meydana ve maliyeye ve kalabalıklara meydan okuyan
modernizmin şiddetli karşıtı adam
ve eylemine göre onun ki kadar onurluydu belki..

iç, piç, bevliye, intânî, zührevî

çocuk hastalıkları uzmanı dr.lar

kafa uzmanı psikiyatrlar ve toplum
ve yargısız yargıçlar böyle demiyor ama?!
...
şu deli şevki…
niye bu duruma düşmüş; bilmiyor kimse
saf, duygulu, cesur, hoşgörülü, sakin
bazen tren görmüş sığır kadar bön bakan etrafına
bazen olmadığı kadar da kıvrak zekâlı
ve o sürekli kırk bir buçuk derece ateşle
uzmanlarını çileden çıkaracak kadar da soğukkanlı lâkin..

şevki;
hâline bakmadan 'hasan dağı'na oduna çıkan
kurt inine, sırtlan sürüsüne, it arasına düşünmeden dalan
aldanmaya müsait, adanmış ve aldanmış
çabuk kültür edinmiş, ayağı yerden kesik
mustarip, yarı deli
daha el kadar yaşta
aşırı doz başkaldırı yüklenmekten asâbi
inanmış, iyi niyetli, lakin biraz da çelişkili cesur havari...

dogmatik yani!.
o kadar ki,
ölümü alaya alıp, kimsenin korkudan yanaşamadığı güzelim 'tehlike'ye
gözü kapalı nikâhı basan
erken kutuplanıp vaktinden önce olgunlaşmış
mistik, faal, dürüst, fedâi; sadık ve çalışkan kahraman
âcil nizam savaşçısı
ve altmışına iki kalmış kuşağına kötü örnek, oyunbozan;
her devrim hayaline bir kadeh kaldıran
içip sıçıp, herkesin jalesinin kucağına sızan
nostalji puştlarına..

...


bağışla nenem, küçüklükten söz verdiydim de o kadar
ve büyüdüm okudum; bi oturuşta iki küçük bir büyük okulu da yarıda devirip
bi ‘büyük adam’ olamadım lakin
bir sigara içimi olsun huzurlu yaşayıp da
öyle çekip gidemedim şu dibi delik dünyadan..

paklayamadım içimi, içimde şu kendime nefretimi
gençliğimi hiçten bir kavga uğruna meze edip
boş yere yere vurdum geleceğimi..

sen gittikten sonra başladı uykusuzluk derdim
kendimle problemim..
sen gittin ben suya düşürdüm doğmamış hayallerimi
sen gittin gözü kapalı kaçırdım romantik gemilerimi..

sen gibi, güneşin doğuşunu hiç sektirmedim ama
sen gibi, anam gibi benim de gecemle sabahım hep birdi
'gece' dediğim;
bal gibi 'kabir'di..

sonra…
sonra yıllar yıllar geçti, mecburen geçtim kavgadan
ben geçtim de hasımlarım geçmedi;
geçmişimin kıvrımlarına saldırdı her fırsatta
aralarına saklı anı parçalarını buldular, daha da parçaladılar
yapmayın dedim, ama dinleyen kim?!
zaten bir ömür öğünü olduğum doymayan kursaklarının
aç kurtlarının dişleri arasında öğütüldüğüm halde
yetmedi; dönüp diş kirası ödedim..

kendi karasularımın bile yabancısıydım
bandırasız, kuru hayal gemisi
boş vermiş havai, özgür, kılıksız serseri
havadar kafa, dar kafadar
volta vuran maltada
belâya tırmık çekip, kralına kafa göz dalan
en ‘dayı’sına dayılanan 'dengesiz dayı'
yakışıksız gösterişsiz, 'romantik kek'
hayatı ipine takmayan
gerçekte kırılgan kelebek
kapanın elinde kalan
korktuklarında ve yalnızlıklarında sarıldıkları
bıktıklarında kenara attıkları 'oyuncak ayı'..
..

ilk gençliğimde çıkmıştım 'anlama'ya
'anlam' için günden bir avuç güneş çalmıştım ilk seferimde
ve geceden bir parça ay
ilerde yol azığım olsun diye
çıkınıma saklamıştım..

yola çıktım, önceleri yol açıktı
üstümde babamın seferberlikten kalma kaputu
kıvrıldım her gurbette bir duvar dibine
anamın kucağına kıvrılır gibi..

toydum; daha ilk dişini çıkarmadan dil çıkaran ‘çıkar’a
güzel de konuşan, allahı var, hayret makamında
ama kimsenin duymadığı, dinlemediği o başka;
O’ndan başka!.
..
yalnızken açık büfe yürek
kerevetinde sünepe uykularında
kalabalıkta münzevi, kuma gömüp başını
yataklık yapan yürek yangınlarına, acı kundaklayan
günahla arası iyi, kirli tövbekâr
kendi gibilerle paylaşan gecelediği şehrin
talana açıp mor sümbüllü parklarını..
ve hüznünü ehline umarsız dağıtan
sonbaharının..

artık gassal elinde meyyit değilim
ve derviş gibi sükutta
ortaya karışık geldim, artık aşkın olmadığı yere aidim
yazarak yaşıyorum, duyarsızım çaresizlikten
miskinliğini tekmeliyorum içimin
dışımdaki uğultuya inat..

basit buluyorlar ama, çizgi film izleyip
ve sağlam karakterli belgeseller
modern zamanlarda iyi gelir diyerek
masallar anlatışımı yaşamaktan yana
canı yanana..

nenem rahmetli derdi;
"idama gidene sakız ısmarlanmaz oğul!";
ben ısmarlamadım, ama bana ısmarladılar
bu yüzden bi allahaısmarladık bile diyemedim
varsa ben gibi ve kim de kaldıysa ardımda..

yani beni beklemiyor hiç gündelik telaş
ve bir gelecek, bir kıyak imkân
bu yüzden fenâ sataşıyorum en güçlüsüne
yazılar yazıyorum kan kızılı, çıkmaz boyayla
keyflerini kaçıran
böcekler çiziyorum, iğrenç
havuzbaşı partilerinde midelerini kaldıran,
girişinde fena tehdit içeren, köpekli, özel mülk tabelalı, yüksek korunaklı
özgür kuşlara ötmeye yasaklı duvarlarına
hariçten gazeller de atarak..

dedim ya;
ben de bi insanım, benim de canım var
bu yüzden benim de canım yanar biraz
bu yüzden çoğu zaman yanlış anlarım
e, bu benim insan tarafım!.
peki ya yanılmayan yanlarım?!!
yoruma kapalı, cinayete kurban..

sırf sokağın adamının aristokrat bi filozoftan
daha derin bir felsefeye sahip olduğunu ispat içindi
hayattan şu düşüşüm,
düşüklüğüm…

anlamaz bunu, soylu kelimelere soysuz anlamlar yüklemekle meşgûl
bilgeliğin peşinde meydan larousse, tdk, anabritanika
bi dünya lûgatte adı geçmeyen acemi ördeği
hayata kıç üstü dalan..

bak,

seni kutsuyorum acı!
başıma başaktan taçsın!
kaderim adıma örmüş seni
öpüp başıma koymadan önce
kutsal tasında geceden ateşe bastırdığım derin sancıyı
seriyorum alnımın yangınına;
serinliyorum!.
..
işte,
birikmişiz, ırmağa soyunuyoruz; sonsuza akmaya
isyan çocuğuyuz, yakışanı yapıyoruz, kusura bakmayın
açız ama asfaltta geziyoruz ve kuyruk hep dik
anneciklerimiz hangi ihtilâlden gebe kalmışsa?!

siz geceye akın
en müstesna saatlerinde, en mutena yerlerine
alt alta, üst üste akın; üst üste akınlar yapın
bana şehrin en karanlık, en kanayan yerlerini bırakın..

yakışmasa da, pek sünepeyim bugün
şu bi bişeye benzemeyen şiirimsi şeyler benim
vıcık vıcık, şırıl şırıl şıra
en ağdalısından, sulusepken salya

sınıfsız sınıfımda, sınıfta kaldığım hayat bilgisi dersinin
ve yaşamak pazarının talebine dengesiz arzımdır
kusurudur piyasa bilmezliğimin
çobanım, dağlıyım, sürüyüm, halkım
koyun dediniz, koydum
oyunlarınızı mı bozdum
acıttıysa kusura bakmayın!.

hüznün agorasında yıllandırdığım gurur
ütopya ustaları arasında kaybettiğim kalfalığım
şu aykırılık meselesi?!!
siz şiir sevmediğiniz için sevmiş olmalıyım?!.
kafa kafaya verip kafa yapın!

sevgili hayatım bana
en düşük zamanımda ‘ne nekrofilik şeysin böyle sevgilim
yaşa(yama)ma sanatını paveza'dan mı öğrendin?!’
diye sordu; yutkundum..

yani diyorum ki;
gri bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma
daha ilk okuduğumda yaşamamışlığımdan geçer
intiharlarıyla beni günde milyon kez vuran
âşık olur nilgün marmara’ya
şu özlü tezer'e, sylvia plath'a;
peşlerinden giderdim

paveza'yla!.
..

zeldâ!. ey içimde kelimelerine yetişemediğim!.
bilirim;
aşkın
acının
âhın
dîl ve ve dil yarasının
öpülünce geçmediğini!.

bak, söyletme işte beni, delirtme beni, senaryoya yazma böyle şeyler;
mahallenin göz bebeği, herkesin sevgilisi, iyilik meleği kız;
ne vardı üniversitede okuyan, mahallede manavlık yapan
ve hem de başka kıza âşık, yakışıklı oğlana
âşık olacak ve aşkını hep gizleyecek ve sonra da?!.

sonra da...
...
'filmin' ve hikâyemin sonunu da sorma, yakışık almaz
yok, yok; yakışık alır da, senin için iyi olmaz
zâten sorsan da söylemem!.
ben, anamda benden önce durmayan dört çocuktan sonra hayata durmuşum..
iyi etmedim, biliyorum;
yarıtanrı tuzukuruları görünce kuduracağımı bile bile..

"uyuz olacağına kuduz olsun" derdi o bilge büyükanam
sözünü daha bebelikten dinleyip, hep uçurum kenarlarında gezip
son anda eğreti dallara tutunmamdan belli sözünü tutuşum..

hadi benim hikâyem böyle ve saçma ya
ve bana derdin neydi a çulsuzum demezler ama
peki de sen nerden düştün bu dünyaya
ve kalite yaşama layık sen gibi birini
neden getirdi leylekler benim düş(ük) dünyama?!!

gerçi dünya kadar bi dünya yer var dünyada
sıradan ve herkese olmasa da
fil dişi kuleler, atlas yataklar, kuş tüyü yastıklar?!.

...

garson!. burda acıdan ağlayan biri var

sen ben kesmeyiz, şefi çağır
teselli etsin, biber acısı gibi bi kaçmış gözüne, aşka hürmeten..
biliyorum, âşığa istediğin lafı et, iflah olmaz
kızgın tencereye yapışan el misali
dili yapışmış aşka?!.
...

hepimiz bir serâbın peşindeyiz şevki,
sen hayatını kurtarmak için hayatını verdiğin orospu serap’ın,
ben ucuz şarabın!.
insandan kaçmak bir istidat bizde, endişemiz korkak
ve en iyi biz biliriz hüznü
lâkin örtmeye yetmez yüzsüz olmak
ve içimizdeki derin utancın yüzünü..

bak, tevazu benim de kanatlarımı kırdı

yan çizemedim sen gibi ben de
geçenden bir, geçmeyenden bin ömür alan delidumrul hayata
sen gibi elimde ne varsa verdim;
nerdeyse yüzyıldır raylardan kalkmayan inek

ve bugün yavrusu

hani bana da kırk yıl tuz yedirip, su başına götürüp
bi damla içirmeden geri getiren
yetmeyip işkenceden geçiren
ne tehdit okursa okusun
hayızdan nifastan erkten erkeklikten kesilince burnundan soluyan
en istibdat kutsal tosunuma
koyunlar kosun diyerek..


yapmayın

"koyun" demek, içinden kusulduğum halka

kusturuyor artık

"koyun" dedikçe fenâ bozulup 

her içim sıçım seçim gecesi

fenâ koyuyor da!.
..

uzun zaman olduydu görüşmeyeli şevki
anlatacaklarım çok birikti;
dökecek derdim, aşka dâir itiraflar..
nimet çarpsın, bak sırf o'nu anlatıyor diye
şiir kokladım üstüne;
ve sırf o'na benzedikleri için
gülümsedim güllere
ve;
sırf onun için yazıyorum şuraya
ve
ilk gençliğimde 'yokluk'tan ağaçlara çizemediğim kalbi
yıllar yıllar sonra çizip
içine de hayâlî adını yazdığım, sonra sıkı sıkı kapattığım
kalbimin üstüne..

muhayyeldi ve ama işte, yaşatışım gerçek gibiydi;

böylece kimselerin keşfedemeyeceği tek kelimesinden vurulduydum

tek kelimesine

ne buram buram zekâ kokan sözleri, ne başka bakışlara benzemeyen bakışı

ki adamın kalbini deşen gözleri
iki ayaklı köpekleri çıldırtan boydan resmi;
hiçbiri ama hiçbiri o tek kelimesine yetişemezdi..

lisanı- hâl ile
'aşk' dediydi..

aşk bu, 'işler ayna, hayat kebap,
keyfler kekâ fotoğrafları'nda durduğu gibi durur mu
kalabalıklarda gezindiği neşeli fasıllar

oyun havası formunda keyfi

yalan yok, akşamları kalbine fenâ düşen gölgeyi
ve yüzünün geceleri hüzzam makamlarına yürüyen yanını görecek
yanında bi tane adam?!!

...


işte, şevki, akıttım içimin cerahatini, sebebi 'tek taraflı aşk'
ve onun haberi bile yok benden ve bundan
eğer de sen buna yaşamak diyorsan, yaşayayım;
üzerine kan, irin, kir ve dert sıçratmadan mümkünse yaşamak
bu kahpelikler diyârı dünyada
varsa bir kuytu, bilinmez görünmez bir yer
bir yer de bana ayarla
yoksa,
yaz kaybetmişler defterine, âcizane!.

sözün özü;
bir çift kömür göz için olmalıydı bütün bunlar; sürmeli
ardından sürünüp, göze alan diyâr diyâr sürülmeyi
ağır söze tahammülü olanlar için..

işte bak, gördün sen de; işe yaramazım
sen gibi beni de hayata içi boş balonlar gibi
salıvermiş işte ilk öğretmenlerim, unutmuşum
sen gibi beleş atılıp, boş tutulmuşum..

bu yüzden her seferinde gemiler batırıyorum içimde
hayatın tersine kürek çeken, sakar, tersane işçisiyim
boş zamanlarımda boş durmaz, patronuma içerler, içerim
kıyak kafayla kaynak yaparken devrelerim yanar
çelik tabutumda sıkışan gazım fenâ patlar


ama
önyargılı değilim 'son vargı'ya
sıkıldığım zaman yaşamımla oynarım;
kuş kadar canımla, payına düşeni fazlasıyla almış
ağır metal işçisi, kendi ölümünün işbirlikçisi..

yoktu böyle şeyler oysa
bizim zamanımızda, hatırla
harpten yeni çıkmış eski mâlûllüğe
yakışmıyor yeni madalya
yakışmıyor, geçmişin o şânına

bütün acılarıyla bile dimdik

ihtişâmına!.

kendi kuyusunu kazan kör köstebekleriz
çarparak birbirimize çapraşık yollarımızda
bir ileri bir geri giden
bıraksak yağdanlıkları ellerimizden
daha mı kolay ilerleriz?!.

ölüm o kadar da kötü değil şevki, benden iyi bilirsin;
ölüm sıkı dezenfektan, ona saygı duymayanlara
leş saklayan, necis paklayan, kepâze aklayan dünyaya
ve kokuşmasına..

şevki!. bunca yıl nasıl da saklamışız kendimizi gölgelerimize
tutulmuşken tüm geçitler
burası suskunun elimizden tutup gizlice götürdüğü yer
ve yol açılana kadar
servisten tüm geçişler…

...

1975-78/1980-88/1998...

ankara, b.kesir, samsun, zenitsa, mostar, , split, rijeka, trieste, alplerin zirvesi, istanbul...

kelimeler...

anlamaya çalışınca insan şikâyetten öte hâller yaşıyor.. hayret ediyor meselâ yaşadıklarına, bu kadar hâdise?!. neden ben?!. sorularla başı derde giriyor, cevaplar çok uzun zaman öteye.. âcil vaktinde cevap bulamayınca kangren oluyor beyni, düşünmekten, fenâ yorgun düşüyor; 'yorgunum, hayatın kalabalıktan uzak bir kenarına kıvrılıp uyumak istiyorum' diyemeyecek kadar da yorgun hissedişlerle..

bunlar?!. hiçbiri kötü değil.. bıraktığı tuhaf bir sükunet var, garip bir iç huzuru..

bugün geldiğim yerde, geceleri mektupla kendimle en güzel konuşabildiğim yerde kelimeleri içimde, derin sularda, fırtınada, karanlıkta bibaşlarına bırakmak olmaz; el uzatıp tutmalı onları, tez elden emniyetli sahillere, kaleme kâğıda kavuşturmalı, kayıtlayıp bir kenara, öyle sürdürmeli yolun bundan sonrasını..
içimizde büyük yangın, büyük yanışlara ses çıkarmazken, dış dünyamıza hiçbir şey  yokmuş, olmamış gibi sergilemek daha da zor..
gerçekte çok anlamlı bir şey değil ‘mış’ gibi yapmak, yaşıyormuş gibi yapmak.. doğal değil, dürüstçe değil.. ve ama mecburuz işte.. yakın etrafımızdakileri, hayatlarına sebep olduklarımızı üzmemek, acı çektirmemek adına, zoraki gülümseyişlerden, zorlama neşelerden maskeler iliştirip yüzümüze, düşmemeye çalışıyoruz hayattan.. işte, iç kırılışların etrafımıza vereceği hasarı düşününce, akıl ruh beden sağlığını da korumak adına “mış” gibi yapmak mecburiyeti hâsıl oluyor, onu mâsum bir kılıf, gerekli bir maske kılıyor..

çok insan kardeşlerim gibi bir kendini kandırış da olsa, kaçıp saklanmak adına başını kuma gömüş gibi olsa da, açmazlara karşı insan için bir tür çıkış yolu işte ve sürekli elimin altında, pek de kullanışlı bir can simidi de bana.. yine de, böyle hissedişlerin hayatımdan kopardığı parçaları zamanın sonsuz derinliklerine yuvarlarken çıkaracağı gümbürtüleri hiç hesaba katmıyordu kalbim ihtimal?!. şu sözler bunun eseri; içimde kopardığı çığın..


yürürken kendi gibi birilerine rastlıyor insan, hayat içinde bir şekilde.. aynı yolu yürüyenlere, aynı acılar, aynı sâikler, aynı endişelerle.. büyük teselli sen gibi birilerine rastlamak, yolda.. tanışmak, dertleşmek, sohbet etmek eşsiz çağrışımlar getirir ruhta..

rastladığım ben gibi hisseden, anlayacağını adım gibi bildiğim bir başka kapının eşiğine varıp derin bir sohbet için daha bir kelimelik adım atamadan vazgeçişler yaşattım hep kendime.. kendini alabildiğine yalnız, yorgun, ıssız hissedişlerden belki?!. belki de hüznünü, kederini karamsarlığını o kapıya da bulaştırmama, yaşadığın ağırlığı bir başka omza bırakmama düşüncesi?!. bunları düşününce şekilsiz bir isteksizlik, tuhaf bir tokluk hissi beliriyor.. halbuki açlığını en yoğun hissettiğimiz şeyler arasında ilk sırada; konuştuğunda anlayan, anladığın biriyle derin bir sohbeti  alıp ortaya, pay etmek.. öyle ki, benim için, sabahları erkenden bulabileceğim, buharı buğusu üstünde mis gibi çay kadar kıymetli.. ve garip şey ki, ben o yılların insânî açlığını, bu büyük açlığımı giderecek bir yürek sofrasına el uzatmayı içimden çok istiyor olsam da teşebbüs edemedim.. hâttâ kaçtım da çoğu..


işte, içime ellerimle açtığım kesikten sızan kelimeler.. ve kelimelerin daha da derinleştirdiği bir kesik bu, kendince kan sızdıran..


son zamanlarıma öyle bir isteksizlik çöreklendi göğsüme; değil konuşmak, nefes almak bile büyük zahmet olacak kadar ağırlık.. sanki yolun sonu gibi hissederek geçiyor son zamanlarım.. öyle kötü bir his de değil bu; mütebessimim de.. yaşadığım kadar yaşadım; en ağırıyla ve tek şikâyetsiz..


sürekli kendiyle çekişen bir kalbi zaptetmek zor.. nedeni, geçmişle barışamayışım.. barışsam bir, bir başka yüreğin kapısına yürürdüm huzurla.. hani kendi gibi bir kalbi tanısa, ardına düşse insan, taptaze izini, mesela sabahları erkenden yürüdüğü parkta, yürüyüş yolunda, adımlarını önünde bulsa, seslense üç adım kala, otursalar bir banka derin anlamlı bir sohbete nasıl büyük heyecan olur hiç devinimsiz hayatına.. geceler o vakit ıssız ve yalnız düşünceden birer heyula olup üzerine yürümez; bu sabah der, bu sabah masal tadında ışımış gün, gün yüreğime ışımış, kanım sıcak…


bunu düşlemek masal tadında bir mutluluğun kerevetinde oturmayı düşlemek gibi.. insan inansa buna, sabahı böylesi bir umutla eder; gece bir rüyâdan düşüp, sabah bir gerçek masalın konuğu olacağı umuduyla..

hüznüne dokunacak bir el mi istiyor, arıyor insan?!.

Pazar

ne çok gece…

“yeşilbaş ördek olsam

su içmem gölünüzden!”


hayatının ilk acısıyla yüzleştiğim gündü.. sonraki günler hep aynıydı, bir öncekinin tekrârı; bir günü sonrakinin üzerine (d)evirirken..

mâdem artık senin için kader böyle vermiş hükmünü, madem huzurlu bir nefesten nasibin yok ve değişmeyecek gerçeğin, kabullenmiştin bunu.. işte, mâdem de her şeyin bir sonu vardı, dünyanın güzelliklerini, hayatın eğlencelerini geçici oyun bilip, heves ve heyecanlara kapatmalıydın kapılarını..


sığınacak bir saçak altı, bir müşfik kanat bulamadığında dünyadan, bir an önce trajik sığınağına dönmeli, yatağına büzülmeli, kendi içine sığınmalı, ağlamalı; kedere kestiğin tek biletle geceyi sabaha uzatıp, yeni güne uğurlamalı diye düşünürdün..

gece güne dönerken sahne boşalmalı, dekorlar silik, oyuncular sinik, gün ışıdığında gecenin o müthiş hüznünden hiç eser kalmamalıydı..

henüz bitememiş bir ömrün yalan hikâyesinin repliklerinden sâhici olan replikleriydi sana kalan.. kimselere duyurmadan dağladığın yaraların ve üstüne tuhaf, ölünesi, gülünesi, tütün sarısı bir yalnızlıktan sargı; 

sen, yaşanıp henüz yazılmamış bir hikâyenin bilinmedik, silik bir kahramanıydın..
..

sen yoksan ne gerek ki söz lelia?! miri malı misali, elde avuçta ne varsa, ne kalmışsa, açık büfe servis edip, yerliye, yedi kat yabancıya talana, yağmaya açmalı, son kırıntıları gülümseyerek yolculamalı; geriye de tek kelime bırakmadan..


lelia!. içimde bir arzu, senden gayrı her sese kulak tıkama, kimseyi görmeme, kimseye seslenmeme arzusu.. içimde yine o kuş ‘ne yaktıysa yüreğini, iyi yakmış nezir!. kanatlarım gibi!.’ diyor..


dünyanın sularının kabarıp kaynadığı, ömrünün dar vakitlerin kıstağında çaresiz kıvrandığı ve benim bunu artık tamı tamına anladığım, ötesini bilmediğim, göremediğim, atacak bir adım sonramın olmadığını bildiğim yerdeyim..

(bir şey kalmalıydı oysa geriye; (t)onlarca defa sınandığım anların anılarından derleyip demetlenmiş, içinde ne olduğunu bir benim, bir Rabbimin bildiği bir küçük kutucuk; içindeki sırdan dışına tek alâmet vermeyen, geçmişte yaşadıklarımdan ne bir korku, ne bir tutam tortu, ne bir tat, ne bir esinti ve ne bir koku ve ne bir ses, ne de yürüdüğüm yoldan bir iz?!.

işte, lafı uzattım yine, gün yine yüzyıl oldu. Aytmatov bile başaramazdı bunu!.

Çarşamba

yani diyosun ki lan gönül...

... ilkelim, dar görüşlüyüm, geri kafalıyım, kendimden menkulüm; anka'dan başka kuş, hayattan zorlu yokuş tanımam.. utanmadan bide, kendim çalıp kendim(e) söylerim; şurda bir allahın tek kulundan bi iltifat beklemeyen şu bet sesimle, karga gak demiş düzensiz besteler de benim.. yani, kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları, “bi baht-ı karayım kullar içinde” de demiyom, gülüyom hallarıma..

zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi akl-ı önce daha olmadığı için yeryüzünde, tek rakibim de kendimim.. bu demektir ki, şu erişilemez megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır..

elimde değil, çok mütevazıyım; ve mütevazılığımı da yiyim!. ve bak, ‘ne iş lan moruk; hem mütevazı, hem megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!’ özeleştirimi, sorgu-tenkidimi de, peşin peşin bizzat kendim yapıyom şurda huzurunuzda; hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye?!. ve sonunda, zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarıp, yüzde yüz selamete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom..

yani, kısaca, anlıycaanız; bakın hem kelim, hem fodul şurda!. ne güzel işte; ikisi bi arada, tara ve çık modeli!.

(bak, kelime/kavramları yerinde kullan!. zaten galat-ı meşhur bidünya şey var; güya en okuyan, en gelişmiş, en falan filan dünya toplumlarının hayatında!. yani ki ve sanırsam da farsça şu "fodul" hiç de öyle gelişigüzel kullanılacak bi kavram/kelime değil!. git kendine başka bi sıfat bul!. çok teelikeli!.)

gönül diyomuş ki...

1

bütün zamanlar ‘geçmiş’ti, başka zaman bilmezdim..

yoktu bir geleceğim, “…ecek, …acak, nacak, bacak” konuşacak..

hayatı getirip sonunda hep “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..

..

la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri yıllanmış kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçacak kaçak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı çırpı, toprak taş, saz saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde kendime hikâye eder, toprağa gömerdim..


gönül biladerim!. düzenlersek şunu biraz eğer, bu, “öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak?!.

sonra,

geride kalmış ‘ân’ kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.


'geçmiş'i öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin o daha doğmamış kız ya davulcuya kaçar ya zurnacıya da, anasından karnında henüz embriyo bile değilken, oracıkta tarihe gömmüş olursun yavrucaa, diri diri.. hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı o ‘kuantum fiziği teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!. gerçekten de çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgal ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. büyük sorun, dünyanın yakın bi gelecekte su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan tek bi insanoğlu kalırsa?!!.

zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..


kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek elleriyle bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da hayatta tevil götürmez”.. bunu bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..


şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının salon camı kadar açık metropol hayatında makineleşmiş, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, ruhsuz, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!.

aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…

aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu (s)ikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.


aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur.. sittir çek git lan o zaman şu hayattan, git geber!” dese haklı!.


ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk-meşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!. aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.


yani, aslında beeen; bayaa bi tırsıyom bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. başıma ne zaman düşcek, nerden ne gelcek, kim ne getircek die, tepeme astığı o koca koca tabelalarından sakınıyom,.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp gecenin derinliklerinde kaybolup geçmişin hâtırasına gömülmek için tıpamı sıkıp kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri, mabetleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..

Pazartesi

gönül yine diyo ki!..

sustuğun yok ki?!.

...

bulvar kaldırımlarındaki dev panolara asılan reklâm afişlerinde, poz vermiş, uluslararası top modelin uzaklara dalmış buğulu, hülyâlı bakışlarına âşık olan salaklar var.. sayıları, önünden geçerken onlara ‘resmen’ yahut kuytu biköşede gizli 'asılan'lardan daha çok.. lan gerçekten bak "anam bacım olsunlar, çok güzeller!. güzel allahım ne güzel yaratmış!" diyen dallama romantikler bile çıkıyo aralarından?!!.

ve sen de şunlara, onlara nasıl da 'insan' yaklaşıyosun?!!. dikeyim senin o insan cart curt sevgini!. sevme lan, sevme!. sevilcek insan çok az!..

ama lan gönül, o kadar büyülenmiş bakıyolardı ki, acıdım ve onlara 'lan mallar!. sizin şu bakışlarınızdan dünya para kaldırıyo onlar!. profesyonel lan onlar!. zengin ediyonuz reklâmcıları, modelleri!.' diyemedim!. kıyamadım!. aksine, 'ben sizin o saf, ilkel, doğal, masum duygularınızın ellerini öpeyim, yapmayın böyle abicim!' dedim, gönül bunları duyunca içinden fenâ söylendi;

(lan buna da neden söz edersek edelim, ister çiçekten böcekten, ister ayağında“d'by divarese” marka yüksek ökçeli kundurası, üstünde valentini tayyörü, içinde muhteşem elbisesi, boynunda versace fuları, şu şıkır şıkır güzellerden, güzellemelerinden; bunun kalbine bu dünyadan olmayan, başka çizikler düşüyo?!.ne anormal bi kafa bu?!!.

bu, erkek milletinden normal bi kul-insan değil, bu başka bi mahluk?!!.)

..

angut gönül, benim bunları duyduğumu bilmiyodu!. karşılık verince çok bozuldu;

'bak yavrum gönül, billâ da, bunun şeyle, baharda hormonal dengesi yukarlara yukarlara fırlamakla bozulmuş, azmış mahluk sendromuyla bi ilgisi yok; aklına gelmesin kellâ, öylesi şeyler!. ama şu gelsin aklına; bu adamın böyle afili, aşırı iddialı denecek kadar süslü sepetli, hele ki de kibirli tazecik ya da kartçık fark etmez, egosu bırak dünya atmosferini, uzayda gezinen havalı tiplere hiç dayanamam!. yani, yanlış anlama; katlanamam!.

şıkır şıkır modeller, mankenler, güzel sunucular sürekli göz önünde, teşhirde, "tablo gibisiler", "biblo gibisiler" vs falan lafları bidünya 'magazin' geziniyo ortalıkta?!.

istediğin kadar 'ilkel, yobaz, çok geri kafa' de?!. böyle 'güzel güzel' sunulursa mahrem güzellikler, ulu orta, en olmadık şekil ve yerlerde, karşında bulursan, bu acaip sunuş, sunum ve anlatım karşısında lafa tetiklenmemek her babayiğidin harcı değil!.

günümüz moda magazin modern kevaşe dünyasında süs, aksesuar, "sunum" önemli mâlûm!.

ay, seni gıdıklıyasım geldi lan gönül!. sen neleri ve nasıl da biliyosun lan; o markaları, modelleri, modellemeleri, ne işin olur senin onlarla olm; kız değilsin, kadın değilsin, töbe, bi trans mrans?!. e, o hâlde?!!.

ama adın?!. adın kız/kadın adı, anan da terziydi senin?!. bi terzi bi terziydi, kimse sormasın şurda, ustalığı müthiş, allah vergisi!. iki elini de bigüzel kullanır; soluyla keser, tek kesişte, sağ eliyle diker, tek dikişte; ne provası, teğeli?!.

dünyanın en iyilerinden, müthiş bi kabiliyetti; ki, devrin ses sanatçılarının, opera, bale balo şeysilerinin, artizlerinin terzisi?!. ne elbiseler, ne sahne şeysileri?!!. ipekten, tiril tiril bluz; askılı filan?!. yine de; zannımca tayyörün altında elbise olmaz..

neyse lan gönül, saydığın markalar reel en azından.. severler kadınlar, orlardan şeyedilmeyi.. şeyedilmek derken; giyinmeyi, gezinmeyi, ünlü cadde meydanlarda muhteşem vitrin seyrini..

bazıları her şeyini bilir, kullanır, sever, bazıları da nefret edermiş.. misal; ayakkabısını, elbisesini kullanmazmış, çünkü yırtık pırtık severmiş.. ve ama o erkeklerin "içilesi" dediği o "hatun"lara kadınlar da bakıyomuş, neyine bakıyolarsa artık?!. 'lezzo' mudurlar, nedirdirler, töbee?!.

bildiğimden falan değil lan gönül, biliyosun; önce anamın müthiş muhteşem sanatkâr terziliğinden, sonra, adımbaşı o tabelalardan, gözümüzün içine içine giren reklâmlardan!. yoksa ne işim olur, karıların bayıldığı giyim kuşam moda tanrılarına kullukları, tapınmalarıyla, di mi?!.

Pazar

iham ağbi…

….  ve 'gelecek-gelmeyecek' meselesi ve durumları!.

kaç sene geçti aradan?!.

sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk hikmet yumurtlayamama kabızlığından!.
yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasi nutuk, içi boş üç-beş slogan ve bomboş bi hayalcilik; aşkla bir, yörüngesinden fırlamış ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin..

gitgide ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak ters gelmiş.. oysa ben de bi türktüm; doğru ve kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî; hâliyle arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. 

aslında kenan’ın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam mesela, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel birebir örtüşük ve içinde memlekete dair ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına, yani mecburen biraz ilgilisine sosyal meselelerin; mesela “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, yedikule zindanını, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şairinin nargilesinin marpucunu, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfanın surucunu, on dört yaşında bebenin idam suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu; bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!.
ardından, ‘bunu hangi mevlanadan aşırdın da a benim candanım, kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar walla!.

inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa, hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel, ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum.. sordum: "bırak şarkılarında sepesfik, derin felsefik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi de; bu, halk içinde muteber sorulara cevap ver?!."

kızma bana candan abla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yani; iticiyim sevimsizim, ipsizim.. üstüne ‘gerici’?!.

sonuçta; sorucu değil, içiciyim.. iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara; iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve ahlakçı, bu benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alamet-i farikam.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma ‘röntgen’e çıkmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken ahu’ya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şair, çanak-çömlek patlatan, hani fena bi çocuğa benzemiyor dediği biriydim mahallelimin..

bi balta da bendim; sapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar safî oraktım çekiçtim yani.. yani, pek çekici değildim, ama iyi iç çekerdim.. fazladan da kaderimden..

ve bu yüzden, hep üç yüz altmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki, o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yani.. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen…

o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla..
hiç unutmam, yine bigün içiyoduk, arada beş kasa ankara gazozu; patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, küçüklerimiz sevip ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan..

ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim.. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı bu yüzden aldım, öyle de kaldı.. anlarsınız bunu, başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan..

yani en beyaz türk olsaydım ve yalıçapkını, iştahı pek yerinde, bekâr ve horoz, pek bakardım işime, aşıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girmek zorunda kalmazdım, öksürsen işten atmaya bayılan patronumla.. bi patronla işim olmazdı, patronum olmazdı, patron ben olacağım, olduğum için..

ama değildim ve işimde iyiydim, iyi de anlardım ay sonu hesabından; eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine..

yani; budapeşte’de hamal, şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta..

‘mal’ demek itirazsızlık değil, çünkü sürtünme kavramı ‘doğa’nın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı generallerimin gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları erke dönergeci, yani ‘devr-i daim, sabit düşünce düzenleme makinesi’..

eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hafızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yani, böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını “adam simit” denilen adamın, ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan-murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına bayan kedi kovalayan, mahallelinin belalı tekiri sarman’dan, sermaye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam..

başıboş bıraktım ben de, özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu millî “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben, neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım.. çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecburen olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yani, kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını.. yani “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefalı yarim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim..
ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve ‘bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hattâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi, çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim..

'özgür kız'dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince, ‘örtülüler konserime gelmesin’ diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama “ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve ananızın camına kadar ne kadar da haklısınız?!!” dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı etmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi..

mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; dünyaya kafa tutmak… ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte!. şu tutuculuğum yok mu; pek haz etmiyor ama, küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!.
dahası;
sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu..

vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, çarşılı ve olura olmaza karşılı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik..

uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım o erol büyükburç’um gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. malulen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde ‘gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm’ anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi..

gördün işte, bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kızı vermeye, benimle evermeye, bi kaz bile vermezler gütmeye!. ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene ne kızı, ne baş-gözü, ne evi, evliliği, ne yuvası!!. iki günde daatır terbiyesisim!.

yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimizi unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye; şöyle bi sonuç çıktı:
bahar: çiftleşme mevsimi

ayrılık: manitanın el değiştirmesi...
hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak...
teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi...
kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği..
ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!..
...
bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin!. bi anaarvat küfretmediğin kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz bu dünyadan pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım, çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı..

bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi..

Cuma

lan kalbim.. sevgili sayın kalbimcim!. sana bu!.

tüküreyim; her daim herif görünmek zorunda oluşun verdiği ağırlığa!. acıyorum lan bunca zaman direnebilmek adına, karşı güç uygulamaya çalışmakla hebâ olan karşı güç çabalarıma, kuyruğu hep dik tutma bahanası harcadığım ömre, boşa giden zamana!.

tüküreyim; hayata direnmek adına beni yiyip bitiren ne varsa!. bunca zaman sonra kendime biçmeyi hiç düşünmediğim ve fakat o bi mecburiyetten üstlendiğim şu hayata karşı ağırabi’lik rolüme isyan edip oynamıyorum lan diyebilmeyi ne çok isterdim!. hem o zaman ‘adamlar da ağlarmış!.’ unutulmuş repliğini son bi kez de hatırlatmış olurdum, unutmuş âleme, hem de canlı performans.. ama öyle sulusepken, salya sümük bi vaziyetlere de düşmeden, sessizce.. hem orhan baba misali ‘kaderimse çekerim’, ferdi tayfur abim edilgenliğiyle “hem ağlar, hem giderim, ama mutlaka da giderim”, yahut arabesk müzik ve sinema diliyle “çilekeş, batsın bu dünya, derdi ızdurabı ben mi yarattım” türü şeyler derken, lisan-ı hâl ile ve ağlamaklı ve bu minval üzre yola revan olup çile çekmeye devam ederken, aynı zamanda da biraz da, bol acılı, sular sellerce gözyaşı dolu bir küçük emrah klasiğine de öykünerek…

onun çocukluktan gençliğe adım atma yıllarında, başrol oynatıldığı filmlerden, anası bazı türk filmlerinin unutulmaz kötü adamları erol taş ve açık-kapalı tüm tribün; ortak kanaati ve coşkusuyla, tecavüz coşkundan sonraki sıranın, perdelerin en kötü adamı sinsi nuri alço’ya gelip, onun tarafından hunharca öpülmüş çocuğu oynadığı bi filmindeki ağlama sahnelerinde, kaşlarını aynı anda ve kolayca, iki yandan, biraz da çapraz ve yukarı doğru öteleyerek az ilerde bekleyen kaş birleşim yerine bi gıdım kala durdurma başarısını gösterebildiğini bilir seyirci ve bunu ustaca bulur ve güççük emrah’ın rol kabiliyetine yorar.. oysa emrah, sanki yönetmen talimatı ve sahne ve replik gereği rolünü gerçekleştiriyor sanılmasına karşın, kaş yapısı zaten yaradılış icabı, yani ki valdeden öyleydi, doğaldı..

neyse!. işte hülagû abi, bu durumlar karşısında ben, ferdi abimden “batan güneeeeşş beniii de aaall!”ı söylerken, aynı anda kaşlarımı şu güççük Emrah gibi yapabilmek için neler çekerdim bir bilsen?!. yani o masum yüzde doğal olarak yani yaradılışı iktizası nerdeyse “ters v” olmaya yakın kaşlara öykünüp zorlu bir uğraş ve taklitle, kaşlarımı onun kaş pozisyonuna sokabilmek için…

abimcim kalbim bee!. biz, sevdiğimize naz bile edemedik, ne de sevenimiz naz eyleyebildi bize.. oysa âşık usandırırmış fazlası; öyle derler! hani bırak fazlasını mazlasını, biz nazın bi tüyünün teleğinin rüzgârını tozunu bile görmedik! biz, bize kör topal bi sevdalı bile görmedik ki anasını satiim!. belki de bu yüzden biz ne usandık aşktan, ne aşkı usandırdık!. belki de bu yüzden biz hep âşıktık, serapa aşktık..ama o da ayrı bi dertmiş be; onu da öyle söylerler!. o makama hiç oturamadık ki, oturtulmadık ki, hiç naz edecek, naz görecek kadar yakın olmadı ki uzaktan sevdalandıklarımız; ki hayatta bi kez olsun bari bi naz-maz edek eyleyek, yahut da o bi naz-maz ede de bizi usandıra?!.

hani bizim de canımız vardı, biz de biraz insandık!. kıyısından köşesinden, biraz hani!. o halde en azından bi kez bari olsun yaşamalı değil miydik, ömr-ü hayatımızda bi sevdiğimiz sevenimiz olup da karşılığında bi naz-maz yapma, görme, naza çekme denilen illetin nemenem şey olduğunu bilmek adına?!

'biri'cik değil, ikicik dert ortağım abimcim kalbim!. bi başına, adam gibi ağlanabileceğini bi tek sen öğrettin bana!.

yok beaa, şu an ağlamıyorum!. gözüme hayat, kalbime sitem kaçtı biraz!.

Çarşamba

"hekimden sorma çehenden sor" demişler..

aristokratlar...

onlar kayfe keyfleri sohbetlerinde, gittikleri her yerde, buldukları her şeyde, muhteşem konformist hayatın mucize ekstresini arıyorlardı..

ben mi?!.

ben, şu müthiş geleceklerini önceden ön görüp daha fazla dayanamayıp, ilerde göreceğim o korkunç değişim kâbusundan erken uyanıp, onlarla birlikte başladığım iki ya da üç okulu finişine beş kala bıraktıydım..

ne de iyi ettiydim!.

okul-mokul yoktu artık!. atık odun ve artık kâğıt peşindeyim.. çöpte.. çöpten.. kapı önlerinden..

park kıyısında, çalıdan çırpıdan, kartondan, tahtalardan mamûlatım barakada yaşarken namerdim şikâyetim de yok ekmeksizlikten.. aksine, bombalarla bir gece yarısı ansızın evlerinin damı başlarına çöken o yetim dünya vatandaşlarının yaşadığı geniş getto savanlarında akbabalara terk, o yemlik afrikan çocuklarının tamamını kolayca sayabildiğim etsiz kemikleri etrafındaki kurumuş derilerine baktığımda, onlara nazaran lüksünden kurtulmam gereken çok fazla fazlalığım bile var, ekmek çarpsın!.