Çarşamba

gönül diyomuş ki...

1

bütün zamanlar ‘geçmiş’ti, başka zaman bilmezdim..

yoktu bir geleceğim, “…ecek, …acak, nacak, bacak” konuşacak..

hayatı getirip sonunda hep “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..

..

la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri yıllanmış kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçacak kaçak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı çırpı, toprak taş, saz saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde kendime hikâye eder, toprağa gömerdim..


gönül biladerim!. düzenlersek şunu biraz eğer, bu, “öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak?!.

sonra,

geride kalmış ‘ân’ kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.


'geçmiş'i öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin o daha doğmamış kız ya davulcuya kaçar ya zurnacıya da, anasından karnında henüz embriyo bile değilken, oracıkta tarihe gömmüş olursun yavrucaa, diri diri.. hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı o ‘kuantum fiziği teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!. gerçekten de çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgal ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. büyük sorun, dünyanın yakın bi gelecekte su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan tek bi insanoğlu kalırsa?!!.

zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..


kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek elleriyle bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da hayatta tevil götürmez”.. bunu bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..


şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının salon camı kadar açık metropol hayatında makineleşmiş, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, ruhsuz, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!.

aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…

aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu (s)ikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.


aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur.. sittir çek git lan o zaman şu hayattan, git geber!” dese haklı!.


ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk-meşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!. aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.


yani, aslında beeen; bayaa bi tırsıyom bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. başıma ne zaman düşcek, nerden ne gelcek, kim ne getircek die, tepeme astığı o koca koca tabelalarından sakınıyom,.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp gecenin derinliklerinde kaybolup geçmişin hâtırasına gömülmek için tıpamı sıkıp kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri, mabetleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..

Hiç yorum yok: