Pazar

iham ağbi…

….  ve 'gelecek-gelmeyecek' meselesi ve durumları!.

kaç sene geçti aradan?!.

sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk hikmet yumurtlayamama kabızlığından!.
yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasi nutuk, içi boş üç-beş slogan ve bomboş bi hayalcilik; aşkla bir, yörüngesinden fırlamış ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin..

gitgide ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak ters gelmiş.. oysa ben de bi türktüm; doğru ve kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî; hâliyle arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. 

aslında kenan’ın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam mesela, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel birebir örtüşük ve içinde memlekete dair ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına, yani mecburen biraz ilgilisine sosyal meselelerin; mesela “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, yedikule zindanını, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şairinin nargilesinin marpucunu, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfanın surucunu, on dört yaşında bebenin idam suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu; bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!.
ardından, ‘bunu hangi mevlanadan aşırdın da a benim candanım, kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar walla!.

inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa, hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel, ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum.. sordum: "bırak şarkılarında sepesfik, derin felsefik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi de; bu, halk içinde muteber sorulara cevap ver?!."

kızma bana candan abla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yani; iticiyim sevimsizim, ipsizim.. üstüne ‘gerici’?!.

sonuçta; sorucu değil, içiciyim.. iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara; iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve ahlakçı, bu benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alamet-i farikam.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma ‘röntgen’e çıkmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken ahu’ya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şair, çanak-çömlek patlatan, hani fena bi çocuğa benzemiyor dediği biriydim mahallelimin..

bi balta da bendim; sapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar safî oraktım çekiçtim yani.. yani, pek çekici değildim, ama iyi iç çekerdim.. fazladan da kaderimden..

ve bu yüzden, hep üç yüz altmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki, o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yani.. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen…

o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla..
hiç unutmam, yine bigün içiyoduk, arada beş kasa ankara gazozu; patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, küçüklerimiz sevip ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan..

ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim.. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı bu yüzden aldım, öyle de kaldı.. anlarsınız bunu, başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan..

yani en beyaz türk olsaydım ve yalıçapkını, iştahı pek yerinde, bekâr ve horoz, pek bakardım işime, aşıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girmek zorunda kalmazdım, öksürsen işten atmaya bayılan patronumla.. bi patronla işim olmazdı, patronum olmazdı, patron ben olacağım, olduğum için..

ama değildim ve işimde iyiydim, iyi de anlardım ay sonu hesabından; eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine..

yani; budapeşte’de hamal, şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta..

‘mal’ demek itirazsızlık değil, çünkü sürtünme kavramı ‘doğa’nın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı generallerimin gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları erke dönergeci, yani ‘devr-i daim, sabit düşünce düzenleme makinesi’..

eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hafızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yani, böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını “adam simit” denilen adamın, ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan-murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına bayan kedi kovalayan, mahallelinin belalı tekiri sarman’dan, sermaye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam..

başıboş bıraktım ben de, özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu millî “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben, neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım.. çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecburen olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yani, kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını.. yani “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefalı yarim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim..
ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve ‘bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hattâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi, çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim..

'özgür kız'dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince, ‘örtülüler konserime gelmesin’ diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama “ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve ananızın camına kadar ne kadar da haklısınız?!!” dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı etmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi..

mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; dünyaya kafa tutmak… ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte!. şu tutuculuğum yok mu; pek haz etmiyor ama, küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!.
dahası;
sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu..

vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, çarşılı ve olura olmaza karşılı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik..

uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım o erol büyükburç’um gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. malulen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde ‘gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm’ anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi..

gördün işte, bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kızı vermeye, benimle evermeye, bi kaz bile vermezler gütmeye!. ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene ne kızı, ne baş-gözü, ne evi, evliliği, ne yuvası!!. iki günde daatır terbiyesisim!.

yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimizi unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye; şöyle bi sonuç çıktı:
bahar: çiftleşme mevsimi

ayrılık: manitanın el değiştirmesi...
hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak...
teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi...
kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği..
ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!..
...
bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin!. bi anaarvat küfretmediğin kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz bu dünyadan pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım, çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı..

bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi..

Cuma

lan kalbim.. sevgili sayın kalbimcim!. sana bu!.

tüküreyim; her daim herif görünmek zorunda oluşun verdiği ağırlığa!. acıyorum lan bunca zaman direnebilmek adına, karşı güç uygulamaya çalışmakla hebâ olan karşı güç çabalarıma, kuyruğu hep dik tutma bahanası harcadığım ömre, boşa giden zamana!.

tüküreyim; hayata direnmek adına beni yiyip bitiren ne varsa!. bunca zaman sonra kendime biçmeyi hiç düşünmediğim ve fakat o bi mecburiyetten üstlendiğim şu hayata karşı ağırabi’lik rolüme isyan edip oynamıyorum lan diyebilmeyi ne çok isterdim!. hem o zaman ‘adamlar da ağlarmış!.’ unutulmuş repliğini son bi kez de hatırlatmış olurdum, unutmuş âleme, hem de canlı performans.. ama öyle sulusepken, salya sümük bi vaziyetlere de düşmeden, sessizce.. hem orhan baba misali ‘kaderimse çekerim’, ferdi tayfur abim edilgenliğiyle “hem ağlar, hem giderim, ama mutlaka da giderim”, yahut arabesk müzik ve sinema diliyle “çilekeş, batsın bu dünya, derdi ızdurabı ben mi yarattım” türü şeyler derken, lisan-ı hâl ile ve ağlamaklı ve bu minval üzre yola revan olup çile çekmeye devam ederken, aynı zamanda da biraz da, bol acılı, sular sellerce gözyaşı dolu bir küçük emrah klasiğine de öykünerek…

onun çocukluktan gençliğe adım atma yıllarında, başrol oynatıldığı filmlerden, anası bazı türk filmlerinin unutulmaz kötü adamları erol taş ve açık-kapalı tüm tribün; ortak kanaati ve coşkusuyla, tecavüz coşkundan sonraki sıranın, perdelerin en kötü adamı sinsi nuri alço’ya gelip, onun tarafından hunharca öpülmüş çocuğu oynadığı bi filmindeki ağlama sahnelerinde, kaşlarını aynı anda ve kolayca, iki yandan, biraz da çapraz ve yukarı doğru öteleyerek az ilerde bekleyen kaş birleşim yerine bi gıdım kala durdurma başarısını gösterebildiğini bilir seyirci ve bunu ustaca bulur ve güççük emrah’ın rol kabiliyetine yorar.. oysa emrah, sanki yönetmen talimatı ve sahne ve replik gereği rolünü gerçekleştiriyor sanılmasına karşın, kaş yapısı zaten yaradılış icabı, yani ki valdeden öyleydi, doğaldı..

neyse!. işte hülagû abi, bu durumlar karşısında ben, ferdi abimden “batan güneeeeşş beniii de aaall!”ı söylerken, aynı anda kaşlarımı şu güççük Emrah gibi yapabilmek için neler çekerdim bir bilsen?!. yani o masum yüzde doğal olarak yani yaradılışı iktizası nerdeyse “ters v” olmaya yakın kaşlara öykünüp zorlu bir uğraş ve taklitle, kaşlarımı onun kaş pozisyonuna sokabilmek için…

abimcim kalbim bee!. biz, sevdiğimize naz bile edemedik, ne de sevenimiz naz eyleyebildi bize.. oysa âşık usandırırmış fazlası; öyle derler! hani bırak fazlasını mazlasını, biz nazın bi tüyünün teleğinin rüzgârını tozunu bile görmedik! biz, bize kör topal bi sevdalı bile görmedik ki anasını satiim!. belki de bu yüzden biz ne usandık aşktan, ne aşkı usandırdık!. belki de bu yüzden biz hep âşıktık, serapa aşktık..ama o da ayrı bi dertmiş be; onu da öyle söylerler!. o makama hiç oturamadık ki, oturtulmadık ki, hiç naz edecek, naz görecek kadar yakın olmadı ki uzaktan sevdalandıklarımız; ki hayatta bi kez olsun bari bi naz-maz edek eyleyek, yahut da o bi naz-maz ede de bizi usandıra?!.

hani bizim de canımız vardı, biz de biraz insandık!. kıyısından köşesinden, biraz hani!. o halde en azından bi kez bari olsun yaşamalı değil miydik, ömr-ü hayatımızda bi sevdiğimiz sevenimiz olup da karşılığında bi naz-maz yapma, görme, naza çekme denilen illetin nemenem şey olduğunu bilmek adına?!

'biri'cik değil, ikicik dert ortağım abimcim kalbim!. bi başına, adam gibi ağlanabileceğini bi tek sen öğrettin bana!.

yok beaa, şu an ağlamıyorum!. gözüme hayat, kalbime sitem kaçtı biraz!.

Çarşamba

"hekimden sorma çehenden sor" demişler..

aristokratlar...

onlar kayfe keyfleri sohbetlerinde, gittikleri her yerde, buldukları her şeyde, muhteşem konformist hayatın mucize ekstresini arıyorlardı..

ben mi?!.

ben, şu müthiş geleceklerini önceden ön görüp daha fazla dayanamayıp, ilerde göreceğim o korkunç değişim kâbusundan erken uyanıp, onlarla birlikte başladığım iki ya da üç okulu finişine beş kala bıraktıydım..

ne de iyi ettiydim!.

okul-mokul yoktu artık!. atık odun ve artık kâğıt peşindeyim.. çöpte.. çöpten.. kapı önlerinden..

park kıyısında, çalıdan çırpıdan, kartondan, tahtalardan mamûlatım barakada yaşarken namerdim şikâyetim de yok ekmeksizlikten.. aksine, bombalarla bir gece yarısı ansızın evlerinin damı başlarına çöken o yetim dünya vatandaşlarının yaşadığı geniş getto savanlarında akbabalara terk, o yemlik afrikan çocuklarının tamamını kolayca sayabildiğim etsiz kemikleri etrafındaki kurumuş derilerine baktığımda, onlara nazaran lüksünden kurtulmam gereken çok fazla fazlalığım bile var, ekmek çarpsın!.

Pazartesi

s.güner’e...

"koparıp al!. çoktandır bende piç bir dal

böylesi yaşamak!."

s.güner

..

ne ustaydım hayatı ıskalamakta be süleymân

ve sen gibi ben de çuvallamakta; anlatamam!.


paratoner miydim neydim; ne çekiciydim

gereksiz dünyanın baş belâsı neyi varsa

nasıl da tepeme diker, başıma tâc ederdim


biliyorum, ben asılsam ipine hayatın, karaya oturur gemim

baksam yüzüne, güzelliğinden kaybeder bir peri

ışığı söner bir yıldızın, benzi solar kaderimin

ben yürüsem geleceğime, boyu kısalır gölgelerimin

süleymân, ne savunmasızım..


dediklerine göre ne talih varmış bende be

kıramamış kabuğumu bir türlü

inimden bir türlü gün ışığına çıkamamışım

şu hâlimle ben, çölde kutup yıldızına toslayan nasıl da bahtsız deve

ve ne çok da ihtiyacı olan, bedevî tesellilerine..


zayıf bünyeli ve pek resesifmiş şu sokak itliğim

bilimsel dillerinde “sürekli obsesiflikle beslenmişlik”ten

gelişmemişmiş beyin kemiklerim

bu yüzdenmiş, kümülatif istiflenişim

kalın psikiyatr defterlerine..


kader ve kısmetçiymişim yani süleymân

çapaçul kul, üç para bir pul

çulluk ve sazan hem

hayatın en değersiz şeylerine..


fena kopukmuşum hani, fena serseri

sevmesini hiç bilmeyen

karışık, karmakarışık, kopuk bir şey

ve yüreği üçüncü derece yanık, aşktan

bakılmazmış yüzüme;

yanmışım ki şap gibi..


derinmiş kuyum, kısayken ipim

çıkılması yasak ön bahçelerine çıkmışım

dünde(n) kalmışlığımdanmış

sınıfımı bugün atlayamamışlığım

ve eğer yarına da böyle toy, böyle bilmez

böyle baldır-ı çıplak çıkarsam

kesinmiş rezilliğim..

..

süleymân, itiraf ediyorum işte

körolası gururum kaldıramaz bunu

terden sırılsıklamken zaten ergen utancım

kalkamam şunların tekinin altından

harflerine ayırsalar da şu tek hece “ben”i

teki bile geçmez aklımın darboğazından


işte süleymân, herkes gibi üç günlük benim de ömrüm

kimsecikler(e) ilişmeden nasıl da geçiyor

yaram var kanıyor, derdim var deryâlar gibi

deryâya karşı bigüzel çekiyor

dostum dört paket, sâde maltepeyle ciğerlerime

her gününü bayram ediyorum..

Perşembe

"bu da geçer!." der hep, serlevhâlarda...

 


lâkin...

... bu da geçmedi yâ hû!. geçmiyor?!.

...

bâzıları için bâzı şeyler son nefese değin sürüyor demek;

"yalnızlık", "pişmanlık" gibi?!!.

neyse ki kutsal diye bildiğim hislerden, ikisi de!.

Pazartesi

gönül diyo ki...

bunca olan biten, şunca hengâme, şunca kaos, şunca karışıklık, şunca çeşnisiyle müthiş âlâyişli bir panayır yerinin kalabalığına işaret ediyor hayat.. hele ki sükunetin artık ancak gecenin üçüncü yarısına kaldığı, sahip çıkanlarının da berduşlar, yalnızlar, serseriler, evsizler ve çöp karıştıran kediler ve köpekler olduğu büyük bir metropolde..

şehir hayatının herkese, her keseye hitap edebilecek hassasiyetle hazırlanmış ve hemen herkese sunabileceği bir menüsü var; ve sayılması zor o bol çeşnisinin yazıldığı listenin içinde bana uygun olanını arıyorum ve fakat hayret, zengin fakir, güçlü zayıf, egemen, ezilen, iyi kötü; hemen hiç istisnasız herkese bir arketip üretip onları tek tek tâliplilerine sunabilen şehir ve hayatı beni listeye almayı unutmuş ve bana satın alabileceğim uygun bir arketip imâl etmemiş?!!.

buna sevinmeli mi, üzülmeli miyim, bilmiyorum!. sanırım sevinmeliyim, çünkü unutulmuş oluşumun modernizmin sürünün her bir ferdi için hazırladığı ve onlardan birini satın almaya her bir müntesibini icbar ettiği şu kimliklerden, rollerden, maskelerden ya da arketiplerden birini seçme gibi, her türlüsünden nefret ettiğim bir dayatmasıyla baş başa kalmıyor oluşum gibi büyük bir lüksüm var.. sevinmeliyim o unutulmuşluğuma, çünkü o çok sevdiğim masal dünyasından dilediğim birini terekeme alıp, o masal kahramanlarından gönlümce en anlamlı olanını yerinden gönlümce alıp, kesip biçip, boyayıp, hayatın da ta kendisini tüm özgürlüğümle bir masala dönüştürüp onu, uçuk bir  gülümseyişle, yaşama yaşatma yaşatıyor olma gibi güzellik kalıyor bana..

hayatın, dünyanın kazık gibi gerçeklerinin ortasında masal/hayâl/rüyâ yaşamak... valla da öyle oldu; ölüm hâriç, hiçbişeyini ve hiç ciddiye almadın lan gönül, bu yüzden de ne bi dikili ağacın oldu dünyada, hayatta, ne de başına ne geleceğinin bir derdi..

zâten de gerçeğin kendisi bile bir süre sonra, üç beş deli yürek hariç, kimse onu üstlenmeye tâkat yetiremediğinden, bundan daha çok şu mukavva fos karton kalıplarına ağır geleceği korkusuyla hep kaçındığından, artık “di’li  geçmiş”le yazılıp yalnızca beş çaylarının sıkıcı geyiğine sakız, bir hayâlî hikâyeye dönüştürüyor; hayatı da kendini de.. işte o zaman, yaşanan şunca şeyin hangisi hayâl, hangisi gerçek, karıştırıyor insan..

Cuma

senden başka herkes…


(işte, her evin bir fedâisi, bir kurbanı, bir gönüllü yahut mecbûrî kölesi, bir adanmışı, bir ‘nezir’`i var..)

bu adı seçişin boşa değildi..

aklın erdiğinde başladı senin adanmışlığın; ve bitmedi, bitmiyor, bitmeyecek son nefesine değin.. önce baba ocağı, âile, yakın-uzak akraba, yaşadığın yerler, mahalle, semt, şehir, ülke..

ne tehlikeler, ne ölümlerle, hep önde; ne harmandalları...

meydanda hep sen varsındır; en zor, en içinden çıkılmaz, ağır sorumluluk isteyen işleri, ağır yükleri, çoğu sana ait aslâ olmayan çok şeyi, sanki ezelde sırtına yapıştırılmış, gövdene kaynatılmışçasına, evvel emir vazifenmişçesine yüklenen, üstlenen..

...

 zor zamanlarda meydanda fedâiler kurbanlar köleler, ahmak aptal salak deli, kahramanlar hâriç, kimseler olmaz; bu yüzden ilk ve hep kırılanlar onlardır..

...

işlerin zorlaştığı, kimselerin en küçük bir sorumluluk almadığı, cesaretin ve karşılıksız emek verme hissinin zerresini taşımadığı, hep bir kurban, fedâî köle beklediği, ortalıktan sıvıştığı yer ve zamanlarda sen hesapsızca umarsızca atılan olursun hep ve artık üzerine alan, mezara dek yapışmış, yapıştırılmış görevindir bu.. ne vakit bir yük sorumluluk, zorluk çıksa gözler seni arar, insanlar adını hatırlar, sorar ve ne hikmetse hep de bulurlar; çünkü sen kaçmayan, kaçamayan, sevdiklerini, kendini, geleceğini düşünmeyen, her hâl ve şartta, her zaman bir çıkış yolu bulan, cesur havarisindir..

ortalık yatışıp, sorun, risk kalmadığında o kayıp kalabalıklar saklandıkları emniyetli yerlerden birden ortaya çıkar, her yana doluşur, üşüşür, adını yalnızca aptallığınla anarlar ardından, kahkahalar atarak..

işte

 sen hep kaybettiği hâlde hiç akledemeyensin..

...

yaradılışından kurban, fedâî isen bir yudum huzur vermez, nefes aldırmaz en yakın yakın bildiğin çevren, hayat, insanlar.. kullanırlar saflığını, temiz yürekliliğini, hesapsızlığını, kolayca aldatırlar,,

sen aldanansındır hep, ihânete uğrayan, kolayca harcanan; çünkü sen aldanmaya hep müsaitsin..

selâm olsun, muhyiddin arabî’ye; "bütün dillerde iyiler iyidir" diyen.. anlayan da anlar, kötülük ve kötülerden söz eden kim?!.

acımasızdırlar; birer usta, sinsi hesap uzmanıdırlar.. en düşüğü, en umursanmazı, en beş para etmezi, en ahmağı bile şark kurnazı olup çıkar.. marks deyimiyle "lumpen", çöp, çöplük, yığın yığın, basit sığ, düşüncesiz, kaba, acımasız, avcı kalabalıklar; parıltılı gözleri, keskin dişleri, doymayan iştahları, akan salyalarıyla vahşi köpekler gibidirler, sen ölümcül yaralı, mecâlsiz bir av ortalarında..

hesabına tavan yaptıran, bencilliğini insanlığın en dibine indiren böcek tabiatlı, hissiz kalabalıkların içinde yaşamak zordur.. iyilerdensen, anne baban kardeşlerin arkadaş dost dediklerini bile tanıyamaz olursun bazen.. ortada bir çıkar, görev, fedakârlık gerektiren bir durum, yük varsa tanınamaz olurlar..

 iyilerdensen yanmışsındır.. insanlar doymak bilmez iştahalarıyla küçük kurtçuklar gibi kemirir, semirir, hayat sürerler; sen usul usul tükenirken..

anadolu'da bi söz var, "iti öldürene sürükletirler".. boğuşan uğraşan didinen yara darbe alan sen olursun, üstesinden gelirsin bide ortalığı temizletirler..

aç canavarlardır hep.. onlara iyilikle yaklaşmak, kalbini açmak, şefkat göstermek, iyilik yapmak tek şey ifade etmez.. onlarla bağ kurulmaz, yakın durulmaz.. bir bilgenin dediği “aç canavara muhabbet beslemek onun merhametini celbetmez, iştahâsını artırır, döner, dişinin kirâsını ister”

kaçamazsın; bir kere tutuklanmışsın adanmışlığa, ezelde..

kurtulmak için çırpınmak daha da ağırlaştırır her şeyi, daha beter dolanırsın ağlarına, dibe çeker, daha beter hâller yaşatır..

ve bırakırsın çaresiz, akışa, akışına ve görürsün;

ölüler batmıyormuş..

"gassal elinde meyyit" derler; çaresiz teslim.. zor, lâkin ancak böyle öğreniyorsun acınla yaşamayı; derinine gömerek, kimselere göstermeden yaralarını..

 böyle yaşamak zor.. ve ama sonunda ‘aşk’ var işte; her şeyden öte, her şeyi çekilir kılan, acıyı bal eyleyen, en güzel ateş, en eşsiz yanış.. tıpkı şiir/şarkıdaki gibi;

"bir kere sevdâya tutulmaya gör

ateşlere yandığının resmidir

âşık dediğin mecnûn misâli kör

ne bilsin âlemde ne mevsimidir"

işte

 aşk en güzel ağlayış, eşsiz iksir, yarana merhem gözyaşıdır.. böyle bir mahkûmiyeti olan bir kalp her şeyi anlar.. ve ancak kendi gibilere açar derdini..

anlayan bir kalp derdini dökeceğin ummân, inleyeceğin âsûmândır;

“derdimi ummâna döktüm, âsûmâna inledim” diyerek...

o anlar seni..

ve

zaten de mevlâna der; "söz anlayana söylenir"

Çarşamba

zamir...

 aşk tek kişilik, tek başınalıktır, tek kişilik yangın ve aşkta adâlet arama, yok zelâl?!.

aşk sonsuz özgürlük.. ve aşk dünyaya hayata meydan okuyuş.. cesaret ister aşk..

donkişot, benim o sevimli ihtiyar delim.. onu seçtim aşkı anlamak anlatmak için.. donkişot zamirlerimden biri benim zelâl!.

 

‘zamir’i anlatabilmek zordur.. delilerimden biri iyi anlatır onu;

“isim bin harften müteşekkil olsa da, zamir onun yerini alır-m. Ârâbî”

ârabî ârıza adam ve “zamir”; birine “işte, o!.” dedirten şey..

“işte, o!.”; birinin bunu diyebileceği, kalbini deli heyecan, duracak gibi çarptıracak, içini bayram yerine çevirecek bir kimsesinin olması, onun için ne eşsiz, ne sonsuz bir varsıllık!.

 

akıllı deliydi donkişot, sanayileşmeyle birlikte aşkın da sanayiisinin başlayacağını biliyordu.. bir kahraman olmak için yola çıkmadı; insanlığın çoktan kaybettiği bir savaşa bile bile umutsuzca girdi ve kahraman oldu..


aşkın sanayiisi değil, yan sanayiisi bile oluştu, hâttâ sanalı..

ayağa düştü aşk, pazara.. kıymeti artık insan nazarında, kul pazarında pul etmeyen şey.. ve şimdi donkişot olmanın tam da zamanı..


(anlamak… ballar balını bulmuşsun işte, kovanın yağma olsa ne zarar, insanlar anlamasa seni ne yazar nezir mi diyorsun kendine, “biri avcunda elmas tutuyor, başkaları onu cam sanıyorsa bunun ona ne zararı var?!. biri avcunda cam tutuyor, başkaları onu elmas sanıyorsa bunun sana ne yararı var?!.” mı diyorsun, selâm olsun, câfer-i sâdık gibi?!.


(herkesler gider, artlarında hep ben kalırdım.. hep böyle oldu; kayıp gökyüzüm var dediğim, ufuklarına baktığım, satırlarının yolunu gözlediğim, ufka bakıp intizar ettiğim, mektup beklediğim kim varsa birer birer eksildiler göğümden, kayarak.. arada seslerinin gelmesi yazma sebebimdi; şimdi sesin gölgesi yok..)


bir ilâhî ceza gibi sanki dünyada kimsesizlik.. oysa etrafı kalabalık insanın.. ve allah kıskanç, kulunun kalbini ıssız ve yalnız bırakıp, yalnızlaştırıp kendine saklıyor.. yalnızlığı tanımla deselerdi bunu derdim zelâl!. çoğu zaman şikâyetini ettiğimiz, kimi zaman da hakikatinin künhüne varıp sevindiğimiz şu ıssızlığın yalnızlığın sebebi bu olsa gerek?!.


işte, aynı yolu yürüyoruz seninle; aynı ıssızlığı, yalnızlığı, sessizliği ve aynı yolda yürüyenler danışmazlarmış birbirlerine..


yola, dünyaya önce gelip, erken çıkmış, önden ben gidiyorum sanırdım yolda birine rastladığımda.. öyle değilmiş lakin; ne erken gelen varmış, ne geç kalan; ân içinde, yazılmış kaderler, kadere yazılmışlar yaşanıyormuş yalnızca.. bunu düşünmek teselli, bir tek bu su döküyor iç yangınıma..


yolda yolcuya rastlamak, seninle aynı dili konuşanlara, büyük armağanmış allahtan.. yolda olanlar, yolda yolcuya rastlayanlar buna sevinmeli..


“yolcusunu doyurmayan yola gidilmez” dedirtir m. nuayme, bir romanında bir çobana.. insan onu anlayan biriyle karşılaştığında yolda, yürüdüğü yolun nasıl güzel olduğunun farkına varır, dünyayı yangınını acılarını unutur.. ‘ân’ın sarışı, zamanı.. zerrenin kürreyi ihâtası gibi.. atomun, bir topluiğne başına nispet olup futbol sahası büyüklüğündeki çekirdeği kuşatışı gibi.. ân dediğin bir nokta, lakin sonsuzu içinde taşır..


tanrım, birazcık sükûnet diye ne çok dua etmişliğim oldu zelâl... aklım henüz erdiğinden beridir dünyaya, hayata, anlayıp çözdüğümden beridir her bir şeyini, gece gündüz hiç eksilmeyen, giderek artan içimdeki sarsıntı, beynimden hiç gitmeyen düşüncenin uğultusu hiç durmadı.. aklı işbilirlik olarak niteleyen zamâne insanı gibi ‘akıllı’ olmayı dileyecek kadar ‘akıl’llanmadım, istemiyorum da bunu hiç..


sükûnet duâsı... azcık dursa sarsıntı, birazcık dönsem dünyaya, azcık insan içine çıksam inimden trajik sığınağımdan, kalabalığa karışsam belki rastlarım ben gibi birine?!. tamam, bir aziz değilim zelâl; bir kurtarıcı havari, bir keşiş, bir ermiş, hâşâ bir yazar-çizer, ya da başka bir bilmem ne bişey ve bunların da hiçbir ehemmiyeti de yokken nazarımda?!. adı anlamlı bir ağızdan anılmayacak, kalabalık, insan içinde alabildiğine tanınmaz, parmakla gösterilemeyecek kadar silik, önemsiz biri ve alabildiğine basit bir hayatın sahibi, alabildiğine sokağın dibinde, alabildiğine sıradan.. aslında sıradan bile değil, bu bile bir varlık, bir keyfiyet ifadesi..

ara ara kendini sokağın en diplerine atan, çamuruna, kirine, pasına ve bile bile, kalbini bile bile karartıp, karartıp kanırtıp ve her şeyi, ama her şeyi anlayarak, anladığı kadar da acı çekerek...


tahammül edemez herkes sokağa zelâl; lağımına, kesif kokusuna, karanlığına.. oysa sokak hayattır, hayatın ta kendidir, orda akar hayat..


(zelâl!. yüzümü sokaktan alıp döndüğümde lahûtî şeylere, ruhumu yükselip yücelttiğim kadar, bilmelisin, onu bile bile en aşağılık hâllere atıp nasıl yerin dibine geçirdiğimi.. bir cennet, bir cehennem yaşatıyorum ona aynı ân içinde ve gariptir ki bunu bile isteye, yana yana, yaka yaka, yana yakıla yapıyorum?!.

insan niye yaşatır ki kendine böylesi bir azabı; üstelik hakikati anlaya anlaya bile bile?!.

işte, seninle, anlayarak öleceğiz zelâl; sessizce..)

Perşembe

çok beklersin?!.

"bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez

bârân yerine dürr-ü güher yağsa semâdan", Ziyâ Paşa

yani şâyîr burda diyor ki;
"sen bi garip şoparsın; nene gerek gümüş klarnet!." gibi, 'inci-mercan beklemek de ne; sen gibi, hayatı 'odun'dan mürekkep birine?!.
bîbaht diyom, bîbaht!. hani "bahtsız bedevî" var ya, garibim!. o gibi!.
ayrıcana, rahmet ola büyüklerimizden ahrete göçmüşlerimizin cümlesine, büyükanan çok söylemez miydi, kartala kafa tutmaya kalkan civciv misâli abesle iştigal eyleyen birini gördüğünde "hâline bakmaz, Hasan Dağı'na oduna çıkar?!" diye!.
bide; burdaki 'odun' senin o 'odun'un değil, hükelâlık edip tezat arama!.
ve mâdem de hayatın 'odun', dünyan 'odun' ve hayat ve dünya sen için dünya kadar 'odun', bence sen git burdan kardeş, derdini 'odun'a dök, ormanına inle!.
bizi dinlemiyon, başını semâya kaldırıp, gülerek "ben biliyom, kurutmaz!." diyen, Babaerenler'i dinle bâri!. bak, boş laf etmez onlar!.

Salı

‘sende kayıp gökyüzüm var’...


...

bi adamın bi kadına güzel sözler söyleme ihtiyacı, o kadının o güzel sözleri duyma ihtiyâcından çok daha büyük ve çokmuş; biz öyle duyduk!.

kat’î bi bilgi mi; bilmediğim hâlde, lâkin öyle olduğuna dâir kendimden menkûl ve acâib de kuvvetli bi his ve düşünce ve iddiâsı yıllar yılı içimde sessiz, sarsılmaz bi heybetli dağ gibi, öylece duruyor.. sınanmaksızın..

ve

“sevdiğine sözü olan (da) bir kilim dokur”muş.. öyle diyo türkü!.

daha bebe yaşta öğrettiydi de nenem.. ama işte, türküsünü de dokumasını da nası da iyi bildiğim halde dokuyamıyorum ben..

ben… ben elişi, ‘odun’ yapabiliyorum, yapıyorum!.

‘odun’; minyatür elişlerinin umumî adı..

ve misal;

bi ‘sevdiği’ olsa birinin hani, yaptığı o ‘odun’lar sevdiğine bi söz sayılır mı?!. misâl yani!.

Çarşamba

kaybettiğini hiç bulamayacak olduğun yerde aramak... tebessümü sonsuz güzel..

hiçbir şeyin sebepsiz halk edilmediği dünyada, hiçbir şey sebepsiz de kaybolmuyor ortadan..

düne kadar bende kayıp olanlara bakıyorum, ne çok şey; gençliğim, hevesim, kanımın kaynaması ve dahası, umudum…

bunların azalmaya yüz tutuşunda hikmeti aramaya kalksam, işin içinden çıkamam, aramasam kahrımdan ölüp gideceğim sanki..

ruhumda kök salıp büyüyebilecekleri velûd bir arâzi bulsalardı terk etmezlerdi beni.. demek önce kalbimin toprağını çapalamalı ve ekime hazır hâle getirmeliydim, ki, belki, gurban olduğum  O Yaradan’ım beni bu ağır vazifemde bi yardım eli, bi imece kardeşi, bir dost, yâr yâran olsun diye birini çıkarırdı karşıma?!.


geldin!. gelip, daha başında muhayyileme birkaç tohum serpmiştin ki, inceden inceden kök salmaya başlamışlardı derinlere..

âh be leliâ, ışıklar ânîden söner de zifir zindanda odadaki o en tanıdık eşyâlar birden nihân olur gözünden, göremezsin ya, sonra alışır gözlerin karanlığa, yahut nerden sızıyorsa bir ışık, ancak onunla iktifa edersin, bende bu alışma devresi uzun sürdü hep.. ışıklar yeniden yandığında bile, bir evvelki karanlığın tortusunu göğsüme inmiş, inmemiş de, âdetâ çökmüş buldum..

söküp atamadım bir türlü.. şimdi baktığım her insanın gözlerinde bir şeyler unutuyorum ve gözlerime bakan herkes bir şeylerini unutuyor bende.. sonra, sonsuzca çoğaltıyorum, çoğalıyor içimde suretler, hâller;

sen hangi sûretin “hüzün” hâliydin lelia?!.

...

bir taşla bir kuşla bile empati kurabilirim diyordum bir zamanlar.. kuş dala mı kondu, dal ürperdi mi hafiften, eğildi mi kuşun olduğu tarafa; kuşun ağırlığı altında ezilen benim..

kuş değil, uhud dağı sanki; her bir teleği diken olup yüreğime batıyor.. hele de ikindiyse yahut akşamsa devrilen geceye, ‘ne olaydı…’ derim, ‘ne olaydı dünyadan ve kalbimden taşabilsem?!.’

sınırlarımı bilmemem beni korkutuyor.. oysa yerin kaç kat dibi yerde, dört duvar, kör pencere; yürüsen köşeden köşeye on adım bir odanın içindeyim hepsi hepsi; dünyadan, hayattan kaçtığım yerde, trajik sığınağımda, hani ışıktan huylanan bir böcek gibi.. kafka’nın samsa’sı gibi bile değil!.


biliyorum, senin de sınırların kalbini aşıyor.. cürmüne sığmayan, yumruğun kadar, ama evreni kaplayacak kadar büyük o ak kalbini o beden içinde bunca yıldır taşımaya sen nasıl güç yetirdin, söylesene?!. yüksek yarlardan atsan düştüğü yerde meteor çarpmasında hâsıl olacak çapta bir çukur açacak, karlı dağlar başından yuvarlasan dağ nispetinde bir çığa dönüşecek, suya salsan bi koşu ummâna varıp, derine, en derine inip, gün ışığının bile ermediği o zifir suları aydınlatan bir fener olacak kalbini taşırken yıllar yılı, nasıl sabrettin, söylesene?!.

senden önce son bir türkü vardı sazımda, son bir mecâl çalıp söylediğim.. bırakıverecektim sevme, sevdâ umudunu kalbimin, hayatın ıssız bir kıyısına..

“ben gönlümü toprak sandım, taş imiş/meğer taşa tohum ekilmez imiş”

sen kalbime böyle meçhûl gelmeden önce çalıp söylediğim türküydü, keskin bir bıçak gibi içime işleyen; buz ayazdı içim, baharken her yer, güneş değmeyen.. sanki el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozan; bilmezlerdi niye söyler, gönlünde kimin adı var?!.

tanrı misafiri bile değildim.. konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç yoktu konacak, sığınacak bir saçak altı; gelirdim gecenin içlerinden, seslenirdim sehere dek, sesini duymadığım, yüzünü görmediğim, aynı yerlerden kanayan başka kalplere şahit olduğum ilk andan itibaren dertlerinin derdine de düşerek.. işte, muhayyelden ilk geçtiğim gün…

uzaktan, görmeden, yazarak okuyarak şâhidi oldum sevdâlarına.. muhayyellere kanarken yıllar yılı, dünyaya düşmüş, cismânî olmuş sevdâlara yanmak?!. ve kendi yaram fâsılasız kanarken?!.

işte, böyle böyle muhayyelden gelip, geçip isme cisme büründüm; benden başkalarının yaralarına, hikâyelerine ilk rastladığımda, kayıtsız kalamayıp..

gördüğüm, gizliden imrenerek baktığım, uzaklarından ağladıklarımın sevinçli neşeli hüzünlü kelimeleri varlık dünyasından birileri içindi.. her biri her akşam çimenlerden çiçeklerden bahardan dönen annelerini bekleyen kuzular gibi dönerlerdi sahipli sevdâlarına, aşklarına, sakinleşir huzura erer, geceye huzurla girerlerdi.. ortada etraflarına bakınıp telaşlı, yanayakıla koşturan, meleşerek annelerini arayanlar kalırdı yalnız.. az sonra onlar da bulurdu; biraz geride kalan sıcak kucaklarını..

bakardım; her biri bulurdu da sığınağını, geriye ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bi iki sahipsiz şaşkın yetim hariç.. işte onlar benim yâranlarımdı..

halleşip söyleşirdim, bilmediğim yaban ellerin, yaban gülleriyle; kalmasınlar ben gibi, yâre varsınlar, yâr bulsunlar diye her gece mektuplar bırakırdım, o güllerin bir dalına.. haber alsın diye mektuplar bağlardım kanatlarına göç kuşlarının, yollarına bakarken özlemle, sevinçle seslenirken, şaşkın kelimelerle.. her bir mektup şafakta yola koyulacak mektuplar kervanının denginde yerini alabilmenin telaşıyla koşuştururdu öteye beriye, dayanamaz koşardım, bakarken artlarından, soluğum kesilene dek koşardım; yetişemeyeceğimi, yetişsem gidemeyeceğimi bile bile..

sonra akşam olurdu.. bakardım ilk konak yerlerine; kervan ne vakit kalkmış geçip gitmiş, ne zaman dönecek, bilmediğim diyarlardan gizil bir sevdadan haberle diye?!.

(sonra sen geldin; nerden geldin nasıl geldin bilmedim, ama geldin.. kimsesizliğe dayanamayıp kelimeleri paylaşırken gelmiştin sen; yürek sesini başka acı çeken yürek seslerine karmak isterken.. saldığım sessiz çığlıklarımı duydun, bir annenin bir bebeği şefkatle sarıp sakinleştirişi gibi susturdun; bırakmadın daha büyük yaralar açacak çığlıklara..

sonra sen geldin; aldırmadım etrafımı saran karanlığa, korkmadım bir daha, bahar oldu içim; sen gelince kelimelerimin sahipsizliğine ağlamadım bir daha ve bildim, sahipsiz kelimelerin sığınağı niye sevgilinin kalbiymiş..

koca kalabalıklar arasında kalbimin yalnızlığına, çok uzaklardan gözlerini getiriyorum; isminden, cisminden, resminden emânet aldığım bakışlarınla; mutluluğum oluyordun..

sen gelince… sen gelince işte, biri sonbaharın o dalkıran, kök söken rüzgârlarına direnen bir son yaprağın titreyişi gibi, kopup savrulmamak için son bir gayret tutunuşla tutunduğu gibi tutundu hayata; çünkü sen vardın artık..

sen gelince bahar oldu her yan, sen gelince ‘sevmek’ oldu sevmek; ve bildi ki annesiz kelimelerin kavuşma yeri sevgilinin kalbidir..

el gelinine gönül düşürmüş bibaht bir ozandım artık; ve uzakta, içine işleyen bir el gelinini sessizce sevmenin, hasretin türküsüdür bu belki.. ama bil ki, koklamadan saçlarını, bakamadan gözlerine, dokunmadan tenine, böyle en sıcak en müşfik ateşlerle özlemek, sevdânı kelimelerle örmek cezâ değil kalbime.. sen varsın diye, varlığının garip gizil sevinciyle, senden önce ağır siyah perdeler çekili, dünyaya açmadığım penceremi açıyorum her sabah, gülümsüyorum hayata her şeye rağmen..

işte, sen ne dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anladın hep.. ben, koyu bir hüzünle de olsa, içimde dağ gibi yakıcı hasret; seni sevdiğim için mesudum.. kalbim seni sevdiği mesûd, seni sevdiği için bahtiyar, seninle tutunuyor hayata, varsın diye gülümsüyor. getirdiğin güzelliğin, içime bıraktığın baharın tarifi zor.. “sevdâ”; demeyi beceremediğim duygu..)

...

varsın diye sen, mutluyum; bildiğim bu.. içimde hep coşkun söz ırmakları, suları sana doğru çağlayan.. geceleri uzaklardan başlıyor yolculuğu, nerelerden geçip gelip kıyılarına, okyanusuna dökülüyor, karıştığında sularına sükûn buluyor..

olmasaydın direnemeyecektim fırtınalara; sisli karlı dağlar ardı karanlık ormanlar, ıssız geçitler, çöller aşıp, coşkun nehirler geçip cesâretle, gelip kıyına, denizinin kıyısına, tarih öncesinden kalmış gibi duran o demir iskelenin başında bir taşına oturup, dönüp bakmak; penceren önünde her gün denizine baktığın yeşil tepelerine; orda olduğunu bilip…

böyle gelecektim; sonsuzluğu, sonsuz huzuru hatırlatan denizinin huzurlu kıyılarına.. sonra, gerisin geri dönerek…

kalbime değdiğin, adını gönlüme yazdığımdan beri titrer her andığında seni, içime sıcak huzurlu yağmurların yağar..

işte sen, hiç sahipsiz bırakmadın kelimelerini sevdânın.. sen hep anladın; sen sevdâmı anladın, sen dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anlardın.. işte bu yüzden bildi, sahipsiz kelimelerin sığınağını sevgilinin kalbiydi..

sen tebessümümsün burda benim, yaşamanın zıtlıklarına zorluklarına, zorbalıklarına tahammülüm, yaşama sevincim, hayata tutunuşum..

sevinç olduğun kadar hüzünsün de burda sen; lakin garip, tatlı huzurlu bir hüzün, târifi zor bir mutluluk, hüzünlü bir sevinç, garip bir mutluluk;

sen burda mutluluksun.. kalbimin kapısına seni getirmiş kader.. yaşarken toz duman, hüzün keder, acı tatlı, yaktıkça canımı hayat, en yalnız hissettiğim zamanlarımda düşündükçe seni, gülümseyen gözlerini, kimselerin sesine benzemen sesini, andıkça adını, üstüne titrediğim gizil sevdânı; gülümseten gizil sevincimsin, uzağından.. andıkça adını aydınlanır göğüm, göz pınarlarım dolar sevinçle, damlalar ve kelimeler sağanaklara döner..

..

bazen en yakın en uzak, en uzak en yakındır insana; kalbi gibi, kalbi kadar yakındır ve seni en iyi bilen kalbindir; kalbin seni, sevdanı sevdiğini en iyi bilendir..

dışarısı göz gözü görmez fırtına, soğuk, karanlık kapkara kış olsa da, sevmek bir kalbin baharıdır.. ve cehennemde cennet yaşatır, sevmek..

sen öylesin, sen çölümün denizisin; zaman zaman delice hırçın da olsa..

sen çölümde yağmur sevincisin.. bil ki bıraktığın iz, getirdiğin koku, verdiğin ışık, içime vurduğun renk hiç gitmedi, gitmeyecek..

iyi bak denizime; aynîyle rüyasını gördüğüm yeşil tepelerime; ilk göz ağrıma; çünkü benim güneşim seni anladığım ilk günden beri ilk oradan doğuyor..

...

tükenmeyecek sonsuzlukta bulduğum ilgi şefkat merhamet ve sevginin ser-hoşluğundan, kaybetmenin eşiğine getirecek kadar ser-hoşluğumdan, sonrasında yaşadığım yaşayacağım en eşsiz, en cennet, en güzel acısının ardından;

‘on üç noktanı’ hep en derinimde saklayarak, sıcağına sığınarak, hiç unutmayarak…

Perşembe

umûmiyetle….

hava tahmin metinlerinde umûmiyetle “soğuk ve yağışlı hava balkanlardan…” gelir ve üzerinde de mutlaka bi “yüksek basınç alanı…” olur; lâkin zavallı oğlanın atmosferinde o soğuk ve aralıksız yağışlı, gri, kapalı hava orta k.denizden.. oğlan bu yüzden;

‘hep yüksek basınçlı; balkanlardan gelen o soğuk ve yağışlı hava gibisin.. başım fedâ, kanım canım sana olsun helâl de; ne bu şiddet bu celâl/ne olur bitsin bu kaş çatış, yetsin artık bu melâl’ dedi oğlan, fenâ kızmış kıza..

oğlan canının, başının gideceğinin değil de, kızı nasıl bu kadar kırdığının, niye üzdüğünün derdindeydi; angutluğuna yanıp dövünerek, kendini beter haşlayıp, 7/24/365 döverek, mevcûd ömrünün ötesinde, dahasını da verirse de allah, nasipse kalan ömür; yine fenâ dövecek olarak!.

çok da isâbet kaydetmiş;

muhtemel okuyucu görüşü, bir takım tespit ve mütâlaa ve mülâhazalar içeren, küçük dip not:

insana böyle bir metin yazdıran, gramer açısından böylesi fevkalâde sakat cümleler kurduran bir his ancak, fenâ yakıcı, vıcık vıcık bi pişmanlığın eseridir..

Salı

zeldâ!.

 "olsun yavrum, meteliğimiz yok, ama yağmurumuz var!." demiş, içimizden biri..

seninle zerrin yağmurlarımız var zeldâ, aramızda; her yağdığımızda en hüzzam, en güzel ıslandığımız ve ne güzel, bakan gören içinde, çok az, belki bir elin parmakları kadar yüreğin anlayacağı!.

yalınçıplak anlat; huzurlu, rahat, mevsimsiz deli ırmaklar, çavlanlar gibi çağıldayarak!. burda cansever'in masası gibi, hık demeyecek, ne desen, ne koysan kaldıracak sınırsız özgür, sınırsız bir alanın var!. burda sana ait, her zaman masmavi bir gökyüzü var; dilediğin vakit, dileğince yağ!.

''adım ne idi; unuttum...''

 '... sorulmayı, sorulmayı!'' demiş, rahmet olsun; karac'oğlan!.

''aman, ismi lâzım değil!.'' diye midir acep?!. öyle de olsa, bir nev'î 'hatırlanmak'tır bu; mutmain tebessüm gerektirir ehline!.

ayrıca; insan zâten unutmanın diyârından gelmiştir..

Pazartesi

aşkın izinde burnunun ucunu göremezsin; burnunu hemen ucundakini!.

lelia!. ne güzel, ne hakikat ölümlerden dönerek hayatımla öle öle yazdığım hikâyemi kimselere anlatmadan gidiyordum.. ne çok diledim asil bir ölümü; alnımın tam ortasına yiyeceğim asil bi çekirdekle ve kaç kez zerre korkusuz, burun buruna geldim, bitürlü ölemedim..

ölemeyince işte, bir akşam uyuyup sabahına bir daha uyanmamayı nasıl da iştiyakla isteyerek girersin geceye her gün, ama olmaz işte, sabah yine aynı dünyaya, hayatının artık değişmez bildiğin devinimsizliğine uyanırsın; kabullenmiş, acı dolu bakışlar, bedbin hislerle..

böyleydi sonuma yolculuğum.. sonra işte, seni çıkardı yol, sonuma yolculuğuma, çok da yaklaşmışken, yolda..

ne çok aynıydın benimle, hayata ve öteye dair endişelerimle, dünyanın mecburiyetlerim haricinde, hemen her şeyine umarsızlığım, güzelliklerine, neşvesine biganeliğim, küskünlüğüm, vazgeçmişliğim, acılarımla?!.

hayatı sevebilmek için hayattan büyük bir şeyi sevebilmek gerekmiş.. ben hayatı sevmek değil, düşmemek, düşüp düşkün olmamak için âlem içinde, tutunabilmek için sevmek gerektiğine inandım..

sana yazarken teskin ettim sancılarımı, yalnız olmadığımı hissettim, sevindim, şükrettim..

seninle yazı, mektup yolculuğum; nasıl büyük bir şey benim için, nasıl derin.. benim için bu aşk; hakkaa aşk.. ona tutunarak ne çok direndim ve ne çok acıya..

seninle şu mektup yolculuğum…

hayranı olduğum, mukaddes bildiğim, önünde hürmetle eğildiğim, başıma taç, gönlüme sekine eylediğim; bitmesin hiç dediğim, bitmez dediğim, ilk satır, ilk mektubun üzerinden kaç yıllar geçse de bitmeyen… bu; o âşığı, zerre şekvâsız divânesi olduğum ‘aşk’tan bir şey; bu aşk değil de ne?!.

kendimden bildiğim hâllerinle bile yazdığında, canım yana yana da okusam iç dökümü satırlarını, senden gelen tek satır bile hep umut oldu, sevinç oldu, neşem oldu.. nasıl büyük çelişki değil mi?!. ama işte, mektupları hiç kesilmesin, satırları gelsin, sesini duyayım dediğinin her kelimesi acı çığlık da olsa, canını fenâ da yaksa, bir taraftan da serinlik sekine olur, oluyor içine.. bu yüzden sesin nasıl gelirse gelsin, bil ki hayattan onmaz vazgeçmişliğime iksir, yaralarıma merhem, yaşamak cehennemime serinlik, gölge,..

sözüm;

son nefesime dek umudumu hiç yitirmeden mektup satır, ses bekleyeceğim senden; hiç vazgeçmeden..