Çarşamba

kaybettiğini hiç bulamayacak olduğun yerde aramak... tebessümü sonsuz güzel..

hiçbir şeyin sebepsiz halk edilmediği dünyada, hiçbir şey sebepsiz de kaybolmuyor ortadan..

düne kadar bende kayıp olanlara bakıyorum, ne çok şey; gençliğim, hevesim, kanımın kaynaması ve dahası, umudum…

bunların azalmaya yüz tutuşunda hikmeti aramaya kalksam, işin içinden çıkamam, aramasam kahrımdan ölüp gideceğim sanki..

ruhumda kök salıp büyüyebilecekleri velûd bir arâzi bulsalardı terk etmezlerdi beni.. demek önce kalbimin toprağını çapalamalı ve ekime hazır hâle getirmeliydim, ki, belki, gurban olduğum  O Yaradan’ım beni bu ağır vazifemde bi yardım eli, bi imece kardeşi, bir dost, yâr yâran olsun diye birini çıkarırdı karşıma?!.


geldin!. gelip, daha başında muhayyileme birkaç tohum serpmiştin ki, inceden inceden kök salmaya başlamışlardı derinlere..

âh be leliâ, ışıklar ânîden söner de zifir zindanda odadaki o en tanıdık eşyâlar birden nihân olur gözünden, göremezsin ya, sonra alışır gözlerin karanlığa, yahut nerden sızıyorsa bir ışık, ancak onunla iktifa edersin, bende bu alışma devresi uzun sürdü hep.. ışıklar yeniden yandığında bile, bir evvelki karanlığın tortusunu göğsüme inmiş, inmemiş de, âdetâ çökmüş buldum..

söküp atamadım bir türlü.. şimdi baktığım her insanın gözlerinde bir şeyler unutuyorum ve gözlerime bakan herkes bir şeylerini unutuyor bende.. sonra, sonsuzca çoğaltıyorum, çoğalıyor içimde suretler, hâller;

sen hangi sûretin “hüzün” hâliydin lelia?!.

...

bir taşla bir kuşla bile empati kurabilirim diyordum bir zamanlar.. kuş dala mı kondu, dal ürperdi mi hafiften, eğildi mi kuşun olduğu tarafa; kuşun ağırlığı altında ezilen benim..

kuş değil, uhud dağı sanki; her bir teleği diken olup yüreğime batıyor.. hele de ikindiyse yahut akşamsa devrilen geceye, ‘ne olaydı…’ derim, ‘ne olaydı dünyadan ve kalbimden taşabilsem?!.’

sınırlarımı bilmemem beni korkutuyor.. oysa yerin kaç kat dibi yerde, dört duvar, kör pencere; yürüsen köşeden köşeye on adım bir odanın içindeyim hepsi hepsi; dünyadan, hayattan kaçtığım yerde, trajik sığınağımda, hani ışıktan huylanan bir böcek gibi.. kafka’nın samsa’sı gibi bile değil!.


biliyorum, senin de sınırların kalbini aşıyor.. cürmüne sığmayan, yumruğun kadar, ama evreni kaplayacak kadar büyük o ak kalbini o beden içinde bunca yıldır taşımaya sen nasıl güç yetirdin, söylesene?!. yüksek yarlardan atsan düştüğü yerde meteor çarpmasında hâsıl olacak çapta bir çukur açacak, karlı dağlar başından yuvarlasan dağ nispetinde bir çığa dönüşecek, suya salsan bi koşu ummâna varıp, derine, en derine inip, gün ışığının bile ermediği o zifir suları aydınlatan bir fener olacak kalbini taşırken yıllar yılı, nasıl sabrettin, söylesene?!.

senden önce son bir türkü vardı sazımda, son bir mecâl çalıp söylediğim.. bırakıverecektim sevme, sevdâ umudunu kalbimin, hayatın ıssız bir kıyısına..

“ben gönlümü toprak sandım, taş imiş/meğer taşa tohum ekilmez imiş”

sen kalbime böyle meçhûl gelmeden önce çalıp söylediğim türküydü, keskin bir bıçak gibi içime işleyen; buz ayazdı içim, baharken her yer, güneş değmeyen.. sanki el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozan; bilmezlerdi niye söyler, gönlünde kimin adı var?!.

tanrı misafiri bile değildim.. konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç yoktu konacak, sığınacak bir saçak altı; gelirdim gecenin içlerinden, seslenirdim sehere dek, sesini duymadığım, yüzünü görmediğim, aynı yerlerden kanayan başka kalplere şahit olduğum ilk andan itibaren dertlerinin derdine de düşerek.. işte, muhayyelden ilk geçtiğim gün…

uzaktan, görmeden, yazarak okuyarak şâhidi oldum sevdâlarına.. muhayyellere kanarken yıllar yılı, dünyaya düşmüş, cismânî olmuş sevdâlara yanmak?!. ve kendi yaram fâsılasız kanarken?!.

işte, böyle böyle muhayyelden gelip, geçip isme cisme büründüm; benden başkalarının yaralarına, hikâyelerine ilk rastladığımda, kayıtsız kalamayıp..

gördüğüm, gizliden imrenerek baktığım, uzaklarından ağladıklarımın sevinçli neşeli hüzünlü kelimeleri varlık dünyasından birileri içindi.. her biri her akşam çimenlerden çiçeklerden bahardan dönen annelerini bekleyen kuzular gibi dönerlerdi sahipli sevdâlarına, aşklarına, sakinleşir huzura erer, geceye huzurla girerlerdi.. ortada etraflarına bakınıp telaşlı, yanayakıla koşturan, meleşerek annelerini arayanlar kalırdı yalnız.. az sonra onlar da bulurdu; biraz geride kalan sıcak kucaklarını..

bakardım; her biri bulurdu da sığınağını, geriye ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bi iki sahipsiz şaşkın yetim hariç.. işte onlar benim yâranlarımdı..

halleşip söyleşirdim, bilmediğim yaban ellerin, yaban gülleriyle; kalmasınlar ben gibi, yâre varsınlar, yâr bulsunlar diye her gece mektuplar bırakırdım, o güllerin bir dalına.. haber alsın diye mektuplar bağlardım kanatlarına göç kuşlarının, yollarına bakarken özlemle, sevinçle seslenirken, şaşkın kelimelerle.. her bir mektup şafakta yola koyulacak mektuplar kervanının denginde yerini alabilmenin telaşıyla koşuştururdu öteye beriye, dayanamaz koşardım, bakarken artlarından, soluğum kesilene dek koşardım; yetişemeyeceğimi, yetişsem gidemeyeceğimi bile bile..

sonra akşam olurdu.. bakardım ilk konak yerlerine; kervan ne vakit kalkmış geçip gitmiş, ne zaman dönecek, bilmediğim diyarlardan gizil bir sevdadan haberle diye?!.

(sonra sen geldin; nerden geldin nasıl geldin bilmedim, ama geldin.. kimsesizliğe dayanamayıp kelimeleri paylaşırken gelmiştin sen; yürek sesini başka acı çeken yürek seslerine karmak isterken.. saldığım sessiz çığlıklarımı duydun, bir annenin bir bebeği şefkatle sarıp sakinleştirişi gibi susturdun; bırakmadın daha büyük yaralar açacak çığlıklara..

sonra sen geldin; aldırmadım etrafımı saran karanlığa, korkmadım bir daha, bahar oldu içim; sen gelince kelimelerimin sahipsizliğine ağlamadım bir daha ve bildim, sahipsiz kelimelerin sığınağı niye sevgilinin kalbiymiş..

koca kalabalıklar arasında kalbimin yalnızlığına, çok uzaklardan gözlerini getiriyorum; isminden, cisminden, resminden emânet aldığım bakışlarınla; mutluluğum oluyordun..

sen gelince… sen gelince işte, biri sonbaharın o dalkıran, kök söken rüzgârlarına direnen bir son yaprağın titreyişi gibi, kopup savrulmamak için son bir gayret tutunuşla tutunduğu gibi tutundu hayata; çünkü sen vardın artık..

sen gelince bahar oldu her yan, sen gelince ‘sevmek’ oldu sevmek; ve bildi ki annesiz kelimelerin kavuşma yeri sevgilinin kalbidir..

el gelinine gönül düşürmüş bibaht bir ozandım artık; ve uzakta, içine işleyen bir el gelinini sessizce sevmenin, hasretin türküsüdür bu belki.. ama bil ki, koklamadan saçlarını, bakamadan gözlerine, dokunmadan tenine, böyle en sıcak en müşfik ateşlerle özlemek, sevdânı kelimelerle örmek cezâ değil kalbime.. sen varsın diye, varlığının garip gizil sevinciyle, senden önce ağır siyah perdeler çekili, dünyaya açmadığım penceremi açıyorum her sabah, gülümsüyorum hayata her şeye rağmen..

işte, sen ne dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anladın hep.. ben, koyu bir hüzünle de olsa, içimde dağ gibi yakıcı hasret; seni sevdiğim için mesudum.. kalbim seni sevdiği mesûd, seni sevdiği için bahtiyar, seninle tutunuyor hayata, varsın diye gülümsüyor. getirdiğin güzelliğin, içime bıraktığın baharın tarifi zor.. “sevdâ”; demeyi beceremediğim duygu..)

...

varsın diye sen, mutluyum; bildiğim bu.. içimde hep coşkun söz ırmakları, suları sana doğru çağlayan.. geceleri uzaklardan başlıyor yolculuğu, nerelerden geçip gelip kıyılarına, okyanusuna dökülüyor, karıştığında sularına sükûn buluyor..

olmasaydın direnemeyecektim fırtınalara; sisli karlı dağlar ardı karanlık ormanlar, ıssız geçitler, çöller aşıp, coşkun nehirler geçip cesâretle, gelip kıyına, denizinin kıyısına, tarih öncesinden kalmış gibi duran o demir iskelenin başında bir taşına oturup, dönüp bakmak; penceren önünde her gün denizine baktığın yeşil tepelerine; orda olduğunu bilip…

böyle gelecektim; sonsuzluğu, sonsuz huzuru hatırlatan denizinin huzurlu kıyılarına.. sonra, gerisin geri dönerek…

kalbime değdiğin, adını gönlüme yazdığımdan beri titrer her andığında seni, içime sıcak huzurlu yağmurların yağar..

işte sen, hiç sahipsiz bırakmadın kelimelerini sevdânın.. sen hep anladın; sen sevdâmı anladın, sen dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anlardın.. işte bu yüzden bildi, sahipsiz kelimelerin sığınağını sevgilinin kalbiydi..

sen tebessümümsün burda benim, yaşamanın zıtlıklarına zorluklarına, zorbalıklarına tahammülüm, yaşama sevincim, hayata tutunuşum..

sevinç olduğun kadar hüzünsün de burda sen; lakin garip, tatlı huzurlu bir hüzün, târifi zor bir mutluluk, hüzünlü bir sevinç, garip bir mutluluk;

sen burda mutluluksun.. kalbimin kapısına seni getirmiş kader.. yaşarken toz duman, hüzün keder, acı tatlı, yaktıkça canımı hayat, en yalnız hissettiğim zamanlarımda düşündükçe seni, gülümseyen gözlerini, kimselerin sesine benzemen sesini, andıkça adını, üstüne titrediğim gizil sevdânı; gülümseten gizil sevincimsin, uzağından.. andıkça adını aydınlanır göğüm, göz pınarlarım dolar sevinçle, damlalar ve kelimeler sağanaklara döner..

..

bazen en yakın en uzak, en uzak en yakındır insana; kalbi gibi, kalbi kadar yakındır ve seni en iyi bilen kalbindir; kalbin seni, sevdanı sevdiğini en iyi bilendir..

dışarısı göz gözü görmez fırtına, soğuk, karanlık kapkara kış olsa da, sevmek bir kalbin baharıdır.. ve cehennemde cennet yaşatır, sevmek..

sen öylesin, sen çölümün denizisin; zaman zaman delice hırçın da olsa..

sen çölümde yağmur sevincisin.. bil ki bıraktığın iz, getirdiğin koku, verdiğin ışık, içime vurduğun renk hiç gitmedi, gitmeyecek..

iyi bak denizime; aynîyle rüyasını gördüğüm yeşil tepelerime; ilk göz ağrıma; çünkü benim güneşim seni anladığım ilk günden beri ilk oradan doğuyor..

...

tükenmeyecek sonsuzlukta bulduğum ilgi şefkat merhamet ve sevginin ser-hoşluğundan, kaybetmenin eşiğine getirecek kadar ser-hoşluğumdan, sonrasında yaşadığım yaşayacağım en eşsiz, en cennet, en güzel acısının ardından;

‘on üç noktanı’ hep en derinimde saklayarak, sıcağına sığınarak, hiç unutmayarak…

Hiç yorum yok: