Perşembe

'kadehimi, çivisi çıkmış, kıyamete beş kala baş aşağı son hızla sonuna giden bi dünyada insanca yaşamak gibi bi imkânsızlığın üstesinden gelebilen yüreklilere kaldırıyorum!.

üç adım atamadan daha, dibine kadar yakalanacağım kahpelikler dünyasında, yaşamak gibi bir cehennemin, bi ara bi fırsatını bulup bi meşguliyet aralığından, derin bi nefes için kaçıp kurtulup, bi sokak iti gibi yalayarak iyileştirmeye çalıştığım derin yaralar almış, sahipsizlikten en ortalık yerde piç gibi kalmış ‘insan’lığımın bozulmuş sağlığına ve nereye gideceğini ne yapacağını bilmeyen yalnızlığımın hüznüne dibine kadar keder içiyorum!' dedi, gönül..

ben de ona;

la deligönül!. zırlayıp durma şurda lan, diktirtme belanı!. ne olmuş yani, insanlık uzunca bir süreliğine attâlara götürülmüşse, hâttâ ölmüş, öldürülmüşse?!. çok geçmez döner, dirilir; meraklanma!. hem nie ki bu panik şimdi, durduk yerde?!.

ne tuhafsın; olm, onbir bin mi, sekiz bin mi; artık her ne haltım yıl kadarsa insanlığın bilinen o tarihi, günümüze değin şurda yalnızcacık koskoca(!) iki yüz elli yılı kadarı bi savaşsız, istilâsız, katliamsız, işkencesiz, kıyımsız, kırımsız, kıymasız, ateşsiz yangınsız geçmiş hz âdemden bu yana, sen kalkmış gettii, getti getiii, getti güzelim insanlık, bi daa da gelmez diye, feryat figan yersiz yere cıyaklıyosun?!. hem şu insanlık denen şey dirilmese n’olur ki; neticede ölüm diye kesin bişey var!.

hani ölüm varsa kıyamet, kıyâmet varsa hesap, hesap varsa cennet var cehennem var, cehennemde "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" modeli, duymaz konuşmaz laf anlamaz zebâniler var, işin içinde zebâni varsa acaip gerilme; adaleli kol, şefkat şefkat kucaklarda kucak kucak, gerim gerim gerdirilme var, gerdirilme varsa şenlik var, şenlik varsa, ii adamların ellerine keyif kaavelerini alıp, sakin bi köşesine değil, şahâne tribünün şeref locasına başköşe bi konuk edilip çekilip olayı sahneyi bütün ayrıntılarıyla en güzel yerden gören bi seyir var!.

hâsıl-ı kelâm; ölüm iyi ki de var yani!. ya olmasaydı?!. limitsiz, sınırsız, hesapsız zulüm, ağır koku, nâmütenahî kokuşukluk, ölümsüz zâlimler, çok isteyip bi ölemeyen mazlumlar… ne çok kötü olurdu lan yaa, bi düşünsene?!. çok kötü!.

gönül, bak!. insan şurda bi, bi kimseye güvenemezse, bi de herkese güvendiğinde, ölürmüş.. bana iki de bir, “ben niye ölmedim lan bugüne kadar, anlamadım?!! oysa benim de elimde sigaram, önümde çayım, yanıbaşımda yine o mis gibi, güzelim yapayalnızlığım; yaram var aslanlar gibi kanıyor, derdim var delikanlıca bi güzel çekiyorum.. kanatmasız bi iki asil bûseden birini çekip, destelenmiş onca hatıranın çatlamış dudakları arasından ve kutsamadan acıyı, tam alnından da o kadar da öpüyorum?!. hayret yani!.

işte bak, benim de içimde bi göz, içimin o göz göz olmuş yaralarına bakıp göz göre göre çırpınarak ölüşünü, elimden tek bişey de gelmeden de çaresiz seyrediyor, ‘galiba ben, yavaş yavaş bi ölmüyorum lan beya!’ filan diyor..

o kadar da uyarıyorum hani onu; tıpkı sen gibi de lakin ipleyen kim?!
gönül!. canım benim!. caanım güzelim!. bak, deme sakın şurda şöölesi, ‘insan içmiycekse, sigara yani, bööle sadist bi dünyada nie bi inek gibi yaşar ki aga?!’ türüsü şeyler?!. deme yani!. hani sen, bööle son derece abuk düşünüp, subuk konuştuğun zaman, yani şu son derece abuk düşünceni, şöyle son derecede de subuk da bi şekilde dile getirdiğinde, böyle diyen birinin yahut bi gönlün normalde ölmesi gerekir, di mi?!.
ama öyle olmuyor işte lan gönül, ‘bi öliiim be, bi aaz tadıyla şurda bi bea!’ diyince ölünmüyor, bi ölmüyosun, bi türlü ölemiyosun işte!.

ölemiyosun yani sonuçta.. işte, sonuçta böyle bi dünyanın eline doğup da ama bi adam gibi huzurla ölemeyince de acaip gergin, tahammülsüz, çekilmez, son derece antipatik, asozyal(!), sosyopat bi sıır biri olup çıkıyosun..

bilmiyorum gönül, belki de şimdi ölmemelisin; sevmenin, sevilmenin ne olduğunu bilip anlamadan.. bu yüzden, yeryüzünde sen gibi, yaşayan fosil bi mahlûkatlardan çok deil bi tane olsun; başka da var ya da yok, olup olmadığından kesinkes emin olmadıktan sonra ölmemelisin bi.. işte, bunu bilmek için de, hemen her bi insan hüznünün arkasından yürümeli ama kimsenin hikâyesine de dokunmamalısın; hani bi anlamadan dinlemeden, bi huzura ermeden, huzurla yanıp da kül olmadan bi sıır gibi ölceksen?!..
ama nasıl olcak ki bu?!. hani bizzat sen, kendin ve o körolası bakarkör ruhun aldanmaya, ateşlere atılmaya, her insan hikâyesine yanmaya o kadar hevesli ve yanmak için o kadar da müsaitken, ‘ben!.. yoruldum artık, oynamıyorum ve şayet bi sakıncası da yoksa ve de mümkünse de artık ve de elbet müsaitse de şartlar ve durum şâyet, yanarak yaşamanın o olağanüstü lezzetinin sihrini de bozmadan tabii, hayatın bi kenarında kısık bi ateşinde pişebilir, vaktim geldiğinde de müsâit bi zamanında ve yerinde dünyanın; hayattan inebilir miyim?!’ diyebilir misin?!.
..

lan gönül!. bak, en mahrem, en korunaklı bireysel alanını yağmaya açıyosun, ona göre!. hani senin, şurda uluorta, uç uçuk şeyler söylemekle yaptığın şu dangalaklık bi kendi kendine gelin-güvey oluyor olmaktan başka bişey değil.. oysa sen, allah korusun yani, bi megalomanyak narsist filan da değilsin ööle!. hayata daha aklın ilk erdiğinde bi öpüp öldürmüştün narsist yanlarını; içinde bırak bi şekillenip yeşillenmeyi, daha embriyo bile değilken.. işte bu yüzden de şurda yaptığın şu dallamalık, allahın bi tek kulunun bile umrunda değil!.


yani ki, gönül; senin şu sığırlığın kimsenin bi haltına yaramıycak ve tek bi sığırlık spekülatörünün bi yerinde olmayacak bişey!. öyle yani!.
..
(gönül cidden kafayı yemiş!.)

temennâ

 bana asil bir ölüm dile zeldâ; şöyle fiyakasız, merasimsiz, en kimsesizinden!.


Pazar

sonra işte...

sonra zelâl... sonra yazarsın işte, yeniden.. dayanamayıp, katlanmayıp sancısına..

garip tevafuklar ürkek şaşkınlıklar doğurur.. tuhaf bir karışıklık yaşar insan, tatlı bir ürperti sarar hisleri.. anî çarpıntı, hoş bir baş dönmesi, önüne geçilemez bir titreyiş gelir, el ayağa dolaşır, kafa gider, akıl tutulur..

göz görmez, kulak duymaz, idrak kendinden geçer, ân ile irtibat kopar, hatlar kesilir, zaman uykuya dalar, mekân savrulur, ‘evvel’ ‘sonra’, ‘sonra’ ‘önce’ olur, vakit gece mi gündüz mü, gökte güneş mi var ay mı, mevsim kış mı bahar mı, yağan yağmur mu, savuran rüzgar mı, sevinç mi, heyecan mı, bilmez?!.

bildik sesler kesilir, alışık görüntüler kaybolur, bakışlar nereye konacağının derdine düşen kuş, yerçekiminden bağımsız, olmadık uzaylarda gezinir, dil ne dediğini bilmez, söylediği anlaşılmaz, kelimeler kekeler, anlamsız sözcükler havalarda uçuşur, irade hükmedemez, saçmalamak kavramı hayatının gelmiş geçmiş en sevimli, en uçuk hâlini yaşar..

bir muhayyel isim, bir muhayyel resim.. hiç beklemedik, hiç beklenmedik yerde gelince gerçek masal olur, masal gerçek;

susan dillenir, dillenen susar, oturan yürür, yürüyen koşar, koşan düşer, sular tersine akar, balık kavağa çıkar, martılar kıyıya vurur, öküz trene bakar, kelebekler uçuşur göğsünde, kuşlar koroya başlar, ağaçlar ayaklanır, çöl maya tutar, deniz dağ aşar, deve iğne deliğinden geçer, az gider, uz gider, dere tepe düz gider, pire Kafdağı’na varır, yakın uzak, uzaklar yakın olur;

ne varsa zaten karışık, daha beter kördüğüm…

Çarşamba

"aldırmadan gidemiyorsa, aldırmadan kalmayı bilmeli insan, çünkü henüz icad edilmedi, anlamayana anlamayı öğretecek bir lisan", neruda

...

gönül diyo ki...
insan sokaktaki pavarotti bozuğu, basbas, bambas, basbariton anırtılara, insanı insanlığından edici cıyım cıyım ciyaklamalara bakınca ırzına geçilen kulağının bozulan psikolojisini tedavi için operaya yöneliyor..
operasever bi ademoğlu hiç olmasam ve hiç anlamasam da çivi çiviyi söker deyip, operaya, eğitimli terbiyeli seslere yöneldim, reklâm olur diye adını da söylemiyorum; bi radyoda sabitlediğim bi kanaldan arya dinlemeye başladım..

vurgun yemiş bi dalgıç, kan basıncı normale döndürülmeden öyle hemen pat diye su yüzüne çıkarılmaz; belirli derinliklerde belirli aralıklarla bekletilir, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş çıkarılır hayat ışığına..

işte, ne çok 'hiç kimse'yiz biz ve ne çok 'hiç kimse' var!.
her biri, henüz tüm sayfaları çevrilmemiş, açılıp okunmamış, gönülden gönüle aktarılmamış birer meçhûl hikâye, birer meçhûl cilt..hayatın yüreklerine dokunduğu yerlerde, raptolduğu cildinden kopup kendi kıyılarına dağılıvermiş fasiküllerinden dökülen satırlarından yüreklerinin girizgâhlarına buzlu, buğulu camlar ardından bakar gibi bakıp, görebildiklerimizi anlamlandırıp, hüzünlerini, aşklarını, acılarını süzdüğümüz, her biri tam göğsümüzden, bizden, bu topraklardan hikâyeler.. her biri kendi kaderini yaşayan, yaşarken yazan, yazmakla yüreklerinin kıvrık uçlarını utangaç bir tevazuuyla açıp, önümüze serdikleri yürek sofralarından hayata bakışlarını, aşka aldanışlarını, şiirlerini, şarkılarını hatıralarını tatmakla gizemli ülkelerine keşif yolculuklarına çıktığımız, kişiliklerinin, anlamlarının şahidi oldukça yolculuğumuzu sürdürdüğümüz nice meçhûl kalem.. onlar, hayatın karmaşası, mahşerî dünya kalabalıkları içinde, her biri kaderinin yörüngesinde bi başına yol alan, en kuvvetli gözlem aygıtlarının merceklerine düşmeyecek, en geniş açılı objektiflere takılmayacak, en keskin gözlü kadrajlara dahi girmeyecek, evrenin en uzak köşesinde, parmak uçlarında olmanın dayanılmaz esrikliğinden hep uzak, kimselerin “işte o!” demeyeceği en uzak yıldız kadar belirsiz olacaklar belki; belki hiç dikkat çekmeyecekler..
lakin, ciltlere sığmayacak hikâyelerdir ‘hiç kimse’lerin hikâyeleri; elden düşüp kütüphane raflarında nemlenmeye terk edilmeyecek, yazılmamış kitaplarda yaşayan…

geceye kar düşer leylâ...

biz hep üşürdük..

...

işte zeldâ, ne diyeceğini bilmeden söze başlamak zor; ki en az ne dediğini bilmemek kadar.. lâkin seninle kelimelerimiz aynı; hangi istikamete yönelirse yönelsinler, aynı hüzün çemberinde.. aynı yöne yönelseler birlikte yürüyorlar, omuz omuza, zıt istikametlerde seyretseler, karşılaşıyorlar bir yerde, bir noktada, bir zamanda.. bunu kelimelerinin yolunun, kelimelerimin yoluna çıkışından bildim, zaten de 'insan' da "kelime"ydi ya hani..

...

işte ben, ‘yolculuğun buraya kadar nezir!’ derken kendime, içimde yine aynı ateş yağmuruna düşen o kelebek, kanatlarının yanışına bakıp, kandırıp kendini ‘bir rüyaydı, bir vehimdi’ demeyeceğim bu sefer.. içimde yine o ölü şairlerin oluşturduğu koro; susmayıp hazin şiirler söylemeye yine devam edecek ve yine aşk ile..
insan serapa 'aşk'tır.. ve aşk, kalbi hâlden hale savuran, ne dediğini bilmez hâle getirendir..
'aşk olsun!' o zaman!.

Salı

lelia!.

... sen gibi değilim ben, sen gibi aşkı kutsal bilen; bilip, yerinden yücelerden yeryüzüne, candan kana, ruhtan tene, tere indirmeyen.. sen derûnî, lâhûtî anlamını olması gerektiği gibi bilirsin aşkı ve dahî eşsiz kıymetini, ben yerlerde süründürürüm, bağışla; alüfte gibi.. gönül batakhânemizde aşk bir alüfte..

‘ne’ ile arandaki fark dağlar kadar değil, yerle gök arası mesafe kadar.. bu yüzden eğilir kalbi kalbin karşısında, kaldırıp başını bakamaz yüzüne utancından.. baksa, oracıkta o ân geçiriverir kendini yerin dibine.. aşk yüksekte, 'ne' yerin en dibinde..

bilenle bilmeyen bir değil!. 'ne' ne buraya ait, ne 'öte'ye; ne öteyi yâr bilir, ne burayı yâran eder gönlüne, ne uzaklarda kutsal ateşine yanar, ne yakınında; dokunur, terine batar.. bi med-cezir, cerbeze, şiddetli sarsıntılı; bir hayat, kendine zarar veren, kanayan, başkasına kıyamayan, kendinden başkasını kınamayan.. bu dünyada yaşamak ki; susku-çığlık, itaat-isyan, günah-sevap, cennet-cehennem arası.. 
.. aşk göksel şey.. göktekini yere düşürüp sek sek oynayana âşık denmez..
işte,
hâlâ ne’yi "âşık", "adam" bilirsin?!. kalbin ne müşfik, ne yüce!.




Cumartesi

gönül diyo ki...

ölümün var olduğu yerde, aşk da mutlak vardır; her yok oluş bir varoluşa tutunma isteği, hâtta ihtirası yaratır çünkü ruhta.. baktın, aşk mor örtüler altında sıtmalı ateşler içinde titriyor, onu kucaklamaya hevesli kollarında derman bulamadın, ne tabip bildin ona şifâ verecek, ne mezarını kazabildin acını erteleyip, uzaktan bak biraz aşka.. hem uzaklık eşyâyı daha güzel gösterir, biliyorsun!. hani dağlara da uzaktan bakılırdı, heybetini anlamak için!..
yani uzak dur!.

Çarşamba

yeni yıl tebrii.. peşin peşin..


2019 mutluluklar getirsin!. getirmezse de koy gitsin!. sırada 2084, 3015, olmadı 37725 var!. gelirse ve ömrümüz yer ve yeterse, görürsek biz, tabii!.

Cuma

guugıl teyze'nin...

... kalçasına bi 'aşk ve yalnızlık' yazdım, son verilere göre yaklaşık 105 milyon küsur sayfa getirdi önüme?!.
bunlar birbirine ezelde kaynamış?!. yanlarında siyam ikizlerinin esâmesi okunmaz!.

yalnızlık bi nebze izah edilebilir bi şey; de, 'aşk' içinden çıkılmaz, acaip netâmeli mesele.. akıl işi olsa hani, belki azcık bi erer de, aşk kalp işi.. kalp de öyle basit bi cihaz da değil, çözülesi.. kalp dediğin sonsuz sınırsız sırlar yurdu bişe.. akıl hiç ermez yani..

Çarşamba

gönül diyo ki...


... biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir..

gönül diyo!.

fenâ bi durum

ilk gençlik yıllarımdı; toydum sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum!. kafka ile ömrümde ilk ve son kez içtiydik beraber; o sıralar elimdeki tek kitabını ortaya serip, aramızda bi ön mütalaayla “dava”laşıp, benim henüz davasını kendimle göremediğim geçmişimi meze edip..

biriyle oturup bi “dava”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lakin biz daha da ileri götürdük işi; kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı olacaktım..

sonra… sonra canımız sıkıldı, sayfalarıyla rus ruleti oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..
o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, aşinaydı ve hep hazırdı, ben beş kez, beş sayfada arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise, patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan, oldukça ıslaktı.. bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı..
zaten kırık kafamı kafka’ya daha fena taktım.. zaten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..

birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.

sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lakin hedefini sıyırdı, sıyırdım..
hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..

o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresinin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum..

'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidaydalar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk, ayaklarımı birbirine dolaştırdım yine gelmedi, o yıllardır hayalim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim o tek kurşun puşt çıktı..

o günden sonra bi daha da denemedim.. “dava”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme davasına dönüşmüştü, dünyanın.. insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dava” aramızda sonsuza dek kapandı..

aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya..
“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martısı önce anlamadı beni.. lakin ben onu iyi anlamıştım..

sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu, martılar o yüzden birikmişlerdi başına..

sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum..
ötesine de gerek yoktu zaten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdaya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.

şu 'bağlama'?!. aradaki şu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.

Pazartesi

gönül diyo ki!.


ne iş lan moruk; bu yaştan sonra ne'ne gerek sosyal medya?!!.
...
şurda, birilerinin sayfalarına gidip yorum morum filan yazıp sataşarak, pişmiş aşa su, yıllanmış muhabbetlere limon sıkıp, hariçten salça olduğumu farkettim.. derhal titreyip, sürâhime, limonluğuma, kavanozuma dönüyorum..

inime dönüyorum; trajik sığınağıma
kendim çalıp, kendim söylemeye
kendi kendime
kendim 'kendimi' bi dinlemeye..

gülme zelâl!.


...bendim doğduğum dokuz doğurmuş acının dokuz memesine tekmil, yapışan!.

Pazar

ukde


usul usul açmalı pencereyi, perdeyi usul usul çekmeli; içeri hava ve güneş birlikte aniden dolarsa ciğerlere kramp girer, mütemadiyen gözü alır keskin ışık, âlemi göstermez olur.. usul usul çıkmalı maltaya, voltaya; usul usul alışmalı hayata..

tamam da, kendime asıl sormam gereken soru şu: ben bu dünyaya alışabilir miyim?!.
'uzak' yollardan geldim, gelmeye isteğim yokken geldim; bir avuç serin su, bir yudum huzur bulmak için..

dünya âlemlere göre bir nokta; kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek ‘nokta’yı fehmetmekmiş.. ve keşifsizlik ‘ukde’ demek..

(hayata, dünyaya yıllardır kendini hapsettiği ininden, içinden bakan adam ancak hücresinin penceresinden görebildiklerini, içselleştirebildiklerini tasvir eder.. ilk kez şahit olduğu bir güzelliği, öncesi olmadığı, benzeri bir şeyle kıyaslayamayacağı için kaleme kâğıda dökemez, resmedemez..
hani hayatının unuttuğu bir zamanından kalma satıraraları da değil ki bir şey sebep olsun da hatırlasın kalbi?!.
öle öle yaşayan, kendine yaza yaza ölen bir adam yıllar yıllı aradığı şeyi karşısında bulunca n’etsin de anlatabilsin ki?!. evvelce tattığı, bildiği, tanıdığı bir şey olsa diyecek derdini?!. ama yok, hayat bilmediği, hiç çalışmadığı yerden çıkarıp soruyor sorularını..
tek diyebileceği göğsünde taşıdığı rüzgar.. bi çıksa uçsuz bucaksız bozkırda nefesi tükenene dek koşacak..)

göğsü mühürlü bir sandık; yıllar yılı sıkı sıkı bastırdığı, kapağını hiç açmadığı, belki de içinde ne var kendinin de bilmediği, en gizli, en gizil, en derin yerinde sakladığı o sandık.. belki kelimeler; kelimeler açabilir onu.. kelimeler anahtar..

şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak yaşamanın, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dal; bir kalem.. kalemi aldı mı eline, âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, bir şey içmeden her dem ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulur sabahları, yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirir her günü; sonunda bir gün daha düştü ömürden, ‘şükür’ diyerek..
..
(adam kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki?!. istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorunda; çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yok.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut eder)

dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda dönmeli, ki felekler devretsin içinde, rahmet insin ruhuna, o da âdem içinde bi ‘adem’ âlem içinde bir ‘alem’ olsun..

hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine, tebessüm ettirdiğini görmekse ayrı bir neşve.. meğer acıyı bal eylemenin yolu acının içinden geçmekmiş?!.
(adam en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, zemheri baskını yok, yangın izi yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine)
..
(okumayı hep umursamış, başka yürekleri okuyarak anlayan adam, bu kez kendi yüreğine bakıyor; bir başka yürek gelsin, anne gibi sarmalayıp gözleriyle büyütsün, ‘bu kendi kalbin, tanı!’ desin.. kalp ki sırlar yurdu; biri dokunmadıkça kapısına, keşfetmedikçe açılmayacak)

kelimeler ezelde taksim edilmiş.. birine yâr olmayan gider ötekine sırnaşır.. şaşırırız eski tanıdığımızı, iyi tanıdığımızı, kendimize sevgili ettiğimiz kelimeleri bir yabancıyla kucak kucağa görünce.. biraz alışınca gözlerimiz, bu deriz; benim gibi biri tıpkı, kelimelerle arası iyi ve ben gibi de yaralı.. yara yoksa yazmak da yok!.
..
sarmaldır yürekler; birinden ötekine akış sürer gider.. kendin gibi bir kalbe rastladığında yaşamak dediğin şey aynı yerde, aynı nokta-ı nazarda sıfırlanır.. yaşayamamanın acısı ise, peşisıra katlanarak büyür..
..
cevaplarını bildiğim sorular çoğalıyor içimde.. kaç kez yaşadığım şey bu, yine vuruyor işte, hiç başıma gelmemiş gibi?!. nasıl yazmalı şimdi; susar gibi mi, ağlar gibi mi, söyler gibi mi?.
..
bir sabahtı.. yatağımda uyandığımda garip bir şey olduydu; adeta kendi kimliğime ve ismime yabancı biri hüviyetinde, kendimden başka bir insandım?!. insan da değil, bir böcek; g.samsa gibi?!.
sanki ne’nin yanında yatan başka biriydim de ondan evvel uyanmış ve şimdi onun uyanışını izliyordum.. sebebi meçhûl, belki de sebebi yok.. bir acıyı hayatla çarptığımda sonuç, tevekkül ediyor..

yaşadığıma seviniyorum, ölmediğime hayret ettiğim kadar.. çok gece çıkıp geceleri denize baktığımda yağan katre-i gam, bir hasretin değip geçtiği kalpte kanatlanan aynı itiraf:
içimde derin sular boğuluyor.. bil ki sular.. bil ki içimde.. bil ki boğuluyor..


hesapta ‘ukde’yi yazcaktım, ne çıktı?!. ukde’nin sekiz buçuk milyar anlamı var; duruma hadiseye, bir şeyin insan kalbinde ruhunda bıraktığı ize göre şekil alan, anlam bulan, tanımlanan.. her bir lügat benzer ama ayrı şey söylüyor ukdeye dair.. çok isteyip ulaşamadığın, içinde dert olan şeye 'ukde' demek geliyor içimden.. bunu tanımını daha yakın buluyorum  kalbime..

ukde; sonunu, sonucunu görmeyi çok arzuladığın, hitama ersin, son bulsun dediğin, çok merak ettiğin bir şeyin çözümsüz bilmece gibi oluşu, aklına yüreğine kanlı bir çengel takılışından duyduğun daimi acı demek; “ukde” biraz da belirsizlik karşısında canı dar eden endişe demek..

“ukde” kuşku da demek.. “ukde” derin bir acı da.. sevdiğim bi tanımı da, sevdiğinle, dostunla, yoldaşınla, yâranınla, yâreninle, yârinle vaktinde paylaşamadığın yaşayamadığın şeyin ondan uzağa düştüğünde çöken iç söken acısı, pişmanlığı demek..

bi başka “ukde”;
uğradığın haksızlık karşısında, vaktinde elin kolun dilin bişekilde tutulup, çaresiz kalıp ses çıkaramamanın sonradan verdiği iç yangısı demek; hesabı artık öte’ye kalmış, ömür boyu geçmeyecek yara demek..

ukde; en çok da, bir güzelliği vaktinde yaşayamamanın acısıyla, yıllar yıllar sonra bir güzellik karşına çıktığında “vakit artık çok geç” demek..
...

dayağı hak etti ama şimdi, şu 'ukde'yi şuraya astıranı okumakla!.
madem kendin uyumuyorsun be arkadaş, bırak da başkaları uyusun, değil mi?!. sayfana yapıştırdığın 'endişe'yi elemi ne diye bulaştırırsın el âleme de?!.

yok, ben akıllanmayacağım; gidip gidip onları buluyorum, sırnaşıyorum düşünceye?!!. kabahat bende!.
yok, ben acıyı seviyorum?!. ben belâya tırmık çekiyorum!.

Pazartesi

gönül diyo ki...


gönül çenesini şurda rastladığı insanevlatlarının yürek sözlerine pek sevindiğinden düşürür.. yoksa çok konuşmak 'gönül’e yakışmaz!' der hep o!.

işte, insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması hayatın ağır sınavlarında sıçrama yapmasına yardımcı olmaz, aksine büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..
böyle bi 'musibet'in bi insanevladına tebelleş olması, o insanevladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebeptir.. eğer o bi yolcuysa, yolundan etmeye, iş güç sahibi bi ademoğlu yahut havvakızıysa, ki fark etmez, 'insan' olması kâfî, işinden gücünden olmasına, enerjisinden, vaktinden çalınmasına neden olur.. e, hâliyle de ve doal olarak da, 'vakit' de bir tür 'nakit' olduğundan; çantasından cüzdanından, parasından pulundan ufak ufak tırtıklanması anlamına da gelir ki bu, gönül de bunlardan çok tırsar..
yani,
böyle bi büyük hata yapıp halt yediğini fark ettiğinde gönül kendini fena paralar ve yürek soğutmak için de kendi içine çekilir, daha çok yanar..

lan kız gönül, demek ki şu tür bi 'ilgi' sahibi için de zarar, muhatabı için de.. son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, zararlı ve sevimsiz bi şey yani, maazallah!.
..
gönül şurda demeye çalışıyo ki yani, sayın yazıcı ve okuyucu;
belki bitirmeniz gereken bi okulunuz, sınavlarınız, zor bi hayatınız, bi işiniz, meşguliyetiniz, mesûliyetleriniz var, biz de burda kendi kendimize yeşillenip mavra sıkıyoruz?!.