Pazartesi

bozdum ezberlerimi…

sevdâsı kancıktı şehrin

cilvesiyle sıkıfıkı koalisyon

bir kirpiyle sevişmeye kalkışmaktı..

c-5’ini bilmez herkes mamak’ların

yılların serî katili ‘ulucanlar’ı

meşhûr îdam sehpasını…

mamak, metris işkencelerini

paşa katliamlarını..

eylül sonrası kırıp hazana bıraktığı gencecik fidanı

hiç çocuk sevmemiş ellerin piç ettiği baharları..

kirli karanlık pazarlıklarda

sam amca’ya tekmil

nasıl üç kuruşa satıldığını..

ne kadar kanıyorsan

oncadır insiyakın..

tırnak içine aldığıncadır cesâmeti kalbinin

o kadardır

ve orda kalır..


yürek evrendir oysa

ve yeryüzü serâpâ kan…

keşke daraltmasan!.

eyy!.

‘…. ışığımı benden râzı olduğun an söndür!.’

baktım…

… endemik çiçekler gibi nâdide kızlar geçiyordu hayattan…
‘allah' dedim içimden.. ve; ‘ne güzel yaratmış sizi Yaradan!. nar tanesi, bal peteği, üzüm salkımı!.’..
ve ekledim sessizce; '... ayınıza bağışlasın!.'

‘ne iş lan moruk?!!.’ dedim kendime sonra;
‘… efeyse efe, seymense seymen, zeybekse zeybek!. neyim eksik benim lan "kadıoğlu"ndan?!!.’

bi düşündüm sonra, boş bulunup, bir anlığına düştüğüm o boşlukta... ‘kadıoğlu zeybeği?!. tam dokuz dakika?!. icrâsı da acaip zor ve hayat da çok kısa!. zâten de sen yolun taa başında, hayatta kısa çöpü çeken adamken?!. yürü git lan!. sonuna!.’

senaryo

kahraman... kimi yaşar, kimi yazar, kimi oynar.. yazara bu kim diye kimse sormaz.. kimse merak edip araştırmaz; oynayanı bilir herkes..

‘masal satmak’

böyle derlerdi anadolu'da masal anlatmaya.. girizgâhlarında o meşhûr replik; "bir varmış bir yokmuş allah'ın kulu çokmuş çok söylemesi günahmış"... vallaa böyle başlatırdı büyükanam rahmetli, ondan duydum.. işte, günah da olsa çok sevdim çok konuşmayı ve çok söze yalan karışır çok söz yalana sarılırmış.. çenesi düşük de değildim oysa?!. sordum; yıldızım fenâ düşükmüş yıldıznâmelere çok baktım; nereye de düşmüşse artık?!!. bırakmıyor işte yakamı kelimeler; ve en ateş olanı “aşk” belli ki kızgın sözle dağlanmaya soyunmuş utangaç alnım belki bu yüzden “ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime ar-ı nâmus şişesini taşa çaldım, kime ne” diyen Pîr gibi bile bile dâra da çekileceğim; kaçarak herkesten.. oysa biliyordum aşk acılarının ve dil yaralarının öpülünce geçmediğini..

medeniyet bizdik…

... elbet müntehiliz; (ç)aldıklarımız yitik malımız..

ne

"yüce dağ başında bir garip kervan anam dizlerimde kalmadı derman" ... kovanını yağmaya açmışsan kızmayacaksın talana..

arsenik tadında mektuplar…

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü, habire 'dibinden keserim haa!!.' modeli bi sünnetçi korkusu verip günyüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı lavuk güyâ?!!. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla.. yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lâkin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. bir nevî intikamdı bu; ve böyle yapmaktan büyük haz duyacaktım ama şu acıklı eylemim onun hiç de biyerinde olmayacaktı.. küsmüştüm... ama kime?!. ve neden?!. yine de; hani ‘beşkenar bi üçgen’, ‘her üç konudan beşinde uzman, her üçünden beşi, bâzı memleketim insanı’ ifâdesi kadar uçmuş ve saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de biyerinde olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben otantik, eksantrik, oporijinal, fıtrî şeyleri seviyordum hep, çünkü yanıltmazdı fıtrat, ilk çıkış, orijin..

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı, en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazımdı; azcık dirençli yâni!. biz buna ‘bileğine yüreğine sağlam, maçasına sıkılık’ diyoruz!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti.. konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamakta bayaa kıdemli bi sokak adamı 'sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır!. sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmalı!. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve en okkalısından!.' diyordu, iddiayı ispat kabilinden.. tuttum kendisini!. (aramızda kalsın rûhi aabi, onuncu tekil şahıs bi bilge filan değildi aslında bunu diyen.. bunu diyen düpedüz ben kendimdim ve hep olduğu gibi yine kendime.. en iyi sen bilirsin rûhi abi, öne çıkmayı, parmak ucunda olmayı, görünmeyi hiç sevmediğimden çoğu sözümü sanki başkaları söylüyomuş gibi yazıyorum şurda!.)

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm” lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye?!!. nerdeee!!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!. bi tek sana!. yazdığım da ne ise?!. bi yığın zırva!. iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, ne demekse de; büyültücü küçültücü bişeyler, spreyler, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, kampanya, bi bişey teklifi getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!. kutuya mektup hariç her bişey düşüyo anlıycaan!. "spam" diyolarmış sanal dilde?!. her ne halt demekse de şu "spam"; ondan çok düşüyo yâni!. sahi "spam" ne demekti; bi sıpa sahibi birinin ons “sıpa’m” demesi gibi bi şey mi?!. uzun zaman boğuştuktan sonra sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutumun ruhu.. oysa ben gelişi, varlığıyla şereflendirecek, ömrümce minnet duyacağım, her gelişini eşsiz kelimelerle kutlayacağım, mektuplara boğacağım aziz misâfir gibi gönlümde ağırlayacağım baştâcı mektuplar bekliyordum.. bekliyordum ve o hiç gelmiyordu!. seslendiğinde boşluk bile konuşurdu insanla icâbında!.

Cumartesi

nekrofili…

aynı analardan doğmasak da aynı acıların yoğurduğu analar doğurmuş bizi aynı şehirler büyütmüş kucağında aynı kenar mahallelerde geçmiş çocukluğumuz aynı bahçelerine dalmış gecekonduların ve aynı erik ağacından düşmüş aynı köpeklere dişlenmiş aynı anda bulanmış içimiz aynı anda kusmuşuz.. ellerimiz aynı sofralara uzanmış aynı zeytinlere çatal batırmış kaşık sallamışız aynı çorba taslarına aynı kepçeleri yemişiz kafamıza aynı anda azarlanmış ve aynı anda susmuşuz.. ve; büyümüşüz aynı başkent yağmurlarında ıslanmış delikanlı çağlarımız aynı güneşi ısıtmış içimizi aynı kızı sevmesek de aynı kızlara tutulmuş aynı kızlar bekletmiş ve sonra terk etmiş bizi aynı anda nefret edilmiş aynı anda unutulmuş aynı sokaklarında kaybolmuşuz.. aynı okullara girmiş sonra aynı anlamsız boykotları kırmışız, pervasız aynı öğrenci evlerinde, bi gecede devlet yıkmış, devlet kurmuşuz; sonra sıkılıp aynı yurtların koğuşlarında sabahlamaktan aynı fakülte 'hergele'lerine uzanmış aynı kantinlerinde çaya sohbete dalmış, sınıfta kalmışız.. ardından aynı 'eylül'ler gelmiş aynı karanlık ellerin, aynı düzme fezlekeleriyle aranmış aynı bekçiye enselenmişiz geceleri ayan beyan ‘netekim’ ‘netekim’, aynı coplarla ıslatılmış aynı 'askı'nın terazisinde tartılmışız, darasız ve okkalı aynı uzun ve ıslak ‘terapi’ yatı(rı)şlarından sonra soğuk betona... onca usta 'paşa' ellerce 'terbiye'ye rağmen yine uslanmamış yıllar sonra kuyruk ve kulaklarımız düşmeye yüz tuttuğunda aynı karanlık mahfillerden gelen aynı mâsûmiyetten süzülme tahliye raporlarıyla bırakılmış; iplerden aynı anda kurtulmuşuz.. yani aynı uçurumlarında dönmüş başımız hayatın gerçeğine aynı anda uyanmışız.. derken; aynı okulları yine bitirememiş aynı anda aranmışız askerlikten aynı anda bakâya kalmış aynı firarda yakalanmışız.. aynı kıtalarda tâlim etmemiş çıkmayıp eğitimlere aynı çavuşlara kafa tutmuşuz.. aynı mangalarda öğrenememişiz sağımızı solumuzu aynı 'disko'larda yatmışız; katıksız hapis kaçıp bir hafta sonu aynı çarşılarında kazıklanmışız aynı esnafa.. ... aynı yıllardan sonra büyümüş şehir, metropol olmuş aynı anda yapayalnız kalmışız aynı ışıksızlığa alıştırmış gözlerimizi aynı yarasaların gözlerinde büyütmüşüz nedensiz yaşama korkularımızı aynı anda sürgün etmişiz kendimizi bibaşınalığımıza.. aynı dehlizlerinde yürümüşüz hayatın ‘sonra’sına aynı hüznün agoralarına inmiş aynı kelimelerin ördüğü hüzün duvarlarına toslamış aynı sararmış teksir kâğıtlarına yazmışız bilinmez hikâyemizi ve şiirimizi.. yokmuşuz aslında biz hiç yaşamamışız ve aslında biz, nekrofilik bir ebenin eline çoktan ölü doğmuşuz; o 'uğursuz eylül'lerde 'onikisi’nde..

Cuma

gönül diyo ki…

gönül, kendini köpek bi pişman yalnızlıktan,
her gün, günde bi milyon öldürüyo..

müstehaktır cehennemi!. kendi etti kendi buldu!.
mis gibi laylaylom, vur patlasın, çal oynasın; bi yaşamak dururken, gitti 'aşk'ı seçti?!.

birileri cesâret sanıyor, cehennemi göze alışları,
"yürek yemiş" falan diyo?!!.
câhil cesurluğu lan bu; belâya tırmık çekmek!.
gönül yürek falan yemedi!. ateş içti, taş yedi!.

ve ama aşk da en güzel belâ bea!.
öyle olunca, insanın o sevdiği dilinden içtiği zehir yanında cehennem ne!.
öyleyse yansın sonsuza dek, ateşler içinde!.

bir gönlün sevdâya düşüşü ateştir,
kurtuluşu da ateştir..
acıma da tutarsa eli aşkın,
vaz da geçerse dili, yakmaktan,
âh olsun!.

yazmak…

“yaz” diyorlardı hep?!!. “.. sen yazmalısın”?!. kime?!. niye?!. ve neyi?!. ve nasıl?!. yazamam!. “yedi uyur”lardan biri gibi… uzun bir uykudan uyanıp, her şeyin nasıl da değişip başkalaştığına, nasıl tanınmaz hâle geldiğine şâhid olmak çok acı.. tasvir edecek takatim yok.. içimdeki yıkım çok büyük; geçmiş güzelliğiyle kıyasın vereceği acı çok daha büyük.. hiçbir şey bir güzelliğin gördüğün ilk hâlinln verdiği o eşsiz hisse eriştiremez.. ve ‘kabul’ yeniden inşâ değil.. söz söyleme sanatı gibi.. yenilerde günde milyon kitap yazılıyor.. ne söylerse söylesinler, ne yazılırsa yazılsın, geçmişin klasiklerinin rastgele açılan bir sayfasının bir satırına, son sayfasının son noktasına dek peşisıra soluksuz sürükleneceğin tek cümlesinin okurun önüne açtığı büyülü dünyasına götürmüyor.. daha ilk cümlesiyle eşiğinden adım atıp esrâlı dehlizlerine bir kez daldığında, daha ‘neler oluyor’ diyemeden hayâl gücünün sınırlarına götürüp damarlarını çatlatacak kadar içine çeken bir tecessüs çepeçevre çoktan kuşatmıştır hissiyatını.. karşısında kala kalan, kendinden geçmiş, şevk kıran bir hayranlık… onlara baktıkça nasıl yazacağının, yazabileceğinin çöküntüsünün altında kalır bütün hevesler.. irâdeyi aşan, yargıları târûmar eden, boğazına dek dolu, engellenmesi imkânsız denecek kadar zor şahlanmış iştiyak, dur durak bilmeyecek şahbaz ihtiras daha doğumunun başında, kursakta çöp olur âdetâ.. roman ve yazacaklar, yazmayı deneyecekler için rahatsız edici bir gerçek.. yazı başına her oturduğunda bu gerçekle burun buruna gelmeyen, yazıp geçenler sayılmazsa, yazarların fiyakasını bozan bir durum bu.. onları esas alanları bekleyen tehlike ise kelime dökemeden karşısında kalakalmayı koyu bir endişe, koyu bir üzüntü olmaktan çıkarıp mâsum ve sevimli bir hâle bile getirecek kadar ne yapar ve yazarsa yazsın, imrendiği, öykündüğü eserin bir ‘replika’sından öte geçememe acı durumu!. yılmamayı seçip ve önce o yazar kibrini ve gururu bir yana bırakıp, dünyaca kabul görmüş klasiklerin yol göstericiliğini kabul edip, boyun eğip, her birini önceliğe alıp lâkin bu kez derinine tahlillerle, ciddî okumayı sürdürdüğünde yazmanın git gide büyük zevkine de eriştirerek kendini, yazma niteliğini artırır.. bu aynı zamanda, karşılarında kendini bağladığı meyûs zincirlerinden artık kurtarıp, özgür kılacak, özgünlüğüne götürecek şeydir de bu!. yazmanın kendine özgü müthiş bir zevki, şehveti, esrârı, çekimi, kimseyi, hiçbir şeyi dinlemeyecek, önüne geçilemeyecek ihtirâsı, yeryüzünde yüzbin milyonlarca da heveslisi var.. bu çok tabii, itirazsız ortak kabul edilir şey.. problem, dile hâkimiyet, sosyoloji, tarih, psikoloji, coğrafya bilgisi birikimi ve kaliteye sahip olabilmek.. her şeyi teslim alınmış, yerine rüzgârda üzgün sallanan bir bayrak, coşkuyla söyleneceği günü bekleyen bir ölgün marş ‘bağışlanmış’, başı hep öne eğik ülkelerin ölümcül mücâdele gerektiren fecaat durumu.. büyük erozyon, haraplık, aşınmışlık, en verimli katmanları akıp gidip başka yabancı mecrâlarda yok edilmiş, yerine soğuk, donuk, metalik, grî, hacimsiz, asıl ve asil kodları silinmiş, ayarları bozulmuş, genleriyle, geleceğiyle oynanmış, besleme bir kültür konmuşluğu.. bunu demek, bir yazar adayının “yazar neresiyle yazarsa okur orasıyla okur” muhteşem i.özel mottosunu hafızasının mendil cebine koyacak olmasının bir diğer izâh şekli.. ve şu büyük problemin çözümünü arayacak ve anlayacaklar, yazacaklar için kesin formülü içinde eritmiş, serlevhâ edilecek müthiş tespit.. dileyen buyursun, nerden istiyorsa oradan yaksın!. bir “yazar” ve “okunur olma”… her yazarın erişilmesi zor rüyâsı… nasıl gerçek olur?!. hangi sâik ve yeter ve gerek çabayla?!. bu büyük hayâlin, büyük arzunun gerisindeki neden o sayıda engin ufuklara sahip insanın birikip o aralık için doyma noktasına gelip, taşması değil.. keşke olsaydı.. bu, bir toplum için övünülesi bir zenginlik olurdu.. bu ülkenin yeryüzünde başka hiçbir ülkeye nasip olmayan, kıyamete dek de olmayacak, üzerine çıkılamayacak, tavanını değil gökkubbesini delecek kadar güçlü, özgün, müthiş bir gerçeği var; muhtevâsına bakmazsan, sınırsız takdir edilesi, bunu yerden yerin dibine kadar hakeden muhteşem bir ‘özgüven’?!!. bu özgüvende en büyük pay yazar olma heves ve iddiasının elbet.. bu her zaman karşılaşılabilir bir şey.. anlaşılabilir de.. lâkin modern zamanlarda onunla atbaşı giden bir şey daha ve aslında içerden vuran asıl tetik, popüler kültürce zihinlere zerkedilmiş, sürekli parmak ucunda bir şöhret, beraberinde getireceği kolay ve kestirmeden çılgın kazanç, ondan da öte, sonrasında o hep parmak ucunda, en zirvede olacak oluşun başdöndürücülüğünü yaşama şehvetinin karşı koyulmaz çekimi, çağrısı.. aynı zamanda çokça yazarın hareket düğmelerine basılmış gibi aynı anda ortaya çıkış sebebi de bu.. tazyik, sayıyı zaman zaman patlama noktasına getirir.. o zamanları perde gerisinde, uluslararası, açık/örtülü servislerin beslediği, imaj ve algı yönetimiyle, toplumları çıkarlarına uygun ve tehlikesiz biçimde dönüştürmekle vazifeli ajansların, kuruluşların kontrolleri altında birilerini piyasaya hazırlama, sürme çalışmaları belirler.. zayıflatılmış, zaaf sahibi edilmiş, kolay yönetilir hâle getirilmiş muz cumhuriyetlerine has bir şey, bir günde, bir anda gelen şöhret.. bazen dünyanın kendi etrafında dönüşünden de hızlı, bir saatte, piar, reklâm, kampanya pompalaları, ajans çalışmasıyla parlatılan… bütün bunların, yazılıp bir günde yayımlanan roman sayısının çokluğuyla ilgili ciddî bir fikir veriyor olduğu düşüncesi haksız ve yersiz sayılmaz.. tam tersi, yazın dünyasıyla ilgili ülke gerçeği.. seçki tasası olmayan, ortak dil ve ortalama beğeninin sık gözlü eleğinden geçmemiş çok fazla sayıda romanın yayımlanmasının temelindeki ciddî gerekçelerin en önde duranı belki.. durum; tıpkı bir kurbağının dilini bir filin arkasından poposuna son hız fırlatıp, onu kendine çekip yutma denemesi gibi?!. zavallığın resmi!. sonundaki acı gerçek; içini doldurmadan boş kimlik ve kişilikle ortaya bir özgüven patlamasıyla çıkıp, piyasa yapma denemelerinin sükût-u hayâle uğratıp verebileceği en kötü sonucu vermesi; zaman kaybı, kâğıt, servet, ümit isrâfı, beyhûde çaba, hayattan edecek kadar mutsuz son.. problemi çözüp bu acı gerçeği bertaraf etmenin, roman-romancılığın içine düştüğü bugünkü içler acısı kötü hâl ve gidişten kurtulmanın tek yolu; dünyadan ülkeden topraktan coğrafyadan toplumdan katmanlarından geçmişten gündemden sokaktan hayattan insandan hâdiselerden kültürden medeniyetten haberdar olmak.. bu kadarı da değil, yerli ve katışıksız olup, bunların hepsiyle yakın alâka kurmak ve yüzde yüz barışık olmak.. ancak u saikler üzerine kurulu bir roman günde yayımlanan bin roman arasından sıyrılıp o ‘mutlaka okunacaklar’ rafında yerini alabilir.. .. senin sorunun ne mi lan nezir?!. senin sorunun yazamamak değil!. bal gibi de yazabiliyorsun!. senin sorunun kendine güvenmemek, insanlardan, adından, tanınmaktan şöhretten kaçmak.. bide ‘neye yarar ki böylesi bir dünyaya kelime doğurmak’ demek, bir de ‘söylenecek her şey zaten söylenmiş’ demek, bide öyle çok bizzat kendi yahut hayran kitlesi nefesiyle şişik, burnu Kaf'larda 'yazar' var ki piyasada astronomik rakamlarda anasını satiim enflasyonla yarışıyo?!. işte, yazmak dediğinde böyle düşünen bi dinozordan hadi gel de yazı bekle şimdi?!.

Salı

lelia…

geceye kar düşer leylâ geceye har düşer; biz hep üşürdük… .. bütün zıtlar iç içe sende yüzünde melâl, gözlerinde intizar hayata sırtını dönmüş yalnızlığın dışın sükûn, gün güneş iç odanda kopan kızılca kıyamet nice sessiz vaveylâ var ve yasaklar aykırılıklar ve ayrılıklar... .. sen kanadından vurulmuş denizkuşu sessiz ve kendi çığlıklarından ürken.. seni çözmek, yâr sevip derin bir yardan düşmekten zor ve karac’oğlan misâli, bir türkmen bozlağına konuk olup yâr göğsünün düğmelerini, bir iskender vuruşu bekleyen düğümü çözmekten... leylâ, sen içimde imkânsız kördüğüm!. (varken yok, yokken varsın kimse duymaz seni tutmaz elini kalabalıklar varlığın suskun’un duyulduğu kadar…) niye hep yalnızdır adın leylâ; ve 'insan ve 'asil'?! niye asildir insan içi yalnızlıklar ve;ç muradı bir kıyı bulmaktır yorgun her sandalın?!. açmasa da göğsünü acıdan gayrı bir liman geçmese de çölünden yolunu kaybetmiş bir göç kuşu ve bilmese kimse kaç yanmışa gölge bakışın avuçların kaç annesiz yavruya yuva unutsa ardında göçüp giden her kervan sormasa da adını kimse leylâ; adın ürkek bir ceylan sevdan sonsuz umman ‘aşk’ dedikçe sen, içimde gülümseyen yan geçmemeli aşktan!. leylâ, belirsiz sızım sarmaşığı kaderimin, alın yazım biçilmiş ekinim savrulmuş harmanım ekmeğimin yarısı, umudumun mayası ve merhemi yaralarımın.. .. (ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım; ve ey en iyi bildiğim ‘yabancı’!. senin, yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış ve unutulmuş ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin, sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca yanıbaşına konar kimsesizliğimin!. leylâ!. ey tenhâ ruh ey ‘yalnızlığım’!. ben, leylâsız mecnun ben, ‘sensiz’ bir mecnun!. gitme!.)

Pazartesi

selâm olsun!.

"zenginlik gurbette vatan; fakirlik, vatanda gurbettir." hz. ali

Pazar

kelimelerle…

bitmeyecek bir kavgaydı, ömür törpüsü kelimelerle kavga; başında gözlerini kırpmadan nöbet bekleyerek, saatleri bir bir devirerek, her gün takviminden bir yaprak daha düşürerek, bir gün daha gitti ömürden diye sevinerek... saçma sap düşüncelerin sorgulanma ihtimâli çok yüksek olduğundan, sahibince bi açıklaması, avuntusu da hazır edilir, hazır tutulur bi kenarında; rezerv, konserve, tedbir, ola ki hani âniden sorulur, şöyle ki; 'hiç değilse kırılıp dağılan, kopan şeylerin gerçeği insanı hiç yanıltmıyor!. buna sevinmek gerek!.' ... derken, sonra... sonra; bir ‘kelime’ gelir, sürüp götürür göğünü saran grî bulutları; güneş çıkar, yıllardır duymadığın, görmediğin, bilmediğin ve hiç beklemediğin bahar geliverir.. sen o ‘kelime’ misin zelâl?!.

doğum günüme…

ağustos 12'ye yazı.. hep duyar dururum şu pazartesi sendromunu.. diğerleri gibi, günlerden bi gün oysa.. yani “yıl”ın yıl, “ay”ın ay, “hafta”nın hafta oluşu gibi, “gün” de gündür.. o halde şu pazartesi ne diye bi sendrom filan îlân edilir ve olur ki?!!. niye de gelsin diye heyecanla ipini çekerek beklemek yerine ‘pazartesiler olmasa yahut bi gelmese lan?!' yahut da 'gelip, haftanın başı daha ayılmamışız şurda sabah sabah, daha ilk saatinde bi dikmeden bi çektirip geçip gitse de hayırlısıyla kurtulsak bi şunun sendromundan?!’ der ki âdemoğlusuları, havvakızısıları insanısıevladıları?!. ödenecek çeki, kapatılacak hesabı, geciken faturası, gününde verilmesi gereken vergi beyannamesi, kesin yatırılması gereken bi banka kredi borcu, taksidi filan olanı, hastanede taburcu olmayı bekleyeni, mapusta tahliyeye gün sayanı, bi yolcusunun gurbetten bi sılaya dönüşü, bi sevgiliye kavuşma vaktini dört gözle bekleyeni anlarım da, hani şu memur, işçi, çalışan, emekçilerin şu pazartesiye durduk yerde gıcıklığını hayatta anlamam?!. yani ki şu mîlâdî takvime göre haftanın baş günü olarak belirlenmiş günü bi umut günü ilan edenleri düşününce, şu pazartesinin bi sendroma ev sahipliği yapan kasvetli güne “gelmesin”, yahut da “hemen geçsin n'oolur” demek, baştan kabul ettiğimiz takvimden itelemeye, zorla düşürmeye, kendimizden ötelemeye çalışmak?!. şu pazartesi olmasa ne olacaktı acaba?!. ne olcaktı, elimizin körü olcak, ardından gelen “salı” hafta başımız ve mevcut "salı" da “salıertesi”miz olcak, gün sayısı altıya düşçek, kaç bin milenyum sonrası bile şimdiden hazır tüm hesaplamalar altüst vaziyette, astronomi çıldırcak, şu takvimi kullanan ülkeler topluluklar kafayı yiycekti.. yani adı “salı” olan yeni bi pazartesimiz olcaktı ve biz şu sendromdan sittiin sene bi ömür yine kurtulamayacak olcaktık!. lan olum, gelin, ya bi takvim deiştirelim şurda ve maya aztek arap çin mısır sümer, yaut afrikan, ya da her neyse işte artık ondan, başka bi takvim seçelim, ona göre hareket edelim, ya da silelim kafamızdan da vazgeçelim şu suni düşünceden!. allahın bütün günleri, acı tatlı bişe getirse de uğrusuz filan değildir, güzeldir!. uğursuzluk bizim sakat kafalarımız, hastalıklı düşüncelerimizdedir.. yani böyle bakınca "pazartesi", "ayın onu üçü", "baykuş öttü", "aralarımızdan olmasa da, karakedi önümüzden, biz merdiven altından geçtik", yok "yan yattı, çamura battık biz", "yok ebenin örekesi" gibi bişey olup çıkıyor.. bir kere, öncelikle: pazartesi öteki günler gibi tıpkı, günlerden bigün.. ayın on üçü: ay içinde gelmek için sırasını bekliyen günlerden herhangi biri; "on üç"ü baykuş öttü: öter, noolmuş?!. baykuş da tıpkı serçe kanarya saka, yahut ispinoz, yahut da bi horoz, öten her bi kuş gibi bi kuş değil mi?!. yani bi kuş öttü sadece!. karakedi geçti önümüzden: peki, erkek mi dişi mi, yahut ikisinin ortası bişey mi?!. cinsiyeti mühim değil, rengi de.. beyaz da olabilirdi, sarı da, kül rengi de.. bunlar normaldir, ama mavi bi kedi geçerse işte asıl o bi değişik bişeydir.. ve ama şaşırtıcı ve ilginçtir yalnızca, yine “uğursuz” filan, hayatta değil!. merdiven altından geçmek: madem de yemiyo geçme aslanım sen de!. gerçi geçsen de bi yerine bi kafanı çarpma, çıkmış bi çivisine takılma, bir yerini, meselâ kestaneni çizdirme riski vardır en fazla ya da bi tepene düşme tehlikesi.. hepsi o kadar!. yan yattı, çamura battık biz: yan yatabilir dik duran, yürüyen her şey ve yan yatınca da çamura da batabiliriz bi şekilde.. mamafih "çamura batmak" da iyidir.. allah korusun, "çamura yatmak" kötüdür.. zaten de bazı çamurlar şifâlıdır.. olmasaydı bizzat mahalline gidip de kimse "çamur banyosu" yaut da hayvansı dürtüleri azmış azgın, azınca, kasıklarından fazladan bi bacaa daha çıkan üç ayaklı eşeklere göz ve el zinası ziyafeti çektirmek için bi izletmek amaçlı, karılara bi "çamur güreşi" filan yaptırılırken “a, sivilcelere egzamaya iyi geliyomuş la!.” yahut “ayol!.” diyerek çamur havuzuna atlamaz, gönüllü boğazına kadar gömülmez, yahut da estetik merkezlerinde eline yüzüne sürdürmez, orasına burasına sıvatmazdı.. yok ebenin örekesi: ne başka bi anlam arıyon?!. bildiin öreke işte; ebenin örekesi?!. neyse, konu pazartesi ve sendromuydu.. pazartesi hiçbi şey ifade etmese bile, gelecek bi günü beklemenin içinde bi umut da olduğunu bilip unutmadan; pazartesiyi de güzel günlerinden bi güne çevirebilir insan en azından da bi mutlu olur.. yani!. neticede pazartesi, tıpkı papatya fallarında olduğu gibi, bi endişe bi umut, ‘gelecek gelmeyecek’ şeklinde, biraz da tedirgin belki, ama heyecanla da beklediği günlerden bi gün olabilir insanın.. değilse de şayet, ne çabuk unuttuk lan, örgüsü bugün bile çözülememiş faili- meçhullerden s. ali’nin “görecek günler var daha, aldırma...”sını yaut da sırf şiir yazdı yahut okudu diye mapuslarda canına tak ettirilen, yine de umuttan vazgeçemeyen adamların yiğitliğini, nazım’ın “güzel günler göreceğiz çocuklar”ını, yahut da n.fazıl’ın “sonsuzluk kervanı”nı, yahut da ahmed arif’in “anadolu’sunu, daha da nice şâirin nice “umut” şiirini, en güzel umut filmleri meze miydi lan bunlar yoksa canımız çektikçe masaya çağırdığımız, ağlaklı umutsuzluk sofralarımızda en ortaya koyduğumuz?!. “pazartesi” güzel bi gün bence!. bence her “pazartesi” güzel bi gün; çünkü hâlâ nefes alıp verebiliyoruz.. eğer ki nefes alıp verebiliyosak, allaha şükür sağlığımız da yerindeyse ve de çıkmamış canda da geçmemiş, gelecek her günde de nası da bi "umut" varsa gelecek pazartesiler de günlerden bi gün olduğundan umut vardır ve beklemeye değer.. umutla beklemeli yani!.