lan kız gönül, senle konuşmaya bayılıyom lan!.
bir şey tutmuyor söylerken, nasıl da sarih ve ne de rahat söylüyorsun, içim serinliyor..
acaip kızgın, acaip kırgın, acaip küskün olduğun zaman daha da bi açılıyo çenen, dilin daha da bi acaip keskin; bırakmıyosun kıyım kıyım kıymadan, ince ince doğramadan!.
hâliyle de oylum oylum, fidan boylumsun!. ama var ya, acaip keyf alıyorum sen böyle küfür-kâfir konuşunca!. biliyom, şimdi içinden geçiriyosun tam da burda, lafını koyuyosun içinden, ‘nooluyo lan, mazo musun, nesin’ diyerek?!.)
istediğim hep bu oldu kız lan gönül; biri yazsın artık ne olur diye yakarırken, istediğim tek şey, sen gibi konuşsun benle, yani sen gönlüm gibi!. ve ben böyle yazayım yazacaksam o birine, böyle ‘en’ değil, tek sevdiğim tarz..
söylerken neyi saklamamam, neyi sakınmamam gerektiğinin derdine de düşürmeyen biri olsun,
sevdiğim kelimelerle konuşsun ve apaçık.. beni sınırlandırmasın, bi sınır filan çizmesin, ne söylersek söyleyelim anlam kayması yaşamayalım aramızda, kuş dili ile konuşmayı getirmesin hiçbir şey, zorlama olmasın..
kuşdili, karnımdan, yakama konuşmayı hiç sevmediğim gibi o da sevmesin, doğrudan söylesin.. zaten de derin anlamı doğrudan dirrektten dile getirmekten daha güzel ne var ki?!.
hani insanın bi sevdiği, bi seveni olsa, iltifatın tenkidin sevginin sevmenin bunu söylemenin dilinin cinsi cinsiyeti olmaz, aranmaz öncelik sonralık, sıra; kim önce ne hissederse o, o söylesin, hiç çekincesiz!.
yani olm lan gönül,
ilk söyleyen yiğitlik nişanını kazanır, yiğitlik onda kalır..
bazıları işte, akıl edemez, etse diyemez, utangaç dallama mahlûkların tekidirler.. ve anla ki atak cüretkâr pişkin değil..
ona miskin, uyuz, sinameki, mızmız da diyebilirsin elbet kız gönül, ama bazısı değil işte, öyle değil.. yırtık değil bazısı.. hayatta olamazlar da.. anlayan da anlar onları, bilir..
işte yani gönül, sen bana acaip içten(!) böyle nitelemelerde bulununca niteleyen nitelenenin baştâcı oluyor, nitelemeye bakılmıyor, askıda, havada, gölgede kalıyor, ya da ilk meltemde gidiyor senden ötelere..
meltem dediğim; anlam, anlayış, kavrayış.. kişinin eksiksiz anlaşıldığını bilmesi elbet kıvanç verici bir şey, eşsiz gizil bir mutluluk tattıran birşey..
kâinattaki her şey künhüne varılmayı, bilinmeyi, doğru tanımlanmayı, anlaşılmayı beklemez mi zaten?!. bunun için var ve bunun için yaratılmış değil midir?!.
fakat işte, bazen de noksan anlaşılma hâlleri yaşatır ilâhî cilve.. bu da müthiş güzeldir.. insanın bi sevdiği tarafından eksik yahut yanlış anlaşılır olması bile sanırsam güzel bişeydir; yani, bakarsan, kalbinle bakmayı bilirsen..
yanlış anlaşılmasın da noksan anlaşılsın.. soluklanıp durup dinlemenin ilk menzilinde bindiği binekten iner yanlış anlama, anlaşılma..
noksan anlaşılma ise, hani hafif şehlâ bakış gibidir; en güzel gözden daha çok dikkat çeker, muhteşem sevimli, sıcak gelir ve baktıkça bakası, bakılası..
noksan bi tamlık… şehlâlık gibi.. anladıkça her şey yerli yerine oturur, sevimli bulmak, ciddi sevmek, varlığıyla gurur duymak daha bi başa oturur, daha bi güzelleştirir, zaten güzel her şeyi..
demem o ki gönülcüm, konu bırak dilediği yere gelsin gitsin.. zaten de bütün demeler bir tek şeyi demek için değil mi?!. ne söylersen söyle, sonunda tek şeye varır; ‘anlam’a!.
‘anlam’ dediğim tek kelimeyle ne mi?!.
belki de tek kelime yetecek bunu anlatabilmeye, ama bu kez ben oraya getirmemek için, yani tam merkezine sözü dağ tepe ırmak dolaştıracağım yine, çünkü en küçük bi şeyi bile doğrudan söyleyememek, karşında sözü dolaştırmak benim yegâne tabii sevgimi ilgimi iltifatımı ifâde şeklim.. bak, aracım değil, şeklim diyorum?!.
benden bişey de değil bu; yaradılışımdan böyle.. anlam dediğin zaman direnemiyorum, dayanamıyorum, ufacık bi anlam karşısında eriyorum, biliyosun; bütün ilgim sevgim, karşısında diz çöküşüm ‘anlam’a şu hayatta.. anlam yoksa da yemişim hayatı, dünyayı!.
‘anlam’?!!!. az sonra!. ve ‘çok’!.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder