bana asil bir ölüm dile zeldâ; şöyle fiyakasız, merasimsiz, en kimsesizinden!.
Pazar
sonra işte...
sonra zelâl... sonra yazarsın işte, yeniden.. dayanamayıp, katlanmayıp sancısına..
garip tevafuklar ürkek şaşkınlıklar doğurur.. tuhaf bir
karışıklık yaşar insan, tatlı bir ürperti sarar hisleri.. anî çarpıntı, hoş bir
baş dönmesi, önüne geçilemez bir titreyiş gelir, el ayağa dolaşır, kafa gider,
akıl tutulur..
göz görmez, kulak duymaz, idrak kendinden geçer, ân ile
irtibat kopar, hatlar kesilir, zaman uykuya dalar, mekân savrulur, ‘evvel’
‘sonra’, ‘sonra’ ‘önce’ olur, vakit gece mi gündüz mü, gökte güneş mi var ay
mı, mevsim kış mı bahar mı, yağan yağmur mu, savuran rüzgar mı, sevinç mi,
heyecan mı, bilmez?!.
bildik sesler kesilir, alışık görüntüler kaybolur, bakışlar
nereye konacağının derdine düşen kuş, yerçekiminden bağımsız, olmadık uzaylarda
gezinir, dil ne dediğini bilmez, söylediği anlaşılmaz, kelimeler kekeler,
anlamsız sözcükler havalarda uçuşur, irade hükmedemez, saçmalamak kavramı
hayatının gelmiş geçmiş en sevimli, en uçuk hâlini yaşar..
bir muhayyel isim, bir muhayyel resim.. hiç beklemedik, hiç
beklenmedik yerde gelince gerçek masal olur, masal gerçek;
susan dillenir, dillenen susar, oturan yürür, yürüyen koşar,
koşan düşer, sular tersine akar, balık kavağa çıkar, martılar kıyıya vurur,
öküz trene bakar, kelebekler uçuşur göğsünde, kuşlar koroya başlar, ağaçlar
ayaklanır, çöl maya tutar, deniz dağ aşar, deve iğne deliğinden geçer, az
gider, uz gider, dere tepe düz gider, pire Kafdağı’na varır, yakın uzak,
uzaklar yakın olur;
ne varsa zaten karışık, daha beter kördüğüm…
Çarşamba
"aldırmadan gidemiyorsa, aldırmadan kalmayı bilmeli insan, çünkü henüz icad edilmedi, anlamayana anlamayı öğretecek bir lisan", neruda
...
gönül diyo ki...
insan sokaktaki pavarotti bozuğu, basbas,
bambas, basbariton anırtılara, insanı insanlığından edici cıyım cıyım
ciyaklamalara bakınca ırzına geçilen kulağının bozulan psikolojisini tedavi
için operaya yöneliyor..
operasever bi ademoğlu hiç olmasam ve hiç
anlamasam da çivi çiviyi söker deyip, operaya, eğitimli terbiyeli seslere
yöneldim, reklâm olur diye adını da söylemiyorum; bi radyoda sabitlediğim bi
kanaldan arya dinlemeye başladım..
…
vurgun yemiş bi dalgıç, kan basıncı normale döndürülmeden
öyle hemen pat diye su yüzüne çıkarılmaz; belirli derinliklerde belirli
aralıklarla bekletilir, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş çıkarılır hayat
ışığına..
işte, ne çok
'hiç kimse'yiz biz ve ne çok 'hiç kimse' var!.
her biri, henüz tüm sayfaları çevrilmemiş, açılıp okunmamış, gönülden gönüle
aktarılmamış birer meçhûl hikâye, birer meçhûl cilt..hayatın yüreklerine
dokunduğu yerlerde, raptolduğu cildinden kopup kendi kıyılarına dağılıvermiş
fasiküllerinden dökülen satırlarından yüreklerinin girizgâhlarına buzlu, buğulu
camlar ardından bakar gibi bakıp, görebildiklerimizi anlamlandırıp,
hüzünlerini, aşklarını, acılarını süzdüğümüz, her biri tam göğsümüzden, bizden,
bu topraklardan hikâyeler.. her biri kendi kaderini yaşayan, yaşarken yazan,
yazmakla yüreklerinin kıvrık uçlarını utangaç bir tevazuuyla açıp, önümüze
serdikleri yürek sofralarından hayata bakışlarını, aşka aldanışlarını,
şiirlerini, şarkılarını hatıralarını tatmakla gizemli ülkelerine keşif
yolculuklarına çıktığımız, kişiliklerinin, anlamlarının şahidi oldukça
yolculuğumuzu sürdürdüğümüz nice meçhûl kalem.. onlar, hayatın karmaşası,
mahşerî dünya kalabalıkları içinde, her biri kaderinin yörüngesinde bi başına
yol alan, en kuvvetli gözlem aygıtlarının merceklerine düşmeyecek, en geniş
açılı objektiflere takılmayacak, en keskin gözlü kadrajlara dahi girmeyecek,
evrenin en uzak köşesinde, parmak uçlarında olmanın dayanılmaz esrikliğinden
hep uzak, kimselerin “işte o!” demeyeceği en uzak yıldız kadar belirsiz olacaklar
belki; belki hiç dikkat çekmeyecekler..
lakin, ciltlere sığmayacak hikâyelerdir ‘hiç kimse’lerin hikâyeleri; elden
düşüp kütüphane raflarında nemlenmeye terk edilmeyecek, yazılmamış kitaplarda
yaşayan…
geceye kar düşer leylâ...
biz hep üşürdük..
...
işte zeldâ, ne diyeceğini bilmeden söze başlamak zor; ki en az ne dediğini bilmemek kadar.. lâkin seninle kelimelerimiz aynı; hangi istikamete yönelirse yönelsinler, aynı hüzün çemberinde.. aynı yöne yönelseler birlikte yürüyorlar, omuz omuza, zıt istikametlerde seyretseler, karşılaşıyorlar bir yerde, bir noktada, bir zamanda.. bunu kelimelerinin yolunun, kelimelerimin yoluna çıkışından bildim, zaten de 'insan' da "kelime"ydi ya hani..
...
işte ben, ‘yolculuğun buraya kadar nezir!’
derken kendime, içimde yine aynı ateş yağmuruna düşen o kelebek, kanatlarının
yanışına bakıp, kandırıp kendini ‘bir rüyaydı, bir vehimdi’ demeyeceğim bu
sefer.. içimde yine o ölü şairlerin oluşturduğu koro; susmayıp hazin şiirler
söylemeye yine devam edecek ve yine aşk ile..
insan serapa 'aşk'tır.. ve aşk, kalbi hâlden
hale savuran, ne dediğini bilmez hâle getirendir..
'aşk olsun!' o zaman!.
Salı
lelia!.
hâlâ ne’yi "âşık", "adam" bilirsin?!. kalbin ne müşfik, ne yüce!.
Cumartesi
gönül diyo ki...
Çarşamba
yeni yıl tebrii.. peşin peşin..
Cuma
guugıl teyze'nin...
bunlar birbirine ezelde kaynamış?!. yanlarında siyam ikizlerinin esâmesi okunmaz!.
yalnızlık bi nebze izah edilebilir bi şey; de, 'aşk' içinden çıkılmaz, acaip netâmeli mesele.. akıl işi olsa hani, belki azcık bi erer de, aşk kalp işi.. kalp de öyle basit bi cihaz da değil, çözülesi.. kalp dediğin sonsuz sınırsız sırlar yurdu bişe.. akıl hiç ermez yani..
Çarşamba
gönül diyo ki...
fenâ bi durum
biriyle oturup bi “dava”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lakin biz daha da ileri götürdük işi; kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı olacaktım..
sonra… sonra canımız sıkıldı, sayfalarıyla rus ruleti oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..
o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, aşinaydı ve hep hazırdı, ben beş kez, beş sayfada arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise, patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan, oldukça ıslaktı.. bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı..
zaten kırık kafamı kafka’ya daha fena taktım.. zaten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..
birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.
sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lakin hedefini sıyırdı, sıyırdım..
hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..
o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresinin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum..
'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidaydalar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk, ayaklarımı birbirine dolaştırdım yine gelmedi, o yıllardır hayalim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim o tek kurşun puşt çıktı..
o günden sonra bi daha da denemedim.. “dava”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme davasına dönüşmüştü, dünyanın.. insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dava” aramızda sonsuza dek kapandı..
aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya..
“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martısı önce anlamadı beni.. lakin ben onu iyi anlamıştım..
sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu, martılar o yüzden birikmişlerdi başına..
sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum..
ötesine de gerek yoktu zaten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdaya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.
şu 'bağlama'?!. aradaki şu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.
Pazartesi
gönül diyo ki!.
şurda, birilerinin sayfalarına gidip yorum morum filan yazıp sataşarak, pişmiş aşa su, yıllanmış muhabbetlere limon sıkıp, hariçten salça olduğumu farkettim.. derhal titreyip, sürâhime, limonluğuma, kavanozuma dönüyorum..
inime dönüyorum; trajik sığınağıma
Pazar
ukde
Pazartesi
gönül diyo ki...
gönül diyo ki...
kendi kendine konuşana halk arasında 'bişey' diyolar da, konumuz bu değil şimdi..
sanırsam da gönlün ‘bu nevî yerler’ dediği de şu ‘günlük’ sayfaları, yani ki ‘bilog’lar olsa gerek?!.