Cuma

hayâl kurmak…

gerçeğin bir derinliği var ve dipsiz değil.. bakmaya cesaret edip inerken, duvarlarına çarpa çarpa ilerlerken, tutunamayıp düştüğünde çıkardığı sesin yankısı kolay kolay kesilmez, uğultusu gerçeğin kendi derinliğinin de ötesine geçer, uzun uzun, yankılana yankılana gider..

gerçeğin yankısının açtığı kesikler gerçeğin açtığından daha derine iner..
aynı sıkıntıların, aynı bunalımların, aynı çıkışsızlıkların kapılarından girip, dehlizlerinden her gün aynı şeylere bakarak, aynı şeyleri görerek geçmek, sonunda aynı çıldırtıcı monotonluğun yüzüyle karşılaşmak, günü bir önceki günün, günlerin sonuna çektiğin aynı yekûn çizgisiyle kapatıp, her günü bir ötekine hep içeri girerek, üst üste yığılan hâsılatla devredip, zorunlu onaylayıp altına aynı imzayı koyup, bir sonraki günün üzerine aynı isteksiz, arzusuz, heyecansız devirmek, hayatı anlamsız bulup, yaşamayı gereksiz görmenin o tehlikeli, geri dönüşü zor eşiğine getirir.. bazen hayat, hayâle kaçıp sığınmaktan başka yol, işte böyle bırakmaz insana.. hayâl, insanın akıl beden ruh sağlığını koruması, kalbini öldürmemesi, yaşamayı kaldığı yerden sürdürebilmesi için, tamamen çaresiz hissettiğin yerde işaret eder kendini, beni gör artık, çare benim diye.. hayâl, insana, çalınmış çırpılmış, yağmalanmış, belki yarısı sonuçsuz oyalanışlarla tüketilmiş bir ömrün, varsa kalan, öteki yarısında, artık ona yeni bir şeyler katmak için yeni bir pencerenin açılma vaktinin geldiğini böyle söyler..

kapıların kapandığı, hayatın açmazlarının dimdik, aşılmaz bir duvar gibi yükselip karşısına dikildiğinde yeni bir pencere açtırır insana hayâl kurmak..

hayâl kurmak umuttur da ve umut da bir pencere.. o pencereden bakmak umuttur ve umut fenâ kışkırtıcıdır..
umuda bakmak, yaşamaktır.. yaşamak denilen şeyin kendisi zaten kışkırtıcıdır..

işte, hayâl gibi, umudun da sonu yok.. ve bir ümidi olmayan bir kalp ölü bir kalptir, bilirsin; ve umutsuzluk da küfür!.

insan, yalnız da olsa, ufukta görünür, sağ sâlim çıkabilecek bir kıyı olmasa da, etrafında ışıklarını yakmış, uzak yakın geçen bir gemi görünmüyorsa da, küçük sandalıyla, kendince bir yaşama sevinci, sakin bir deniz hayâli, en zor zamanında, yanıbaşında birdenbire belirecek, heyecanla bordalayacağı, süzülen bir beyaz yelkenliye rastlama umuduyla sessizce alarga deyip açılmalı hayatın bilmediği o çalkantılı, fırtınaları sularına; yalnız da olsa seyretmeli, bata çıka da olsa, ilerlemeli..

işte, her insan gibi, bir adım önümü göremediğim, sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkarılmışım ben de.. hayatın derin sularına bırakıldığım gün başlamış, benim de yaşamaya tahammül sınavım.. mâdemki de kucağına bırakıldık hayatın, tahammül gerek ve bunun için de umut..
bunun için hayâl kurmaktan hiç vazgeçemeyeceğim ben; hayatın yüzüme yüzüme çarpan hırçın endişeli derin sularında yüzebilmek için..

bir gün, karanlıkta bir deniz feneri ışığını yakacak, bir gemi geçecek yakınımızdan, halatını uzatacak, çekip alacak, emniyetli huzurlu kıyılara güzel şeylere götürecek; umut ediyorum..
vazgeçsem umuttan, vazgeçsem ummaktan, hayattan da vazgeçmiş olacağım..
yapmayacağım bunu; çünkü öldürmek istemiyorum kalbimi..

olanı biteni sakin karşılayıp kabullenmeli dediğim o!. hayatı yaşayarak görmek, yaşayarak anlamak, sonrasında yaşayarak ölmek gibi bir büyük güzelliğe doğru bir yola çıkarıyor; en zor sularında gönül huzuruyla seyredeceğin… işte bu yüzden, sâkin kıyıları bizden sanki hep uzakmış gibi baksak da hayata, her yönüne, her yüzüne, her engeline şâhit ola ola ve yaşaya yaşaya yürümeli; aldanmaların kucağına sakınmadan bile bile atılıp, her seferinde aşkın ve acının yakışını derin hissetsek de..

hayat da sanki, bizi o sâkin kıyılarına hiç çıkartmayacak gibi, üstümüze üstümüze geliyor, sanki batırana dek uğraşacak gibi bizimle, fırtınadan fırtınaya atıyor gibi?!. ama sanki de kalbimiz de bundan pek râzı gibi, kürek çekiyoruz üstüne üstüne, korkmadan, cesaretle!.
fırtınalı sular bize yakışıyor mu, ne?!.

Salı

zelâl mektupları

zelâl!.

gelmiş geçmiş kaçıncı milyarlarca isimsiz ünvansız kimliksiz yersiz yurtsuz, ölü doğanlardan biri olmak… gelmiş geçmiş trilyon milyar karıncadan biri..

yerde, ayak altlarındaki karıncaları kim umursar?!. hangisi; hayat, dünya, insanlar, tanrı?!. derdini desen, dağdan taştan kuştan başka kim anlar, hangi kul?!. hiçbiri!.

kendi içime ölüyorum; yaşarken içimde öldürdüklerimle.. kendimi suçluyorum; en başından beri, her şeyden.. suçlusuyum etrafımdaki her şeyin, suçlusu benim; hayatın olanın, olup bitmeyenin, kaderin, kaderimin suçlusu benim… her şeyi yok ettim, tanrı’yı bile katlettim içimde.. kaybettim.. tek şey vardı, onu da.. ölüm artık daha da yakın ve çok kolay..

kendimi suçluyorum.. doğmakla başlattım her şeyi, suçluyum, her şeyin suçlusu.. pişmanlığım yaşarken ‘sonsuz’ dediğim cehennemim.. ve giderken cehennemimi yanımda götürmeyeceğim.. cennet istemiyorum; ardımda hiçbir şeyin ve hiçkimsenin hesabı kalmasın, yeter.. ve böyle gitmek en güzel..

böyle demek yetmiyor lâkin.. ve ‘korkmaya gerek yok, insan sâdece bir kez ölür’ demek de.. ardında gerçek ve ondan beteri, yaşayan ölüler bırakacak olmak?!. ölümden beter acısı, korkusu..

bâzısına ne güzel bir cehennem hayat; cayır cayır!. ve ben ne güzel ölüyorum!. ne güzel uyumuyorum!.

ne güzel yemiyor içmiyor gezmiyor gülmüyorum!. bedenim ümidini kesiyor yaşamaktan yavaş yavaş.. tel dökülmeyen saçlarım elime geliyor.. borçlu gitmek ölümden beter..

(ikisinden biri kendine kıyacak.. uzaktaki uzak, cenazesi gelemez.. burnumun dibinde, gözümün önündeki?!!. ne çok ölüm gördüm, dizimde, başı kucağımda, yolumda… hastane, morg, musalla, mahkeme önleri günleri geri gelmesin..)

yaşayarak ölemedim, kalem elimde, yazarak gideyim; uzaklarda, ıssızda ve gece ve yalnız, kimselere duyurnadan, sessiz, ağzımda son sigaram, yüzümde ömrümün en güzel tebessümü; düşlediğim o en mesud sahnemde… binlerce sayfada sözünü ne çok ettiğim o, ‘sonuma yürüme günüm’ geldi.. kendime günde o yüz bin tekrarladığım, doğumumdan beri yürüdüğüm son’umun başındayım.. bir adım, cehennemimden âzad olmak için basit bir adım.. sonra… masmavi sonsuzluğuma uçuş.. özgür kuşlar gibi..

Pazartesi

dürümcan’a mektuplar…

1-2

(içinde doğru sözlerin olduğu doğru cümleler kurabilsem?!..

ben yanlışım, sözlerim de.. yanılmış ve yanmış, yanılmış yakılmış.. yakılmış ve yıkılmış… yılmış…)

zuhûri abi, bunlar iyice azıttılar!. yazmayı mal manyak derecede seviyorum ya hani, şu zırvaları okudular ya şurda, şu, açıktan itirafı; laf sahibi olmak için sıraya giren girene, eleştiri adı altında ince ince laf sokanın bini bi para?!.
ön kayıt, sınav, mülâkat, eleme filan da yok öyle; atış serbest, bulduğun yerde geçir... lafı?!.
yüz ve güç buldular ya; dediğim gibi eleştiriyi geçtiler, meleştiriyi aştılar, olayı doğrudan dedikoduya, iftiraya vardırdılar?!!.
en hafifi, diyolar ki;
içler dışlar çarpımından da çarpık düşüncelere sahipmişim?!. bide bi tamamen abuktan da subuk söylemlerim, 'konuşma' adı altında konuşamamalarım varmış?!. ne yâni kişniyor muyum ben, at mıyım?!.

abi!. allah seni inandırsın, en çok da buna içerledim biliyor musun!. o kadar içerledim ki gittim beş büyük, acılı şalgam devirdim, gittim içime, en iç odama kilitledim kendimi ve tam bi hafta çıkarmadım!.
düşünebiliyor musun abi, düşürdükleri durumun fecaatini?!!.
sen söyle, tepkilerimde haksız mıyım ama zuhûri aabi?!.

-haksızsın dürümcan!. aşırı hassasiyetinden dolayı fazla haklılığından haksızsın!. sendeki şu urspik romantizm, o sürekli aşk hâli oldukça en hassas yerlerinden vururlar!. çok yakarlar canını!.
bu durumda dürümcan, söylemek zorundayım; maalesef ki maalesef neticeye katlanmak zorundasın!. aşkın merhametin sâfiyetin şeriatının kestiği parmak, mevcut şerâitin çekip kopardığı pipi, kaderin çizdiği kestâne acımaz, ama da üniversite önünde yırtık kondom sattıktan sonra bebek bezi stoklamak da yatırım işinden sayılmaz, ahlâkî değildir, karaborsacılığa girer..
allahtan böyle fenâ yüz kızartıcı ve ama cebi de boğazına kadar da doldurucu, kişilik yakıcı bir durum yok senin için dürümcan, işte buna sevinmelisin!.
zaten de suyun kaldırma kuvveti bitek penisosta işe yaramaz.. bunu en iyi, uyumsuzluktan atıldığın ilk üni.den, başka bölümden, aynı okul, aynı dönem öğrencileri olmanız hasebiyle hiç alâkasız bi yakınlık, bi saçma okul akrabaalıı tahakkuku sebebiyle bir nevî 
arkadaşın sayılabilecek çevikmal’ın uzatmalı sevimsizi o şırfıntı serapsu bllir!.

"abi, ben âşık oldum!." diyorsun ya;
aşk ilâhïdir dürümcan’ım!.
kutsaldır yâni!. aşkın da âşığın da sâhibi allah'dır!. işte bu yüzden aşkın yamulttuğu kalbe bişeycikler olmaz, endişelenme, zamanın sağaltmadığı ağrı acı bulunmaz!.
bak, dünya yansa umursuyor mu o şırfıntı, hayatına bakıyor!.
zâten o hep öyleydi, habis narsistin tekiydi!.
senin leylî ve meccânî, burslarla okuduğun, kendini attırmak için aklına geleni yaptığın, koleji o gündüzlü ve pahalı paralı, güle oynaya bitirdiydi!.

fakültede iyi ki aynı bölümde deyildin!. hayatta vermezdi ders notlarını!. gerçi sen hayatı bu sallamazlıkta gene çakardın ya üçüncü okulunda, sınıfta, neyse!.

ne diyoduk, mahalle yanarken saçlarına fön çeker o, gece âlemlere sular seller gibi akar!.
yelloz!. biliyor işi!. maazallah, işi çölde filan olsa yâni, yandı gitti susuzlar?!. düştü düşecek, öldü ölecek adam nereye bakarsa baksın önünde koca sahrayı kapatan, nerdeyse canlı ‘cennet vahâ!. sizi bekliyor!.’, dev reklâm panosu, aradaki mesafeyi milim kapatmadan, adamla birlikte hareket eden, üç adımda bi bi tabela, ‘vahâ, az ilerde!. yaklaşık 100 m.’ aynen de sahnesi bu, habire serap gösterir, serap gördürür serapsu!. serapsu bu; bütün işi gücü gerçeği örtüp hayatta serap göstertmek insanlara?!. dedik ya narsist diye?!. bin sene yaşasa aslâ düzelmez müptezel!.

geçenlerde mûcip geldi ziyâretime!. canı sıkkınmış!. eşiyle çok iyilerdi biliyosun ama ‘ufak’ bi sorun çıkmış aralarında, ‘ufaklık’la ilgili, azcık bi dert yakındı biraz, akıl istediydi!.
eşi “artık dişiliğimi bana hissettiremiyorsun mûcib bey!.” diyince apışıp kalmış zavallı!. ona dedim ki ‘bunda kızılcak, içerliycek bişey yok mucib; hayat gibi memat da çok tabii bişey!. eğer bidaha hatırlatırsa aynı şeyi yengeme sakince şunu söyle, “biz ölü’nün arkasından kötü konuşmayız câvidan, etik değil!.”

bi gün sonra aradı sevinçle, “sağol zuhûri abi, konu kıyâmete kadar kapandı aramızda!.”

yâni diyorum ki sana, çok dert etme elde olmayan bitakım bağzı şeyleri!. aşk her zaman bir yolunu bulur dürümcan’ım!.

bak, acı zekâyı zehirlermiş, zehirlenmiş zekâ da hâliyle zekâi’yi hasta eder..
zekâi iyi çocuktu!. geçenlerde öldü çünkü!.

üzülmedim ama hiç!. içimizden iyilerin ölmesi iyi bir şey!. tanrı dünyadan, hayattan çekip alarak koruyor kolluyor onları, biz artık timsâhî ya da değil, bol sulu sepken, kederler içinde "ahh-vahh, gitti güzelim insan!." diye ardından ağıtlar yakıyoruz?!.
yaşasalar sanki kıymet bilecez, şefkat merhamet iyiliklerinin, etraflarına o yakın alâka ve fedâkârlıklarının, güzel insan oluşlarının farkına varacaz, yalancı pehlivanın bedava yağı sıvanışı gibi bol bulup, oramıza buramıza sürüp zavallı adamlara eziyet etmeyecez, mümkün mü?!.

dürümcan!. telefon!. az bi müsaade!. şuna bi cevap vereyim!. sen kapatma ama ben açim becerebilrsem, dinlersin konuşmayı!. zırto yabancı değil!.
-alo?!. zuhûri ağbi?!.
-zırto, aslanım?!. nasılsın?!.
-iyiyim şükür, zuhûri abi!. arayamadım, iznik yolundaydık iki gündür, mâlûm cenâzeye taziyeye geldik, murat’ın rahmetli babası için, dönüş yolunda (akçakoca-ereğli) arasında meşhur bir pideci var, adaşın abi, zuhûri’nin yeri diye, görünce heyecanlandım, abimi bi arayım dedim!.
abi, burlara gel bigün, ye şu pideden!. muhteşem!.
burda bi kaç yer daha var, benzer; mısa’nın yeri, hasbi usta’nın yeri gibi..
-(iyi halt ettin!. zıkkımın kökünü ye!. keyfe bak adamdaki yaa!!.).. âflyet olsun aslanım!.
-sağol abi!. ellerinden öpüyorum!. dönüşte uğruycam yanına!. bi meselem var abi, fikrine ihtiyacım var!.
-beklerim koçum!. selâmetle!.
-dürümcan, görüyorsun bak, hayat nası devam ediyo!.
sana söylediğim buydu!. bak, ölenle ölünmüyor aslanım, geride kalanın kursaa var; dolması, doyması gerek!. görüyorsun, adamlar cenâzeden çıkıp, meşhur pideden tatmak için dönüş yolundan üçyüz kilobayt içeri giriyolar?!. ben şimdi onlara ‘he anam, ben de diyodum ki çok enn yakın zamanda adıma tahsisli bi ‘inşallah’ım olsa duâ yerine geçse, bi kabul edilse, nasip olsa da üç vakte kadar, bi yolum düşse, adaşımın yerine, bi pide yesem?!. nası da severim hem!. … kıymalısını!.
töbeee?!!. biz burnumuzu çıkaramıyoz dertten dümükten, hayattan, ümüğümüz sıkılıyo, adamlardaki damak-mide-barsak şehvetine bak?!.
zırto hırtosu ne diyo; burdan kalkıp bi dünya yol gidip, pide yiyip döncekmişiz?!.
iyi de lan, nası gidek olm, görüyosun, etrafımda bi dünya dert; babaları ben?!!.’ desem yakışık alır mı?!.
bi pide için kalp kırmak?!.
yakışmaz!. âfiyet olsun diyip, ayakyolu gibi olduğu yerde sayan, biyere gitmeyen hayat yolumuza devam etmeliyiz!.
yaa ama dürümcan yiğidim bee, laf aramızda, sabah sabah burnuma da nası da mis pide koktu ama?!!.
-“pideci zuhurî dayı’nın yeri”… vayyy beee, izin almadan ismini mi kullanmışlar?!. bunlar çok âdî zuhûri abi?!. ruhsatı, patenti nası almışşar peki?!. zuhûri abi dâvâ açsan?!.
-ne dâvâsı aslanım!. yakışır mı bize!. görmedin mi geçenlerde internette sıcak bi haber vardı, bilo böğrekle ilgili; bilo adında bi adam dâvâ açmış, adımı izinsiz kullandı diye, ortalık ayağa kalktı!.

duruşma sonrası adliye beter karışmış, şehirde ne kadar bilo varsa basmışlar adliyeyi, ciddî olaylar çıkmış, allahtan uyanık dâvâlı avukatları, tedbirli gelmişler, o kadar bilo isimli adam, karı, ikisinin ortası büsürü protestocu, bazısının kucağında kedisi köpeği, “minnoş, nonoş, ibnoş, yumoş”, fazladan da bi o kadar da meraklı seyirci milleti, onların da azgın, pitbul, rotfaadır, maymaadır cinsi köpekleri, “hades, ares, zeus, medusa, mars, panteon, apollon”, ortalık panayır yeri, kedisine köpeğine, bülosuna, büloşuna nonoşuna yumoşuna böğrek dağıtmak sûretiyle olayların büyümesini kapıda önlemişler!.

davacı adama sormuşlar durumu, röportaj yapıp, aslında ne oldu diye, adam, ‘her gün bi dilim böğrek’ talebiylen tamamen mânevî(!) bi tazminat dâvâsı açtıydım, yüzde bimilyon lehime karar verir diye de halka rakibi levo böğrek’ten mis böğrek dağıtıp kutlamalar yaparken şok karar çıktı, hâkim karşı tarafın avukatının “dünyada kaç tane bilo isminde şahıs var, biliyor musunuz, onlar nolcak?!.
ne yâni şindi, aynı mantıksızlıkla; dünyada ne kadar mısa varsa ‘mısa mantı’ya, ne kadar da hasbi varsa ‘hasbi hasansör’e izinsiz isim kullanma dâvâsı mı açcak, bu adamlar niye kıllanmıyo durumdan?!.

bizce sayın hâkimim, bu adam haksız ve yersiz ithâmla itibar suikasti yapıp durumdan yarar sağlamak istiyo” diye itirazla, mahkemeye delil sunması üzerine ‘onlar da açsın efenim’ karşı itirazıma rağmen ne saçma bulup hiç dikkate almayıp “dünyada milyon milyon zincir sahibi, marka olmuş saygın bi müessesenin ticârî itibarını kamuoyu önünde açıkça zedelemeye teşebbüs” gerekçesiyle müebbed verdi; bidaa herangi bi şûbesinin 100 metre yakınından bile geçmiycekmişim?!!.
ben böyle kararın….!!!. kesin tepsi tepsi rüşvet alıyo kâfir!.
adâlet istiyorum!.”

onun için dürümcan, sen yoluna bak, olan oldu, geri dönülmez, geçmişi arkanda bırak, sular gibi ak, takılma böyle şeylere!. akıllı insan boş püsürük işlerle uğraşmaz!.
-haklısın ağbi!. ben yazmaya devam ediyim!.
sağol abi, nasihatlerin için!.
-ne demek koçum, her zaman!.
-ama yaa zuhûri abi, sormadın kime âşık oldun diye?!.
-yaa kusura bakma aslanım, unutmuşum!. onu önümüzdeki mektuba bıraksak?!. derin mevzû ve netâmeli.. öyle yalapşap, uzaktan zum, şööle üstünde bi toz alır gibi geçilesi değil!. yakın çekim, ince bakım ister aşk!.
../.

Pazar

‘viaypii’’lik ve ‘sıradan’lık hakkında…

yazı başlığı…
okurken nefes kurutan cinsten:
her alanda hayatın vip’inde yaşayan, yüzenlerin kendi sınıflarının dışındakileri “lümpen, paçoz, ezik, ilkel, asosyal, sosyopat, serseri, sıradan vs” nitelemeleri üzerinden egosunu kendi nefesiyle şişirenlerin yüksek egolarını patlatmak… yahut da, dibine bevl yolu ile, üreik asitli sular dökerek ego sulamak..

ve yazı:
ucuz biletle 3. sınıf kamaralarda seyahat edenlerin denizi görme hakkına sahip olmaları tuhaf değil mi?!.
nerde sınıf farkı, varsılların üstünlüğü, ‘paran kadar konuş’un lüksü, lüküs kamarada oturma ayrıcalığının havası, fiyakası?!.

vip uçuşlarda uçağın vip sakinlerini de diğer sınıfsız yolcularla aynı yere götürüyor olması anlaşılır şey değil!.
‘veriveriimportıntpersın’lar adına büyük adâletsizlik!.
ayrıca, husûsi sınıf uçuş için çok daha fazla ödedikleri halde neden itiraz etmiyorlar; bu da anlaşılır değil!.
ama şu anlaşılır;
‘aynı uçaktayız, aynı gemide, aynı dünyadayız bebek!. az daha fazla yeseydin, özel trenin, özel jetin, yatın olsaydı, kafana göre seyahat ederdin!.’
bunlar halledilebilir şeyler; de, ya aynı dünyada yaşamak?!!.
olacaksa, zâtlarınıza mahsus, tapulu, ‘kişime özeldir’ sertifikalı bi gezegeniniz de olmalı!.

acı gerçek…
ne yazık ki ve çok üzgünüz ki ve maalesef ki birlikte olmasak da, beraber uçmak, yüzmek, aynı gezegende aynı atmosferi solumak, öte’ye gitmek zorundayız!.

konu baygın, bayabilir,
değiştirelim;
ciddî zarûret sahibi olduğu halde, yüzsüzlük edip kimseden bişey istemeyen, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen, açlık şiddetini artırdığında bi çay-simit hesâbının bile içinden çıkamayan, yiyecek tezgâhlarına, camekânlara bakamadan, bakışını yere gömüp yürüyüp geçen, kaderleri mûcibi ‘mecbûriyet yolculuğu’ yapan sıradanların da müthiş sıradışı seyahat hikâyeleri, fevkâlade gezi notları vardır..
bu da onlardan biri; bir zarûri, istemsiz, tedâriksiz, borç harç, keyfî, keyfe keder, zevk kebabı olmayan bi mecbûri, hayatî yolculuk sonrası düşünceler…

Pazartesi

bozdum ezberlerimi…

sevdâsı kancıktı şehrin

cilvesiyle sıkıfıkı koalisyon

bir kirpiyle sevişmeye kalkışmaktı..

c-5’ini bilmez herkes mamak’ların

yılların serî katili ‘ulucanlar’ı

meşhûr îdam sehpasını…

mamak, metris işkencelerini

paşa katliamlarını..

eylül sonrası kırıp hazana bıraktığı gencecik fidanı

hiç çocuk sevmemiş ellerin piç ettiği baharları..

kirli karanlık pazarlıklarda

sam amca’ya tekmil

nasıl üç kuruşa satıldığını..

ne kadar kanıyorsan

oncadır insiyakın..

tırnak içine aldığıncadır cesâmeti kalbinin

o kadardır

ve orda kalır..


yürek evrendir oysa

ve yeryüzü serâpâ kan…

keşke daraltmasan!.

eyy!.

‘…. ışığımı benden râzı olduğun an söndür!.’

baktım…

… endemik çiçekler gibi nâdide kızlar geçiyordu hayattan…
‘allah' dedim içimden.. ve; ‘ne güzel yaratmış sizi Yaradan!. nar tanesi, bal peteği, üzüm salkımı!.’..
ve ekledim sessizce; '... ayınıza bağışlasın!.'

‘ne iş lan moruk?!!.’ dedim kendime sonra;
‘… efeyse efe, seymense seymen, zeybekse zeybek!. neyim eksik benim lan "kadıoğlu"ndan?!!.’

bi düşündüm sonra, boş bulunup, bir anlığına düştüğüm o boşlukta... ‘kadıoğlu zeybeği?!. tam dokuz dakika?!. icrâsı da acaip zor ve hayat da çok kısa!. zâten de sen yolun taa başında, hayatta kısa çöpü çeken adamken?!. yürü git lan!. sonuna!.’

senaryo

kahraman... kimi yaşar, kimi yazar, kimi oynar.. yazara bu kim diye kimse sormaz.. kimse merak edip araştırmaz; oynayanı bilir herkes..

‘masal satmak’

böyle derlerdi anadolu'da masal anlatmaya.. girizgâhlarında o meşhûr replik; "bir varmış bir yokmuş allah'ın kulu çokmuş çok söylemesi günahmış"... vallaa böyle başlatırdı büyükanam rahmetli, ondan duydum.. işte, günah da olsa çok sevdim çok konuşmayı ve çok söze yalan karışır çok söz yalana sarılırmış.. çenesi düşük de değildim oysa?!. sordum; yıldızım fenâ düşükmüş yıldıznâmelere çok baktım; nereye de düşmüşse artık?!!. bırakmıyor işte yakamı kelimeler; ve en ateş olanı “aşk” belli ki kızgın sözle dağlanmaya soyunmuş utangaç alnım belki bu yüzden “ben melâmet hırkasını kendim giydim eğnime ar-ı nâmus şişesini taşa çaldım, kime ne” diyen Pîr gibi bile bile dâra da çekileceğim; kaçarak herkesten.. oysa biliyordum aşk acılarının ve dil yaralarının öpülünce geçmediğini..

medeniyet bizdik…

... elbet müntehiliz; (ç)aldıklarımız yitik malımız..

ne

"yüce dağ başında bir garip kervan anam dizlerimde kalmadı derman" ... kovanını yağmaya açmışsan kızmayacaksın talana..

arsenik tadında mektuplar…

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü, habire 'dibinden keserim haa!!.' modeli bi sünnetçi korkusu verip günyüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı lavuk güyâ?!!. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla.. yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lâkin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. bir nevî intikamdı bu; ve böyle yapmaktan büyük haz duyacaktım ama şu acıklı eylemim onun hiç de biyerinde olmayacaktı.. küsmüştüm... ama kime?!. ve neden?!. yine de; hani ‘beşkenar bi üçgen’, ‘her üç konudan beşinde uzman, her üçünden beşi, bâzı memleketim insanı’ ifâdesi kadar uçmuş ve saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de biyerinde olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben otantik, eksantrik, oporijinal, fıtrî şeyleri seviyordum hep, çünkü yanıltmazdı fıtrat, ilk çıkış, orijin..

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı, en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazımdı; azcık dirençli yâni!. biz buna ‘bileğine yüreğine sağlam, maçasına sıkılık’ diyoruz!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti.. konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamakta bayaa kıdemli bi sokak adamı 'sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır!. sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmalı!. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve en okkalısından!.' diyordu, iddiayı ispat kabilinden.. tuttum kendisini!. (aramızda kalsın rûhi aabi, onuncu tekil şahıs bi bilge filan değildi aslında bunu diyen.. bunu diyen düpedüz ben kendimdim ve hep olduğu gibi yine kendime.. en iyi sen bilirsin rûhi abi, öne çıkmayı, parmak ucunda olmayı, görünmeyi hiç sevmediğimden çoğu sözümü sanki başkaları söylüyomuş gibi yazıyorum şurda!.)

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm” lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye?!!. nerdeee!!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!. bi tek sana!. yazdığım da ne ise?!. bi yığın zırva!. iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, ne demekse de; büyültücü küçültücü bişeyler, spreyler, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, kampanya, bi bişey teklifi getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!. kutuya mektup hariç her bişey düşüyo anlıycaan!. "spam" diyolarmış sanal dilde?!. her ne halt demekse de şu "spam"; ondan çok düşüyo yâni!. sahi "spam" ne demekti; bi sıpa sahibi birinin ons “sıpa’m” demesi gibi bi şey mi?!. uzun zaman boğuştuktan sonra sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutumun ruhu.. oysa ben gelişi, varlığıyla şereflendirecek, ömrümce minnet duyacağım, her gelişini eşsiz kelimelerle kutlayacağım, mektuplara boğacağım aziz misâfir gibi gönlümde ağırlayacağım baştâcı mektuplar bekliyordum.. bekliyordum ve o hiç gelmiyordu!. seslendiğinde boşluk bile konuşurdu insanla icâbında!.

Cumartesi

nekrofili…

aynı analardan doğmasak da aynı acıların yoğurduğu analar doğurmuş bizi aynı şehirler büyütmüş kucağında aynı kenar mahallelerde geçmiş çocukluğumuz aynı bahçelerine dalmış gecekonduların ve aynı erik ağacından düşmüş aynı köpeklere dişlenmiş aynı anda bulanmış içimiz aynı anda kusmuşuz.. ellerimiz aynı sofralara uzanmış aynı zeytinlere çatal batırmış kaşık sallamışız aynı çorba taslarına aynı kepçeleri yemişiz kafamıza aynı anda azarlanmış ve aynı anda susmuşuz.. ve; büyümüşüz aynı başkent yağmurlarında ıslanmış delikanlı çağlarımız aynı güneşi ısıtmış içimizi aynı kızı sevmesek de aynı kızlara tutulmuş aynı kızlar bekletmiş ve sonra terk etmiş bizi aynı anda nefret edilmiş aynı anda unutulmuş aynı sokaklarında kaybolmuşuz.. aynı okullara girmiş sonra aynı anlamsız boykotları kırmışız, pervasız aynı öğrenci evlerinde, bi gecede devlet yıkmış, devlet kurmuşuz; sonra sıkılıp aynı yurtların koğuşlarında sabahlamaktan aynı fakülte 'hergele'lerine uzanmış aynı kantinlerinde çaya sohbete dalmış, sınıfta kalmışız.. ardından aynı 'eylül'ler gelmiş aynı karanlık ellerin, aynı düzme fezlekeleriyle aranmış aynı bekçiye enselenmişiz geceleri ayan beyan ‘netekim’ ‘netekim’, aynı coplarla ıslatılmış aynı 'askı'nın terazisinde tartılmışız, darasız ve okkalı aynı uzun ve ıslak ‘terapi’ yatı(rı)şlarından sonra soğuk betona... onca usta 'paşa' ellerce 'terbiye'ye rağmen yine uslanmamış yıllar sonra kuyruk ve kulaklarımız düşmeye yüz tuttuğunda aynı karanlık mahfillerden gelen aynı mâsûmiyetten süzülme tahliye raporlarıyla bırakılmış; iplerden aynı anda kurtulmuşuz.. yani aynı uçurumlarında dönmüş başımız hayatın gerçeğine aynı anda uyanmışız.. derken; aynı okulları yine bitirememiş aynı anda aranmışız askerlikten aynı anda bakâya kalmış aynı firarda yakalanmışız.. aynı kıtalarda tâlim etmemiş çıkmayıp eğitimlere aynı çavuşlara kafa tutmuşuz.. aynı mangalarda öğrenememişiz sağımızı solumuzu aynı 'disko'larda yatmışız; katıksız hapis kaçıp bir hafta sonu aynı çarşılarında kazıklanmışız aynı esnafa.. ... aynı yıllardan sonra büyümüş şehir, metropol olmuş aynı anda yapayalnız kalmışız aynı ışıksızlığa alıştırmış gözlerimizi aynı yarasaların gözlerinde büyütmüşüz nedensiz yaşama korkularımızı aynı anda sürgün etmişiz kendimizi bibaşınalığımıza.. aynı dehlizlerinde yürümüşüz hayatın ‘sonra’sına aynı hüznün agoralarına inmiş aynı kelimelerin ördüğü hüzün duvarlarına toslamış aynı sararmış teksir kâğıtlarına yazmışız bilinmez hikâyemizi ve şiirimizi.. yokmuşuz aslında biz hiç yaşamamışız ve aslında biz, nekrofilik bir ebenin eline çoktan ölü doğmuşuz; o 'uğursuz eylül'lerde 'onikisi’nde..

Cuma

gönül diyo ki…

gönül, kendini köpek bi pişman yalnızlıktan,
her gün, günde bi milyon öldürüyo..

müstehaktır cehennemi!. kendi etti kendi buldu!.
mis gibi laylaylom, vur patlasın, çal oynasın; bi yaşamak dururken, gitti 'aşk'ı seçti?!.

birileri cesâret sanıyor, cehennemi göze alışları,
"yürek yemiş" falan diyo?!!.
câhil cesurluğu lan bu; belâya tırmık çekmek!.
gönül yürek falan yemedi!. ateş içti, taş yedi!.

ve ama aşk da en güzel belâ bea!.
öyle olunca, insanın o sevdiği dilinden içtiği zehir yanında cehennem ne!.
öyleyse yansın sonsuza dek, ateşler içinde!.

bir gönlün sevdâya düşüşü ateştir,
kurtuluşu da ateştir..
acıma da tutarsa eli aşkın,
vaz da geçerse dili, yakmaktan,
âh olsun!.

yazmak…

“yaz” diyorlardı hep?!!. “.. sen yazmalısın”?!. kime?!. niye?!. ve neyi?!. ve nasıl?!. yazamam!. “yedi uyur”lardan biri gibi… uzun bir uykudan uyanıp, her şeyin nasıl da değişip başkalaştığına, nasıl tanınmaz hâle geldiğine şâhid olmak çok acı.. tasvir edecek takatim yok.. içimdeki yıkım çok büyük; geçmiş güzelliğiyle kıyasın vereceği acı çok daha büyük.. hiçbir şey bir güzelliğin gördüğün ilk hâlinln verdiği o eşsiz hisse eriştiremez.. ve ‘kabul’ yeniden inşâ değil.. söz söyleme sanatı gibi.. yenilerde günde milyon kitap yazılıyor.. ne söylerse söylesinler, ne yazılırsa yazılsın, geçmişin klasiklerinin rastgele açılan bir sayfasının bir satırına, son sayfasının son noktasına dek peşisıra soluksuz sürükleneceğin tek cümlesinin okurun önüne açtığı büyülü dünyasına götürmüyor.. daha ilk cümlesiyle eşiğinden adım atıp esrâlı dehlizlerine bir kez daldığında, daha ‘neler oluyor’ diyemeden hayâl gücünün sınırlarına götürüp damarlarını çatlatacak kadar içine çeken bir tecessüs çepeçevre çoktan kuşatmıştır hissiyatını.. karşısında kala kalan, kendinden geçmiş, şevk kıran bir hayranlık… onlara baktıkça nasıl yazacağının, yazabileceğinin çöküntüsünün altında kalır bütün hevesler.. irâdeyi aşan, yargıları târûmar eden, boğazına dek dolu, engellenmesi imkânsız denecek kadar zor şahlanmış iştiyak, dur durak bilmeyecek şahbaz ihtiras daha doğumunun başında, kursakta çöp olur âdetâ.. roman ve yazacaklar, yazmayı deneyecekler için rahatsız edici bir gerçek.. yazı başına her oturduğunda bu gerçekle burun buruna gelmeyen, yazıp geçenler sayılmazsa, yazarların fiyakasını bozan bir durum bu.. onları esas alanları bekleyen tehlike ise kelime dökemeden karşısında kalakalmayı koyu bir endişe, koyu bir üzüntü olmaktan çıkarıp mâsum ve sevimli bir hâle bile getirecek kadar ne yapar ve yazarsa yazsın, imrendiği, öykündüğü eserin bir ‘replika’sından öte geçememe acı durumu!. yılmamayı seçip ve önce o yazar kibrini ve gururu bir yana bırakıp, dünyaca kabul görmüş klasiklerin yol göstericiliğini kabul edip, boyun eğip, her birini önceliğe alıp lâkin bu kez derinine tahlillerle, ciddî okumayı sürdürdüğünde yazmanın git gide büyük zevkine de eriştirerek kendini, yazma niteliğini artırır.. bu aynı zamanda, karşılarında kendini bağladığı meyûs zincirlerinden artık kurtarıp, özgür kılacak, özgünlüğüne götürecek şeydir de bu!. yazmanın kendine özgü müthiş bir zevki, şehveti, esrârı, çekimi, kimseyi, hiçbir şeyi dinlemeyecek, önüne geçilemeyecek ihtirâsı, yeryüzünde yüzbin milyonlarca da heveslisi var.. bu çok tabii, itirazsız ortak kabul edilir şey.. problem, dile hâkimiyet, sosyoloji, tarih, psikoloji, coğrafya bilgisi birikimi ve kaliteye sahip olabilmek.. her şeyi teslim alınmış, yerine rüzgârda üzgün sallanan bir bayrak, coşkuyla söyleneceği günü bekleyen bir ölgün marş ‘bağışlanmış’, başı hep öne eğik ülkelerin ölümcül mücâdele gerektiren fecaat durumu.. büyük erozyon, haraplık, aşınmışlık, en verimli katmanları akıp gidip başka yabancı mecrâlarda yok edilmiş, yerine soğuk, donuk, metalik, grî, hacimsiz, asıl ve asil kodları silinmiş, ayarları bozulmuş, genleriyle, geleceğiyle oynanmış, besleme bir kültür konmuşluğu.. bunu demek, bir yazar adayının “yazar neresiyle yazarsa okur orasıyla okur” muhteşem i.özel mottosunu hafızasının mendil cebine koyacak olmasının bir diğer izâh şekli.. ve şu büyük problemin çözümünü arayacak ve anlayacaklar, yazacaklar için kesin formülü içinde eritmiş, serlevhâ edilecek müthiş tespit.. dileyen buyursun, nerden istiyorsa oradan yaksın!. bir “yazar” ve “okunur olma”… her yazarın erişilmesi zor rüyâsı… nasıl gerçek olur?!. hangi sâik ve yeter ve gerek çabayla?!. bu büyük hayâlin, büyük arzunun gerisindeki neden o sayıda engin ufuklara sahip insanın birikip o aralık için doyma noktasına gelip, taşması değil.. keşke olsaydı.. bu, bir toplum için övünülesi bir zenginlik olurdu.. bu ülkenin yeryüzünde başka hiçbir ülkeye nasip olmayan, kıyamete dek de olmayacak, üzerine çıkılamayacak, tavanını değil gökkubbesini delecek kadar güçlü, özgün, müthiş bir gerçeği var; muhtevâsına bakmazsan, sınırsız takdir edilesi, bunu yerden yerin dibine kadar hakeden muhteşem bir ‘özgüven’?!!. bu özgüvende en büyük pay yazar olma heves ve iddiasının elbet.. bu her zaman karşılaşılabilir bir şey.. anlaşılabilir de.. lâkin modern zamanlarda onunla atbaşı giden bir şey daha ve aslında içerden vuran asıl tetik, popüler kültürce zihinlere zerkedilmiş, sürekli parmak ucunda bir şöhret, beraberinde getireceği kolay ve kestirmeden çılgın kazanç, ondan da öte, sonrasında o hep parmak ucunda, en zirvede olacak oluşun başdöndürücülüğünü yaşama şehvetinin karşı koyulmaz çekimi, çağrısı.. aynı zamanda çokça yazarın hareket düğmelerine basılmış gibi aynı anda ortaya çıkış sebebi de bu.. tazyik, sayıyı zaman zaman patlama noktasına getirir.. o zamanları perde gerisinde, uluslararası, açık/örtülü servislerin beslediği, imaj ve algı yönetimiyle, toplumları çıkarlarına uygun ve tehlikesiz biçimde dönüştürmekle vazifeli ajansların, kuruluşların kontrolleri altında birilerini piyasaya hazırlama, sürme çalışmaları belirler.. zayıflatılmış, zaaf sahibi edilmiş, kolay yönetilir hâle getirilmiş muz cumhuriyetlerine has bir şey, bir günde, bir anda gelen şöhret.. bazen dünyanın kendi etrafında dönüşünden de hızlı, bir saatte, piar, reklâm, kampanya pompalaları, ajans çalışmasıyla parlatılan… bütün bunların, yazılıp bir günde yayımlanan roman sayısının çokluğuyla ilgili ciddî bir fikir veriyor olduğu düşüncesi haksız ve yersiz sayılmaz.. tam tersi, yazın dünyasıyla ilgili ülke gerçeği.. seçki tasası olmayan, ortak dil ve ortalama beğeninin sık gözlü eleğinden geçmemiş çok fazla sayıda romanın yayımlanmasının temelindeki ciddî gerekçelerin en önde duranı belki.. durum; tıpkı bir kurbağının dilini bir filin arkasından poposuna son hız fırlatıp, onu kendine çekip yutma denemesi gibi?!. zavallığın resmi!. sonundaki acı gerçek; içini doldurmadan boş kimlik ve kişilikle ortaya bir özgüven patlamasıyla çıkıp, piyasa yapma denemelerinin sükût-u hayâle uğratıp verebileceği en kötü sonucu vermesi; zaman kaybı, kâğıt, servet, ümit isrâfı, beyhûde çaba, hayattan edecek kadar mutsuz son.. problemi çözüp bu acı gerçeği bertaraf etmenin, roman-romancılığın içine düştüğü bugünkü içler acısı kötü hâl ve gidişten kurtulmanın tek yolu; dünyadan ülkeden topraktan coğrafyadan toplumdan katmanlarından geçmişten gündemden sokaktan hayattan insandan hâdiselerden kültürden medeniyetten haberdar olmak.. bu kadarı da değil, yerli ve katışıksız olup, bunların hepsiyle yakın alâka kurmak ve yüzde yüz barışık olmak.. ancak u saikler üzerine kurulu bir roman günde yayımlanan bin roman arasından sıyrılıp o ‘mutlaka okunacaklar’ rafında yerini alabilir.. .. senin sorunun ne mi lan nezir?!. senin sorunun yazamamak değil!. bal gibi de yazabiliyorsun!. senin sorunun kendine güvenmemek, insanlardan, adından, tanınmaktan şöhretten kaçmak.. bide ‘neye yarar ki böylesi bir dünyaya kelime doğurmak’ demek, bir de ‘söylenecek her şey zaten söylenmiş’ demek, bide öyle çok bizzat kendi yahut hayran kitlesi nefesiyle şişik, burnu Kaf'larda 'yazar' var ki piyasada astronomik rakamlarda anasını satiim enflasyonla yarışıyo?!. işte, yazmak dediğinde böyle düşünen bi dinozordan hadi gel de yazı bekle şimdi?!.