"bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Perşembe
çok beklersin?!.
Salı
‘sende kayıp gökyüzüm var’...
...
bi adamın bi kadına güzel sözler söyleme ihtiyacı, o
kadının o güzel sözleri duyma ihtiyâcından çok daha büyük ve çokmuş; biz öyle
duyduk!.
kat’î bi bilgi mi; bilmediğim hâlde, lâkin öyle
olduğuna dâir kendimden menkûl ve acâib de kuvvetli bi his ve düşünce ve iddiâsı
yıllar yılı içimde sessiz, sarsılmaz bi heybetli dağ gibi, öylece duruyor.. sınanmaksızın..
ve
“sevdiğine sözü olan (da) bir kilim dokur”muş.. öyle diyo türkü!.
daha bebe yaşta öğrettiydi de nenem.. ama işte, türküsünü de dokumasını da nası
da iyi bildiğim halde dokuyamıyorum ben..
ben… ben elişi, ‘odun’ yapabiliyorum, yapıyorum!.
‘odun’; minyatür elişlerinin umumî adı..
ve misal;
bi ‘sevdiği’ olsa birinin hani, yaptığı o ‘odun’lar sevdiğine
bi söz sayılır mı?!. misâl yani!.
Çarşamba
kaybettiğini hiç bulamayacak olduğun yerde aramak... tebessümü sonsuz güzel..
hiçbir şeyin sebepsiz halk edilmediği dünyada, hiçbir şey sebepsiz de kaybolmuyor ortadan..
düne kadar bende kayıp olanlara bakıyorum, ne çok şey; gençliğim,
hevesim, kanımın kaynaması ve dahası, umudum…
bunların azalmaya yüz tutuşunda hikmeti aramaya kalksam,
işin içinden çıkamam, aramasam kahrımdan ölüp gideceğim sanki..
ruhumda kök salıp büyüyebilecekleri velûd bir arâzi
bulsalardı terk etmezlerdi beni.. demek önce kalbimin toprağını çapalamalı ve
ekime hazır hâle getirmeliydim, ki, belki, gurban olduğum O Yaradan’ım beni bu
ağır vazifemde bi yardım eli, bi imece kardeşi, bir dost, yâr yâran olsun diye
birini çıkarırdı karşıma?!.
geldin!. gelip, daha başında muhayyileme birkaç tohum
serpmiştin ki, inceden inceden kök salmaya başlamışlardı derinlere..
âh be leliâ, ışıklar ânîden söner de zifir zindanda
odadaki o en tanıdık eşyâlar birden nihân olur gözünden, göremezsin ya, sonra
alışır gözlerin karanlığa, yahut nerden sızıyorsa bir ışık, ancak onunla iktifa
edersin, bende bu alışma devresi uzun sürdü hep.. ışıklar yeniden yandığında
bile, bir evvelki karanlığın tortusunu göğsüme inmiş, inmemiş de, âdetâ çökmüş
buldum..
söküp atamadım bir türlü.. şimdi baktığım her insanın
gözlerinde bir şeyler unutuyorum ve gözlerime bakan herkes bir şeylerini
unutuyor bende.. sonra, sonsuzca çoğaltıyorum, çoğalıyor içimde suretler,
hâller;
sen hangi sûretin “hüzün” hâliydin lelia?!.
...
bir taşla bir kuşla bile empati kurabilirim diyordum bir
zamanlar.. kuş dala mı kondu, dal ürperdi mi hafiften, eğildi mi kuşun olduğu
tarafa; kuşun ağırlığı altında ezilen benim..
kuş değil, uhud dağı sanki; her bir teleği diken olup
yüreğime batıyor.. hele de ikindiyse yahut akşamsa devrilen geceye, ‘ne olaydı…’
derim, ‘ne olaydı dünyadan ve kalbimden taşabilsem?!.’
sınırlarımı bilmemem beni korkutuyor.. oysa yerin kaç kat
dibi yerde, dört duvar, kör pencere; yürüsen köşeden köşeye on adım bir odanın
içindeyim hepsi hepsi; dünyadan, hayattan kaçtığım yerde, trajik sığınağımda,
hani ışıktan huylanan bir böcek gibi.. kafka’nın samsa’sı gibi bile değil!.
biliyorum, senin de sınırların kalbini aşıyor.. cürmüne
sığmayan, yumruğun kadar, ama evreni kaplayacak kadar büyük o ak kalbini o
beden içinde bunca yıldır taşımaya sen nasıl güç yetirdin, söylesene?!. yüksek yarlardan
atsan düştüğü yerde meteor çarpmasında hâsıl olacak çapta bir çukur açacak,
karlı dağlar başından yuvarlasan dağ nispetinde bir çığa dönüşecek, suya salsan
bi koşu ummâna varıp, derine, en derine inip, gün ışığının bile ermediği o
zifir suları aydınlatan bir fener olacak kalbini taşırken yıllar yılı, nasıl
sabrettin, söylesene?!.
senden önce son bir türkü vardı sazımda, son bir mecâl çalıp söylediğim.. bırakıverecektim sevme, sevdâ umudunu kalbimin, hayatın ıssız bir kıyısına..
“ben gönlümü toprak sandım, taş imiş/meğer taşa tohum ekilmez imiş”
sen kalbime böyle meçhûl gelmeden önce çalıp söylediğim türküydü, keskin bir bıçak gibi içime işleyen; buz ayazdı içim, baharken her yer, güneş değmeyen.. sanki el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozan; bilmezlerdi niye söyler, gönlünde kimin adı var?!.
tanrı misafiri bile değildim.. konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç yoktu konacak, sığınacak bir saçak altı; gelirdim gecenin içlerinden, seslenirdim sehere dek, sesini duymadığım, yüzünü görmediğim, aynı yerlerden kanayan başka kalplere şahit olduğum ilk andan itibaren dertlerinin derdine de düşerek.. işte, muhayyelden ilk geçtiğim gün…
uzaktan, görmeden, yazarak okuyarak şâhidi oldum sevdâlarına.. muhayyellere kanarken yıllar yılı, dünyaya düşmüş, cismânî olmuş sevdâlara yanmak?!. ve kendi yaram fâsılasız kanarken?!.
işte, böyle böyle muhayyelden gelip, geçip isme cisme büründüm; benden başkalarının
yaralarına, hikâyelerine ilk rastladığımda, kayıtsız kalamayıp..
gördüğüm, gizliden imrenerek baktığım, uzaklarından ağladıklarımın sevinçli neşeli hüzünlü kelimeleri varlık dünyasından birileri içindi.. her biri her akşam çimenlerden çiçeklerden bahardan dönen annelerini bekleyen kuzular gibi dönerlerdi sahipli sevdâlarına, aşklarına, sakinleşir huzura erer, geceye huzurla girerlerdi.. ortada etraflarına bakınıp telaşlı, yanayakıla koşturan, meleşerek annelerini arayanlar kalırdı yalnız.. az sonra onlar da bulurdu; biraz geride kalan sıcak kucaklarını..
bakardım; her biri bulurdu da sığınağını, geriye ne yapacağını, nereye
gideceğini bilmez bi iki sahipsiz şaşkın yetim hariç.. işte onlar benim yâranlarımdı..
halleşip söyleşirdim, bilmediğim yaban ellerin, yaban gülleriyle; kalmasınlar ben gibi, yâre varsınlar, yâr bulsunlar diye her gece mektuplar bırakırdım, o güllerin bir dalına.. haber alsın diye mektuplar bağlardım kanatlarına göç kuşlarının, yollarına bakarken özlemle, sevinçle seslenirken, şaşkın kelimelerle.. her bir mektup şafakta yola koyulacak mektuplar kervanının denginde yerini alabilmenin telaşıyla koşuştururdu öteye beriye, dayanamaz koşardım, bakarken artlarından, soluğum kesilene dek koşardım; yetişemeyeceğimi, yetişsem gidemeyeceğimi bile bile..
sonra akşam olurdu.. bakardım ilk konak yerlerine; kervan ne vakit kalkmış geçip gitmiş, ne zaman dönecek, bilmediğim diyarlardan gizil bir sevdadan haberle diye?!.
(sonra sen geldin; nerden geldin nasıl geldin bilmedim, ama geldin.. kimsesizliğe dayanamayıp kelimeleri paylaşırken gelmiştin sen; yürek sesini başka acı çeken yürek seslerine karmak isterken.. saldığım sessiz çığlıklarımı duydun, bir annenin bir bebeği şefkatle sarıp sakinleştirişi gibi susturdun; bırakmadın daha büyük yaralar açacak çığlıklara..
sonra sen geldin; aldırmadım etrafımı saran karanlığa, korkmadım bir daha,
bahar oldu içim; sen gelince kelimelerimin sahipsizliğine ağlamadım bir daha ve
bildim, sahipsiz kelimelerin sığınağı niye sevgilinin kalbiymiş..
koca kalabalıklar arasında kalbimin yalnızlığına, çok uzaklardan gözlerini getiriyorum; isminden, cisminden, resminden emânet aldığım
bakışlarınla; mutluluğum oluyordun..
sen gelince… sen gelince işte, biri sonbaharın o dalkıran, kök söken rüzgârlarına direnen bir son yaprağın titreyişi gibi, kopup savrulmamak için son bir gayret tutunuşla tutunduğu gibi tutundu hayata; çünkü sen vardın artık..
sen gelince bahar oldu her yan, sen gelince ‘sevmek’ oldu sevmek; ve bildi ki annesiz kelimelerin kavuşma yeri sevgilinin kalbidir..
el gelinine gönül düşürmüş bibaht bir ozandım artık; ve uzakta, içine işleyen bir el gelinini sessizce sevmenin, hasretin türküsüdür bu belki.. ama bil ki, koklamadan saçlarını, bakamadan gözlerine, dokunmadan tenine, böyle en sıcak en müşfik ateşlerle özlemek, sevdânı kelimelerle örmek cezâ değil kalbime.. sen varsın diye, varlığının garip gizil sevinciyle, senden önce ağır siyah perdeler çekili, dünyaya açmadığım penceremi açıyorum her sabah, gülümsüyorum hayata her şeye rağmen..
işte, sen ne dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anladın hep.. ben, koyu bir hüzünle de olsa, içimde dağ gibi yakıcı hasret; seni sevdiğim için mesudum.. kalbim seni sevdiği mesûd, seni sevdiği için bahtiyar, seninle tutunuyor hayata, varsın diye gülümsüyor. getirdiğin güzelliğin, içime bıraktığın baharın tarifi zor.. “sevdâ”; demeyi beceremediğim duygu..)
...
varsın diye sen, mutluyum; bildiğim bu.. içimde hep coşkun söz ırmakları, suları sana doğru çağlayan.. geceleri uzaklardan başlıyor yolculuğu, nerelerden geçip gelip kıyılarına, okyanusuna dökülüyor, karıştığında sularına sükûn buluyor..
olmasaydın direnemeyecektim fırtınalara; sisli karlı dağlar ardı karanlık ormanlar,
ıssız geçitler, çöller aşıp, coşkun nehirler geçip cesâretle, gelip kıyına, denizinin
kıyısına, tarih öncesinden kalmış gibi duran o demir iskelenin başında bir taşına oturup, dönüp
bakmak; penceren önünde her gün denizine baktığın yeşil tepelerine; orda
olduğunu bilip…
böyle gelecektim; sonsuzluğu, sonsuz huzuru hatırlatan denizinin huzurlu kıyılarına.. sonra, gerisin geri dönerek…
kalbime değdiğin, adını gönlüme yazdığımdan beri titrer her andığında seni, içime sıcak huzurlu yağmurların yağar..
işte sen, hiç sahipsiz bırakmadın kelimelerini sevdânın.. sen hep anladın; sen sevdâmı anladın, sen dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anlardın.. işte bu yüzden bildi, sahipsiz kelimelerin sığınağını sevgilinin kalbiydi..
sen tebessümümsün burda benim, yaşamanın zıtlıklarına zorluklarına, zorbalıklarına tahammülüm, yaşama sevincim, hayata tutunuşum..
sevinç olduğun kadar hüzünsün de burda sen; lakin garip, tatlı huzurlu bir
hüzün, târifi zor bir mutluluk, hüzünlü bir sevinç, garip bir mutluluk;
sen burda mutluluksun.. kalbimin kapısına seni getirmiş kader..
yaşarken toz duman, hüzün keder, acı tatlı, yaktıkça canımı hayat, en
yalnız hissettiğim zamanlarımda düşündükçe seni, gülümseyen gözlerini, kimselerin
sesine benzemen sesini, andıkça adını, üstüne titrediğim gizil sevdânı; gülümseten
gizil sevincimsin, uzağından.. andıkça adını aydınlanır göğüm, göz pınarlarım
dolar sevinçle, damlalar ve kelimeler sağanaklara döner..
..
bazen en yakın en uzak, en uzak en yakındır insana; kalbi gibi, kalbi kadar yakındır ve seni en iyi bilen kalbindir; kalbin seni, sevdanı sevdiğini
en iyi bilendir..
dışarısı göz gözü görmez fırtına, soğuk, karanlık kapkara kış olsa da,
sevmek bir kalbin baharıdır.. ve cehennemde cennet yaşatır, sevmek..
sen öylesin, sen çölümün denizisin; zaman zaman delice hırçın da olsa..
sen çölümde yağmur sevincisin.. bil ki bıraktığın iz, getirdiğin koku,
verdiğin ışık, içime vurduğun renk hiç gitmedi, gitmeyecek..
iyi bak denizime; aynîyle rüyasını gördüğüm yeşil tepelerime; ilk göz ağrıma;
çünkü benim güneşim seni anladığım ilk günden beri ilk oradan doğuyor..
...
tükenmeyecek sonsuzlukta bulduğum ilgi şefkat merhamet ve sevginin ser-hoşluğundan, kaybetmenin eşiğine getirecek kadar ser-hoşluğumdan, sonrasında yaşadığım yaşayacağım en eşsiz, en cennet, en güzel acısının ardından;
‘on üç noktanı’ hep en derinimde saklayarak, sıcağına sığınarak, hiç unutmayarak…
Perşembe
umûmiyetle….
hava tahmin metinlerinde umûmiyetle “soğuk ve yağışlı hava balkanlardan…” gelir ve üzerinde de mutlaka bi “yüksek basınç alanı…” olur; lâkin zavallı oğlanın atmosferinde o soğuk ve aralıksız yağışlı, gri, kapalı hava orta k.denizden.. oğlan bu yüzden;
‘hep yüksek basınçlı; balkanlardan gelen o soğuk ve yağışlı hava gibisin.. başım fedâ, kanım canım sana olsun helâl de; ne bu şiddet bu celâl/ne olur bitsin bu kaş çatış, yetsin artık bu melâl’ dedi oğlan, fenâ kızmış kıza..
oğlan canının, başının gideceğinin değil de, kızı nasıl bu kadar kırdığının, niye üzdüğünün derdindeydi; angutluğuna yanıp dövünerek, kendini beter haşlayıp, 7/24/365 döverek, mevcûd ömrünün ötesinde, dahasını da verirse de allah, nasipse kalan ömür; yine fenâ dövecek olarak!.
…
çok da isâbet kaydetmiş;
muhtemel okuyucu görüşü, bir takım tespit ve mütâlaa ve mülâhazalar içeren, küçük dip not:
insana böyle bir metin yazdıran, gramer açısından böylesi fevkalâde sakat cümleler kurduran bir his ancak, fenâ yakıcı, vıcık vıcık bi pişmanlığın eseridir..
Salı
zeldâ!.
"olsun yavrum, meteliğimiz yok, ama yağmurumuz var!." demiş, içimizden biri..
seninle zerrin
yağmurlarımız var zeldâ, aramızda; her yağdığımızda en hüzzam, en güzel ıslandığımız ve ne güzel, bakan gören içinde, çok az, belki bir elin parmakları kadar yüreğin anlayacağı!.
yalınçıplak anlat; huzurlu, rahat, mevsimsiz deli ırmaklar, çavlanlar gibi çağıldayarak!. burda cansever'in masası gibi, hık demeyecek, ne desen, ne koysan kaldıracak sınırsız özgür, sınırsız bir alanın var!. burda sana ait, her zaman masmavi bir gökyüzü var; dilediğin vakit, dileğince yağ!.
''adım ne idi; unuttum...''
'... sorulmayı, sorulmayı!'' demiş, rahmet olsun; karac'oğlan!.
''aman, ismi lâzım değil!.'' diye midir acep?!. öyle de olsa, bir nev'î 'hatırlanmak'tır bu; mutmain tebessüm gerektirir ehline!.
ayrıca; insan zâten unutmanın diyârından gelmiştir..
Pazartesi
aşkın izinde burnunun ucunu göremezsin; burnunu hemen ucundakini!.
lelia!. ne güzel, ne hakikat ölümlerden dönerek hayatımla öle öle yazdığım hikâyemi kimselere anlatmadan gidiyordum.. ne çok diledim asil bir ölümü; alnımın tam ortasına yiyeceğim asil bi çekirdekle ve kaç kez zerre korkusuz, burun buruna geldim, bitürlü ölemedim..
ölemeyince işte, bir akşam uyuyup sabahına bir daha
uyanmamayı nasıl da iştiyakla isteyerek girersin geceye her gün, ama olmaz
işte, sabah yine aynı dünyaya, hayatının artık değişmez bildiğin
devinimsizliğine uyanırsın; kabullenmiş, acı dolu bakışlar, bedbin hislerle..
böyleydi sonuma yolculuğum.. sonra işte, seni çıkardı yol, sonuma yolculuğuma, çok da yaklaşmışken, yolda..
ne çok aynıydın benimle, hayata ve öteye dair
endişelerimle, dünyanın mecburiyetlerim haricinde, hemen her şeyine
umarsızlığım, güzelliklerine, neşvesine biganeliğim, küskünlüğüm,
vazgeçmişliğim, acılarımla?!.
hayatı sevebilmek için hayattan büyük bir şeyi sevebilmek gerekmiş.. ben hayatı sevmek değil, düşmemek, düşüp düşkün olmamak için âlem içinde, tutunabilmek için sevmek gerektiğine inandım..
sana yazarken teskin ettim sancılarımı, yalnız olmadığımı hissettim, sevindim, şükrettim..
seninle yazı, mektup yolculuğum; nasıl büyük bir şey benim için, nasıl derin.. benim için bu aşk; hakkaa aşk.. ona tutunarak ne çok direndim ve ne çok acıya..
seninle şu mektup yolculuğum…
hayranı olduğum, mukaddes bildiğim, önünde hürmetle
eğildiğim, başıma taç, gönlüme sekine eylediğim; bitmesin hiç dediğim, bitmez
dediğim, ilk satır, ilk mektubun üzerinden kaç yıllar geçse de bitmeyen… bu; o
âşığı, zerre şekvâsız divânesi olduğum ‘aşk’tan bir şey; bu aşk değil de ne?!.
kendimden bildiğim hâllerinle bile yazdığında, canım
yana yana da okusam iç dökümü satırlarını, senden gelen tek satır bile hep umut
oldu, sevinç oldu, neşem oldu.. nasıl büyük çelişki değil mi?!. ama işte,
mektupları hiç kesilmesin, satırları gelsin, sesini duyayım dediğinin her
kelimesi acı çığlık da olsa, canını fenâ da yaksa, bir taraftan da serinlik
sekine olur, oluyor içine.. bu yüzden sesin nasıl gelirse gelsin, bil ki
hayattan onmaz vazgeçmişliğime iksir, yaralarıma merhem, yaşamak cehennemime serinlik,
gölge,..
sözüm;
son nefesime dek umudumu hiç yitirmeden mektup satır,
ses bekleyeceğim senden; hiç vazgeçmeden..
leliâ
aşk hep adres sorar, unutma
her pervaza konmaz, kelimeler
bir zamansız ülkenin, vakitsiz masalının..
bir sessiz film, grî duvarda
derin, dipsiz kuyu
ve aldatıp gölgemizi, atladığımız
davetkâr bir uçurum..
aşk; son ölgün teliydi bir kırık sazın
gözlerimizde son bir fer
baktığımız yolların..
yanıltmaz cânsuyum, bil ki yanıltmaz
belki bir son sefer bu
çıkmalı güvertesine, bilerek
ve rüzgârlarına, açık denizlerinin
bize kalan saf bir aşk
ve safir bir yalnızlık
gayrı ne varsa yakmalı, yakmalı gemileri diyerek
ne çıkardı gönül sızım aşka bir kez yenilsek!.
suskunsun?!!.
bir tel düşse saçından şuraya
yahut dilinden bir kelime
yahut bir mahzûn bakış
hele desem adını ele isyân çıkacak
demek gidiyorsun şu şiirden
vakti doldu demek
eğer böyle gidersen türkülerin adı hep /gurbet/
zamanın adı /hazân/
böyle gidersen eğer
eğer böyle gidersen
senden ve aşka dair şu doludizgin sözlerden..
bir başka şiirin kelimelerine!.
Çarşamba
zeldâ!.
anladım; seni deli sevmek yetmiyor, yetmeyecek.. sana deli akan nehrimin kendime gereksiz seçtiğim zor, engebeli, taşlıklı yatağını değiştirmem gerek..
zoru seçiyorum zeldâ, hep; zor, zahmetli ve yıpratıcı olanı!. oysa sana varmak için yalnızca sükunet gerek..
Salı
“geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer” dedikleri, ‘blog’ zamanlarına…
lelia!. adına “blog’ dedikleri, acemi ‘günlük’ sayfalarıyla ilk tanışma zamanlarıydı.. o zamanlar ben sana yazıyordum.. sana dediysem; kendime, gizli gizli!. henüz seni blog sayfalarına düşürmediydim adını..
şu ‘karga gak demiş’
sesimle, kendim ‘kendim’e bestelediğim, kendim çalıp kendim söylediğim
sayfalarla ben çok arabesk, kaskara bi karakargaydım..
sesim duyanı bıktırır,
içini karartırdı.. insanları anlardım.. anlayıp da naapıyodum sanki anasını satiim,
dertlerine çare, bi yârelerine merhem, bi kanayışlarına tampon mu oluyordum;
sadece ötüyordum, yan bahçe duvarlarından..
işte, kendimden menkul
bi endişelenişle, kendimce, sanki bi endişelenip duruyodum insanlar için?!. sanki
ben robin hud’um anasını satiim?!. sayfalarında bi ses duyup seslendiklerime ‘bakınız
kederiniz kederim, acınız acım ve hüznünüz de hüznüm!’ diyodum.. e, bööle de
bakınca, yapınca ne olur; şu olur: hep hüzün hep hüzün!. iç karartan bi sesle öt,
kafa şişir dur, işleri yoksa?!.
güya ben teselli
ediyodum?!!. yani niyetim buydu!. anaa, sonra bi baktım, lan daha da kötüye
gidiyolar, katalizör oluyorum dertlerinin kederlerinin daha da bi köpürmesine,
susmalı seslenmemeliyim bi artık dedim kendime, bi karar aldım, şöyle ki, ‘ben
bundan sonra, beyaz badanalı bahçe duvarınıza konup, kirletmeyeceğim, güzel
bahçenizin yemyeşil tabiatını tüyümle teleğimle, bozmuycam ahengini güzel seslerinizin,
şu ‘karga karga gak dedi’ sesimle!. bundan böyle sizi böylesi bi sesle hiç
rahatsız etmeyeceğime susuz sek; and içerim!. eğer de edersem, bakın şu sivil
toplum örgütleri, sosyal sorumluluk örneği sergileyen vakıflar, insan
psikolocisini sağlıklı tutmak için kurulmuş kamu yararına faaliyet gösteren
dernekler, oluşumlar, cemiyetler siyah çelenkler koysunlar ki şurda, kendimi
ellerimle, gönüllü, diri diri gömdüğüm şu mezarımın başına?!’ dediydim, ama
bunu onlara söylemedim, sessizce sustum sadece; çünkü, ötmeme kararını kendime
kesin almıştım.. bi yandan da çok korktuydum ama; ‘lan ben konuşmasam, ötmesem
duramam ki?!. ya dönersem sözümden, ya tövbemi bozarsam, hem de, anamdan da süt
yerine nasıl da gurur emdiğimi iyi bildiğim halde?!. çok endişelendim, çook!.
hani tıpkı çişini tutamayan çocuk gibi, ya tutamassam ben de sesimi sözümü
falan diye bayaa bi kaygılanmıştım kendi kendime.. ilk zamanlar çok zor
geldiydi anlıycaan lelia, ama sonra alıştım.. yani gak gak ötmeyi kesinkes
bıraktım.. arkamdan, “lan amma da dayanılmaz, bet bi sesti; şükür, sustu da
kurtulduk, ohh bee!!” demişlerdir, kesin?!.
neyse, komşu bahçelere
doğru ötmeyi çoktan kesmiştim de, ya şu kendi tarumar bahçemde kendime
ötüşlerim?!.
dış dünyaya çıkıp,
kelimeler döktüğümde ilk şu sanal sayfalara, şurda kelime alışverişlerinin
sırasında, bazı güncel durumlardan dolayı ben kavgacı bi adam, bi ısırgan otu
da olup çıktıydım.. ben, ısırgandım bağzı toplumsal meseleleri kafayı takıp,
yaraya parmak basmaya çalışırken.. meriç diyodu ki, “kavga insanla kader
arasında değil, insanla kelime arasında”.. buna da bakarsan, ben onu işaret
ettiği gibi, kelimeyle kavgalılar arasında bi adamdım.. sanki ben için
buyurmuşlardı, rahmet olsun, hazretlerinin kendileri şu sözü?!. eğer ben de bi
insansam, kelimelerle kavgalı olmalıydım.. e, böyle de olunca kelimelerle kavga
eden adam nitelemesini meriç’in huzurlarında hak kazanıyodum!. oysa kelimeleri
dövmek, onlarla dövüşmek, gerektiğinde çok etkili bi silah olarak kullanmak
değil, kelimeleri sevmek, onlarla sevişmek gerekti..
gerçi ısırgan olmak,
buyurgan olmaktan her vakit iyiydi.. ve öte yandan, bir hakarete
dönüştürdükleri şu teşbih, şu metaforun gerçek ısırgan otu ile hiç alakası
olmadığı gerçeğini onlar değil, ben bilerek.. bilirdim ki ısırgan otu, vakt-i
zamanında adı bilinmeyen şu uğursuz hastalığın belirtileri karşısında eski
insanların, atalarımın bilmeden kullandığı, bugünse artık, z.yağı, limon, balık,
yenilebilir doğal yeşillikler gibi tıpkı, çok iyi bilinen ve kullanılan doğal
ve en etkili kanser ilaçlarındandı.. Yaradan o basit gibi görünen, dokunduğunda
adamı acaip ısırıp fena kaşındıran o otun terkibine büyük şifa yetkisi
vermişti..
yani tamam, çok da
haklılardı bi yerde; bi ısırgandım ben o vakitler.. iyi, hoş da tespitti yani..
bi yerde çokça yan etkiye sahip kimya bozucu bişey olduğumuzu düşünüyoduk;
kolay yutulmaz, yutanın midesine oturacak, kolay ertitemeyeceği bi demir
leblebi, çelik çekirdek derler ya hani, azcık da o gibi bişey yani.. ama işte,
hani bi an evvel geberip gitsin diye biz, düzeni bi yerlerinden her
ısırışımızda kimyasını bozup, sağlam yerlerini çürütüp hastalığını daha da
ilerletmekte hızlı katalizörler olduğumuzu düşünürken, aslında bizi bünyesine faydalı
mikroplar, antikor üreten kurtçuklara dönüştürdüğünü görünce anladıydık; ona
deva olup, daha da da gürleşip gürbüzleşmesi için gübre vazifesi görüyormuş
varlığımız..
yanılmıştık, biz onun
bir süre ayakta sallanıp, olduğu yere toz duman yığılıvereceğini beklerken, o
daha da bi ayaklanıp bizi ayağının altına alıp küçük böcekler gibi ezip öğütüp,
daha beter süründürecekti..
“baldıran”; tabiata
yakın herkes ii bilir bunu.. sen de ii bilirsin lelia..
sonunda niye
baldırandan söz ettim; düzen bize o zehri yutmaktan başka çare bırakmıyordu..
kafana dik ve kurtul!. yani ki intihar.. baldıran benim dilimde kendini iyi bi itlaf
aracı, ilacıdır.. düzenin her tür düzücü haşaratına karşı son bi çare
kullanılır ve ânında da itlaf eder.. doğaldır, çevreye de hiç zararı da yoktur
ööle.. iyi bir çevrecidir yani kendisi.. ööle hiç yan yan da etkilemez, hiç de
öyle, yan, yön, eğri büğrü de bilmez; doğrudan etkiler yani.. biraz vahşidir,
ama olsun; düzeni hilesi hurdası yoktur.. ayrıca baldıran, dozunu ayarlamasını
almasını bilene iyi bir müsekkindir.. sokrat da öyle yuttuydu baldıranı,
çağının o şerefsiz düzeninin burnuna kafayı yerleştirip.. düzeninin temsilcileri,
yöneticilerinin huzurunda kendi elleriyle alıp şişeyi, kafasına diktiydi
gülerek, haazır bulunan düzenin zevat-ı kiramı şerefsizlerin yüzüne gülerek, ana
arvad söver gibi..
zıkkım sigara-zift çay,
uykusuzluk, düşünce ve sözsüzlükle intihar.. tetiği tek çekişte, bir dikişte,
altın vuruşla olmasa da, bu da bi tür
baldıran içmek gibi bişey; ama yavaş yavaş..
böyle olunca, yapınca,
kendi kendine sorarsın son bi istek dilek ve temenni ve arzularını.. içimden
diyodum ki, lan yaa ben mümkünse gezegen değiştirmek istiyorum, değilse de
boyut.. onu beceremezsem, bu arada kulvar değiştirecem anasını satiim; çünkü
mevcut şu, sütçü beygirlerine has, dönme dolap koşu bandımızdan bıktık
usandık.. yüksek bi onaylarınız olcaksa şurda, bilinçli, kontrollü bi kulvar
değişikliği iyi olur şu aralar şu dünyada, şu kimin nereye gittiğini bilmediği
bi hayatta da, böylecene de kendimizi kapattığımız şu inimizden bi çıkarıp
başımızı, bi çıkıp da, belki o eski sınıfımıza yeniden ve ama bu kez kepkesin
bi kesin dönüş yaparız.. hani eskiden de bööle bir ıkıntımız-sıkıntımız hiç
olmamasına rağmen, yüksek sosyeteden dünya standardına göre alabildiğine
alımlı, aslında kelimelerde bile düşman olduğumuz, şu soylu soylu, aristokrat
aristokrat, yüksek bürokrat bürokrat, saray kalıntısı bi ailenin, etrafında çok
iltifat toplayan, birbirinden güzel dört kızından biriyle, ama son derece de
zehirli, bildiğin zehirli bi orkide bi kızıyla, 12 eylül’ün hemen sonrasında, o
eylül’den de daha bi cehennem yaşatacak bi ateşin içine bile bile dalıp ve ama
insanı filozof da eden bi dest-i izdivacına bi talip olup, o pespembe hayatın,
pespembe muhteşem sarayının en mutena çalışma odasına kapanır, felsefe
sosyoloji ve vesaire kitaplar yazar, çevirir, böyle geçinir ve bakarsın ilerde
dünyayı bile ele geçirir, ünlü filan bile olabilirdim falan..
lelia,
bunca sözden sonra lafı nereye getircem; o yaşlarda
çiçeği gerçekten burnunda fatih’in ıstanbul’u fethettiği yaşta kız istemeye..
yani içimden böyle dediydim kalburüstü ailenin burnundan kıl aldırmaz
bireylerinin yüzlerine.. duysalardı niyetimi, yemezlerdi.. bilselerdi verirler
miydi kızı ben gibi bi serseri anarşiste?!. sanmıyorum!. hani belki diyorum,
belki, baştan bilseler, hani bi sosyal sorumlulukları da olsa hayatta, bir
örneğini sergileyip gereğini yapabilirlerdi; lan hani belki bi adam olur lan
falan diyerek yine verirlerdi belki kızlarını..
aralarında uyananlar
falan olsa da, demek dışından bakınca, o hâlimle bile yine de bayaa ii bi
görüntü vermişim; hani şööle alıcı gözle bakınca bayaa bi gösterişli, kibar,
hassas, ii konuşan, bilmeseler de hiç, girdiği her tür ortamda hep parmak
ucunda, acaip ilgi iltifat saygı gören.. köyden kırsaldan başkentin gecekondu
bi semtine göçle konan bi kendi hâlinde ailenin sonradan her tür ortama
girebilecek kadar şehir hayatını ortamlarını tanımış, bişekilde içine girmiş bi
oğlu?!. statü, sınıf farkı her şey demekken kibir tanrılarının seyran eylediği
sosyeteye damat olup girmek?!!. nası olurdu ki bu?!. düşünsene, kendi iç, duygu
dünyasında çok farklı şeyler yaşayıp, edebiyatla, musiki ile, güzel ya da güzel
olmayan sanatlarla da bişekilde ilgilenip, kıyısından köşesinden içinde olup,
ama kimseye iç dünyanı açıp göstermeden, kimse de his dünyana ve sana dair
bişey de bilmeden, hani bi ismi neyi olmadan, bi tanınıp neyi etmeden,
kişiliğini değil ama, kimliğini bi güzel de gizleyip, bütün birikimini,
korkusuzluğunu, cesurluğunu, hesapsızlığını, gücünü, dinamizmini de o iç dünyandan
alıp dış dünyaya bu gizli silahlarınla açıl, karşına çıkan kişilere,
problemlere önüne düşen her şeye kafa göz dağılacak diye hiç düşünmeden
hesapsız ölümüne, kinâyesiz kafadan dalan, ama yaptığın her şeyde de yerli yerinde
bi denge olan bambaşka bi profil çizerek, sokağın dibiyle en tepedeki ve
aradaki her tür adamla hiç de bi yalakalık neyi yapmadan yakın tanış, duruşunla
tavırlarınla karakterinle kişiliğinle ilgisini çek, saygısını kazan, her tür
âleme gir, her bişeyi gör bil, yaşa, geçmişi de, elan yaşadıkları da tenekeli
de bi adam ol, sonra gel, arsen lüpen kibarlığı çekiciliği ile, emniyet
müdürünün güzeller güzeli kızının gönlünü çal?!. şiir yazan, bayaa bi okuyan,
wagner dinleyen bi ayıyla prenslere layık, güzeller güzeli, en üst perdeden bi
soylunun izdivacı?!!. bilmeyenler filmlerde romanlarda olur böyle şeyler
derler; oysa roman, film dediğin şey yansımasını hayattan, hayatın içinden
alır.. bilmeleri de gerekmiyor zatı; yaşayan ne yaşadığını biliyor.. hani bakma,
Allah korusun; kavgadan başka bişey bilmezdim o zamanlar dediğime!. bilirdim de
hem de çok iyi, ama bilmesin kimse isterdim.. dışa bakan yanlarından biri acaip
aşırı fırlama, iç dünyanda böyle de bi utangaçlık?!.
yani, acaip sahip
çıkıcı, korumacı, yeri geldiğinde, her tür adamla, her tür kapışmada pek usta
bi kavgacı da falan bi adamdan bööle, hani tıpkı yeşilçam salon filmlerindeki
gibi, salon çocuuu, oğlanı bi görüntü?!!. hayret?!!. güya çekip alcaktım iç boş
sosyetelikten, hayatın görmedikleri, ama güzel de yanlarını gösterecek, gerçek
huzurun nerde olduğunu görmesini sağlayacaktım?!!. hani kırk yıllık kani, olur
mu yani hesabı, olmadı işte bi türlü!. o bi halktan, mütevazı biri olmadı, ama
ben acaip filozof oldum, bak kaç kırk yıldır hâlâ nasreddin hocanın hindisi
gibi düşünüp, yazıyom artık.. fakat artık tehlikeden uzak kalıp, dünyaya
sataşmaktan vazgeçmiş de olarak da biraz.. sayelerinde oldu bu, sağolsunlar!.
yoksa ben, böyle, eylemsiz, bi taşın üstüne oturmuş, ordan hiç kalkmadan
sürekli düşünen bi adam?!!. töbee!.
başıma gelen, yaşadığım
o kadar da ağır şeylerden sonra niye de insanlıktan çıkmadım ben, içimdeki
merhamet duygusu niye ölmedi, insana sevgim saygım yine nasıl sonsuz kaldı,
hiçbişey içimdeki güzelliklere dair duyguların katline niye ferman vermedi?!.
bunları yok etmek demek acımasız olmak demek.. acımasız, bencil olcaana insan
oracıkta ölsün daha iyi.. yakışmaz yani, insan olana, insan kalmaya yemin
etmişe kalbinden vazgeçmek..
sonuç olarak, işte,
birbirlerini karşılıklı bi güzel ağırlayan, ‘sen beni tertemiz temyiz et, ben
seni ak-pak paklayayım.. sen bana steril sular tut, ben seni önceden kırklı
sularımda kırklayayım’ detantlarıyla karşılıklı balçıklarını badanalayan, açık
ve gediklerini kapatıp izlerini sıvayan, sosyal sosyal olmak, barış barış
karışmak için birbirlerinin bitlerini ayıklayan, karşılıklı tımar eden, bu
yolla aralarında nasıl da sosyal sosyal bi bağ kuran maymunlar gibiydiler içine
düştüğüm renkli yaldızlı, acaip gösterişli, ama içi boş dünyanın şu kibirli
mahlukatı.. genci yaşlısı, sarayın ileri gelen kaknemleri, hepsince hiç
istenmeyen adam ilan edilmem çok sürmediydi.. yani ben, bu kafa gönül, saati
bozuk hâl ve gidiş ve karanlık geçmişle bu kalburüstü, tuzu kuru, soylu aileye
böyle bi damat olarak hiç de yakışmayacaktım..
kimseye bırakmadım
şutlanmayı, kendimi aralarından bi güzel kendim şutladım, ceketimi alıp, her
şeyi ardımda, o dünyanın sahiplerine bırakıp yürüyüp gittim belirsizliğe
doğru..
yaşadıklarıma bakıyom;
ne hayata ne bi kimseye bi sitemim yok.. sitem yâre, sevgiliye, arkadaşa,
anneye, dosta filan yapılır.. yani, kapımızdan geçmeyi bırak, semtimize bile
uğramadı şu sitem denilen şey.. kime yapçaktım ki bi sitemi, nazı?!. kimim
vardı anamdan başka?!. anama hiç yapamam bi sitem yaut da bi naz; çünkü acaip hassas..
bebek gibi bişe, ota köke üzülen, sokaktaki kediyi kuşu dert edinen, havadan
nem kapan, tansiyonu bidakkada anormallikte en zirveye oynayan bi bünyesi, bi kalbi
var.. ona bugün hava yağmurlu” desem, o “aşk olsun!. sen benim en has oğlum;
beni ördeğe mi benzetiyosun?!!” der!. der yani!. böyleyken, bide bi sitem naz
neyi yapmaya kalksam, o anormal, o normal bi yükseğin on katı yüksek tansiyonu
tepelerin tepesine fırlar, hani 30-50 kadar, güzel allahım korusun!.
yani sonuçta diyom ki,
bi nazımız geçcek biri olmadı ki bi naz edelim?!. ha, olsa da hiç işimiz
olmazdı yani sitemle, nazla.. olamadı yani hiç hayatta.. ama olursa da öyle
biri de, ben de ona bi naz durumları falan yaşatırsam kendime, söz bak, ilk
sana haber vereceğim!.
dostlarım.. onlar da
birer birer çekip gittiler be lelia!. artık bak dostluğun neyi sözünü bile etmiyorum..
edemiyorum, ettirmiyor bugünün gözünü yalnızca çıkarlara dikmiş modern dünyası,
güdük insanı, aralarında alışverişleri, sinsi hesapları.. oysa ben, öte’yi
bilmem, lakin pazara değil mezara kadar dostluğuma tahammül edebileceklere
buyrun diyen, nasıl da dostluğa önem veren biriydim eskiden?!.
hani, ben kendimi
belirsizliğe doğru bi yolculuğa çıkardıydım ya, kendimi o gösterişli konağın
kapısından kendim şutlayıp, işte o, bundan böyle başıma ne gelceğini yine
bilmediğim şu yeni yolcuğumda yazıyla gerçek tanışıklığımı yaşadım.. yani,
eskiden de iyi tanıyodum da onu, bu kadar samimi değildik.. o benim hikâyemi,
ben onun o acaip dünya ve acaip geniş çevresini bilip derinlemesine vâkıf olup,
anladıkça acaip ahbap olduk kendisiyle.. kendisi bana lili’yi hediye etti..
sonra sırasıyla lelia’yı, simlâ’yı.. yo, cariye olarak falan değil; otur,
onlara anlat derdini, onlar da sana; sıkılma yalnızlığında diye.. şehrazad diye
biri vardı sanırsam edebiyatta; hani o “binbir gece masalları”nın anlatıcısı her
gece bi hikâye anlatıyordu o efsanevî pers prensesi, şehriyâr’a.. bi gece
anlatamasa, boynu gidecek..
binbir gece
masallarının omurgasını oluşturan ana masal da zaten de şehrazad’la, şehriyar’ın
içinde oldukları masal..
eşi, pers şahı şehriyar’ı
aldatınca bütün kadınlardan intikam almaya karar verir.. her gün bi bakire
kızla evlenir, gece beraber olduğu kızın, sabahında kafasını vurdurur..
şehrazad vezirin güzeller güzeli kızıdır, babası yok olmaz falan dese de,
dinlemez, şehriyarla evlenir.. kız, çok sevdiği kız kardeşine veda etmek için
şehriyardan izin ister ilk gecesinde ve veda sırasında kız kardeşine bi masal
anlatır.. masalı bi kenarda dinleyen şehriyar, ona da bi masal anlatmasını
ister.. şehrazad gece yarısına kadar anlatacaktır masalı; gece yarısını geçerse,
ertesi güne kalcaktır masal, e böylece kelle de ta ki anlatacağı bi masal
kalmayıncaya dek sağ sıhhat selamette olcaktır.. böyle böyle her gece masalını
tamamlamayı bi sonraki güne bırakır şehrazad.. böyle yapa yapa, binbirinci
geceye kadar sürdürür olayı.. fakat bu arada, ööle bişe yapar ki şehrazad,
anlattığı masalların içindeki ders verici adam edici konularla ve masum mu
masum hâlleri, şirin mi şirin dilleri ve üslubuyla şehriyarı ince ince
işleyerek adam eder ufak ufak, kırdığı kafasını düzeltir, eşi kendisini aldattığından
fena incinmiş kalbini tamir eder, kadınlara karşı duyduğu nefretin ateşini
düşürür, tamamen de söndürür binbir gecenin sonunda; ve aaa, anaaa, o da ne,
şehriyar bi adam olmuş, erdem sahibi, iyi kalpli bi adama dönüşmüş?!!.
binbirinci geceye geldiğinde şehrazad artık bi masalının kalmadığını söyler..
şehrazad her şeye rağmen şehriyarı sevmiştir.. ve ama zaten de şehriyar da
şehrazada karşı boş değildir artık; çünkü zamanla o da şehrazadı çok ama çok
sevmiştir bu arada.. yani ne kellesini vurması, o binbirinci gecede üç oğlan
çocukları bile olmuştur..
acaip bi efsanesi var
yane lelia, o binbir gece masallarının.. benim üstümden uzak olsun ama!. yoksa,
ben?!!. bi şehriyar?!!. hani lilimle, sen leliamla, simlâmla şehriyarın
evlendiği kızlarla yaptığı gibi, bi birlikte olmak, gecelemek falan?!!.
töbeeee!. onlar töbe, bi odalığım bi cariyem falan değillerdi ki?!. olsunlar da
istemezdim zaten!. insan birini sever, her şeyini ona verir.. hem yani, bi
kellesini-mellesini vurmak?!. been yani, üstelik?!!. hem de kimin; güzeller
güzeli, iyi yürekli, anlayışlı ve çok da seven, bi bilge şehrazadın?!!.
töbeee!!. ben?!!. bi kelle-melle vurmak?!!. bırak onu, karıncaya bile kıyamayan
ben hem de?!!.
orda bi anlatıcıydı
şehrazad.. o liliye, lili de ona yalnızca bu bakımdan benziyodu.. yoksa ben
kiiim, şehrazad kiim?!!. kim kaybetmiş ki de ben bulmuşum?!. zaten de bi
şehrazad ben için bi yansa tutuşsa, onsuz yaşayamam ben filan bile dese, gelip
benim olsa, daha o dakka alır elimden hayat.. biliyon, acaip kısmetsizim, yaamurlu
havada damla su yok bana!. kader-kısmet- nasibim bööle, naapiim!.
yani, diyorum ki lelia;
aynısının tıpkısı olmasa da, benim de senle masalım biraz bööle işte!. benim sen
gibi muhayyel o lili, simla’larla hasbıhalimiz karşılıklı merhamete saygıya
dayalı, hiç incitmeden de birbirimizi.. öyle anlatıp durduk yane,
hikâyelerimizi karşılıklı.. daha doğrusu ben anlattım, onlar da bana anlattı;
ama onlar yazmadı, ben yazdım.. onlar yazamazdı yani; biliyon, muhayyeller
yazamaz tek kelime bile.. sen, onlar dış dünyaya meçhûl, benim içimde
meşhurdular, biliyon!.. onlar hiç yaşamadılar masaldan maada!: hele ki şu modern
dünyada?!.
yoktular yani!. hani,
“ne kadınlar sevdim sevdim/zaten yoktular” diyodu ya, rahmet olsun kaya, bi
şarkısında?!. tam da ööle!.
umarım doğru hatırladım
şarkıyı da, sööleyenini de?!. sanırsam ama yine?!!. senden kaçmaz, biliyom; uç
uçuk bi adamın masalının hayâlisin ya, masala hayâle sana sınır yok, ân içinde âlemi
seyran eylersin sen de!. hani bi karşılık verebilsen, “yav nezir!. bi şarkıyı da
doğru hatırla be; güftecisini, bestecisini, şiirini, sözlerini?!. iice bunadın
sen he!” derdin, kesin!.
hani elâlemden
yalıttıydım seni, lili’leri, leylâ’ları, simlâ, zelâl, zeldâ’larımı, yıllarca ööle yazdım durdum onlara, kerpiç
kerpiç, kalıp kalıp mektupları.. bendeydi onlar her gece ve hiç gitmezlerdi.. hani
zahir dünyada veyahut sanalda bi görüntüleri, yansımaları, imitasyon
tezahürleri, benzerleri, müsveddelerine, sanallarına benzerlerine bi
rastlayacak neyi olsam da, asılları hep bendeydi.. şair demiş ya hani; “dokunsa
da zülf-i yare, bu şiir aslı gibidir” diye.. hayaldiler ama, hayalin bile
aslıydı onlar bende, görüntüsü değil!.
bazen sanallarda bi
misafir yorumcu/yazıcı falan olarak bulundum, nie de doğruyu söölemeyim sana da
şurda?!. kendi sayfamda bile sanal sanal yazan bi misafir oyuncu gibiydim.. ama,
zamanla bi baktım, yan komşu bahçenin duvarından izinli öten bi karakargayken,
anaa, zamanla ööle de bi dalmışım ki başkalarının birilerinin o sanal
bahçelerine, bostanlarına, bağlarına, hani bi misafiri bırak, dikili araziyi,
çiçek bahçelerini tepeleyen, aaçlarına tırmanıp güzelim meyvelerine uzanan, izinsiz
gaklayan, başına buyruk, bi serseri sıır kargası olup çıkmışım?!!
hani ben kendimi açık
her yerlere ötmeye bizzat kendim yasakladığım bi yasaklı kargayken, sesimi
uzaktan bişeye benzetip, hani bahçe duvarının üstünden dilediğimce ötmeme
lutfedip izin verenler olduydu.. hani ööle de hoş gelmiş ki uzaktan, “aa, ne
kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda
ötün!. lütfen’s!” diyenleri de duyunca, allaaaah, ötme ki nası ötme?!. şu karga
karga gak dedi sesimi sayelerinde nerdeyse bülbül sanıp kendime hayran oluyodum
maazallah?!!. adamlar bana saray bahçelerinin kapılarını açmışlar, hem de öyle
üç yudum bi soluk için de değil, ben kalkmışım, sanki kendi bahçem gibi dalıp,
dallarına konup, meyvelerine uzanmaya kalkışmışım?!. Allah var, hiçbişe
demedilerdi ama!. o kadar da asillerdi yani!. ilk anda tanımayan bi iki tanesi
kışt-mışt, oşt-moşt dediydi, ama olsun; sonunda onlar da anladılardı, “lan bu
karga gaklamaya aç bee?!!. zavallı!. diyerek de, sorun halloluydu.. e, sesime
de alıştılardı yani, zamanla!. bak, onlara, bahçelerinde ötmeme izin verdikleri
için bugün can borcu gibi bi minnet borcum var!.
hani, “aa, ne kadar da
güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!.
lütfen’s!” dedilerdi ya bana; şimdi bunu söölerken, ben elbet bi megaloman
değilim şurda.. kafadan gönülden hasta da.. belki, düzenin kevgirinden kavgayla
fena süzülmüş, vaktinden evvel olgunlaşmış çabuk kutuplanmış çok aldanan ve
fakat aldatmayan, hayattan yaşamaktan yüzde yüz de rafine bi adam, modernizme o
ilkel gözlükleriyle kör, şaşı şeşbeş gözleriyle ters bakmaktan, karşı çıkmaktan
azcık kafadan arıza görünen rafadan bi deli en fazla.. bazen de, bi çocuk kadar
saf, belki biraz aptal, biraz şapşal, biraz teslimiyetçi, biraz kaderci, azıcık
değil çok âşık; ve ama hep âşık, hani bön derecede, bayaa salak bi âşık; her
gördüğü saf beyazlığa, temizliğe, ışığa, uzanan müşfik bir ele, bir mahzun
masum bakışa çözülmeye, küçücük bir sıcaklık karşısında mum gibi erimeye hep
hazır, önüne gelene âşık.. zaten de zavallı garibim anası en çok da bu
yüzden çok ağlamıştı.. işte bu, soldurmayan öldürmeyen ve ama ondurmayan
da bir aşktı, düşenin fena yandığı..
ama tüm bunlarla
birlikte, insanı tanıyan, ona âşık olan ve hep seven ve ölümüne seven, yazgı
hırsızı da olmayan, zulmünden lezzet alanlar hariç, kimseyi kızıp kırıp kınayıp anasını ağlatmayan,
kimsede bi hata aramayan, eskiden çok sevdiği kavgadan artık nefret eden ve
insanları kırmayı bırak, kalbinden hain ve sinsi bir düşünce geçecek, dilinden
kötü bir söz düşecek diye hep diken üstü yaşayıp bıçak sırtı dolaşan ve iç
dünyasını kimsenin fark etmediği, zaten de köşe bucak kaçırıp gizleyip, kimseye
farkettirmeyip, insanlar arasında sanki normal-mutlu mesut biriymiş görüntüler
veren, tamam; sevilen, sayılan biri, hayatın ona çok şey verdiği, vermeye
çalıştığı, ama her seferinde hep elinin tersiyle de iten, hani kazara sahip
olduklarının da, aynı zamanda kendisi için hiçbir öneminin de olmadığı, gelişine
gidişine yaşayan biri.. yine de hayatta, ayakta kalabilmiş, her nasılsa
artık?!!.
böyle bi hayat, öylesi
bir acı insanı kolayca çürüten bir şeydir oysa.. hani insan esarete düşer,
mapus yatar, gurbete çıkar, bazen rezil rüsva olur toplum içinde, insanlar
nazarında, dünya pazarında.. hâttâ rezillik ve kepazelik öyle bir yapışır ki
boynuna yakasına paçasına, peşini hiç bırakmaz, adeta karakteriyle özdeşleşen
bir parça hâline gelir sanki?!.
zaten de nerdeyse
‘rezillik ve kepazelik karakterimdir’ dedirtecek kadar yakama yapıştırdı hayat;
düşüklüğü, yaşarken, olmadık yerlere düşürüp, onca da ölümüne korumaya çalıştığım
benliğimi, süründürüp, gururumu, sürtüp burnunu..
rezillik-kepazelik
dediysem; hani toplum ve insanlık nazarındaki şu aşağılık hâllere düşmek de
değil yani!. rezillik ve kepazelikten maksat, köle pazarında meydan meydan
dolaştırılıp, imtihan imtihan gezdirilip, hiç bi iç huzur, bi rahat yüzü
görememe, en basit işlerinde bile hayatın, daha ilk adımda çuvallama, bu yüzden
alaya alınma, dalga geçilme durumları yani!. bunların üstüne sen, herkeslerin
aslandan kaçar gibi kaçtığı belaya tırmık çekmeyi de say!. aramasan da, hep
problemi, sıkıntıyı bulma, milyonlarca dolu kutu içinden tek boşu çekme,
herkese güllük gülistanlık olan hayatın hep dikenini bulma, insan için başını
kolayca derde sokma, millet zevkin sefanın doruğunda hayatın tadını çıkarırken
sen düz yolda bile tökezle, mezbeleliklerde sürün falan?!. sanki sürünmek için
yaratılmış mübarek?!.. hani derler ya gökten nar gibi kızarmış, mis kokulu,
güzelim domates yağsa onun başına bi cacığa nane, bi salataya malzeme olmayacak
hıyar düşer; onun gibi yani!.
yane bak, lelia, en
başta da dediğim gibi, aar aalak şeyler ozmanlar ööleydi!. ama ya şindi?!.
şindi sana gelip böyle makamsız, dengesiz, bestesiz öterken, sadece biraz
gülümsemeni istediydim hayatta, hayata; hepsi bu!. bunca zırvası, problemi,
meselesi, kafa ve gönül karıştıran meşgalesi, tatsızlığı tuzsuzluğu
tutarsızlığına rağmen, hayatın yine de gülümsenebilecek yanlarının hâlâ var
olduğunu göstermek istedim.. ne kadar başardım, yahut başarabilmedim;
bilmiyorum?!.
işte, bak, yine gördün,
sen anlatırken düz ve kolayca, üç cümlede, bi dünya konuşmak zorunda
kalmayarak; ama ben?!!. çuval çuval kelime döküp yazıyorum sana; sanki hiç
anlatamayacakmışım da derdimi?!!. madem de sevdin şu kelimeyi, ahan da sana
cümle içinde kullanacağım o kelimeyi bi daa; “müftehir”; müftehir olacağın bi
iki söz, benden, tam da şurda sana!.
lelia, hep hayâl hayretle
karşıladın yazdıklarımı da, bi kez olsun saçmalıyosun nezir demedin hiç, ne
dediysem hep hoş gördün.. sen ne iyisin!.
sana sağol, varol
diyecem de, muhayyilede yaşatılan bi ‘hayâl’ ne kadar sağ ve var olabilir ki, değil
mi?!.
Cuma
Çarşamba
Bi ‘Lelia’ mektubu…
Lelia!.
kalbin dallarını yerlere eğen, tatlı yahut tatsız yahut acı meyvelerini dökecek bir şey bu.. ya umduğu tat, lezzeti bulamazsa?!. işte, kalbin kıvrık ucunu araladığında, buna kendinde azcık güç görüp ayaklanacak olan şeyler mutlaka olur.. buna yakın uçacak tek bir ünsiyet ihtimâlinden bile kaçmalı, kaçınmalı.. kelimelerimin var ve kalbime ait oluşunun bıraktığı tek şey yine de nötr bir duygu?!. buna demirliyorum günün sonunda, o limandan çıkmamacasına, sabahına dek..
işte, böyle yazıyorum lelia, bu hâl ile, bu kıpırtısız hâl ile ve böyle çıkılmaz insan içine; bir iş oluş eylem bildiren bir fiil, hareket gerek..
ben insan içine çıkamayacağım hiç.. senden sonra kalan ömür boyu.. insan içinde, biri olma tabii vasatını içimdi koyu, kaskatı hâle getirdim ve bundan dünyadan sessiz çekip gidene dek kurtuluşum da yok..
işte, yaşadığını yaşamış, daha da neler yaşayacağının sancısı içinde kistleşmiş bir yara gibi duran, gençliği hibe, bundan böyle ömrünü kendi içinde tüketen, günleri içinde öldüren, yaşama sevincine dair ne varsa içinde solduran, kendine yazan bir adam, karşısında, aradaki bilinmedik mesafeyi, kayıp bildiği, geri gelmeyeceğine kalbi kadar inandığı zamanları gelip üç cümlesiyle kapatıverecek bir sesi duyunca irkilir..
insan bazı sesler karşısında, daha ilk duyduğu anda irkilir.. hani ıssız yolunda çölünde yürüyen bir yolcuya biri seslenir ya, ister haldaş yoldaş olsun, ister yol sorsun, bu irkiliş böyle bir şey.. onu öylesine tarifi imkansız, anlatılamaz bir heyecan, anlatılmaz bir sevinç kılan şeyse, kalplerin bi su başında oturup hâlleşmeleri...
bundan umudumu çoktan kestim, çünkü bi kalbim olduğunu unutturdum kendime.. bir kalbim olduğuna artık inanmayacak kadar unutturdum kendime onu.. varlığını hissetmiyorum bile çoğu, hani arada bir attığını da duymasam?!.
insan atmaktan ziyade, çarpsın istiyor kalbi, heyecanla.. buna bir sebep olsun istiyor; bir başka kalbe, "haddeden geçmiş nezâket/yâl ü bâl olmuş sana/mey süzülmüş şîşeden/ruhsâr-ı âl olmuş sana" diyerek!.
sesler duyuyorum; benden gayrı sesler; bir kalbi olduğuna dair alametler veren insan sesi?!. duydum ya, penceremde güneş varmış ve içerisi hiç olmadığı kadar aydınlıkmış ve hicran bir ayraç değilmiş sayfaları arasında kalbimin?!. işte, ilk kez sularında fırtına yok, çırpınış yok, kırılış yok, kıyılarına çarpa çarpa akış yok, içimde sararmış ve kopmak küçük bir sarsıntı bekleyen yaprak dalına tutunuyor, nabzım atıyor ve ben sesini duyuyorum?!.
bahtın gün ışığı geçirmeyen, görmeyen dokuması mı çözülüyor; baktığım yerlerden uzak konuşan şeyler susuyor, susanlar dilleniyor, susarak karanlıkta büyüttüğüm kelimeler hayat buluyor, endemik çiçekler gibi açıyor, bahar bilmeyen bahçe ilk ilkbaharına mı hazırlanıyor?!.
içimizde bilinmez, çıkılmaz, çıkmaz dediğimiz yollar, gittiğimiz ve döndüğümüz yollar, dönemediğimiz yollar, kayboluşlar; bütün işler, bildiğimiz bilmediğimiz, bulduğumuz bulamadığımız yollar, gittiğimiz gidemediğimiz bütün adresler daha doğmadan kodlanmış sır defterimize, kalbimize.. baktığımız yol nereye çıkar, yolcu nerde gözden kaybolur, döner mi, gelen o mudur; her şey bir endişedir.. endişe, hayatın bilmediğimiz sırrının intacı; sır yoksa endişe de yok, “insan yek katre-i hunest ve hezar endişe” diyen bunu diyor olmalı?!.
eğer beklediğin bir yolcun yoksa lelia; sözlerin tozlu, grî ve flû, yollar kapalı olmalı, ki kolay bulunmasın kapın.. ortalık ışıksız ve hep sis olmalı.. öyle seslenirsin, bastıramadığında sesini; içinde yankısının umudu hiç kimselere bırakılmış.. biri duymuş çok uzaklardan, bilmediğin yerlerden.. bir yabancı, lakin nabzını tutacak, kalbine kulak verecek kadar yakın etmiş kalbine, durduğu yerden; seslenmiş?!. çok uzaklardayken, görmeden seni, seni işaret etmiş kelimeleri; daha bakmadan başını uzatıp içeri, odayı, eşyayı bilir gibi tarif etmiş, sonra bir ses duymuşsun eşikte, ‘o’ demişsin, 'işte o!. hiç beklemediğim yolcu?!.'
işte, bir yolcun varsa yola bakarsın, yolcu gözlersin.. yolcusu olan da başka yerlerde eğleşmez..
lelia!. onca kelime yaktım, yine tek bişey diyememiş oldum bi kez daha, bak?!. ve sen alışkınsın buna!.
Perşembe
'kadehimi, çivisi çıkmış, kıyamete beş kala baş aşağı son hızla sonuna giden bi dünyada insanca yaşamak gibi bi imkânsızlığın üstesinden gelebilen yüreklilere kaldırıyorum!.
üç adım atamadan daha, dibine kadar yakalanacağım kahpelikler dünyasında, yaşamak gibi bir cehennemin, bi ara bi fırsatını bulup bi meşguliyet aralığından, derin bi nefes için kaçıp kurtulup, bi sokak iti gibi yalayarak iyileştirmeye çalıştığım derin yaralar almış, sahipsizlikten en ortalık yerde piç gibi kalmış ‘insan’lığımın bozulmuş sağlığına ve nereye gideceğini ne yapacağını bilmeyen yalnızlığımın hüznüne dibine kadar keder içiyorum!' dedi, gönül..
ben de ona;
la deligönül!. zırlayıp durma şurda lan, diktirtme belanı!. ne olmuş yani, insanlık uzunca bir süreliğine attâlara götürülmüşse, hâttâ ölmüş, öldürülmüşse?!. çok geçmez döner, dirilir; meraklanma!. hem nie ki bu panik şimdi, durduk yerde?!.
ne tuhafsın; olm, onbir bin mi, sekiz bin mi; artık her ne haltım yıl kadarsa insanlığın bilinen o tarihi, günümüze değin şurda yalnızcacık koskoca(!) iki yüz elli yılı kadarı bi savaşsız, istilâsız, katliamsız, işkencesiz, kıyımsız, kırımsız, kıymasız, ateşsiz yangınsız geçmiş hz âdemden bu yana, sen kalkmış gettii, getti getiii, getti güzelim insanlık, bi daa da gelmez diye, feryat figan yersiz yere cıyaklıyosun?!. hem şu insanlık denen şey dirilmese n’olur ki; neticede ölüm diye kesin bişey var!.
hani ölüm varsa kıyamet, kıyâmet varsa hesap, hesap varsa cennet var cehennem var, cehennemde "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" modeli, duymaz konuşmaz laf anlamaz zebâniler var, işin içinde zebâni varsa acaip gerilme; adaleli kol, şefkat şefkat kucaklarda kucak kucak, gerim gerim gerdirilme var, gerdirilme varsa şenlik var, şenlik varsa, ii adamların ellerine keyif kaavelerini alıp, sakin bi köşesine değil, şahâne tribünün şeref locasına başköşe bi konuk edilip çekilip olayı sahneyi bütün ayrıntılarıyla en güzel yerden gören bi seyir var!.
lan gönül!. bak, en mahrem, en korunaklı bireysel alanını yağmaya açıyosun, ona göre!. hani senin, şurda uluorta, uç uçuk şeyler söylemekle yaptığın şu dangalaklık bi kendi kendine gelin-güvey oluyor olmaktan başka bişey değil.. oysa sen, allah korusun yani, bi megalomanyak narsist filan da değilsin ööle!. hayata daha aklın ilk erdiğinde bi öpüp öldürmüştün narsist yanlarını; içinde bırak bi şekillenip yeşillenmeyi, daha embriyo bile değilken.. işte bu yüzden de şurda yaptığın şu dallamalık, allahın bi tek kulunun bile umrunda değil!.