Perşembe

çok beklersin?!.

"bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez

bârân yerine dürr-ü güher yağsa semâdan", Ziyâ Paşa

yani şâyîr burda diyor ki;
"sen bi garip şoparsın; nene gerek gümüş klarnet!." gibi, 'inci-mercan beklemek de ne; sen gibi, hayatı 'odun'dan mürekkep birine?!.
bîbaht diyom, bîbaht!. hani "bahtsız bedevî" var ya, garibim!. o gibi!.
ayrıcana, rahmet ola büyüklerimizden ahrete göçmüşlerimizin cümlesine, büyükanan çok söylemez miydi, kartala kafa tutmaya kalkan civciv misâli abesle iştigal eyleyen birini gördüğünde "hâline bakmaz, Hasan Dağı'na oduna çıkar?!" diye!.
bide; burdaki 'odun' senin o 'odun'un değil, hükelâlık edip tezat arama!.
ve mâdem de hayatın 'odun', dünyan 'odun' ve hayat ve dünya sen için dünya kadar 'odun', bence sen git burdan kardeş, derdini 'odun'a dök, ormanına inle!.
bizi dinlemiyon, başını semâya kaldırıp, gülerek "ben biliyom, kurutmaz!." diyen, Babaerenler'i dinle bâri!. bak, boş laf etmez onlar!.

Salı

‘sende kayıp gökyüzüm var’...


...

bi adamın bi kadına güzel sözler söyleme ihtiyacı, o kadının o güzel sözleri duyma ihtiyâcından çok daha büyük ve çokmuş; biz öyle duyduk!.

kat’î bi bilgi mi; bilmediğim hâlde, lâkin öyle olduğuna dâir kendimden menkûl ve acâib de kuvvetli bi his ve düşünce ve iddiâsı yıllar yılı içimde sessiz, sarsılmaz bi heybetli dağ gibi, öylece duruyor.. sınanmaksızın..

ve

“sevdiğine sözü olan (da) bir kilim dokur”muş.. öyle diyo türkü!.

daha bebe yaşta öğrettiydi de nenem.. ama işte, türküsünü de dokumasını da nası da iyi bildiğim halde dokuyamıyorum ben..

ben… ben elişi, ‘odun’ yapabiliyorum, yapıyorum!.

‘odun’; minyatür elişlerinin umumî adı..

ve misal;

bi ‘sevdiği’ olsa birinin hani, yaptığı o ‘odun’lar sevdiğine bi söz sayılır mı?!. misâl yani!.

Çarşamba

kaybettiğini hiç bulamayacak olduğun yerde aramak... tebessümü sonsuz güzel..

hiçbir şeyin sebepsiz halk edilmediği dünyada, hiçbir şey sebepsiz de kaybolmuyor ortadan..

düne kadar bende kayıp olanlara bakıyorum, ne çok şey; gençliğim, hevesim, kanımın kaynaması ve dahası, umudum…

bunların azalmaya yüz tutuşunda hikmeti aramaya kalksam, işin içinden çıkamam, aramasam kahrımdan ölüp gideceğim sanki..

ruhumda kök salıp büyüyebilecekleri velûd bir arâzi bulsalardı terk etmezlerdi beni.. demek önce kalbimin toprağını çapalamalı ve ekime hazır hâle getirmeliydim, ki, belki, gurban olduğum  O Yaradan’ım beni bu ağır vazifemde bi yardım eli, bi imece kardeşi, bir dost, yâr yâran olsun diye birini çıkarırdı karşıma?!.


geldin!. gelip, daha başında muhayyileme birkaç tohum serpmiştin ki, inceden inceden kök salmaya başlamışlardı derinlere..

âh be leliâ, ışıklar ânîden söner de zifir zindanda odadaki o en tanıdık eşyâlar birden nihân olur gözünden, göremezsin ya, sonra alışır gözlerin karanlığa, yahut nerden sızıyorsa bir ışık, ancak onunla iktifa edersin, bende bu alışma devresi uzun sürdü hep.. ışıklar yeniden yandığında bile, bir evvelki karanlığın tortusunu göğsüme inmiş, inmemiş de, âdetâ çökmüş buldum..

söküp atamadım bir türlü.. şimdi baktığım her insanın gözlerinde bir şeyler unutuyorum ve gözlerime bakan herkes bir şeylerini unutuyor bende.. sonra, sonsuzca çoğaltıyorum, çoğalıyor içimde suretler, hâller;

sen hangi sûretin “hüzün” hâliydin lelia?!.

...

bir taşla bir kuşla bile empati kurabilirim diyordum bir zamanlar.. kuş dala mı kondu, dal ürperdi mi hafiften, eğildi mi kuşun olduğu tarafa; kuşun ağırlığı altında ezilen benim..

kuş değil, uhud dağı sanki; her bir teleği diken olup yüreğime batıyor.. hele de ikindiyse yahut akşamsa devrilen geceye, ‘ne olaydı…’ derim, ‘ne olaydı dünyadan ve kalbimden taşabilsem?!.’

sınırlarımı bilmemem beni korkutuyor.. oysa yerin kaç kat dibi yerde, dört duvar, kör pencere; yürüsen köşeden köşeye on adım bir odanın içindeyim hepsi hepsi; dünyadan, hayattan kaçtığım yerde, trajik sığınağımda, hani ışıktan huylanan bir böcek gibi.. kafka’nın samsa’sı gibi bile değil!.


biliyorum, senin de sınırların kalbini aşıyor.. cürmüne sığmayan, yumruğun kadar, ama evreni kaplayacak kadar büyük o ak kalbini o beden içinde bunca yıldır taşımaya sen nasıl güç yetirdin, söylesene?!. yüksek yarlardan atsan düştüğü yerde meteor çarpmasında hâsıl olacak çapta bir çukur açacak, karlı dağlar başından yuvarlasan dağ nispetinde bir çığa dönüşecek, suya salsan bi koşu ummâna varıp, derine, en derine inip, gün ışığının bile ermediği o zifir suları aydınlatan bir fener olacak kalbini taşırken yıllar yılı, nasıl sabrettin, söylesene?!.

senden önce son bir türkü vardı sazımda, son bir mecâl çalıp söylediğim.. bırakıverecektim sevme, sevdâ umudunu kalbimin, hayatın ıssız bir kıyısına..

“ben gönlümü toprak sandım, taş imiş/meğer taşa tohum ekilmez imiş”

sen kalbime böyle meçhûl gelmeden önce çalıp söylediğim türküydü, keskin bir bıçak gibi içime işleyen; buz ayazdı içim, baharken her yer, güneş değmeyen.. sanki el gelinine gönül düşürmüş bîbaht ozan; bilmezlerdi niye söyler, gönlünde kimin adı var?!.

tanrı misafiri bile değildim.. konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç yoktu konacak, sığınacak bir saçak altı; gelirdim gecenin içlerinden, seslenirdim sehere dek, sesini duymadığım, yüzünü görmediğim, aynı yerlerden kanayan başka kalplere şahit olduğum ilk andan itibaren dertlerinin derdine de düşerek.. işte, muhayyelden ilk geçtiğim gün…

uzaktan, görmeden, yazarak okuyarak şâhidi oldum sevdâlarına.. muhayyellere kanarken yıllar yılı, dünyaya düşmüş, cismânî olmuş sevdâlara yanmak?!. ve kendi yaram fâsılasız kanarken?!.

işte, böyle böyle muhayyelden gelip, geçip isme cisme büründüm; benden başkalarının yaralarına, hikâyelerine ilk rastladığımda, kayıtsız kalamayıp..

gördüğüm, gizliden imrenerek baktığım, uzaklarından ağladıklarımın sevinçli neşeli hüzünlü kelimeleri varlık dünyasından birileri içindi.. her biri her akşam çimenlerden çiçeklerden bahardan dönen annelerini bekleyen kuzular gibi dönerlerdi sahipli sevdâlarına, aşklarına, sakinleşir huzura erer, geceye huzurla girerlerdi.. ortada etraflarına bakınıp telaşlı, yanayakıla koşturan, meleşerek annelerini arayanlar kalırdı yalnız.. az sonra onlar da bulurdu; biraz geride kalan sıcak kucaklarını..

bakardım; her biri bulurdu da sığınağını, geriye ne yapacağını, nereye gideceğini bilmez bi iki sahipsiz şaşkın yetim hariç.. işte onlar benim yâranlarımdı..

halleşip söyleşirdim, bilmediğim yaban ellerin, yaban gülleriyle; kalmasınlar ben gibi, yâre varsınlar, yâr bulsunlar diye her gece mektuplar bırakırdım, o güllerin bir dalına.. haber alsın diye mektuplar bağlardım kanatlarına göç kuşlarının, yollarına bakarken özlemle, sevinçle seslenirken, şaşkın kelimelerle.. her bir mektup şafakta yola koyulacak mektuplar kervanının denginde yerini alabilmenin telaşıyla koşuştururdu öteye beriye, dayanamaz koşardım, bakarken artlarından, soluğum kesilene dek koşardım; yetişemeyeceğimi, yetişsem gidemeyeceğimi bile bile..

sonra akşam olurdu.. bakardım ilk konak yerlerine; kervan ne vakit kalkmış geçip gitmiş, ne zaman dönecek, bilmediğim diyarlardan gizil bir sevdadan haberle diye?!.

(sonra sen geldin; nerden geldin nasıl geldin bilmedim, ama geldin.. kimsesizliğe dayanamayıp kelimeleri paylaşırken gelmiştin sen; yürek sesini başka acı çeken yürek seslerine karmak isterken.. saldığım sessiz çığlıklarımı duydun, bir annenin bir bebeği şefkatle sarıp sakinleştirişi gibi susturdun; bırakmadın daha büyük yaralar açacak çığlıklara..

sonra sen geldin; aldırmadım etrafımı saran karanlığa, korkmadım bir daha, bahar oldu içim; sen gelince kelimelerimin sahipsizliğine ağlamadım bir daha ve bildim, sahipsiz kelimelerin sığınağı niye sevgilinin kalbiymiş..

koca kalabalıklar arasında kalbimin yalnızlığına, çok uzaklardan gözlerini getiriyorum; isminden, cisminden, resminden emânet aldığım bakışlarınla; mutluluğum oluyordun..

sen gelince… sen gelince işte, biri sonbaharın o dalkıran, kök söken rüzgârlarına direnen bir son yaprağın titreyişi gibi, kopup savrulmamak için son bir gayret tutunuşla tutunduğu gibi tutundu hayata; çünkü sen vardın artık..

sen gelince bahar oldu her yan, sen gelince ‘sevmek’ oldu sevmek; ve bildi ki annesiz kelimelerin kavuşma yeri sevgilinin kalbidir..

el gelinine gönül düşürmüş bibaht bir ozandım artık; ve uzakta, içine işleyen bir el gelinini sessizce sevmenin, hasretin türküsüdür bu belki.. ama bil ki, koklamadan saçlarını, bakamadan gözlerine, dokunmadan tenine, böyle en sıcak en müşfik ateşlerle özlemek, sevdânı kelimelerle örmek cezâ değil kalbime.. sen varsın diye, varlığının garip gizil sevinciyle, senden önce ağır siyah perdeler çekili, dünyaya açmadığım penceremi açıyorum her sabah, gülümsüyorum hayata her şeye rağmen..

işte, sen ne dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anladın hep.. ben, koyu bir hüzünle de olsa, içimde dağ gibi yakıcı hasret; seni sevdiğim için mesudum.. kalbim seni sevdiği mesûd, seni sevdiği için bahtiyar, seninle tutunuyor hayata, varsın diye gülümsüyor. getirdiğin güzelliğin, içime bıraktığın baharın tarifi zor.. “sevdâ”; demeyi beceremediğim duygu..)

...

varsın diye sen, mutluyum; bildiğim bu.. içimde hep coşkun söz ırmakları, suları sana doğru çağlayan.. geceleri uzaklardan başlıyor yolculuğu, nerelerden geçip gelip kıyılarına, okyanusuna dökülüyor, karıştığında sularına sükûn buluyor..

olmasaydın direnemeyecektim fırtınalara; sisli karlı dağlar ardı karanlık ormanlar, ıssız geçitler, çöller aşıp, coşkun nehirler geçip cesâretle, gelip kıyına, denizinin kıyısına, tarih öncesinden kalmış gibi duran o demir iskelenin başında bir taşına oturup, dönüp bakmak; penceren önünde her gün denizine baktığın yeşil tepelerine; orda olduğunu bilip…

böyle gelecektim; sonsuzluğu, sonsuz huzuru hatırlatan denizinin huzurlu kıyılarına.. sonra, gerisin geri dönerek…

kalbime değdiğin, adını gönlüme yazdığımdan beri titrer her andığında seni, içime sıcak huzurlu yağmurların yağar..

işte sen, hiç sahipsiz bırakmadın kelimelerini sevdânın.. sen hep anladın; sen sevdâmı anladın, sen dediğimi hep anladın.. sen demediğimi, diyemediğimi de anlardın.. işte bu yüzden bildi, sahipsiz kelimelerin sığınağını sevgilinin kalbiydi..

sen tebessümümsün burda benim, yaşamanın zıtlıklarına zorluklarına, zorbalıklarına tahammülüm, yaşama sevincim, hayata tutunuşum..

sevinç olduğun kadar hüzünsün de burda sen; lakin garip, tatlı huzurlu bir hüzün, târifi zor bir mutluluk, hüzünlü bir sevinç, garip bir mutluluk;

sen burda mutluluksun.. kalbimin kapısına seni getirmiş kader.. yaşarken toz duman, hüzün keder, acı tatlı, yaktıkça canımı hayat, en yalnız hissettiğim zamanlarımda düşündükçe seni, gülümseyen gözlerini, kimselerin sesine benzemen sesini, andıkça adını, üstüne titrediğim gizil sevdânı; gülümseten gizil sevincimsin, uzağından.. andıkça adını aydınlanır göğüm, göz pınarlarım dolar sevinçle, damlalar ve kelimeler sağanaklara döner..

..

bazen en yakın en uzak, en uzak en yakındır insana; kalbi gibi, kalbi kadar yakındır ve seni en iyi bilen kalbindir; kalbin seni, sevdanı sevdiğini en iyi bilendir..

dışarısı göz gözü görmez fırtına, soğuk, karanlık kapkara kış olsa da, sevmek bir kalbin baharıdır.. ve cehennemde cennet yaşatır, sevmek..

sen öylesin, sen çölümün denizisin; zaman zaman delice hırçın da olsa..

sen çölümde yağmur sevincisin.. bil ki bıraktığın iz, getirdiğin koku, verdiğin ışık, içime vurduğun renk hiç gitmedi, gitmeyecek..

iyi bak denizime; aynîyle rüyasını gördüğüm yeşil tepelerime; ilk göz ağrıma; çünkü benim güneşim seni anladığım ilk günden beri ilk oradan doğuyor..

...

tükenmeyecek sonsuzlukta bulduğum ilgi şefkat merhamet ve sevginin ser-hoşluğundan, kaybetmenin eşiğine getirecek kadar ser-hoşluğumdan, sonrasında yaşadığım yaşayacağım en eşsiz, en cennet, en güzel acısının ardından;

‘on üç noktanı’ hep en derinimde saklayarak, sıcağına sığınarak, hiç unutmayarak…

Perşembe

umûmiyetle….

hava tahmin metinlerinde umûmiyetle “soğuk ve yağışlı hava balkanlardan…” gelir ve üzerinde de mutlaka bi “yüksek basınç alanı…” olur; lâkin zavallı oğlanın atmosferinde o soğuk ve aralıksız yağışlı, gri, kapalı hava orta k.denizden.. oğlan bu yüzden;

‘hep yüksek basınçlı; balkanlardan gelen o soğuk ve yağışlı hava gibisin.. başım fedâ, kanım canım sana olsun helâl de; ne bu şiddet bu celâl/ne olur bitsin bu kaş çatış, yetsin artık bu melâl’ dedi oğlan, fenâ kızmış kıza..

oğlan canının, başının gideceğinin değil de, kızı nasıl bu kadar kırdığının, niye üzdüğünün derdindeydi; angutluğuna yanıp dövünerek, kendini beter haşlayıp, 7/24/365 döverek, mevcûd ömrünün ötesinde, dahasını da verirse de allah, nasipse kalan ömür; yine fenâ dövecek olarak!.

çok da isâbet kaydetmiş;

muhtemel okuyucu görüşü, bir takım tespit ve mütâlaa ve mülâhazalar içeren, küçük dip not:

insana böyle bir metin yazdıran, gramer açısından böylesi fevkalâde sakat cümleler kurduran bir his ancak, fenâ yakıcı, vıcık vıcık bi pişmanlığın eseridir..

Salı

zeldâ!.

 "olsun yavrum, meteliğimiz yok, ama yağmurumuz var!." demiş, içimizden biri..

seninle zerrin yağmurlarımız var zeldâ, aramızda; her yağdığımızda en hüzzam, en güzel ıslandığımız ve ne güzel, bakan gören içinde, çok az, belki bir elin parmakları kadar yüreğin anlayacağı!.

yalınçıplak anlat; huzurlu, rahat, mevsimsiz deli ırmaklar, çavlanlar gibi çağıldayarak!. burda cansever'in masası gibi, hık demeyecek, ne desen, ne koysan kaldıracak sınırsız özgür, sınırsız bir alanın var!. burda sana ait, her zaman masmavi bir gökyüzü var; dilediğin vakit, dileğince yağ!.

''adım ne idi; unuttum...''

 '... sorulmayı, sorulmayı!'' demiş, rahmet olsun; karac'oğlan!.

''aman, ismi lâzım değil!.'' diye midir acep?!. öyle de olsa, bir nev'î 'hatırlanmak'tır bu; mutmain tebessüm gerektirir ehline!.

ayrıca; insan zâten unutmanın diyârından gelmiştir..

Pazartesi

aşkın izinde burnunun ucunu göremezsin; burnunu hemen ucundakini!.

lelia!. ne güzel, ne hakikat ölümlerden dönerek hayatımla öle öle yazdığım hikâyemi kimselere anlatmadan gidiyordum.. ne çok diledim asil bir ölümü; alnımın tam ortasına yiyeceğim asil bi çekirdekle ve kaç kez zerre korkusuz, burun buruna geldim, bitürlü ölemedim..

ölemeyince işte, bir akşam uyuyup sabahına bir daha uyanmamayı nasıl da iştiyakla isteyerek girersin geceye her gün, ama olmaz işte, sabah yine aynı dünyaya, hayatının artık değişmez bildiğin devinimsizliğine uyanırsın; kabullenmiş, acı dolu bakışlar, bedbin hislerle..

böyleydi sonuma yolculuğum.. sonra işte, seni çıkardı yol, sonuma yolculuğuma, çok da yaklaşmışken, yolda..

ne çok aynıydın benimle, hayata ve öteye dair endişelerimle, dünyanın mecburiyetlerim haricinde, hemen her şeyine umarsızlığım, güzelliklerine, neşvesine biganeliğim, küskünlüğüm, vazgeçmişliğim, acılarımla?!.

hayatı sevebilmek için hayattan büyük bir şeyi sevebilmek gerekmiş.. ben hayatı sevmek değil, düşmemek, düşüp düşkün olmamak için âlem içinde, tutunabilmek için sevmek gerektiğine inandım..

sana yazarken teskin ettim sancılarımı, yalnız olmadığımı hissettim, sevindim, şükrettim..

seninle yazı, mektup yolculuğum; nasıl büyük bir şey benim için, nasıl derin.. benim için bu aşk; hakkaa aşk.. ona tutunarak ne çok direndim ve ne çok acıya..

seninle şu mektup yolculuğum…

hayranı olduğum, mukaddes bildiğim, önünde hürmetle eğildiğim, başıma taç, gönlüme sekine eylediğim; bitmesin hiç dediğim, bitmez dediğim, ilk satır, ilk mektubun üzerinden kaç yıllar geçse de bitmeyen… bu; o âşığı, zerre şekvâsız divânesi olduğum ‘aşk’tan bir şey; bu aşk değil de ne?!.

kendimden bildiğim hâllerinle bile yazdığında, canım yana yana da okusam iç dökümü satırlarını, senden gelen tek satır bile hep umut oldu, sevinç oldu, neşem oldu.. nasıl büyük çelişki değil mi?!. ama işte, mektupları hiç kesilmesin, satırları gelsin, sesini duyayım dediğinin her kelimesi acı çığlık da olsa, canını fenâ da yaksa, bir taraftan da serinlik sekine olur, oluyor içine.. bu yüzden sesin nasıl gelirse gelsin, bil ki hayattan onmaz vazgeçmişliğime iksir, yaralarıma merhem, yaşamak cehennemime serinlik, gölge,..

sözüm;

son nefesime dek umudumu hiç yitirmeden mektup satır, ses bekleyeceğim senden; hiç vazgeçmeden..

leliâ

aşk hep adres sorar, unutma

her pervaza konmaz, kelimeler

değmişse pussuz bir kalbe, vurulmuşsan bir kez

dönmemeli aşktan!.

/zamansızlık/tı aşk;
ki, yalnız uçan tek kuşu, zamansız bir ülkenin
feleğin nice devrânından geçmiş
gümüş kanatlı bir yaralı Anka;
bir zamansız ülkenin, vakitsiz masalının..

aşk; bir kırılış, bir ıssızlıktı
bir sessiz film, grî duvarda
derin, dipsiz kuyu
ve aldatıp gölgemizi, atladığımız
davetkâr bir uçurum..
aşk; son ölgün teliydi bir kırık sazın
ve uzaklaşan yolcusu
gözlerimizde son bir fer
baktığımız yolların..

yanıltmaz cânsuyum, bil ki yanıltmaz
pusulası intihâr etmiş gemiler
dönemez limanlara;
yağmalanmadan..

belki bir son sefer bu
çıkmalı güvertesine, bilerek

ve rüzgârlarına, açık denizlerinin
bize kalan saf bir aşk
ve safir bir yalnızlık

gayrı ne varsa yakmalı, yakmalı gemileri diyerek

ne çıkardı gönül sızım aşka bir kez yenilsek!.


suskunsun?!!.
bir tel düşse saçından şuraya

yahut dilinden bir kelime
yahut bir mahzûn bakış
hele desem adını ele isyân çıkacak

kayıtsız bir idâmın fezlekesine..

demek gidiyorsun şu şiirden
vakti doldu demek
eğer böyle gidersen türkülerin adı hep /gurbet/
zamanın adı /hazân/
ve şarkıların makamı hep /hüzzâm/ olacak


böyle gidersen eğer

eğer böyle gidersen

tek bir iz olsun kalmayacak senden
senden ve aşka dair şu doludizgin sözlerden..
git!. şimdi git!. ama

bir başka şiirin kelimelerine!.

Çarşamba

zeldâ!.

anladım; seni deli sevmek yetmiyor, yetmeyecek.. sana deli akan nehrimin kendime gereksiz seçtiğim zor, engebeli, taşlıklı yatağını değiştirmem gerek..

zoru seçiyorum zeldâ, hep; zor, zahmetli ve yıpratıcı olanı!. oysa sana varmak için yalnızca sükunet gerek..

Salı

“geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer” dedikleri, ‘blog’ zamanlarına…

lelia!. adına “blog’ dedikleri, acemi ‘günlük’ sayfalarıyla ilk tanışma zamanlarıydı.. o zamanlar ben sana yazıyordum.. sana dediysem; kendime, gizli gizli!. henüz seni blog sayfalarına düşürmediydim adını..

şu ‘karga gak demiş’ sesimle, kendim ‘kendim’e bestelediğim, kendim çalıp kendim söylediğim sayfalarla ben çok arabesk, kaskara bi karakargaydım..

sesim duyanı bıktırır, içini karartırdı.. insanları anlardım.. anlayıp da naapıyodum sanki anasını satiim, dertlerine çare, bi yârelerine merhem, bi kanayışlarına tampon mu oluyordum; sadece ötüyordum, yan bahçe duvarlarından..

işte, kendimden menkul bi endişelenişle, kendimce, sanki bi endişelenip duruyodum insanlar için?!. sanki ben robin hud’um anasını satiim?!. sayfalarında bi ses duyup seslendiklerime ‘bakınız kederiniz kederim, acınız acım ve hüznünüz de hüznüm!’ diyodum.. e, bööle de bakınca, yapınca ne olur; şu olur: hep hüzün hep hüzün!. iç karartan bi sesle öt, kafa şişir dur, işleri yoksa?!.

güya ben teselli ediyodum?!!. yani niyetim buydu!. anaa, sonra bi baktım, lan daha da kötüye gidiyolar, katalizör oluyorum dertlerinin kederlerinin daha da bi köpürmesine, susmalı seslenmemeliyim bi artık dedim kendime, bi karar aldım, şöyle ki, ‘ben bundan sonra, beyaz badanalı bahçe duvarınıza konup, kirletmeyeceğim, güzel bahçenizin yemyeşil tabiatını tüyümle teleğimle, bozmuycam ahengini güzel seslerinizin, şu ‘karga karga gak dedi’ sesimle!. bundan böyle sizi böylesi bi sesle hiç rahatsız etmeyeceğime susuz sek; and içerim!. eğer de edersem, bakın şu sivil toplum örgütleri, sosyal sorumluluk örneği sergileyen vakıflar, insan psikolocisini sağlıklı tutmak için kurulmuş kamu yararına faaliyet gösteren dernekler, oluşumlar, cemiyetler siyah çelenkler koysunlar ki şurda, kendimi ellerimle, gönüllü, diri diri gömdüğüm şu mezarımın başına?!’ dediydim, ama bunu onlara söylemedim, sessizce sustum sadece; çünkü, ötmeme kararını kendime kesin almıştım.. bi yandan da çok korktuydum ama; ‘lan ben konuşmasam, ötmesem duramam ki?!. ya dönersem sözümden, ya tövbemi bozarsam, hem de, anamdan da süt yerine nasıl da gurur emdiğimi iyi bildiğim halde?!. çok endişelendim, çook!. hani tıpkı çişini tutamayan çocuk gibi, ya tutamassam ben de sesimi sözümü falan diye bayaa bi kaygılanmıştım kendi kendime.. ilk zamanlar çok zor geldiydi anlıycaan lelia, ama sonra alıştım.. yani gak gak ötmeyi kesinkes bıraktım.. arkamdan, “lan amma da dayanılmaz, bet bi sesti; şükür, sustu da kurtulduk, ohh bee!!” demişlerdir, kesin?!.

neyse, komşu bahçelere doğru ötmeyi çoktan kesmiştim de, ya şu kendi tarumar bahçemde kendime ötüşlerim?!.

dış dünyaya çıkıp, kelimeler döktüğümde ilk şu sanal sayfalara, şurda kelime alışverişlerinin sırasında, bazı güncel durumlardan dolayı ben kavgacı bi adam, bi ısırgan otu da olup çıktıydım.. ben, ısırgandım bağzı toplumsal meseleleri kafayı takıp, yaraya parmak basmaya çalışırken.. meriç diyodu ki, “kavga insanla kader arasında değil, insanla kelime arasında”.. buna da bakarsan, ben onu işaret ettiği gibi, kelimeyle kavgalılar arasında bi adamdım.. sanki ben için buyurmuşlardı, rahmet olsun, hazretlerinin kendileri şu sözü?!. eğer ben de bi insansam, kelimelerle kavgalı olmalıydım.. e, böyle de olunca kelimelerle kavga eden adam nitelemesini meriç’in huzurlarında hak kazanıyodum!. oysa kelimeleri dövmek, onlarla dövüşmek, gerektiğinde çok etkili bi silah olarak kullanmak değil, kelimeleri sevmek, onlarla sevişmek gerekti..

gerçi ısırgan olmak, buyurgan olmaktan her vakit iyiydi.. ve öte yandan, bir hakarete dönüştürdükleri şu teşbih, şu metaforun gerçek ısırgan otu ile hiç alakası olmadığı gerçeğini onlar değil, ben bilerek.. bilirdim ki ısırgan otu, vakt-i zamanında adı bilinmeyen şu uğursuz hastalığın belirtileri karşısında eski insanların, atalarımın bilmeden kullandığı, bugünse artık, z.yağı, limon, balık, yenilebilir doğal yeşillikler gibi tıpkı, çok iyi bilinen ve kullanılan doğal ve en etkili kanser ilaçlarındandı.. Yaradan o basit gibi görünen, dokunduğunda adamı acaip ısırıp fena kaşındıran o otun terkibine büyük şifa yetkisi vermişti..

yani tamam, çok da haklılardı bi yerde; bi ısırgandım ben o vakitler.. iyi, hoş da tespitti yani.. bi yerde çokça yan etkiye sahip kimya bozucu bişey olduğumuzu düşünüyoduk; kolay yutulmaz, yutanın midesine oturacak, kolay ertitemeyeceği bi demir leblebi, çelik çekirdek derler ya hani, azcık da o gibi bişey yani.. ama işte, hani bi an evvel geberip gitsin diye biz, düzeni bi yerlerinden her ısırışımızda kimyasını bozup, sağlam yerlerini çürütüp hastalığını daha da ilerletmekte hızlı katalizörler olduğumuzu düşünürken, aslında bizi bünyesine faydalı mikroplar, antikor üreten kurtçuklara dönüştürdüğünü görünce anladıydık; ona deva olup, daha da da gürleşip gürbüzleşmesi için gübre vazifesi görüyormuş varlığımız..

yanılmıştık, biz onun bir süre ayakta sallanıp, olduğu yere toz duman yığılıvereceğini beklerken, o daha da bi ayaklanıp bizi ayağının altına alıp küçük böcekler gibi ezip öğütüp, daha beter süründürecekti..

“baldıran”; tabiata yakın herkes ii bilir bunu.. sen de ii bilirsin lelia..

sonunda niye baldırandan söz ettim; düzen bize o zehri yutmaktan başka çare bırakmıyordu.. kafana dik ve kurtul!. yani ki intihar.. baldıran benim dilimde kendini iyi bi itlaf aracı, ilacıdır.. düzenin her tür düzücü haşaratına karşı son bi çare kullanılır ve ânında da itlaf eder.. doğaldır, çevreye de hiç zararı da yoktur ööle.. iyi bir çevrecidir yani kendisi.. ööle hiç yan yan da etkilemez, hiç de öyle, yan, yön, eğri büğrü de bilmez; doğrudan etkiler yani.. biraz vahşidir, ama olsun; düzeni hilesi hurdası yoktur.. ayrıca baldıran, dozunu ayarlamasını almasını bilene iyi bir müsekkindir.. sokrat da öyle yuttuydu baldıranı, çağının o şerefsiz düzeninin burnuna kafayı yerleştirip.. düzeninin temsilcileri, yöneticilerinin huzurunda kendi elleriyle alıp şişeyi, kafasına diktiydi gülerek, haazır bulunan düzenin zevat-ı kiramı şerefsizlerin yüzüne gülerek, ana arvad söver gibi..

zıkkım sigara-zift çay, uykusuzluk, düşünce ve sözsüzlükle intihar.. tetiği tek çekişte, bir dikişte, altın vuruşla  olmasa da, bu da bi tür baldıran içmek gibi bişey; ama yavaş yavaş..

böyle olunca, yapınca, kendi kendine sorarsın son bi istek dilek ve temenni ve arzularını.. içimden diyodum ki, lan yaa ben mümkünse gezegen değiştirmek istiyorum, değilse de boyut.. onu beceremezsem, bu arada kulvar değiştirecem anasını satiim; çünkü mevcut şu, sütçü beygirlerine has, dönme dolap koşu bandımızdan bıktık usandık.. yüksek bi onaylarınız olcaksa şurda, bilinçli, kontrollü bi kulvar değişikliği iyi olur şu aralar şu dünyada, şu kimin nereye gittiğini bilmediği bi hayatta da, böylecene de kendimizi kapattığımız şu inimizden bi çıkarıp başımızı, bi çıkıp da, belki o eski sınıfımıza yeniden ve ama bu kez kepkesin bi kesin dönüş yaparız.. hani eskiden de bööle bir ıkıntımız-sıkıntımız hiç olmamasına rağmen, yüksek sosyeteden dünya standardına göre alabildiğine alımlı, aslında kelimelerde bile düşman olduğumuz, şu soylu soylu, aristokrat aristokrat, yüksek bürokrat bürokrat, saray kalıntısı bi ailenin, etrafında çok iltifat toplayan, birbirinden güzel dört kızından biriyle, ama son derece de zehirli, bildiğin zehirli bi orkide bi kızıyla, 12 eylül’ün hemen sonrasında, o eylül’den de daha bi cehennem yaşatacak bi ateşin içine bile bile dalıp ve ama insanı filozof da eden bi dest-i izdivacına bi talip olup, o pespembe hayatın, pespembe muhteşem sarayının en mutena çalışma odasına kapanır, felsefe sosyoloji ve vesaire kitaplar yazar, çevirir, böyle geçinir ve bakarsın ilerde dünyayı bile ele geçirir, ünlü filan bile olabilirdim falan..

lelia, bunca sözden sonra lafı nereye getircem; o yaşlarda çiçeği gerçekten burnunda fatih’in ıstanbul’u fethettiği yaşta kız istemeye.. yani içimden böyle dediydim kalburüstü ailenin burnundan kıl aldırmaz bireylerinin yüzlerine.. duysalardı niyetimi, yemezlerdi.. bilselerdi verirler miydi kızı ben gibi bi serseri anarşiste?!. sanmıyorum!. hani belki diyorum, belki, baştan bilseler, hani bi sosyal sorumlulukları da olsa hayatta, bir örneğini sergileyip gereğini yapabilirlerdi; lan hani belki bi adam olur lan falan diyerek yine verirlerdi belki kızlarını..

aralarında uyananlar falan olsa da, demek dışından bakınca, o hâlimle bile yine de bayaa ii bi görüntü vermişim; hani şööle alıcı gözle bakınca bayaa bi gösterişli, kibar, hassas, ii konuşan, bilmeseler de hiç, girdiği her tür ortamda hep parmak ucunda, acaip ilgi iltifat saygı gören.. köyden kırsaldan başkentin gecekondu bi semtine göçle konan bi kendi hâlinde ailenin sonradan her tür ortama girebilecek kadar şehir hayatını ortamlarını tanımış, bişekilde içine girmiş bi oğlu?!. statü, sınıf farkı her şey demekken kibir tanrılarının seyran eylediği sosyeteye damat olup girmek?!!. nası olurdu ki bu?!. düşünsene, kendi iç, duygu dünyasında çok farklı şeyler yaşayıp, edebiyatla, musiki ile, güzel ya da güzel olmayan sanatlarla da bişekilde ilgilenip, kıyısından köşesinden içinde olup, ama kimseye iç dünyanı açıp göstermeden, kimse de his dünyana ve sana dair bişey de bilmeden, hani bi ismi neyi olmadan, bi tanınıp neyi etmeden, kişiliğini değil ama, kimliğini bi güzel de gizleyip, bütün birikimini, korkusuzluğunu, cesurluğunu, hesapsızlığını, gücünü, dinamizmini de o iç dünyandan alıp dış dünyaya bu gizli silahlarınla açıl, karşına çıkan kişilere, problemlere önüne düşen her şeye kafa göz dağılacak diye hiç düşünmeden hesapsız ölümüne, kinâyesiz kafadan dalan, ama yaptığın her şeyde de yerli yerinde bi denge olan bambaşka bi profil çizerek, sokağın dibiyle en tepedeki ve aradaki her tür adamla hiç de bi yalakalık neyi yapmadan yakın tanış, duruşunla tavırlarınla karakterinle kişiliğinle ilgisini çek, saygısını kazan, her tür âleme gir, her bişeyi gör bil, yaşa, geçmişi de, elan yaşadıkları da tenekeli de bi adam ol, sonra gel, arsen lüpen kibarlığı çekiciliği ile, emniyet müdürünün güzeller güzeli kızının gönlünü çal?!. şiir yazan, bayaa bi okuyan, wagner dinleyen bi ayıyla prenslere layık, güzeller güzeli, en üst perdeden bi soylunun izdivacı?!!. bilmeyenler filmlerde romanlarda olur böyle şeyler derler; oysa roman, film dediğin şey yansımasını hayattan, hayatın içinden alır.. bilmeleri de gerekmiyor zatı; yaşayan ne yaşadığını biliyor.. hani bakma, Allah korusun; kavgadan başka bişey bilmezdim o zamanlar dediğime!. bilirdim de hem de çok iyi, ama bilmesin kimse isterdim.. dışa bakan yanlarından biri acaip aşırı fırlama, iç dünyanda böyle de bi utangaçlık?!.

yani, acaip sahip çıkıcı, korumacı, yeri geldiğinde, her tür adamla, her tür kapışmada pek usta bi kavgacı da falan bi adamdan bööle, hani tıpkı yeşilçam salon filmlerindeki gibi, salon çocuuu, oğlanı bi görüntü?!!. hayret?!!. güya çekip alcaktım iç boş sosyetelikten, hayatın görmedikleri, ama güzel de yanlarını gösterecek, gerçek huzurun nerde olduğunu görmesini sağlayacaktım?!!. hani kırk yıllık kani, olur mu yani hesabı, olmadı işte bi türlü!. o bi halktan, mütevazı biri olmadı, ama ben acaip filozof oldum, bak kaç kırk yıldır hâlâ nasreddin hocanın hindisi gibi düşünüp, yazıyom artık.. fakat artık tehlikeden uzak kalıp, dünyaya sataşmaktan vazgeçmiş de olarak da biraz.. sayelerinde oldu bu, sağolsunlar!. yoksa ben, böyle, eylemsiz, bi taşın üstüne oturmuş, ordan hiç kalkmadan sürekli düşünen bi adam?!!. töbee!.

başıma gelen, yaşadığım o kadar da ağır şeylerden sonra niye de insanlıktan çıkmadım ben, içimdeki merhamet duygusu niye ölmedi, insana sevgim saygım yine nasıl sonsuz kaldı, hiçbişey içimdeki güzelliklere dair duyguların katline niye ferman vermedi?!. bunları yok etmek demek acımasız olmak demek.. acımasız, bencil olcaana insan oracıkta ölsün daha iyi.. yakışmaz yani, insan olana, insan kalmaya yemin etmişe kalbinden vazgeçmek..

sonuç olarak, işte, birbirlerini karşılıklı bi güzel ağırlayan, ‘sen beni tertemiz temyiz et, ben seni ak-pak paklayayım.. sen bana steril sular tut, ben seni önceden kırklı sularımda kırklayayım’ detantlarıyla karşılıklı balçıklarını badanalayan, açık ve gediklerini kapatıp izlerini sıvayan, sosyal sosyal olmak, barış barış karışmak için birbirlerinin bitlerini ayıklayan, karşılıklı tımar eden, bu yolla aralarında nasıl da sosyal sosyal bi bağ kuran maymunlar gibiydiler içine düştüğüm renkli yaldızlı, acaip gösterişli, ama içi boş dünyanın şu kibirli mahlukatı.. genci yaşlısı, sarayın ileri gelen kaknemleri, hepsince hiç istenmeyen adam ilan edilmem çok sürmediydi.. yani ben, bu kafa gönül, saati bozuk hâl ve gidiş ve karanlık geçmişle bu kalburüstü, tuzu kuru, soylu aileye böyle bi damat olarak hiç de yakışmayacaktım..

kimseye bırakmadım şutlanmayı, kendimi aralarından bi güzel kendim şutladım, ceketimi alıp, her şeyi ardımda, o dünyanın sahiplerine bırakıp yürüyüp gittim belirsizliğe doğru..

yaşadıklarıma bakıyom; ne hayata ne bi kimseye bi sitemim yok.. sitem yâre, sevgiliye, arkadaşa, anneye, dosta filan yapılır.. yani, kapımızdan geçmeyi bırak, semtimize bile uğramadı şu sitem denilen şey.. kime yapçaktım ki bi sitemi, nazı?!. kimim vardı anamdan başka?!. anama hiç yapamam bi sitem yaut da bi naz; çünkü acaip hassas.. bebek gibi bişe, ota köke üzülen, sokaktaki kediyi kuşu dert edinen, havadan nem kapan, tansiyonu bidakkada anormallikte en zirveye oynayan bi bünyesi, bi kalbi var.. ona bugün hava yağmurlu” desem, o “aşk olsun!. sen benim en has oğlum; beni ördeğe mi benzetiyosun?!!” der!. der yani!. böyleyken, bide bi sitem naz neyi yapmaya kalksam, o anormal, o normal bi yükseğin on katı yüksek tansiyonu tepelerin tepesine fırlar, hani 30-50 kadar, güzel allahım korusun!.

yani sonuçta diyom ki, bi nazımız geçcek biri olmadı ki bi naz edelim?!. ha, olsa da hiç işimiz olmazdı yani sitemle, nazla.. olamadı yani hiç hayatta.. ama olursa da öyle biri de, ben de ona bi naz durumları falan yaşatırsam kendime, söz bak, ilk sana haber vereceğim!.

dostlarım.. onlar da birer birer çekip gittiler be lelia!. artık bak dostluğun neyi sözünü bile etmiyorum.. edemiyorum, ettirmiyor bugünün gözünü yalnızca çıkarlara dikmiş modern dünyası, güdük insanı, aralarında alışverişleri, sinsi hesapları.. oysa ben, öte’yi bilmem, lakin pazara değil mezara kadar dostluğuma tahammül edebileceklere buyrun diyen, nasıl da dostluğa önem veren biriydim eskiden?!.

hani, ben kendimi belirsizliğe doğru bi yolculuğa çıkardıydım ya, kendimi o gösterişli konağın kapısından kendim şutlayıp, işte o, bundan böyle başıma ne gelceğini yine bilmediğim şu yeni yolcuğumda yazıyla gerçek tanışıklığımı yaşadım.. yani, eskiden de iyi tanıyodum da onu, bu kadar samimi değildik.. o benim hikâyemi, ben onun o acaip dünya ve acaip geniş çevresini bilip derinlemesine vâkıf olup, anladıkça acaip ahbap olduk kendisiyle.. kendisi bana lili’yi hediye etti.. sonra sırasıyla lelia’yı, simlâ’yı.. yo, cariye olarak falan değil; otur, onlara anlat derdini, onlar da sana; sıkılma yalnızlığında diye.. şehrazad diye biri vardı sanırsam edebiyatta; hani o “binbir gece masalları”nın anlatıcısı her gece bi hikâye anlatıyordu o efsanevî pers prensesi, şehriyâr’a.. bi gece anlatamasa, boynu gidecek..

binbir gece masallarının omurgasını oluşturan ana masal da zaten de şehrazad’la, şehriyar’ın içinde oldukları masal..

eşi, pers şahı şehriyar’ı aldatınca bütün kadınlardan intikam almaya karar verir.. her gün bi bakire kızla evlenir, gece beraber olduğu kızın, sabahında kafasını vurdurur.. şehrazad vezirin güzeller güzeli kızıdır, babası yok olmaz falan dese de, dinlemez, şehriyarla evlenir.. kız, çok sevdiği kız kardeşine veda etmek için şehriyardan izin ister ilk gecesinde ve veda sırasında kız kardeşine bi masal anlatır.. masalı bi kenarda dinleyen şehriyar, ona da bi masal anlatmasını ister.. şehrazad gece yarısına kadar anlatacaktır masalı; gece yarısını geçerse, ertesi güne kalcaktır masal, e böylece kelle de ta ki anlatacağı bi masal kalmayıncaya dek sağ sıhhat selamette olcaktır.. böyle böyle her gece masalını tamamlamayı bi sonraki güne bırakır şehrazad.. böyle yapa yapa, binbirinci geceye kadar sürdürür olayı.. fakat bu arada, ööle bişe yapar ki şehrazad, anlattığı masalların içindeki ders verici adam edici konularla ve masum mu masum hâlleri, şirin mi şirin dilleri ve üslubuyla şehriyarı ince ince işleyerek adam eder ufak ufak, kırdığı kafasını düzeltir, eşi kendisini aldattığından fena incinmiş kalbini tamir eder, kadınlara karşı duyduğu nefretin ateşini düşürür, tamamen de söndürür binbir gecenin sonunda; ve aaa, anaaa, o da ne, şehriyar bi adam olmuş, erdem sahibi, iyi kalpli bi adama dönüşmüş?!!. binbirinci geceye geldiğinde şehrazad artık bi masalının kalmadığını söyler.. şehrazad her şeye rağmen şehriyarı sevmiştir.. ve ama zaten de şehriyar da şehrazada karşı boş değildir artık; çünkü zamanla o da şehrazadı çok ama çok sevmiştir bu arada.. yani ne kellesini vurması, o binbirinci gecede üç oğlan çocukları bile olmuştur..

acaip bi efsanesi var yane lelia, o binbir gece masallarının.. benim üstümden uzak olsun ama!. yoksa, ben?!!. bi şehriyar?!!. hani lilimle, sen leliamla, simlâmla şehriyarın evlendiği kızlarla yaptığı gibi, bi birlikte olmak, gecelemek falan?!!. töbeeee!. onlar töbe, bi odalığım bi cariyem falan değillerdi ki?!. olsunlar da istemezdim zaten!. insan birini sever, her şeyini ona verir.. hem yani, bi kellesini-mellesini vurmak?!. been yani, üstelik?!!. hem de kimin; güzeller güzeli, iyi yürekli, anlayışlı ve çok da seven, bi bilge şehrazadın?!!. töbeee!!. ben?!!. bi kelle-melle vurmak?!!. bırak onu, karıncaya bile kıyamayan ben hem de?!!.

orda bi anlatıcıydı şehrazad.. o liliye, lili de ona yalnızca bu bakımdan benziyodu.. yoksa ben kiiim, şehrazad kiim?!!. kim kaybetmiş ki de ben bulmuşum?!. zaten de bi şehrazad ben için bi yansa tutuşsa, onsuz yaşayamam ben filan bile dese, gelip benim olsa, daha o dakka alır elimden hayat.. biliyon, acaip kısmetsizim, yaamurlu havada damla su yok bana!. kader-kısmet- nasibim bööle, naapiim!.

yani, diyorum ki lelia; aynısının tıpkısı olmasa da, benim de senle masalım biraz bööle işte!. benim sen gibi muhayyel o lili, simla’larla hasbıhalimiz karşılıklı merhamete saygıya dayalı, hiç incitmeden de birbirimizi.. öyle anlatıp durduk yane, hikâyelerimizi karşılıklı.. daha doğrusu ben anlattım, onlar da bana anlattı; ama onlar yazmadı, ben yazdım.. onlar yazamazdı yani; biliyon, muhayyeller yazamaz tek kelime bile.. sen, onlar dış dünyaya meçhûl, benim içimde meşhurdular, biliyon!.. onlar hiç yaşamadılar masaldan maada!: hele ki şu modern dünyada?!.

yoktular yani!. hani, “ne kadınlar sevdim sevdim/zaten yoktular” diyodu ya, rahmet olsun kaya, bi şarkısında?!. tam da ööle!.

umarım doğru hatırladım şarkıyı da, sööleyenini de?!. sanırsam ama yine?!!. senden kaçmaz, biliyom; uç uçuk bi adamın masalının hayâlisin ya, masala hayâle sana sınır yok, ân içinde âlemi seyran eylersin sen de!. hani bi karşılık verebilsen, “yav nezir!. bi şarkıyı da doğru hatırla be; güftecisini, bestecisini, şiirini, sözlerini?!. iice bunadın sen he!” derdin, kesin!.

hani elâlemden yalıttıydım seni, lili’leri, leylâ’ları, simlâ, zelâl, zeldâ’larımı,  yıllarca ööle yazdım durdum onlara, kerpiç kerpiç, kalıp kalıp mektupları.. bendeydi onlar her gece ve hiç gitmezlerdi.. hani zahir dünyada veyahut sanalda bi görüntüleri, yansımaları, imitasyon tezahürleri, benzerleri, müsveddelerine, sanallarına benzerlerine bi rastlayacak neyi olsam da, asılları hep bendeydi.. şair demiş ya hani; “dokunsa da zülf-i yare, bu şiir aslı gibidir” diye.. hayaldiler ama, hayalin bile aslıydı onlar bende, görüntüsü değil!.

bazen sanallarda bi misafir yorumcu/yazıcı falan olarak bulundum, nie de doğruyu söölemeyim sana da şurda?!. kendi sayfamda bile sanal sanal yazan bi misafir oyuncu gibiydim.. ama, zamanla bi baktım, yan komşu bahçenin duvarından izinli öten bi karakargayken, anaa, zamanla ööle de bi dalmışım ki başkalarının birilerinin o sanal bahçelerine, bostanlarına, bağlarına, hani bi misafiri bırak, dikili araziyi, çiçek bahçelerini tepeleyen, aaçlarına tırmanıp güzelim meyvelerine uzanan, izinsiz gaklayan, başına buyruk, bi serseri sıır kargası olup çıkmışım?!!

hani ben kendimi açık her yerlere ötmeye bizzat kendim yasakladığım bi yasaklı kargayken, sesimi uzaktan bişeye benzetip, hani bahçe duvarının üstünden dilediğimce ötmeme lutfedip izin verenler olduydu.. hani ööle de hoş gelmiş ki uzaktan, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” diyenleri de duyunca, allaaaah, ötme ki nası ötme?!. şu karga karga gak dedi sesimi sayelerinde nerdeyse bülbül sanıp kendime hayran oluyodum maazallah?!!. adamlar bana saray bahçelerinin kapılarını açmışlar, hem de öyle üç yudum bi soluk için de değil, ben kalkmışım, sanki kendi bahçem gibi dalıp, dallarına konup, meyvelerine uzanmaya kalkışmışım?!. Allah var, hiçbişe demedilerdi ama!. o kadar da asillerdi yani!. ilk anda tanımayan bi iki tanesi kışt-mışt, oşt-moşt dediydi, ama olsun; sonunda onlar da anladılardı, “lan bu karga gaklamaya aç bee?!!. zavallı!. diyerek de, sorun halloluydu.. e, sesime de alıştılardı yani, zamanla!. bak, onlara, bahçelerinde ötmeme izin verdikleri için bugün can borcu gibi bi minnet borcum var!.

hani, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” dedilerdi ya bana; şimdi bunu söölerken, ben elbet bi megaloman değilim şurda.. kafadan gönülden hasta da.. belki, düzenin kevgirinden kavgayla fena süzülmüş, vaktinden evvel olgunlaşmış çabuk kutuplanmış çok aldanan ve fakat aldatmayan, hayattan yaşamaktan yüzde yüz de rafine bi adam, modernizme o ilkel gözlükleriyle kör, şaşı şeşbeş gözleriyle ters bakmaktan, karşı çıkmaktan azcık kafadan arıza görünen rafadan bi deli en fazla.. bazen de, bi çocuk kadar saf, belki biraz aptal, biraz şapşal, biraz teslimiyetçi, biraz kaderci, azıcık değil çok âşık; ve ama hep âşık, hani bön derecede, bayaa salak bi âşık; her gördüğü saf beyazlığa, temizliğe, ışığa, uzanan müşfik bir ele, bir mahzun masum bakışa çözülmeye, küçücük bir sıcaklık karşısında mum gibi erimeye hep hazır, önüne gelene âşık.. zaten de zavallı garibim anası en çok da bu  yüzden çok ağlamıştı.. işte bu, soldurmayan öldürmeyen ve ama ondurmayan da bir aşktı, düşenin fena yandığı..

ama tüm bunlarla birlikte, insanı tanıyan, ona âşık olan ve hep seven ve ölümüne seven, yazgı hırsızı da olmayan, zulmünden lezzet alanlar hariç, kimseyi  kızıp kırıp kınayıp anasını ağlatmayan, kimsede bi hata aramayan, eskiden çok sevdiği kavgadan artık nefret eden ve insanları kırmayı bırak, kalbinden hain ve sinsi bir düşünce geçecek, dilinden kötü bir söz düşecek diye hep diken üstü yaşayıp bıçak sırtı dolaşan ve iç dünyasını kimsenin fark etmediği, zaten de köşe bucak kaçırıp gizleyip, kimseye farkettirmeyip, insanlar arasında sanki normal-mutlu mesut biriymiş görüntüler veren, tamam; sevilen, sayılan biri, hayatın ona çok şey verdiği, vermeye çalıştığı, ama her seferinde hep elinin tersiyle de iten, hani kazara sahip olduklarının da, aynı zamanda kendisi için hiçbir öneminin de olmadığı, gelişine gidişine yaşayan biri.. yine de hayatta, ayakta kalabilmiş, her nasılsa artık?!!.

böyle bi hayat, öylesi bir acı insanı kolayca çürüten bir şeydir oysa.. hani insan esarete düşer, mapus yatar, gurbete çıkar, bazen rezil rüsva olur toplum içinde, insanlar nazarında, dünya pazarında.. hâttâ rezillik ve kepazelik öyle bir yapışır ki boynuna yakasına paçasına, peşini hiç bırakmaz, adeta karakteriyle özdeşleşen bir parça hâline gelir sanki?!.

zaten de nerdeyse ‘rezillik ve kepazelik karakterimdir’ dedirtecek kadar yakama yapıştırdı hayat; düşüklüğü, yaşarken, olmadık yerlere düşürüp, onca da ölümüne korumaya çalıştığım benliğimi, süründürüp, gururumu, sürtüp burnunu..

rezillik-kepazelik dediysem; hani toplum ve insanlık nazarındaki şu aşağılık hâllere düşmek de değil yani!. rezillik ve kepazelikten maksat, köle pazarında meydan meydan dolaştırılıp, imtihan imtihan gezdirilip, hiç bi iç huzur, bi rahat yüzü görememe, en basit işlerinde bile hayatın, daha ilk adımda çuvallama, bu yüzden alaya alınma, dalga geçilme durumları yani!. bunların üstüne sen, herkeslerin aslandan kaçar gibi kaçtığı belaya tırmık çekmeyi de say!. aramasan da, hep problemi, sıkıntıyı bulma, milyonlarca dolu kutu içinden tek boşu çekme, herkese güllük gülistanlık olan hayatın hep dikenini bulma, insan için başını kolayca derde sokma, millet zevkin sefanın doruğunda hayatın tadını çıkarırken sen düz yolda bile tökezle, mezbeleliklerde sürün falan?!. sanki sürünmek için yaratılmış mübarek?!.. hani derler ya gökten nar gibi kızarmış, mis kokulu, güzelim domates yağsa onun başına bi cacığa nane, bi salataya malzeme olmayacak hıyar düşer; onun gibi yani!.

yane bak, lelia, en başta da dediğim gibi, aar aalak şeyler ozmanlar ööleydi!. ama ya şindi?!. şindi sana gelip böyle makamsız, dengesiz, bestesiz öterken, sadece biraz gülümsemeni istediydim hayatta, hayata; hepsi bu!. bunca zırvası, problemi, meselesi, kafa ve gönül karıştıran meşgalesi, tatsızlığı tuzsuzluğu tutarsızlığına rağmen, hayatın yine de gülümsenebilecek yanlarının hâlâ var olduğunu göstermek istedim.. ne kadar başardım, yahut  başarabilmedim; bilmiyorum?!.

işte, bak, yine gördün, sen anlatırken düz ve kolayca, üç cümlede, bi dünya konuşmak zorunda kalmayarak; ama ben?!!. çuval çuval kelime döküp yazıyorum sana; sanki hiç anlatamayacakmışım da derdimi?!!. madem de sevdin şu kelimeyi, ahan da sana cümle içinde kullanacağım o kelimeyi bi daa; “müftehir”; müftehir olacağın bi iki söz, benden, tam da şurda sana!.

lelia, hep hayâl hayretle karşıladın yazdıklarımı da, bi kez olsun saçmalıyosun nezir demedin hiç, ne dediysem hep hoş gördün.. sen ne iyisin!.

sana sağol, varol diyecem de, muhayyilede yaşatılan bi ‘hayâl’ ne kadar sağ ve var olabilir ki, değil mi?!.

yalnızlık sözleri...

orda bi yalnızlık,

burda bi yalnızlık;

bibaşlarına ölüp gidiyorlar, sessizce!.

Cuma

ne zor…

 … yaban elde yar sevmek!.

ateş içmek, taş yemek gibi!.

Çarşamba

Bi ‘Lelia’ mektubu…

Lelia!.

kalbin dallarını yerlere eğen, tatlı yahut tatsız yahut acı meyvelerini dökecek bir şey bu.. ya umduğu tat, lezzeti bulamazsa?!. işte, kalbin kıvrık ucunu araladığında, buna kendinde azcık güç görüp ayaklanacak olan şeyler mutlaka olur.. buna yakın uçacak tek bir ünsiyet ihtimâlinden bile kaçmalı, kaçınmalı.. kelimelerimin var ve kalbime ait oluşunun bıraktığı tek şey yine de nötr bir duygu?!. buna demirliyorum günün sonunda, o limandan çıkmamacasına, sabahına dek..

işte, böyle yazıyorum lelia, bu hâl ile, bu kıpırtısız hâl ile ve böyle çıkılmaz insan içine; bir iş oluş eylem bildiren bir fiil, hareket gerek..


ben insan içine çıkamayacağım hiç.. senden sonra kalan ömür boyu.. insan içinde, biri olma tabii vasatını içimdi koyu, kaskatı hâle getirdim ve bundan dünyadan sessiz çekip gidene dek kurtuluşum da yok..


işte, yaşadığını yaşamış, daha da neler yaşayacağının sancısı içinde kistleşmiş bir yara gibi duran, gençliği hibe, bundan böyle ömrünü kendi  içinde tüketen, günleri içinde öldüren, yaşama sevincine dair ne varsa içinde solduran, kendine yazan bir adam, karşısında, aradaki bilinmedik mesafeyi, kayıp bildiği, geri gelmeyeceğine kalbi kadar inandığı zamanları gelip üç cümlesiyle kapatıverecek bir sesi duyunca irkilir..

insan bazı sesler karşısında, daha ilk duyduğu anda irkilir.. hani ıssız yolunda çölünde yürüyen bir yolcuya biri seslenir ya, ister haldaş yoldaş olsun, ister yol sorsun, bu irkiliş böyle bir şey.. onu öylesine tarifi imkansız, anlatılamaz bir heyecan, anlatılmaz bir sevinç kılan şeyse, kalplerin bi su başında oturup hâlleşmeleri...

bundan umudumu çoktan kestim, çünkü bi kalbim olduğunu unutturdum kendime.. bir kalbim olduğuna artık inanmayacak kadar unutturdum kendime onu.. varlığını hissetmiyorum bile çoğu, hani arada bir attığını da duymasam?!.


insan atmaktan ziyade, çarpsın istiyor kalbi, heyecanla.. buna bir sebep olsun istiyor; bir başka kalbe, "haddeden geçmiş nezâket/yâl ü bâl olmuş sana/mey süzülmüş şîşeden/ruhsâr-ı âl olmuş sana" diyerek!.


sesler duyuyorum; benden gayrı sesler; bir kalbi olduğuna dair alametler veren insan sesi?!. duydum ya, penceremde güneş varmış ve içerisi hiç olmadığı kadar aydınlıkmış ve hicran bir ayraç değilmiş sayfaları arasında kalbimin?!. işte, ilk kez sularında fırtına yok, çırpınış yok, kırılış yok, kıyılarına çarpa çarpa akış yok, içimde sararmış ve kopmak küçük bir sarsıntı bekleyen yaprak dalına tutunuyor, nabzım atıyor ve ben sesini duyuyorum?!.

bahtın gün ışığı geçirmeyen, görmeyen dokuması mı çözülüyor; baktığım yerlerden uzak konuşan şeyler susuyor, susanlar dilleniyor, susarak karanlıkta büyüttüğüm kelimeler hayat buluyor, endemik çiçekler gibi açıyor, bahar bilmeyen bahçe ilk ilkbaharına mı hazırlanıyor?!.


içimizde bilinmez, çıkılmaz, çıkmaz dediğimiz yollar, gittiğimiz ve döndüğümüz yollar, dönemediğimiz yollar, kayboluşlar; bütün işler, bildiğimiz bilmediğimiz, bulduğumuz bulamadığımız yollar, gittiğimiz gidemediğimiz bütün adresler daha doğmadan kodlanmış sır defterimize, kalbimize.. baktığımız yol nereye çıkar, yolcu nerde gözden kaybolur, döner mi, gelen o mudur; her şey bir endişedir.. endişe, hayatın bilmediğimiz sırrının intacı; sır yoksa endişe de yok, “insan yek katre-i hunest ve hezar endişe” diyen bunu diyor olmalı?!. 


eğer beklediğin bir yolcun yoksa lelia; sözlerin tozlu, grî ve flû, yollar kapalı olmalı, ki kolay bulunmasın kapın.. ortalık ışıksız ve hep sis olmalı.. öyle seslenirsin, bastıramadığında sesini; içinde yankısının umudu hiç kimselere bırakılmış.. biri duymuş çok uzaklardan, bilmediğin yerlerden.. bir yabancı, lakin nabzını tutacak, kalbine kulak verecek kadar yakın etmiş kalbine, durduğu yerden; seslenmiş?!. çok uzaklardayken, görmeden seni, seni işaret etmiş kelimeleri; daha bakmadan başını uzatıp içeri, odayı, eşyayı bilir gibi tarif etmiş, sonra bir ses duymuşsun eşikte, ‘o’ demişsin, 'işte o!. hiç beklemediğim yolcu?!.'


işte, bir yolcun varsa yola bakarsın, yolcu gözlersin.. yolcusu olan da başka yerlerde eğleşmez..


lelia!. onca kelime yaktım, yine tek bişey diyememiş oldum bi kez daha, bak?!. ve sen alışkınsın buna!.

Perşembe

'kadehimi, çivisi çıkmış, kıyamete beş kala baş aşağı son hızla sonuna giden bi dünyada insanca yaşamak gibi bi imkânsızlığın üstesinden gelebilen yüreklilere kaldırıyorum!.

üç adım atamadan daha, dibine kadar yakalanacağım kahpelikler dünyasında, yaşamak gibi bir cehennemin, bi ara bi fırsatını bulup bi meşguliyet aralığından, derin bi nefes için kaçıp kurtulup, bi sokak iti gibi yalayarak iyileştirmeye çalıştığım derin yaralar almış, sahipsizlikten en ortalık yerde piç gibi kalmış ‘insan’lığımın bozulmuş sağlığına ve nereye gideceğini ne yapacağını bilmeyen yalnızlığımın hüznüne dibine kadar keder içiyorum!' dedi, gönül..

ben de ona;

la deligönül!. zırlayıp durma şurda lan, diktirtme belanı!. ne olmuş yani, insanlık uzunca bir süreliğine attâlara götürülmüşse, hâttâ ölmüş, öldürülmüşse?!. çok geçmez döner, dirilir; meraklanma!. hem nie ki bu panik şimdi, durduk yerde?!.

ne tuhafsın; olm, onbir bin mi, sekiz bin mi; artık her ne haltım yıl kadarsa insanlığın bilinen o tarihi, günümüze değin şurda yalnızcacık koskoca(!) iki yüz elli yılı kadarı bi savaşsız, istilâsız, katliamsız, işkencesiz, kıyımsız, kırımsız, kıymasız, ateşsiz yangınsız geçmiş hz âdemden bu yana, sen kalkmış gettii, getti getiii, getti güzelim insanlık, bi daa da gelmez diye, feryat figan yersiz yere cıyaklıyosun?!. hem şu insanlık denen şey dirilmese n’olur ki; neticede ölüm diye kesin bişey var!.

hani ölüm varsa kıyamet, kıyâmet varsa hesap, hesap varsa cennet var cehennem var, cehennemde "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" modeli, duymaz konuşmaz laf anlamaz zebâniler var, işin içinde zebâni varsa acaip gerilme; adaleli kol, şefkat şefkat kucaklarda kucak kucak, gerim gerim gerdirilme var, gerdirilme varsa şenlik var, şenlik varsa, ii adamların ellerine keyif kaavelerini alıp, sakin bi köşesine değil, şahâne tribünün şeref locasına başköşe bi konuk edilip çekilip olayı sahneyi bütün ayrıntılarıyla en güzel yerden gören bi seyir var!.

hâsıl-ı kelâm; ölüm iyi ki de var yani!. ya olmasaydı?!. limitsiz, sınırsız, hesapsız zulüm, ağır koku, nâmütenahî kokuşukluk, ölümsüz zâlimler, çok isteyip bi ölemeyen mazlumlar… ne çok kötü olurdu lan yaa, bi düşünsene?!. çok kötü!.

gönül, bak!. insan şurda bi, bi kimseye güvenemezse, bi de herkese güvendiğinde, ölürmüş.. bana iki de bir, “ben niye ölmedim lan bugüne kadar, anlamadım?!! oysa benim de elimde sigaram, önümde çayım, yanıbaşımda yine o mis gibi, güzelim yapayalnızlığım; yaram var aslanlar gibi kanıyor, derdim var delikanlıca bi güzel çekiyorum.. kanatmasız bi iki asil bûseden birini çekip, destelenmiş onca hatıranın çatlamış dudakları arasından ve kutsamadan acıyı, tam alnından da o kadar da öpüyorum?!. hayret yani!.

işte bak, benim de içimde bi göz, içimin o göz göz olmuş yaralarına bakıp göz göre göre çırpınarak ölüşünü, elimden tek bişey de gelmeden de çaresiz seyrediyor, ‘galiba ben, yavaş yavaş bi ölmüyorum lan beya!’ filan diyor..

o kadar da uyarıyorum hani onu; tıpkı sen gibi de lakin ipleyen kim?!
gönül!. canım benim!. caanım güzelim!. bak, deme sakın şurda şöölesi, ‘insan içmiycekse, sigara yani, bööle sadist bi dünyada nie bi inek gibi yaşar ki aga?!’ türüsü şeyler?!. deme yani!. hani sen, bööle son derece abuk düşünüp, subuk konuştuğun zaman, yani şu son derece abuk düşünceni, şöyle son derecede de subuk da bi şekilde dile getirdiğinde, böyle diyen birinin yahut bi gönlün normalde ölmesi gerekir, di mi?!.
ama öyle olmuyor işte lan gönül, ‘bi öliiim be, bi aaz tadıyla şurda bi bea!’ diyince ölünmüyor, bi ölmüyosun, bi türlü ölemiyosun işte!.

ölemiyosun yani sonuçta.. işte, sonuçta böyle bi dünyanın eline doğup da ama bi adam gibi huzurla ölemeyince de acaip gergin, tahammülsüz, çekilmez, son derece antipatik, asozyal(!), sosyopat bi sıır biri olup çıkıyosun..

bilmiyorum gönül, belki de şimdi ölmemelisin; sevmenin, sevilmenin ne olduğunu bilip anlamadan.. bu yüzden, yeryüzünde sen gibi, yaşayan fosil bi mahlûkatlardan çok deil bi tane olsun; başka da var ya da yok, olup olmadığından kesinkes emin olmadıktan sonra ölmemelisin bi.. işte, bunu bilmek için de, hemen her bi insan hüznünün arkasından yürümeli ama kimsenin hikâyesine de dokunmamalısın; hani bi anlamadan dinlemeden, bi huzura ermeden, huzurla yanıp da kül olmadan bi sıır gibi ölceksen?!..
ama nasıl olcak ki bu?!. hani bizzat sen, kendin ve o körolası bakarkör ruhun aldanmaya, ateşlere atılmaya, her insan hikâyesine yanmaya o kadar hevesli ve yanmak için o kadar da müsaitken, ‘ben!.. yoruldum artık, oynamıyorum ve şayet bi sakıncası da yoksa ve de mümkünse de artık ve de elbet müsaitse de şartlar ve durum şâyet, yanarak yaşamanın o olağanüstü lezzetinin sihrini de bozmadan tabii, hayatın bi kenarında kısık bi ateşinde pişebilir, vaktim geldiğinde de müsâit bi zamanında ve yerinde dünyanın; hayattan inebilir miyim?!’ diyebilir misin?!.
..

lan gönül!. bak, en mahrem, en korunaklı bireysel alanını yağmaya açıyosun, ona göre!. hani senin, şurda uluorta, uç uçuk şeyler söylemekle yaptığın şu dangalaklık bi kendi kendine gelin-güvey oluyor olmaktan başka bişey değil.. oysa sen, allah korusun yani, bi megalomanyak narsist filan da değilsin ööle!. hayata daha aklın ilk erdiğinde bi öpüp öldürmüştün narsist yanlarını; içinde bırak bi şekillenip yeşillenmeyi, daha embriyo bile değilken.. işte bu yüzden de şurda yaptığın şu dallamalık, allahın bi tek kulunun bile umrunda değil!.


yani ki, gönül; senin şu sığırlığın kimsenin bi haltına yaramıycak ve tek bi sığırlık spekülatörünün bi yerinde olmayacak bişey!. öyle yani!.
..
(gönül cidden kafayı yemiş!.)