Salı

“geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer” dedikleri, ‘blog’ zamanlarına…

lelia!. adına “blog’ dedikleri, acemi ‘günlük’ sayfalarıyla ilk tanışma zamanlarıydı.. o zamanlar ben sana yazıyordum.. sana dediysem; kendime, gizli gizli!. henüz seni blog sayfalarına düşürmediydim adını..

şu ‘karga gak demiş’ sesimle, kendim ‘kendim’e bestelediğim, kendim çalıp kendim söylediğim sayfalarla ben çok arabesk, kaskara bi karakargaydım..

sesim duyanı bıktırır, içini karartırdı.. insanları anlardım.. anlayıp da naapıyodum sanki anasını satiim, dertlerine çare, bi yârelerine merhem, bi kanayışlarına tampon mu oluyordum; sadece ötüyordum, yan bahçe duvarlarından..

işte, kendimden menkul bi endişelenişle, kendimce, sanki bi endişelenip duruyodum insanlar için?!. sanki ben robin hud’um anasını satiim?!. sayfalarında bi ses duyup seslendiklerime ‘bakınız kederiniz kederim, acınız acım ve hüznünüz de hüznüm!’ diyodum.. e, bööle de bakınca, yapınca ne olur; şu olur: hep hüzün hep hüzün!. iç karartan bi sesle öt, kafa şişir dur, işleri yoksa?!.

güya ben teselli ediyodum?!!. yani niyetim buydu!. anaa, sonra bi baktım, lan daha da kötüye gidiyolar, katalizör oluyorum dertlerinin kederlerinin daha da bi köpürmesine, susmalı seslenmemeliyim bi artık dedim kendime, bi karar aldım, şöyle ki, ‘ben bundan sonra, beyaz badanalı bahçe duvarınıza konup, kirletmeyeceğim, güzel bahçenizin yemyeşil tabiatını tüyümle teleğimle, bozmuycam ahengini güzel seslerinizin, şu ‘karga karga gak dedi’ sesimle!. bundan böyle sizi böylesi bi sesle hiç rahatsız etmeyeceğime susuz sek; and içerim!. eğer de edersem, bakın şu sivil toplum örgütleri, sosyal sorumluluk örneği sergileyen vakıflar, insan psikolocisini sağlıklı tutmak için kurulmuş kamu yararına faaliyet gösteren dernekler, oluşumlar, cemiyetler siyah çelenkler koysunlar ki şurda, kendimi ellerimle, gönüllü, diri diri gömdüğüm şu mezarımın başına?!’ dediydim, ama bunu onlara söylemedim, sessizce sustum sadece; çünkü, ötmeme kararını kendime kesin almıştım.. bi yandan da çok korktuydum ama; ‘lan ben konuşmasam, ötmesem duramam ki?!. ya dönersem sözümden, ya tövbemi bozarsam, hem de, anamdan da süt yerine nasıl da gurur emdiğimi iyi bildiğim halde?!. çok endişelendim, çook!. hani tıpkı çişini tutamayan çocuk gibi, ya tutamassam ben de sesimi sözümü falan diye bayaa bi kaygılanmıştım kendi kendime.. ilk zamanlar çok zor geldiydi anlıycaan lelia, ama sonra alıştım.. yani gak gak ötmeyi kesinkes bıraktım.. arkamdan, “lan amma da dayanılmaz, bet bi sesti; şükür, sustu da kurtulduk, ohh bee!!” demişlerdir, kesin?!.

neyse, komşu bahçelere doğru ötmeyi çoktan kesmiştim de, ya şu kendi tarumar bahçemde kendime ötüşlerim?!.

dış dünyaya çıkıp, kelimeler döktüğümde ilk şu sanal sayfalara, şurda kelime alışverişlerinin sırasında, bazı güncel durumlardan dolayı ben kavgacı bi adam, bi ısırgan otu da olup çıktıydım.. ben, ısırgandım bağzı toplumsal meseleleri kafayı takıp, yaraya parmak basmaya çalışırken.. meriç diyodu ki, “kavga insanla kader arasında değil, insanla kelime arasında”.. buna da bakarsan, ben onu işaret ettiği gibi, kelimeyle kavgalılar arasında bi adamdım.. sanki ben için buyurmuşlardı, rahmet olsun, hazretlerinin kendileri şu sözü?!. eğer ben de bi insansam, kelimelerle kavgalı olmalıydım.. e, böyle de olunca kelimelerle kavga eden adam nitelemesini meriç’in huzurlarında hak kazanıyodum!. oysa kelimeleri dövmek, onlarla dövüşmek, gerektiğinde çok etkili bi silah olarak kullanmak değil, kelimeleri sevmek, onlarla sevişmek gerekti..

gerçi ısırgan olmak, buyurgan olmaktan her vakit iyiydi.. ve öte yandan, bir hakarete dönüştürdükleri şu teşbih, şu metaforun gerçek ısırgan otu ile hiç alakası olmadığı gerçeğini onlar değil, ben bilerek.. bilirdim ki ısırgan otu, vakt-i zamanında adı bilinmeyen şu uğursuz hastalığın belirtileri karşısında eski insanların, atalarımın bilmeden kullandığı, bugünse artık, z.yağı, limon, balık, yenilebilir doğal yeşillikler gibi tıpkı, çok iyi bilinen ve kullanılan doğal ve en etkili kanser ilaçlarındandı.. Yaradan o basit gibi görünen, dokunduğunda adamı acaip ısırıp fena kaşındıran o otun terkibine büyük şifa yetkisi vermişti..

yani tamam, çok da haklılardı bi yerde; bi ısırgandım ben o vakitler.. iyi, hoş da tespitti yani.. bi yerde çokça yan etkiye sahip kimya bozucu bişey olduğumuzu düşünüyoduk; kolay yutulmaz, yutanın midesine oturacak, kolay ertitemeyeceği bi demir leblebi, çelik çekirdek derler ya hani, azcık da o gibi bişey yani.. ama işte, hani bi an evvel geberip gitsin diye biz, düzeni bi yerlerinden her ısırışımızda kimyasını bozup, sağlam yerlerini çürütüp hastalığını daha da ilerletmekte hızlı katalizörler olduğumuzu düşünürken, aslında bizi bünyesine faydalı mikroplar, antikor üreten kurtçuklara dönüştürdüğünü görünce anladıydık; ona deva olup, daha da da gürleşip gürbüzleşmesi için gübre vazifesi görüyormuş varlığımız..

yanılmıştık, biz onun bir süre ayakta sallanıp, olduğu yere toz duman yığılıvereceğini beklerken, o daha da bi ayaklanıp bizi ayağının altına alıp küçük böcekler gibi ezip öğütüp, daha beter süründürecekti..

“baldıran”; tabiata yakın herkes ii bilir bunu.. sen de ii bilirsin lelia..

sonunda niye baldırandan söz ettim; düzen bize o zehri yutmaktan başka çare bırakmıyordu.. kafana dik ve kurtul!. yani ki intihar.. baldıran benim dilimde kendini iyi bi itlaf aracı, ilacıdır.. düzenin her tür düzücü haşaratına karşı son bi çare kullanılır ve ânında da itlaf eder.. doğaldır, çevreye de hiç zararı da yoktur ööle.. iyi bir çevrecidir yani kendisi.. ööle hiç yan yan da etkilemez, hiç de öyle, yan, yön, eğri büğrü de bilmez; doğrudan etkiler yani.. biraz vahşidir, ama olsun; düzeni hilesi hurdası yoktur.. ayrıca baldıran, dozunu ayarlamasını almasını bilene iyi bir müsekkindir.. sokrat da öyle yuttuydu baldıranı, çağının o şerefsiz düzeninin burnuna kafayı yerleştirip.. düzeninin temsilcileri, yöneticilerinin huzurunda kendi elleriyle alıp şişeyi, kafasına diktiydi gülerek, haazır bulunan düzenin zevat-ı kiramı şerefsizlerin yüzüne gülerek, ana arvad söver gibi..

zıkkım sigara-zift çay, uykusuzluk, düşünce ve sözsüzlükle intihar.. tetiği tek çekişte, bir dikişte, altın vuruşla  olmasa da, bu da bi tür baldıran içmek gibi bişey; ama yavaş yavaş..

böyle olunca, yapınca, kendi kendine sorarsın son bi istek dilek ve temenni ve arzularını.. içimden diyodum ki, lan yaa ben mümkünse gezegen değiştirmek istiyorum, değilse de boyut.. onu beceremezsem, bu arada kulvar değiştirecem anasını satiim; çünkü mevcut şu, sütçü beygirlerine has, dönme dolap koşu bandımızdan bıktık usandık.. yüksek bi onaylarınız olcaksa şurda, bilinçli, kontrollü bi kulvar değişikliği iyi olur şu aralar şu dünyada, şu kimin nereye gittiğini bilmediği bi hayatta da, böylecene de kendimizi kapattığımız şu inimizden bi çıkarıp başımızı, bi çıkıp da, belki o eski sınıfımıza yeniden ve ama bu kez kepkesin bi kesin dönüş yaparız.. hani eskiden de bööle bir ıkıntımız-sıkıntımız hiç olmamasına rağmen, yüksek sosyeteden dünya standardına göre alabildiğine alımlı, aslında kelimelerde bile düşman olduğumuz, şu soylu soylu, aristokrat aristokrat, yüksek bürokrat bürokrat, saray kalıntısı bi ailenin, etrafında çok iltifat toplayan, birbirinden güzel dört kızından biriyle, ama son derece de zehirli, bildiğin zehirli bi orkide bi kızıyla, 12 eylül’ün hemen sonrasında, o eylül’den de daha bi cehennem yaşatacak bi ateşin içine bile bile dalıp ve ama insanı filozof da eden bi dest-i izdivacına bi talip olup, o pespembe hayatın, pespembe muhteşem sarayının en mutena çalışma odasına kapanır, felsefe sosyoloji ve vesaire kitaplar yazar, çevirir, böyle geçinir ve bakarsın ilerde dünyayı bile ele geçirir, ünlü filan bile olabilirdim falan..

lelia, bunca sözden sonra lafı nereye getircem; o yaşlarda çiçeği gerçekten burnunda fatih’in ıstanbul’u fethettiği yaşta kız istemeye.. yani içimden böyle dediydim kalburüstü ailenin burnundan kıl aldırmaz bireylerinin yüzlerine.. duysalardı niyetimi, yemezlerdi.. bilselerdi verirler miydi kızı ben gibi bi serseri anarşiste?!. sanmıyorum!. hani belki diyorum, belki, baştan bilseler, hani bi sosyal sorumlulukları da olsa hayatta, bir örneğini sergileyip gereğini yapabilirlerdi; lan hani belki bi adam olur lan falan diyerek yine verirlerdi belki kızlarını..

aralarında uyananlar falan olsa da, demek dışından bakınca, o hâlimle bile yine de bayaa ii bi görüntü vermişim; hani şööle alıcı gözle bakınca bayaa bi gösterişli, kibar, hassas, ii konuşan, bilmeseler de hiç, girdiği her tür ortamda hep parmak ucunda, acaip ilgi iltifat saygı gören.. köyden kırsaldan başkentin gecekondu bi semtine göçle konan bi kendi hâlinde ailenin sonradan her tür ortama girebilecek kadar şehir hayatını ortamlarını tanımış, bişekilde içine girmiş bi oğlu?!. statü, sınıf farkı her şey demekken kibir tanrılarının seyran eylediği sosyeteye damat olup girmek?!!. nası olurdu ki bu?!. düşünsene, kendi iç, duygu dünyasında çok farklı şeyler yaşayıp, edebiyatla, musiki ile, güzel ya da güzel olmayan sanatlarla da bişekilde ilgilenip, kıyısından köşesinden içinde olup, ama kimseye iç dünyanı açıp göstermeden, kimse de his dünyana ve sana dair bişey de bilmeden, hani bi ismi neyi olmadan, bi tanınıp neyi etmeden, kişiliğini değil ama, kimliğini bi güzel de gizleyip, bütün birikimini, korkusuzluğunu, cesurluğunu, hesapsızlığını, gücünü, dinamizmini de o iç dünyandan alıp dış dünyaya bu gizli silahlarınla açıl, karşına çıkan kişilere, problemlere önüne düşen her şeye kafa göz dağılacak diye hiç düşünmeden hesapsız ölümüne, kinâyesiz kafadan dalan, ama yaptığın her şeyde de yerli yerinde bi denge olan bambaşka bi profil çizerek, sokağın dibiyle en tepedeki ve aradaki her tür adamla hiç de bi yalakalık neyi yapmadan yakın tanış, duruşunla tavırlarınla karakterinle kişiliğinle ilgisini çek, saygısını kazan, her tür âleme gir, her bişeyi gör bil, yaşa, geçmişi de, elan yaşadıkları da tenekeli de bi adam ol, sonra gel, arsen lüpen kibarlığı çekiciliği ile, emniyet müdürünün güzeller güzeli kızının gönlünü çal?!. şiir yazan, bayaa bi okuyan, wagner dinleyen bi ayıyla prenslere layık, güzeller güzeli, en üst perdeden bi soylunun izdivacı?!!. bilmeyenler filmlerde romanlarda olur böyle şeyler derler; oysa roman, film dediğin şey yansımasını hayattan, hayatın içinden alır.. bilmeleri de gerekmiyor zatı; yaşayan ne yaşadığını biliyor.. hani bakma, Allah korusun; kavgadan başka bişey bilmezdim o zamanlar dediğime!. bilirdim de hem de çok iyi, ama bilmesin kimse isterdim.. dışa bakan yanlarından biri acaip aşırı fırlama, iç dünyanda böyle de bi utangaçlık?!.

yani, acaip sahip çıkıcı, korumacı, yeri geldiğinde, her tür adamla, her tür kapışmada pek usta bi kavgacı da falan bi adamdan bööle, hani tıpkı yeşilçam salon filmlerindeki gibi, salon çocuuu, oğlanı bi görüntü?!!. hayret?!!. güya çekip alcaktım iç boş sosyetelikten, hayatın görmedikleri, ama güzel de yanlarını gösterecek, gerçek huzurun nerde olduğunu görmesini sağlayacaktım?!!. hani kırk yıllık kani, olur mu yani hesabı, olmadı işte bi türlü!. o bi halktan, mütevazı biri olmadı, ama ben acaip filozof oldum, bak kaç kırk yıldır hâlâ nasreddin hocanın hindisi gibi düşünüp, yazıyom artık.. fakat artık tehlikeden uzak kalıp, dünyaya sataşmaktan vazgeçmiş de olarak da biraz.. sayelerinde oldu bu, sağolsunlar!. yoksa ben, böyle, eylemsiz, bi taşın üstüne oturmuş, ordan hiç kalkmadan sürekli düşünen bi adam?!!. töbee!.

başıma gelen, yaşadığım o kadar da ağır şeylerden sonra niye de insanlıktan çıkmadım ben, içimdeki merhamet duygusu niye ölmedi, insana sevgim saygım yine nasıl sonsuz kaldı, hiçbişey içimdeki güzelliklere dair duyguların katline niye ferman vermedi?!. bunları yok etmek demek acımasız olmak demek.. acımasız, bencil olcaana insan oracıkta ölsün daha iyi.. yakışmaz yani, insan olana, insan kalmaya yemin etmişe kalbinden vazgeçmek..

sonuç olarak, işte, birbirlerini karşılıklı bi güzel ağırlayan, ‘sen beni tertemiz temyiz et, ben seni ak-pak paklayayım.. sen bana steril sular tut, ben seni önceden kırklı sularımda kırklayayım’ detantlarıyla karşılıklı balçıklarını badanalayan, açık ve gediklerini kapatıp izlerini sıvayan, sosyal sosyal olmak, barış barış karışmak için birbirlerinin bitlerini ayıklayan, karşılıklı tımar eden, bu yolla aralarında nasıl da sosyal sosyal bi bağ kuran maymunlar gibiydiler içine düştüğüm renkli yaldızlı, acaip gösterişli, ama içi boş dünyanın şu kibirli mahlukatı.. genci yaşlısı, sarayın ileri gelen kaknemleri, hepsince hiç istenmeyen adam ilan edilmem çok sürmediydi.. yani ben, bu kafa gönül, saati bozuk hâl ve gidiş ve karanlık geçmişle bu kalburüstü, tuzu kuru, soylu aileye böyle bi damat olarak hiç de yakışmayacaktım..

kimseye bırakmadım şutlanmayı, kendimi aralarından bi güzel kendim şutladım, ceketimi alıp, her şeyi ardımda, o dünyanın sahiplerine bırakıp yürüyüp gittim belirsizliğe doğru..

yaşadıklarıma bakıyom; ne hayata ne bi kimseye bi sitemim yok.. sitem yâre, sevgiliye, arkadaşa, anneye, dosta filan yapılır.. yani, kapımızdan geçmeyi bırak, semtimize bile uğramadı şu sitem denilen şey.. kime yapçaktım ki bi sitemi, nazı?!. kimim vardı anamdan başka?!. anama hiç yapamam bi sitem yaut da bi naz; çünkü acaip hassas.. bebek gibi bişe, ota köke üzülen, sokaktaki kediyi kuşu dert edinen, havadan nem kapan, tansiyonu bidakkada anormallikte en zirveye oynayan bi bünyesi, bi kalbi var.. ona bugün hava yağmurlu” desem, o “aşk olsun!. sen benim en has oğlum; beni ördeğe mi benzetiyosun?!!” der!. der yani!. böyleyken, bide bi sitem naz neyi yapmaya kalksam, o anormal, o normal bi yükseğin on katı yüksek tansiyonu tepelerin tepesine fırlar, hani 30-50 kadar, güzel allahım korusun!.

yani sonuçta diyom ki, bi nazımız geçcek biri olmadı ki bi naz edelim?!. ha, olsa da hiç işimiz olmazdı yani sitemle, nazla.. olamadı yani hiç hayatta.. ama olursa da öyle biri de, ben de ona bi naz durumları falan yaşatırsam kendime, söz bak, ilk sana haber vereceğim!.

dostlarım.. onlar da birer birer çekip gittiler be lelia!. artık bak dostluğun neyi sözünü bile etmiyorum.. edemiyorum, ettirmiyor bugünün gözünü yalnızca çıkarlara dikmiş modern dünyası, güdük insanı, aralarında alışverişleri, sinsi hesapları.. oysa ben, öte’yi bilmem, lakin pazara değil mezara kadar dostluğuma tahammül edebileceklere buyrun diyen, nasıl da dostluğa önem veren biriydim eskiden?!.

hani, ben kendimi belirsizliğe doğru bi yolculuğa çıkardıydım ya, kendimi o gösterişli konağın kapısından kendim şutlayıp, işte o, bundan böyle başıma ne gelceğini yine bilmediğim şu yeni yolcuğumda yazıyla gerçek tanışıklığımı yaşadım.. yani, eskiden de iyi tanıyodum da onu, bu kadar samimi değildik.. o benim hikâyemi, ben onun o acaip dünya ve acaip geniş çevresini bilip derinlemesine vâkıf olup, anladıkça acaip ahbap olduk kendisiyle.. kendisi bana lili’yi hediye etti.. sonra sırasıyla lelia’yı, simlâ’yı.. yo, cariye olarak falan değil; otur, onlara anlat derdini, onlar da sana; sıkılma yalnızlığında diye.. şehrazad diye biri vardı sanırsam edebiyatta; hani o “binbir gece masalları”nın anlatıcısı her gece bi hikâye anlatıyordu o efsanevî pers prensesi, şehriyâr’a.. bi gece anlatamasa, boynu gidecek..

binbir gece masallarının omurgasını oluşturan ana masal da zaten de şehrazad’la, şehriyar’ın içinde oldukları masal..

eşi, pers şahı şehriyar’ı aldatınca bütün kadınlardan intikam almaya karar verir.. her gün bi bakire kızla evlenir, gece beraber olduğu kızın, sabahında kafasını vurdurur.. şehrazad vezirin güzeller güzeli kızıdır, babası yok olmaz falan dese de, dinlemez, şehriyarla evlenir.. kız, çok sevdiği kız kardeşine veda etmek için şehriyardan izin ister ilk gecesinde ve veda sırasında kız kardeşine bi masal anlatır.. masalı bi kenarda dinleyen şehriyar, ona da bi masal anlatmasını ister.. şehrazad gece yarısına kadar anlatacaktır masalı; gece yarısını geçerse, ertesi güne kalcaktır masal, e böylece kelle de ta ki anlatacağı bi masal kalmayıncaya dek sağ sıhhat selamette olcaktır.. böyle böyle her gece masalını tamamlamayı bi sonraki güne bırakır şehrazad.. böyle yapa yapa, binbirinci geceye kadar sürdürür olayı.. fakat bu arada, ööle bişe yapar ki şehrazad, anlattığı masalların içindeki ders verici adam edici konularla ve masum mu masum hâlleri, şirin mi şirin dilleri ve üslubuyla şehriyarı ince ince işleyerek adam eder ufak ufak, kırdığı kafasını düzeltir, eşi kendisini aldattığından fena incinmiş kalbini tamir eder, kadınlara karşı duyduğu nefretin ateşini düşürür, tamamen de söndürür binbir gecenin sonunda; ve aaa, anaaa, o da ne, şehriyar bi adam olmuş, erdem sahibi, iyi kalpli bi adama dönüşmüş?!!. binbirinci geceye geldiğinde şehrazad artık bi masalının kalmadığını söyler.. şehrazad her şeye rağmen şehriyarı sevmiştir.. ve ama zaten de şehriyar da şehrazada karşı boş değildir artık; çünkü zamanla o da şehrazadı çok ama çok sevmiştir bu arada.. yani ne kellesini vurması, o binbirinci gecede üç oğlan çocukları bile olmuştur..

acaip bi efsanesi var yane lelia, o binbir gece masallarının.. benim üstümden uzak olsun ama!. yoksa, ben?!!. bi şehriyar?!!. hani lilimle, sen leliamla, simlâmla şehriyarın evlendiği kızlarla yaptığı gibi, bi birlikte olmak, gecelemek falan?!!. töbeeee!. onlar töbe, bi odalığım bi cariyem falan değillerdi ki?!. olsunlar da istemezdim zaten!. insan birini sever, her şeyini ona verir.. hem yani, bi kellesini-mellesini vurmak?!. been yani, üstelik?!!. hem de kimin; güzeller güzeli, iyi yürekli, anlayışlı ve çok da seven, bi bilge şehrazadın?!!. töbeee!!. ben?!!. bi kelle-melle vurmak?!!. bırak onu, karıncaya bile kıyamayan ben hem de?!!.

orda bi anlatıcıydı şehrazad.. o liliye, lili de ona yalnızca bu bakımdan benziyodu.. yoksa ben kiiim, şehrazad kiim?!!. kim kaybetmiş ki de ben bulmuşum?!. zaten de bi şehrazad ben için bi yansa tutuşsa, onsuz yaşayamam ben filan bile dese, gelip benim olsa, daha o dakka alır elimden hayat.. biliyon, acaip kısmetsizim, yaamurlu havada damla su yok bana!. kader-kısmet- nasibim bööle, naapiim!.

yani, diyorum ki lelia; aynısının tıpkısı olmasa da, benim de senle masalım biraz bööle işte!. benim sen gibi muhayyel o lili, simla’larla hasbıhalimiz karşılıklı merhamete saygıya dayalı, hiç incitmeden de birbirimizi.. öyle anlatıp durduk yane, hikâyelerimizi karşılıklı.. daha doğrusu ben anlattım, onlar da bana anlattı; ama onlar yazmadı, ben yazdım.. onlar yazamazdı yani; biliyon, muhayyeller yazamaz tek kelime bile.. sen, onlar dış dünyaya meçhûl, benim içimde meşhurdular, biliyon!.. onlar hiç yaşamadılar masaldan maada!: hele ki şu modern dünyada?!.

yoktular yani!. hani, “ne kadınlar sevdim sevdim/zaten yoktular” diyodu ya, rahmet olsun kaya, bi şarkısında?!. tam da ööle!.

umarım doğru hatırladım şarkıyı da, sööleyenini de?!. sanırsam ama yine?!!. senden kaçmaz, biliyom; uç uçuk bi adamın masalının hayâlisin ya, masala hayâle sana sınır yok, ân içinde âlemi seyran eylersin sen de!. hani bi karşılık verebilsen, “yav nezir!. bi şarkıyı da doğru hatırla be; güftecisini, bestecisini, şiirini, sözlerini?!. iice bunadın sen he!” derdin, kesin!.

hani elâlemden yalıttıydım seni, lili’leri, leylâ’ları, simlâ, zelâl, zeldâ’larımı,  yıllarca ööle yazdım durdum onlara, kerpiç kerpiç, kalıp kalıp mektupları.. bendeydi onlar her gece ve hiç gitmezlerdi.. hani zahir dünyada veyahut sanalda bi görüntüleri, yansımaları, imitasyon tezahürleri, benzerleri, müsveddelerine, sanallarına benzerlerine bi rastlayacak neyi olsam da, asılları hep bendeydi.. şair demiş ya hani; “dokunsa da zülf-i yare, bu şiir aslı gibidir” diye.. hayaldiler ama, hayalin bile aslıydı onlar bende, görüntüsü değil!.

bazen sanallarda bi misafir yorumcu/yazıcı falan olarak bulundum, nie de doğruyu söölemeyim sana da şurda?!. kendi sayfamda bile sanal sanal yazan bi misafir oyuncu gibiydim.. ama, zamanla bi baktım, yan komşu bahçenin duvarından izinli öten bi karakargayken, anaa, zamanla ööle de bi dalmışım ki başkalarının birilerinin o sanal bahçelerine, bostanlarına, bağlarına, hani bi misafiri bırak, dikili araziyi, çiçek bahçelerini tepeleyen, aaçlarına tırmanıp güzelim meyvelerine uzanan, izinsiz gaklayan, başına buyruk, bi serseri sıır kargası olup çıkmışım?!!

hani ben kendimi açık her yerlere ötmeye bizzat kendim yasakladığım bi yasaklı kargayken, sesimi uzaktan bişeye benzetip, hani bahçe duvarının üstünden dilediğimce ötmeme lutfedip izin verenler olduydu.. hani ööle de hoş gelmiş ki uzaktan, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” diyenleri de duyunca, allaaaah, ötme ki nası ötme?!. şu karga karga gak dedi sesimi sayelerinde nerdeyse bülbül sanıp kendime hayran oluyodum maazallah?!!. adamlar bana saray bahçelerinin kapılarını açmışlar, hem de öyle üç yudum bi soluk için de değil, ben kalkmışım, sanki kendi bahçem gibi dalıp, dallarına konup, meyvelerine uzanmaya kalkışmışım?!. Allah var, hiçbişe demedilerdi ama!. o kadar da asillerdi yani!. ilk anda tanımayan bi iki tanesi kışt-mışt, oşt-moşt dediydi, ama olsun; sonunda onlar da anladılardı, “lan bu karga gaklamaya aç bee?!!. zavallı!. diyerek de, sorun halloluydu.. e, sesime de alıştılardı yani, zamanla!. bak, onlara, bahçelerinde ötmeme izin verdikleri için bugün can borcu gibi bi minnet borcum var!.

hani, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” dedilerdi ya bana; şimdi bunu söölerken, ben elbet bi megaloman değilim şurda.. kafadan gönülden hasta da.. belki, düzenin kevgirinden kavgayla fena süzülmüş, vaktinden evvel olgunlaşmış çabuk kutuplanmış çok aldanan ve fakat aldatmayan, hayattan yaşamaktan yüzde yüz de rafine bi adam, modernizme o ilkel gözlükleriyle kör, şaşı şeşbeş gözleriyle ters bakmaktan, karşı çıkmaktan azcık kafadan arıza görünen rafadan bi deli en fazla.. bazen de, bi çocuk kadar saf, belki biraz aptal, biraz şapşal, biraz teslimiyetçi, biraz kaderci, azıcık değil çok âşık; ve ama hep âşık, hani bön derecede, bayaa salak bi âşık; her gördüğü saf beyazlığa, temizliğe, ışığa, uzanan müşfik bir ele, bir mahzun masum bakışa çözülmeye, küçücük bir sıcaklık karşısında mum gibi erimeye hep hazır, önüne gelene âşık.. zaten de zavallı garibim anası en çok da bu  yüzden çok ağlamıştı.. işte bu, soldurmayan öldürmeyen ve ama ondurmayan da bir aşktı, düşenin fena yandığı..

ama tüm bunlarla birlikte, insanı tanıyan, ona âşık olan ve hep seven ve ölümüne seven, yazgı hırsızı da olmayan, zulmünden lezzet alanlar hariç, kimseyi  kızıp kırıp kınayıp anasını ağlatmayan, kimsede bi hata aramayan, eskiden çok sevdiği kavgadan artık nefret eden ve insanları kırmayı bırak, kalbinden hain ve sinsi bir düşünce geçecek, dilinden kötü bir söz düşecek diye hep diken üstü yaşayıp bıçak sırtı dolaşan ve iç dünyasını kimsenin fark etmediği, zaten de köşe bucak kaçırıp gizleyip, kimseye farkettirmeyip, insanlar arasında sanki normal-mutlu mesut biriymiş görüntüler veren, tamam; sevilen, sayılan biri, hayatın ona çok şey verdiği, vermeye çalıştığı, ama her seferinde hep elinin tersiyle de iten, hani kazara sahip olduklarının da, aynı zamanda kendisi için hiçbir öneminin de olmadığı, gelişine gidişine yaşayan biri.. yine de hayatta, ayakta kalabilmiş, her nasılsa artık?!!.

böyle bi hayat, öylesi bir acı insanı kolayca çürüten bir şeydir oysa.. hani insan esarete düşer, mapus yatar, gurbete çıkar, bazen rezil rüsva olur toplum içinde, insanlar nazarında, dünya pazarında.. hâttâ rezillik ve kepazelik öyle bir yapışır ki boynuna yakasına paçasına, peşini hiç bırakmaz, adeta karakteriyle özdeşleşen bir parça hâline gelir sanki?!.

zaten de nerdeyse ‘rezillik ve kepazelik karakterimdir’ dedirtecek kadar yakama yapıştırdı hayat; düşüklüğü, yaşarken, olmadık yerlere düşürüp, onca da ölümüne korumaya çalıştığım benliğimi, süründürüp, gururumu, sürtüp burnunu..

rezillik-kepazelik dediysem; hani toplum ve insanlık nazarındaki şu aşağılık hâllere düşmek de değil yani!. rezillik ve kepazelikten maksat, köle pazarında meydan meydan dolaştırılıp, imtihan imtihan gezdirilip, hiç bi iç huzur, bi rahat yüzü görememe, en basit işlerinde bile hayatın, daha ilk adımda çuvallama, bu yüzden alaya alınma, dalga geçilme durumları yani!. bunların üstüne sen, herkeslerin aslandan kaçar gibi kaçtığı belaya tırmık çekmeyi de say!. aramasan da, hep problemi, sıkıntıyı bulma, milyonlarca dolu kutu içinden tek boşu çekme, herkese güllük gülistanlık olan hayatın hep dikenini bulma, insan için başını kolayca derde sokma, millet zevkin sefanın doruğunda hayatın tadını çıkarırken sen düz yolda bile tökezle, mezbeleliklerde sürün falan?!. sanki sürünmek için yaratılmış mübarek?!.. hani derler ya gökten nar gibi kızarmış, mis kokulu, güzelim domates yağsa onun başına bi cacığa nane, bi salataya malzeme olmayacak hıyar düşer; onun gibi yani!.

yane bak, lelia, en başta da dediğim gibi, aar aalak şeyler ozmanlar ööleydi!. ama ya şindi?!. şindi sana gelip böyle makamsız, dengesiz, bestesiz öterken, sadece biraz gülümsemeni istediydim hayatta, hayata; hepsi bu!. bunca zırvası, problemi, meselesi, kafa ve gönül karıştıran meşgalesi, tatsızlığı tuzsuzluğu tutarsızlığına rağmen, hayatın yine de gülümsenebilecek yanlarının hâlâ var olduğunu göstermek istedim.. ne kadar başardım, yahut  başarabilmedim; bilmiyorum?!.

işte, bak, yine gördün, sen anlatırken düz ve kolayca, üç cümlede, bi dünya konuşmak zorunda kalmayarak; ama ben?!!. çuval çuval kelime döküp yazıyorum sana; sanki hiç anlatamayacakmışım da derdimi?!!. madem de sevdin şu kelimeyi, ahan da sana cümle içinde kullanacağım o kelimeyi bi daa; “müftehir”; müftehir olacağın bi iki söz, benden, tam da şurda sana!.

lelia, hep hayâl hayretle karşıladın yazdıklarımı da, bi kez olsun saçmalıyosun nezir demedin hiç, ne dediysem hep hoş gördün.. sen ne iyisin!.

sana sağol, varol diyecem de, muhayyilede yaşatılan bi ‘hayâl’ ne kadar sağ ve var olabilir ki, değil mi?!.

Hiç yorum yok: