Çarşamba

fantezi

bi bardak ilk dem sabah çayı ve yanında bi dal sigara, bazılarını fethin en kolay yoludur..
(bi sabah, uyanıp gözlerimi açtığımda, başucumda, elinde bi bardak çay, bi sigara; gülümseyerek bekleyen birini bulduğumda, kim ve ne olduğunu, beni nereye götürdüğünü sormadan, arkama bile bakmadan onunla kaçacam lan!. kaçmazsam da ahan da ne oliim?!!)

sayıklamalar

gelse diyorsun, baktığın pencerenden
radyonda serap mutlu akbulut “hatırım için” derken..
çıkıp gelse, sokağın köşesinden
ay bir parça eksikken yüzündeki tülden..

gelse; kar düşmeden dalına
saçların üşüyüp, düşmeden
beyaz bir şal gibi, omuzlarına..

...

bekletme, üşümesin ocakta çay
dilde kelimeler
bekledikçe daha üşür ateş
soğuk külünden..

temennâ...

(şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var)
allah kabul etsin cümle yalnızlıklarımızı!.

Pazar

"el-intizâr, eşeddü min-en-nâr";

beklemek, ateşten şiddetlidir.. "dile kolay; kaç yıl?!" der insanlar, takvimlere işaretledikleri tarihlerin üzerinden geçen uzun zamanlar için.. bir gidişin ardından, kalplerine yeni bir isim almadan, yeni bir anı kazımadan, geçen her güne, her saate, her saniyeye bir mim koyarlar, sessizce bekleyenler.. artık yeni bir merhabası olmayan kalpleri elvedasızdır da.. geçip gidenler, göçüp gidenler, küsüp gidenler olur, kaç sevdada nice bağbozumları, eylül ayrılıkları, nice aralık kesikleri yaşanır.. yıllar bir bir devrilir, mevsimler geçer; kavuşanlar ayrılır, ayrılanlar kavuşur.. böyle olur; hayat kimine çatık kaşlarını gösterir, kimine tebessüm eder.. sonra... sonra, anlamak gelir.. aynı göğün altında, kalplerinde aynı yangının izleri; nice yolcu birbirinden habersiz aynı yolu yürürken bi mola yerinde farkederler birbirlerini, daha ilk bakışta tanıyıp kelimelerinden.. aynı yolu yürüyenler yol sormazmış birbirlerine.. karşılıklı baştâcı, aziz konuk bilip, yürek kapılarını ardlarına kadar aralayıp, mezara götürmeye ahdettikleri yaşamak derdini, ayrılık acısını, izi hep taze yaralarını, yaralı kelimelerini araya alıp yoldaş olurlarmış, her biri yine kendi kaderini yürümeye; yol, bir kıstakta ayrılana dek... hikâye böyle köpürür gidermiş..

Salı

kış ortası bir 'eylül' hikâyesi

(ı)
elbet aşka dair hiçbir söz, acının adresinden uzağa düşmez..
vakit dar; hızlı düşünüp, bir mersiyeyle salâsı verilip
bir ân önce kalkmalıydı hasadı, aşkın şu sebepsiz ölümünün..

aşk sonsuzdu ve anlık bir şeydi bir ölüm
ve her ölüm bir 'ân';
ne takdimi, ne tehiri mümkün
sonsuza dek bir daha tekrarlanmayacak olan..
bir 'ân' yalnızca 'kendi'ydi zeldâ;
teksir ve transkriptine dair içinden tek alâmet vermeyen
şifresi kendinden müthiş bir sır
ve saygıyı hep hak eden
kutsal bir tören
cenaze ve düğün gibi..

(ıı)
'ân' dedik ya bir an
en çok da geçtiğimiz yüzyıldan kalan
tarihten kaçmış, ben gibi vatanı gayr-ı sahih
üç beş romantik zanlı
artık anı olmuş bir ‘ân’ı aramıza alıp
haymatloslar gibi etrafına toplanıp
adaletle bölüştüğümüz bir anımı hatırladım..
orda biz, yanlış zamanlarda aynı ‘aşk’lara düşen vakitsiz cemrelerdik..

sanırım eylül’ün orta yeri ve yağmur mevsimiydi
yani, yeni bir göç öncesi..
Sen Petersburg, belki Viyana, Zagrep ya da Rijeka Peşte ve Buda şu âşıklar kenti Verona belki..
belki şu meşhur sonbahar parklarından biriydi..
yüzyıllık yalnızlığımızı dökülen yapraklar
ve yalnız çay bahçeleri paylaşıyordu bizimle, 'yalnız'ca..

herkes gibi benim de çıkınımda karınca kararınca o aynı azık;
şarkım, yalnızlığım, sigaram ayrıca kemanım vardı yanımda
ve fazladan da bir duâm..
lakin yine yoktu kadınlarımız
bu büyük eksiğimizle, yola hazırdık..

dosto’ydu masada oturan; önce o gelmiş
gözlerinde geçmişin o saf, pussuz gözlüğü
'suç'u, 'cezâ'sından ayırmaya çalışırken
romanı karşısında bir suçlu gibi duruyordu
bakışlarında bi 'ecinni' sabitliği
kitap kurtlarının aşk kemirmelerine henüz kapalı
o el yazısı müsveddelerine eğilmiş
tersinden, anakronik bir ön seyirle, dünden bugüne dalmış
oyundan çıkış saatini kuruyordu krillov’un..

gün uyanana dek hiç konuşmadı..
o, notlarıyla meşgûlken,
o ara Nastasya fırsat bilip bunu
Mişkin’le kararlaştırdıkları düğün günü, tam da
o uğursuz Rogojin’le kaçıyordu, gizlice ve budalaca
fırına henüz hazır ‘Budala’nın sayfaları arasından..
bu yüzden, çayı ders olsun diye
bir ömür aşkı arayan zavallı Prens'e ısmarlattı..
(ııı)
Oblomov’u bekliyorduk
gelişine dek sustuk üçümüz de; suspustuk..
o zaman diliminde, ben
miskinliğin o olağanüstü sihrini saklayıp masanın altına, ustalıkla
uysallığı iyilikle baş göz edip biçırpı ve törensiz
uçsuz bucaksız steplere, Sibirya’ya
benim dilimde o 'sonsuz bozkır'a
sürgün gibi bir seyahate çıkardım, balayına;
ki artık şu miskin adam bir kez daha aşk umup
boş yere, yerli yersiz aldanmasın..

âh, yine "min-el aşk"!..

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; “hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bir hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan çok şeyi göze alıp toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!” modern, mükemmel, konforlu, ama mekanik, otomatik, hacimsiz, ruhsuz soğuk, donuk tek heyecansız bir milenyuma girdik.. eline ölü doğduk gibi bir şey.. ve; nabzı zayıf da olsa hâlâ atanın, ufacık bi yaşam belirtisi gösterebilenin en küçük bir heyecana bile ihtiyacı var.. her insanoğlunun bizzat kendine özel, çeşit çeşit, iri ufak bi dünya heyecan var.. aşk ise, hemen her âdemoğlu, havvakızına şâmil.. "aşk", modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar uzak kalsa, bilinip tanınmadık kadar yabancı olsa da, insanoğlu için yine en büyük ve hayatta kalabilmiş tek heyecan, büyük heyecan.. heyecan dediğin; yürek kıpırtısı.. aşkın darbuka çalıp oynatması kadar, gece klarneti, kemanıyla ağlatması bir kıpırtı; yaşam belirtisi, kalbin hâlâ atıyor olmasının delili.. bırakalım aşk dilerse oynatsın, dilerse ağlatsın!.

Cumartesi

'gitmek' de, 'gelmek' gibi; kader, kaderden bişey..

... yok musun?!. kaybolmak mı istedin?!. öyle, bir parmak sır balı çalıp damağıma, sırra kadem mi basmak istedin?!. bilmek istersen; başardın!. henüz daha bi 'cee!' demişken, geride yığılmış bi milyon kamyon söz varken, dökülmek için mektuplara, sırasını bekleyen; ardında bu dünyadan olan tek iz bırakmadan gitmeyi başardın!. ne diyorum ben?!!. bilmek isteyip istemediğini zaten hiç bilmeyeceksin; çünkü bu satırları okumuyorsun!.. dolayısıyla; başarını da bilmeyeceksin!. çünkü bunları bilmek, sorgulayabilmek için elinde şu mektup, bu satırları okuyor olman gerekir.. bu mektup ulaşmayacak eline, biliyorum!. bu adres artık yitik-yalan adres oldu!. zaten de ben de boşluğa yazıyorum!. eskiden de ben zaten de boşluğa yazıyordum!. 'meçhûl' seviyordum ben; ve rabbim bu sevgimi bi duâ gibi duydu, itibar etti ve kendisini tutup kafamın ta tepesine, en bıngıldak yerine attı, tüm meçhûlleri.. sen de onlardan biriydin; birisin!. 'meçhûl' demek, bi anlamda 'boşluk' demek!. boşluk; burdan, benden, ben gibi bi kuldan, ayakucumdan, ilk adımımdan başlayıp, ucu ahretin sonsuzluğuna varan, sınırlı sonsuzluk.. ve boşluk yanıcı.. yanıcı olan bişey yakıcıdır da!. imkânsız bişey, bu mektubun seni bulması.. bi his bu; ve diğer bütün ihtimâlleri battal edecek kadar kuvvetli.. yine de ben yaziiim de boşluğa, adresini bulamayacağını bile bile, zaten bi zaman sonra, postanesinden, 'görülmüştür!. adressizlik ve sahipsizliğinden iade; hükümsüzdür!' damgası yer, geri döner ve ben de posta kutumu ne vakit açarım bilmiyorum, şu yazdıklarımı yine ben okuyayım?!. gelen geliyor, yoluna çıkıyor, hayatın bi yerinde, takdir edilmiş bi kader icabı.. iki satırlık bi hasbıhal, bi mükâleme; sonra gidiyor, kendi yolunu yürümeye.. ‘gitmek’ de ‘gelmek’ gibi; kader.. böyle olunca, buna inanınca, gelene ‘niye geldin?!’ diye sormak gibi, gidene de “nie de gittin?!’ diye sormak da hikmete mugayyır bişeydir; sormuyoruz!. ama… insanoğlu işte; sorusu gelmişse illa soracak!. insan olmanın gereği bu; ve insanoğlu sormaya çok meraklı.. aslına da bakarsan, başımıza yolumuza kaderimize gelen herbişeyin nerden gönderildiğini biliyor olmak gibi bi irfan kuşu konmuşsa dalımıza, hiç de gerek yoktur, bu tür lirik, kalp tırmalayıcı, düşünce kanatıcı sorulara.. zaten de bu, hep olan bişeydir burda, alışık olduğumuz bişeydir.. gelen, geldiği gibi sessizce gider.. bi eksik bi fazla; ne fark eder?!. mektupların adresine sahibine ulaşamama gibi bir gerçeği vardır.. ama duâ, yalnızca kişisine kilitlenmiş güdümlü mermi gibidir ve adresini hiç şaşırmaz, mutlaka bulur!. ahrete kendi sır yolculuğunda serin ve selamet olsun üzerine dünya cehennemi, selâmette ol!. artık burlarda olmayan alıcısına, ulaşmayacak bir not: bi vesileyle, bilvesile; arada edilmiş sözlerin unutulmayan bi hâtırası var diye söylenmiştir!. sözün güzeli serlevhâ edilir dergâhlara, başuçlarına asılır, gönüllere nakşedilir.. unutmayışın, unutulmayışlarının bir nedeni de bu!. belki de en nedeni, tek nedeni!.

Perşembe

âşık olun lan...

...sevaptır!.

Salı

ukde ve nokta..

‟aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”, Kevser Yeşiltaş .. (çok uzaklara gitti unutmak için adam/fakat ulaşamayacağı yer yoktu özlemin) ... âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, her dem bir şey içmeden ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulurdu sabahları, adam.. şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dalı; kalem.. yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirirdi her günü, sonunda bir gün daha düştü ömürden, şükür diyerek.. kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki; istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorundaydı, çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yoktu.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya, onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut ediyordu.. dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda, fakat ters yönde dönmeli, felekler devretmeliydi içinde, ki rahmet insin ruhuna, o da âlem içinde bir ‘âlem’ olsun.. dünya âlemlere göre bir nokta, kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek noktayı fehmetmekmiş ve keşifsizlik ‘ukde’ demekmiş.. (adam, en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, yangın izi yok, zemheri baskını yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine.. ‘nokta’ deyince, hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine tebessüm ettirdiğini ‘nokta’nın sonsuzluğunu keşfettiği an gördü.. demek, acıyı bal eylemenin yolu, acının içinden geçmekmiş)

Çarşamba

..

zıddıyla bilinirmiş her şey.. mesâfesiz, boyutsuz, kaygısız sıfır noktası.. kutupta hep gecedir zaman, ıssız ve soğuk.. buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi, yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden; taş kanar mı, kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.

Cumartesi

sivil dikta

şu nur topu gibi kavramı, aklına da ne geldiyse, yahut da durduk yerde, yahut da kim ittiyse artık, sihirli külotlu çorabından acaip bi hokus-pokusla çıkarıp, gündemimize bomba gibi düşürüp, zaten sokuşturulacak bir yeri kalmamış, zaten zebil, zavallı kavram dünyamızın zavallı şeyine kakalamak suretiyle iç-dış siyaset dilimize kazandıran, ‘nur’lu bi kinaye ablamızdır..
şu kavraması zor kavramın baş harfleri arasında bilinçli biliçsiz yapılan takdim-tehiri saymazsak, “divil sikta” ile “sivil dikta” aynı şeydir..
bu arada; mağdem ki de önüne gelen şeyinden kavram uyduruyo bu ülkede, kimse de bişe demiyo; öykünüp, havaya girip, köpürüp, höykürüp bi kavram da ben salliim ortaya: “zivil zikta”.. kim ölmüş lan bu ülkede kavram sallamaktan?!

“sivil dikta”, bence, tamı tamına;
halkımızın şarkılarını candan dinlediği, en çok da dinleyip derin derin düşünüp, ağlayıp iç muhasebe yaptığı, “dünyada ölümden başkası yalan”ın yorumcusu, nasıl candan olduğunu bilmediğim bi candan şarkıcımızın, “benim konserime türbanlılar gelmesin!” deyişiyle, şeyime bikez takıp saymadığım, ömrümce de saymayacağım bi ‘say’ımızın, “arabesk dinlemek vatan hainliğidir” tarzı döktükleri incilerin, içlerinden çıkarıp buyurdukları herzelerin işaret ettiği şeydir..
sokaktaki en sıradan bi adamının bile, şunlardan çok daha derin bi felsefeye sahip olduğu, mal yerine koydukları halkımın, göbeğini kaşıyan, bidon kafa, bi saç sakal bıyık karışık, sıradan, daanık, serseri bi erkek ferdiyim.. haliyle de, doğal da olarak bi türbanlı-mürbanlı değilim.. ama şu karının konserine hiç gitmediğim gibi, bundan böyle de bi yerim eksilmesin diye de hiç de gitmiycem..
şükür ki albümünün bi tekine bile ilgi duyup zaten üç kuruşluk gelirimin, kaç liraysa artık, o kadar bi yüz lirasını, sağını solunu bile bilmeyen, bu topraklara ait olmayan ne zerzevat varsa portföyüne alan, zırvasında taşıyan, ‘sanatçı’ nam, aşırı derecede doz almaktan balataları sıyırmış, nerdeyse 100’de 100’e yakın, çoğu laikçi kemalist boşboğaz gibi, boğazda yalı sahibi, en beyaztürk etme yolunda harcamamışım.. iyi ki bi kez bile dinlememiş, duyduğum yerde kulak kapatmış, kabartmamışım..

la postal pabuç artıkları, steril prezervatif kaçkınları, kara yaslara bürünesiceler, teneşire tahtaya gelesiceler!. bu nası bi zihniyettir, bu nası bi sıkıntı, ıkıntı, kötü kokulu akıntıdır?!. aybaşınız hiç bitmez mi la sizin?!. kimsiniz siz la, nerden çıktınız, ne şeyimden geldiniz?!. hani sizin sanatçı duyarlılığınız, mütevazılığınız?!. sizin derdiniz, gariban halkımın damarına dokunmak, gururunu incitmek.. böyle yapıp, kendinizden menkul o ‘hikmet’lerinizden ortaya bolca yumurtlayıp kaosa yatıp, pörsümeye yüz tutmuş kıytırık 'sanatçı'lığınızı halkıma 'candan’dırtıp, o sayın fazılınızın say’ına da bi sayım sayım saydırtıp reklamınızı yaptırtıp yüksek yüksek gündemlerde kalmak..

ölümüne dinlemiycem lan sizi!. inadına arabesk, türkü, şarkı, protest, pop, rap, folk, sokak çalgıcıları, klasik müzik, dünya müziği dinleyip, vatanımı da, insanımı da ölümüne sevmeye devam edecem..
orhan da dinliycem, ahmet kaya da.. ıtrî, dede efendi, sadettin kaynak, sezen aksu dinliycem.. çigan da dinliycem, oda müziği de, sessiz isyan cazz da, blues de, country de.. afrikan, latin amerikan, hint, uzak-yakın doğu müzikleri, mozart, wagner, çaykovski de dinleyecem.. hâttâ tahammül sınırlarımı bayaa bi zorlayıp, birbirinin aynı gürültülere sahip cıstaklı müzik, mantar gibi bitme, gına getirten yerli pop, hâtta da daha da ileri gidip ajdar da.. ama zevkiyle, her çeşidiyle dünya zengini musikimize, kültürümüze, estetik dünyamıza taklit, tekrar, ezberden başka ne sıkım bi imajinatif katkı sağladığını kimselerin bilmediği,  şu agresif, prematüre, düşük say’larla, ‘büyük hikmet sahibi’ candan tezyeleri dinlemeyecem.. eğer dinlersem onlar gibi oliim!. ahan da bundan daha ağır bi yeminim de yok!. yoksa top oliim falan derdim!.

Cuma

mutluluğun resmi..

“sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin; işin kolayına kaçmadan ama!” diye sordu nâzım.. “yapardım da nazım, buna ne tual yeterdi, ne boya”; 'yoksa dükkan senin, biliyosun?!' diye cevapladı nâzımın sorusunu abidin.. .. 'abidin!. bi zaamet bana da sükûnetin resmini yapabilir misin bi?!. ya da çekebilir misin ara güler abicim; toprağa, tam alnından vurulmuş, boylu boyunca uzanmış, düştüğü yere kanıyla memleketinin resmini çizmiş, izzetli, imrenilesi, gülümseyerek, eşsiz bi ölümün boydan resmini?!'... nezir

Perşembe

cevher

söz, sahibine nispet, söz sahibi kendin neye nispet etse gerektir?! kul bazarı bu; akîldâne kadehine dökülende fanî olur, ne sadra şifâ besmele bilir, ne şarabı şerbet edeni.. (k)alp bilmez köhne cüce, hakikati kendine pinhan eder, kör kalbiyle yükselttiği echel duvarını heyulâ sanır; oysa, kalp gözüne her engel mukavvadandır. dünya... yaşamaya sebeb mücbir yer; dar, dâr ve den’i gelse gerek bilge ruhuna.. lakin Ol Yaradan yaratmış ki bir sebeb, hikmet bedesteni, ki bu mezbeleliğinde bile defineyi mâlik virâne; aranası.. ve ama yalnız... ehli gele, bula ve ala!. sır ki, ehli olunca nazar eden cama cevher nazarıyla baktıra, nice echelse dürr-i yektâyı horoza yem ata!. Geylanî’nin tasviri gönül aynînden gördüğünedir; Zühre’yi semâdan gözbebeğine düşürür "kemâl"; "kâmil", tabu yıkan, perde yırtandır.. kalp her nereye bakıyorsa idrak oraya mıhlanır.. pencerenin cüssesi enginlik değil; iğne deliği kâfidir bakmasını bilene.. yaldız ardındadır füsûn; sen nerdeysen seyir ordadır, Ol Kadir-i mutlak, kerevette oturur kulunu, seyrettirir avcunda âlemi.. dost bulunca, dost olunca omzunda yol sormaz rehber aramaz yolcu; omzunda dost, yâr yüreğinde, yüreğinde Ol yâr oldukça, kim kime mihmandardır?! dost gelince, O gelince... yitirir hükmünü zaman, dil susar, düşer söz ve hece, çünkü ân vakt-i sükûndur. .. madem ki dost dostu bilir, şimdi zamanıdır huzurla itminanla; gel, aşkın çarmıhına ya ger beni ya İsâ’nın gittiği yere gönder demenin..

Pazartesi

“hiçbir saz uymadı sâz-ı ahengi şevkime/sâz-ı ahengi istiğnayı çaldım yalınız”

bir şair, leliâ; en çok bir yalancı, en az bir kuştur.. susabilmeyi beceremeyen kişinin vebalidir bir şair.. taştan yontulmuş kentlere ruh aşılayamadığı için, ruhu olan her şeye karşı içinde yükselen öfkeyi kelimelerin sırtına indirdiği haşin kırbaç darbeleriyle dindirmeye çalışmak?!!. ben leliâ; susabilenlerden olmayı ne çok isterdim.. sesin karşında susuşumu ve ikrarımı ve sana, hayâline bakışımı ve akışımı, bir defa da dünyaya yöneltebilseydim, belki de o kanlı ayine koşmaya lüzum görmeyecektim.. beni çağırmadılar.. üstelik sırtımdan henüz okul önlüğümü çıkarır çıkarmaz, kendim katılıverdim aralarına.. besbelli karanlığa meylim vardı.. aydınlıkta cümle kusurlarım, zaaflarım, eksikliklerim, çirkinliklerim aşikâr olmasın diye karanlığa karıştım.. sol yanımda ezelden mühlet verilmiş bir melek, iyilik ve güzellik namına ne varsa hepsinin sözcüklerde varolduğuna ve sözcüklerle varolabileceğine inandırmayı başarmıştı beni; ne acı!. yaşamanın tıpkı bir elmayı iştahla ısırmaktaki haz gibi, çarçabuk elden kaçıveren ve fakat an be an yinelenmesiyle devasa ve önüne geçilmez güçte olan akışını, böyle böyle kaybettim.. kaybettiğimi aramayı bile kelimelerin emrine verdim.. tellalı kalbim olmayan şeyi nasıl bulabilirdim, söylesene?!. şimdi davullar yitiğimin ne leziz, ne erişilmez, ne düşsü, bulutsu, ne elvan bir şey olduğunu haykırıyor etraftan geçen şairlere.. garip ki, tapınak yolunda omzu omzuma değen, etekleri paçama sürten şairler de ayrı yitikler peşindeler.. ne ben onların derdinden, ne onlar benimkinin tasasından haberdar.. çünkü davullar çaldıkça, ahengin, yitiğin de belki yitirilmişi bir şeyden başka bir şey olmadığını söylemekteler.. koşarken etrafına çarpan, yalpalayan, ayağı sürçen bir şairin yitiği ahenkten ziyade ne olabilir ki?!. leliâ!. âhı, âhengi olur musun sesimin?!.

aşk en uzak!.

bir kayıptı elbet zeldâ; kelimeleri şunca kıyama kaldırmak.. lakin açmasan şu murassa sandığı sen, çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen, ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil, şu nemli mermiler; kelimeler... milâdımın sancısı şu şiirin ipini de sen çekmiştin, gölgemle kavgaya da sen itmiştin; hatırla!. .. aşk, ezelde aldığım büyük bir âhtı demek.. ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz; öyle ki, şu kavga kadardı en az.. iyi ki bir son verdin gelip!. şu şiirde artık aşkı susturmalı ve zaman kalmalıydı kavgaya.. dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim.. ‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum; bu benim en sevdiğim tek narsist yanım.. hiç sevemesem de ben beni, kavgayı, kendimle olanına bayılırım.. şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi.. bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız; bir kayalık bulup, vurdu kendini.. vurdu ve attı dipsiz derinliklere, soylu bir intihârla.. gitti işte!. gitti ve bitti! . .. ... (bir gün birinin, bilmediğin bir yerde, gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen; ben ordayım, o benim!. ya çek tetiği, vur tam alnımdan; ya da çekip al benden gölgemi!.) bir gün, bir kıyıda bulursan benden bir iz, toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı, bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara, fener edip yak; uzaktan geçsin.. zeldâ, şimdi aşk en uzak!.