Pazartesi
sosyal medya şeysisi..
…
sosyal medya… müthiş hazlar verici, uçuk seyahatlerin yeri.. foya, boya, yağ, vernik, cila, teneke üzeri yaldız, imitasyon, replika, altınsuyu kaplamadan mâmul, içi sîret-i halt’tan, dışı sûret-i hak’tan; malzemesi bol.. bulaşıcılığı, geçişkenliği bol, “uydum kalabalığa…” bi yer..
göz önünde ceryan ediyor, saniyede sayısız hadise..
biraz bi olanın bitenin farkında olan, durumları etüt edebilen için de acaip de iyotlu, turnusollü, boya sökücü, foya çıkarıcı, envâi çeşit renkli, acaip göz alıcı, müthiş çekici, fena süslü, velâkin içi hava dolu balonları patlatıcı, kıldan yünden tüyden adamları çöp edici, açığa alıcı, hararet düşürücü, soğuk duş yaptırıcı, parıltı söndürücülü vs. buralar..
sosyal medya… kalıcı olan değerlere, geçmeyen güzelliklere alâka, samimiyet, hissiyat, ihtiram çok az..
anlık da seyrediyor her şey; günlük, gecelik, saniyelik, anlık..
‘herif’ taifesinin kahır ekseriyetinin, hatta fenâ-fanî sınırında gezinen bi ekseriyetle, asıl sancısının erdemli huzursuzluk sonucu, beklenen(!) tam da zamanında gelen kurtarıcılar(!) olup, el uzatıp, uçurum(!) kenarlarından almak için yüksek fehim nezaretinde fedakârca çabalar olduğu, yaptıklarının öyle şefkatle telkin, merhametle tenkit, iyi niyetli bi hatırlatma filan olmadığı hususunda içime çok rahatsızlık verici, ciddi kanaatlerim var.. kahır amaç, eksik yahut, bi başka deyişle, ‘tarife uygun olmayan’ı has imanî bi çabayla hatırlatma filan değil..
baylar genelde de kendi hâllerinde, kendi kutsal azabını bi kenarda çeken, saf gördükleri hanım hanımcıklar için uzatırlar kurtarıcı ellerini kollarını?!. kötülük beklemediklerinden, iyi niyetle düşünüp, yanılanı da çok..
amcalarım tebliğ yapıyorlarmış?!. nedense de hep de hanımlara yapılır ‘tebliğ’leri?!.
avcılık kokan, sinsi sinsi av’ arayan, alttan alta ciyak ciyak nefs bağıran nefs için iyi kılıf!. yiyim yalanınızı!. lan ulanlar, ‘öte’si berisi, hesabı ayrı, yaratan allah bile inanmama hakkını tanımış kullarına, özgür bırakmış, siz kimsiniz!.
saf ve sek imanın tenkid tarzı, ifadenin muhatabına arzı çok başkadır.. tabii olduğu için haysiyet zedelemez, aslâ rencide, rahatsız etmez.. kavî kalbe sahib edilenler, nasıl kıyamete kadar kapanmaz yaralar açıcı keskinlikte olduğunu bildikleri için dil ile deklare etmekten dahi rabblerine sığınırlar..
toplumun “deli, anormal” diye tavsif ettikleri, bilinenin alışılagelmişin çok uzağında, uçuk kaçık bakış açılarına sahip şu markasız modelsiz ‘tip’lerin cemiyetin ayıp ve kusurlarını görüp tepki verme şekilleri, tenkit ve telkin biçimleri başka.. eziyetleri hep kendilerine..
endişeleri insan için üzülmek.. tezahürü; kusursuz bi içselleştirme; içten, için için yanarak, geriçevrimsiz bi râzılıkta duâ..
korumacı, kollayıcı değil, sahiplenme hissi de değil, doğrudan dirrekten yekten sahip olma arzusu; her şeyi nâmus meselesi hâline getirip etiğin duvarlarına çarpan kazma anlayışla da?!.
kendine kendinden menkul, kesintisiz uyarı ve müdahale vazifesi vermiş, kayıtsız kalmayı kendine verdiği o vazifeden kaçış sayan da, hayret bi sorumluluk duygusu yani?!.
hani, kaba korumacı, ilkel erkeksilik duygusu ile bile değil, tamamen önceden ayarlı, ince ince hesaplı, detay detay, milimine kurgulu?!.
kadın erkek arasındaki o yaradılıştan konulmuş, görünmez, asil, gizemli mesafe hepten de sıfırlanınca ünsiyet peyda olur, bu tarz bi ünsiyet ise, kadını da erkeği de fışkılaştırır, birbirinden farksız hâle getirir.. “fışkı”, halk dilinde, genelde at eşek gibi mahlukatın def-i haceti sırasında ettiği şeye denir.. bir de bi ağacın dip kıyı yerlerinden ince çubuk, “piç” de tabir edilen sürgünlere..
yeryüzünde aşırı gelişmiş, özel tip mülkiyet duygusuna sahip tek mahlûk insan.. bir şeyi istediği zaman kendince en göz alıcı, en süslü, en leziz, en çekici, en güzel olanına sahip olmayı, zerresini paylaşmadan inhisarına almayı, başköşede, sürekli el ve göz önünde, takip, görme, koklama, tatma, dokunma mesafesinde tutmayı ister..
eğer bi kadın sırf, sırf göz kamaştırıcı biçimliliği, endamı, dişilliğinden, bi adam yakışıklılığı, biçimli kasları, gösterişliliğinden dolayı tercihan isteniyorsa, bu sadece pahalı, cins bi kaniş, bi fifi edindikleri anlamına gelir; yanlarında süs, gezdirmek, dikkat çekmek, etraflarına fiyaka yapmak, hava basmak, caka satmak, gururla göstermek, teşhirle baktırtmak, karşılığında iltifat toplamak ve kasım kasım böbürlenmek için mükemmel bi araç, bi cinsel obje, süper, çekici gözalıcı ortam iltifatlarının tamamını toplayıcı bi tatmin, bi hazz oyuncağının sahibi oldukları anlamına..
ha, bi de 'şişkin bi cüzdan, en az beş-yimbeş kredi kartı; kalınca bi varsıllık' meselesi var.. bu, tüm dünya kültürlerinde insanlar arasında en çok sözü edilen şey.. çok az insanın kendini soyutlayabildiği bişeydir bu.. tüm hayat sanki zenginlerle fakirler arasındaki uçurumda cereyan eder..
şişkin cüzdan ve onu şişiren şey/şeyler sürekli alâka odağı, meraklılarının gündeminden hiç düşmeyen, dünyanın milyarları insanının arasında çok az, belki bi avucunun sıfır bi umursayışla kayıtsız kalabileceği aşırı etkileyici, fena akıl çelici, göz, kalp ve ruh alıcı, insanlık tarihinde cazibesine dayanılması imkânsız, vazgeçilemez sayılan şeyler arasında bişey..
hangi tercih ve şekil olursa olsun bi örtülü hakkında kim ne düşünür, ne şekil bakar, nasıl yaklaşır, sataşır, sataşma kalemleri ve niyetleri nelerdir; sanıyorum hanımlar pek düşünmez bunu.. fıtratlarında süs ve beğeni, ilgi görme ve iltifat toplama arzusunun varlığı kendini sürekli kuvvetle hissettirip çoğu vakit çok şeyin önüne geçtiğinden.. kutsalların bile..
erkekler fıtrat gereği kadından fena etkilenir; çünkü kadın dünyanın süsü yaratılmış; altı kalınca çizilmek gerek.. biri ikisi istisnâ, kâinatta bütün mahlukatın erkeği süslü iken, insanın dişisi süslü.. ve değişmeyen de şey, mahlukatın kahır ekserinin hep erkek cinsinin dişisinin peşinde oluşu, kur yapışı, ilgisini çekmeye çalışışı..
dünyanın süsü, hayatı çekici kılan yegâne demirbaş, can alıcı, akıl çelici, vazgeçilmez cazibe odağı, cezbe unsuru, dünyadan sevdirilen üç güzel şeyden biri ve göznuru olan namazdan sonra en mühimi.. üzerine kimsenin diyebileceği tek şey yok, yaratan böyle yaratmış ve hayatın, neslin devamının tam da demirbaşı, zerre itirazsız; de, lâkin işte!.
öyleyken,
neden hep ayağa düşürülür, düşürülmeye çalışılır; emânet ve baştaçları iken?!.
hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu..
şimdi şurda ‘şehvet’e son derece zorlama, âmiyâne mânâlar yükler nefs, az açmalı bunu ki, kendine ufak büyük bi çıkma yapmasın?!. zaten de nefs bu; bıraktığın yerde kendi hâlinde otlamaz, illâ bi maraza çıkarır, adını andığında.. zanneder ki yanayakıla çağırıyorsun dingili?!.
kelimenin kökünü kökenini bilmeyen, bi haltım öğrenmeye de azcık gayret etmeyen, hayatın toplumun, geçmişin geleceğin ülkenin tek bi gerçeğine dair hiçbi zıkım bilmeyip, ordan burdan toplama kuru malumatla; kendini her bi ‘dışkı’yı bilen de bi adam sanan?!!. sana bu!.
“şehvet” Kitabî, Arabî lügat bi kelimeymiş, “istemek, arzulamak” anlamındaymış basitçe..
“doğal” da değilmiş kendisi; “tabii”ymiş.. işi bilen feylesofların ona “doğal” dememe nedeni, “tabii, tabiat” demekle ‘Yaratan’ bir gücün de varlığını hatırlatmak içinmiş.. yaradan’ı yaratıcısını aradan çekersen “doğa, doğal” tam bi allahsız yani?!.
tam da böyleymiş, de konu bu değil şimdi.. konu ne, şu an billah kopmuş durumda kafa, koptu, kopuk, kopmuş, uçmuş, uçuk!!.
yani, sırf “tabiat” dendiğinde, onu ‘Bir Yaratan’ın var olduğu gerçeği beraberinde tabii olarak geleceği hususundan kaynaklanan bişeymiş, işi bilenlerin “tabii, tabiat” demesinin nedeni.. seküler pozitivist dinsiz donsuz düşünce bu düşünüş şekli ve söylemden aslandan kaçar gibi kaçar..
sırf “allah, yaratan” filan dememek için, ıkıntıdan “doğa” gibi bi kelime türetmek zorunda kalmışlar şeylerinden, sonra da ondan “doğal” sözcüğünü üretivermiş lavuklar?!.
gerçi, kimdi bilmiyorum, “felsefe öğrenmeseydim, dindar olurdum” diyen de bi filozof var..
yani, bizzat anlıycaam; “doğal” denilen kelimenin o anası olacak ‘doğa’ dinsiz allahsız imansız izansız bi kevâşedir yani!. ister “tabii” ister “doğal” desin diyen, bunun en samimisi hayvanlarda bulunur.. hayvan sırf zevk olsun diye yemez içmez, sevişmez, çiftleşmez; hayvan bunlardan tabiatındaki sevk hiss-i tabii’sinin dışına zerre taşmaz, hani aklı erse bile, ‘insan’ yaptığı bi eylemle ‘hayvandan aşağı' derekesine indirmez kendini, fazlasına hayatta tenezzül etmez, sırf hayatını, neslini devam için fıtratından gelen o duygudan ne bi zerre eksik bırakır, ne bi fazla kullanımda bulunur; yerli yerinde istifade eder, en ufak bi israfa girmeden yani, ifrata kaçmadan, tefrite düşmeden..
ihmâl hiç etmeyerek, insandan insana da değişkendir anlayışlar ve kavramlar;
şehvetle ‘tat’, şehvetle ‘koku’, şehvetle ‘lezzet’, şehvetle ‘güzel’ arasında bi çeşit yol, bi bağ vardır..
ve bişeyin açlığı eğer meşruiyet dairesinde giderilmezse onuru zedeleyecek, kişiliği yok edecek, dengeyi bozacak, insanı kötü hallere düşürcek bişeydir..
var olan şekilsiz duyguları kontrol altına alıp tanzim talim terbiye edip birer erdeme dönüştürecek bişeye gönülden bağlılık gibi bi ‘inan’a, inanışa sahip olmayan, o yolu, mesafeyi bi solukta aşmak, o bağı kökünden koparmak, utancı ilkesizce hiçe saymak için hep hazırdır.. tokluk, geçici doymanın verdiği geçici bi histir.. insan acıkır, yer, doyar, sonra bi daha acıkır.
şiddetli açlık, beraberinde getireceği o şuur ve kişilik kaybının önüne geçebilecek yüksek düşünce ve duyguları insana telkin eden duygu, her babayiğidin tahammül edemeyeceği doygun ağır başlı bir inan, imândır.. açlık ya da tokluk, bu hislerin fıtrî ve hayatın kaynağı, geleceğin devamı gereği ve kontrol edilebilir olması, insanı bi nebze olsun, doyumsuzluğun vereceği o büyük huzursuzluktan vareste kılan, rahatlatan bi şeydir..
tekrar ile;
hayatın en belirgin, baskın, en kaçınılmaz, en güçlü fenomenlerinden biri şehvet duygusu.. “şehvet” diyince, kadın erkek arası bişey, çekim filan anlaşılıyor?!. fena uyuz edici bi durum!.
bahçede envâi çeşit koku, renk ve güzellikte çiçek yetiştirmek, kafeslerde güzel ötümlü, gösterişli kuşlar, gösteri gösteriş için pahalıdan pahalı atlar beslemek, akvaryumda pahalı balık bakmak, sofrada leziz ve çeşit yiyecekler görmekten, tatmaktan hoşlanmak, yeterince doyup kalkmak yerine sırf damak lezzetini tatmin tesiriyle filler gibi yemek… daha da örnek bi milyon; kendinden geçirici, ayağı yerden kesici, oyalayıcı birer şehvet örneği.. şimdi de lüksa pahalı mekanlarda bi avuç para döküp milyon çeşit bilmem ne kahvesinden tek tercihlediği, sanki de kişisine özel imâlat birini içmek..
kontrol edilemez bir duruma gelir, az daha derine indirilirse, içinden hiç çıkılamaz bir hal alacak da bi durum;
geçim, toplumsal bi fayda, bi artı katkı için değilse, haddi aşan bi mebzûllükte çiçek yetiştirmek, alımlı hayvanlar beslemek göz şehvetinden, ruhu kalbi teskin edici savtlar dışında, iç gıcıklayıcı, doğrudan nefse dokunan şarkılar filan dinlemek de kulak şehvetinden diyo dimağım da, içimden bi ses de uyarıyo; bak olm, netameli meseleler bunlar, linç edilmezsen kokoreç edilirsin, girme istersen o topa şindi diyo?!.
iç ses?!. tehlikeli sulara dalıyo ki mevzu, ki uyarıyo alttan alta, içten içe?!.
bu hususları kendinden başka bi kimseyle konuşmasa da dil, sadece kendine yazıyo olsa da kalem, dinleyim kendisini.. sağolsun, macera içinde deli macera, kaç sayısız kez ateşin içinden, ölümün kıyısından almışlığı var, ayıp olmasın!.
Perşembe
Çarşamba
Pazartesi
‘araba kullanan saat’… ve bir ‘yazı’ üzerine…
bi paylaşım... popüler sosyal medya şeysilerinin en popisi, en meşuru mecrâda bi fotoraf.. vâriyetini teşhîri seven bi şahsiyetin sayfasında..
bi araba... sipor.. son model, son sistem.. ultra lüks.. markadan da marka, dehşet şöhret; meraklısının dilinde..
sürücü mahalli...
acayip ışıklı kadrajda ibre 260..
direksiyon simidinin ortasında, sallasan... elini, beş-on tanrıya değen, tanrılar sirki, antin kuntin antik yunan mitolojisinin denizler tanrısı neptün dayı'nın, ki, gücü temsil ediyomuş kendisi; üç çatallı mızrağından mülhem bi amblem, altında, majisküllü, "bıroti opti" mi ne, font bi kabartma yazı -reklâmdan yırttık- "..serati" kısmı okunuyo...
direksiyonda, objektife sağ yandan, saat 12.15 pozisyonu bakan, önceden çalışıldıı pek belli, mükemmel açı ile ustaca çekişmiş;
zarif, nârin bi bilek, bilekte, fotorafın başkahramanı, 'esas kız'ının, ultra ultra pahalı saati;
araba kullanıyo!.
altında bi yazı; "... (ben, arabam ve saatim) sıkıldık, akşam gezmesine çıktık.. boaz esiyo!."
fotoraf bu!. altında,
beyeni şeysileri; kalpçik, küpçük, öpçük... 120 bin adet, mesaj kutucuunda cem'an 87 bin yorum...
çok az!. 270 bin takipçi sayısına göre... en az 500 bin olmalıydı!.
...
ve;
bir başkasının mütevazı sayfası.. bir yazı.. kendini hayâl kılan, ürke korka yazan birinin mütevazı kaleminden..
muhteşem günbatımı manzara fotoğrafları altında, her biri okunası güzellikte, toplam iki elin parmaklarından iki eksik; yazılarından biri... beğeni sayısı 46, yorum, 23...
emekle yürekle kaleme alınmış 'yazı'larla 'araba kullanan saat'lerin ilgi kıyası!. seviye)!) 'muhteşem'!.
Pazar
“bir derdim var…”
"... bin dermâna değişmem!."...
adamdaki 'kafa'ya bak lan!.
'bâde' mi içtin olm!!!.
ya da;
"mangal-yürek" meselesi!.
Cumartesi
“kendine varan yol”
... özet cümle!.
..
.
nereye gidersen git, kendini de götürürsün.. bu, hiçbir yere gitmemişsin demektir..
Çarşamba
‘kendi’ olan…
... kendini yazan, organik, yekpâre, iştiyakla okunası, altlarına özenle mütâlâlar düşülesi yazılara sâhip sayfalar arıyorum;
okunmayan bir blogun
'hiçkimselerin hikâyeleri' köşesinde yayınlamak için..
Salı
Cumartesi
atlas…
19
oraya niye gelmiş, kimse bilmiyor.. adam balık bahânesi geldiği kireçburnu önlerinde, boğaz’a bakıyor, boğaz deli akıyor.. oltasından, kendinden evvel düşüncelerini bırakıyor suya, düşünceleri deli akıntıya kapılıyor, bata çıka sürükleniyor, uzaklaşıyor, nihâyet derinlere dalıyor, gözden tamamen kayboluyor, görünmüyor bir daha..
adam, düşüncelerinin ardından kendini de suya bırakıyor usulca, çok geçmeden tıpkı düşünceleri gibi, peşinden, aynı derin sularda aynı akıîbete uğruyor, çok geçmeden gözden kayboluyor o da..
geçenlerde buradan suya dalan biri tam seksenbeş gün sonra, açıklanamaz şekilde marmara açıklarında görüldü, o gün orta şiddette esen poyrazın etkisiyle marmara’yı verev keserek, armutlu sahillerinde karaya vurdu..
karaya vurmak öyle kolay bişey değildi, sıkı maça isterdi ve her maça da maça değildi, yemezdi..
orayı geçebilseydi eğer, ana akıntıya kapılma ihtimâli bayaa bayaa yüksekti ve soluğu önce çanakkale boğazında alması işten bile değildi.. oradan ege, oradan da akdeniz, cebel-i târık derken, bi kulaç sonra ver elini atlas okyanusu..
“atlas” yahut “atlantik” okyanusu… bu okyanusa açılan tek kapı, akdeniz’in bittiği noktadaki târık boğazı..
okyanusya…
aralarında muhteşem bi akıntı sistemi, atlas da diğer okyanus kardeşleriyle sürekli el ele, dolayısı ile kuzeyde o birleşik krallık,
hangi ipne ne amaçla uydurduysa
doğu’nun ortasıymış gibi sanki, “ortadoğu” denilen yerde, o “birleşik arap emirliği”inden daha birleşiklerdi..
dünyanın bütün suları 71 bölü 100’lük bi orana sahipti.. muhteşem bir oran.. insan vücudunun su oranıyla birebir..
az ilerde görcez, yazcaz yâni;
dünyada ‘neymiş, okyanus sayısı beş’miş…
yâni kireçburnu’ndan, düşüncelerinin ardından akıntıya bıraktıımız şu bizim ‘emânet’ şâyet büyük düşünüp seyahatini dünyanın bütün denizlerinde sürdürmek üzere rotasını armutlu sahillerinden alıp marmara’nın ana akıntısına kapılacak biçimde belirleseydi, en fazla bi senelik bi seyr-ü seferden sonra atlas okyanusu’na yelken açmış olacaktı.. nasip!.
okyanus, deniz filan diyince… yedi deniz’den filan bahsederler, yemeyin!. bunlar denizleri sahiplenip, adlarını koyup, ‘buralar bizim haa!.’ modeli horozlanan oryantalist, sömürge kafalı, ekopolitik çıkar sahiplerinin işleridir.. tlcârî gücü siyâsi ve askeri güce tahvil edip, hem kazanıp, hem yönetirler… dünyayı!.
isimlere bak?!!. “amerikan akdeniz denizi”, yok “çin sarıdeniz denizi”, yok “capon denizi”, yok “baltık denizi”, yok nenesinin körfezi, ebesinin karasuları, eniştesinin deryâsı?!.
benim niye şahsıma ait bi denizim yok lan?!!.
mâbâdına mısır koçanı gireseciler, tıpaları sıkasıcalar, anüsleri tıkanasıcalar; önüne gelen deniz uydurmuş ag, yok amerikan abidik denizi, yok kuzey gubidik denizi, yok güney mobidik denizi, yok doğu davul denizi, yok batı bavul denizi?!!.
neticede;
toplam beş tane okyanus var; atlantik, pasifik, hint ve arktik ve de güney… ve bunlar kimsenin suyu değil, insanlığın müştereği, açık denizler..
dönelim;
şu “atlas”…!. antik yunan’ın o puşt mitolojisinde “altın çağ” dedikleri bi çağda “titan tanrı ırkı”nın bi sıpasıymış.. tanrılara bak lan, ırkları bile var?!!. bi ana tanrıçayla bi baba titan tanrının otiris dağının bi kuytusunda aşna fişnelerinden peyda olmuş 12 titan yavru tanrıdan biri “atlas”, ama biz bunda değiliz şindi, biz şu “atlas” denilen oğlanın yaptıı acayip bi delikanlılıkla ilgileniyoruz..
normalde antik dışkı kadar sevmem antik yunan mitolojisini, yalnızca normalde değil anormalde de hiç sevmem, ama şu “atlas”ın bambaşka bi husûsiyeti var.. yaptıına bakılırsa hiç de fenâ bi çocuk değil yâni!. bu yüzden ona bi mitolojojik bi eleman, bi antik yunan sâkini muamelesi yapmam yâni!.
yaptıı şey onu milyon trilyar sayıda olimpos otiris nüfusuna kayıtlı bütün o ot kök tanrı taslağından ayırıyor..
antik kahpe yonan mitolojisinin “altın çağ” tabir ettiği zamanda türemiş üremiş tanrılarıın bile ırkı var mınakoyim; ürüyorlar, türüyolar, ana-baba, kardeş, yavru, pijj, üvey vs.. bırak ırkını tanrının bile tanrısı.. bu ne lan!.
ben o antin kuntin, antik kuntik mitolojik çağda yaşasam acaip kafa bulurdum.. ilkokul bebesi gibi onu bunu şunu başörtmen, pardon, baştanrı’ya götürmeden önce sınıf tanrısına, sonra kat sorumlusu tanrıya, oradan bina sorumlusu tanrıçaya derken en son zeus’a kadar şikâyet ederdim..
en son zeus yavşaana patlatırdım lafı.. baştanrı falan ya, hayatta kaldıramaz ipne, kahrından ölür.. cenazesine gidenin…!!!
neyse, safsata da olsalar,
“atlas”’ın “zeus” denen o baş tanrı ipnenin mezâlimine dayanamayıp başkaldırması onu başlı başına efsâne biri, bi kişilik yapar nazarımda..
boru değil, tanrılar sirki, pardon, dağı, baş tanrı zeus şerefsizinin otağı olimpos’u basmış yiğit!. helâl lan emdiğin süt!. gebertseydin şerefsizi çok daha iyi olurdu ama, neyse, başaramasan da o “zeus” denen godoşun kestânesine kıyamete kadar izi kalacak çizik attın ya, sağol varol be koçum!. verdiği, sonsuza kadar dünyayı sırtında taşıma cezasına da aldırma!. altı üstü avuç içi kadar bi yer dünya dediğin, ömrü de öyle o kadar uzun, sonsuz filan değil ve zaten de “dünya” “kitab”da geçen bi kavram olup, “den’î, düşük, alçaltılmış yer” demek..
mukaddes kitab bu, allah kelâmı!. O yarattığı “dünya” için ‘götü yere yakın yer’ diycek değil ya!.
sen gel, naap biliyo musun, ne kadar tanrı varsa allah belânızı versin topunuzun diyip çık o antik yunan mitolojisinden, gel îmân et allaha kitâba peygambere, kitâbî bilgiye, kurtul şu safsatalardan!.
uzatmayalım, neticede;
“dünya” kavramı kitâbîdir ve yaratılmış bişeydir, onu en iyi de yaratanı bilir.. bu hakikatin dışındaki her açıklama ıkıntılıdır.. hakikati inkâr cüreti ve hazımsızlık gaz sebebidir.. hâliyle gaz sıkışması da aşırı şişkinlik, karın ağrısına yol açar..
yâni “atlas” koçum, zeus deyyusu cezanı kesse de kendince, yaptığın iş çok şerefli ve çok değerli bişey; günümüz dünyasında, başkaldırı ve tepelenmeyi bekleyen bi dünya olimpos ve zeus örneği, benzeri var..
neyse, zeus’a fenâ koycak bişe duydum!. dünyayı senin sırtına ceza olarak yüklediiini sanıyo angut ama fenâ halde yanılıyo, çünkü hiç de yabana atılmıyacak yaygınlıkta bi başka mit dolaşıyo insanoğulları arasında, yaşı da olimpos’la yaşıt..
rivayete göre, dünya bi öküzün boynuzları arasındaymış!!!.
‘boğa’ demedim dikkat edersen penpe!. tahlil ve takdire kalkışırsak şurda, ikisi arasındaki fark apaçık ve pek büyüktür.. istanbul’da en meşur boğa kadıköy boğası.. boğa gerçekte onların değil, ama çamura yatıp büyük kavga çıkarıp, sahiplendiler, kadıköy’ümün sembolü diye yıllardır da övünüp de duruyolar uyuzlar, marifetmiş gibi, nerdeyse futbol topu büyüklüğünde toplarına elleyip, tutup, iki avuçlarıyla okkalayıp resim çektiriyorlar..
zavallı, oynatçak bigün, yumurtalıkları ile oynadıkları için!. çok kaşınıyorlar!. içip sıçıp, bişeyleri bahane edip, azgınlık taşkınlık yapıyolar, bağırıp çağırıyolar, sloganlar atıyolar, “burası kadıköy, kadıköylüyüz biz!.” diyip şişinip övünüyorlar!. sonunda soluğu kasap dükkânında alan serkeş öküz gibi serkeşlik yapıyolar..
şu, gelip geçerken durup sırf zevk için yumurtalıklarıyla oynadıkları boa?!!. bigün dayanamayıp bi delirecek, çekecek kılıç gibi ‘emânet’ini, sıradan geçecek kadıköy’ü, alayını nonoş minnoş yumoş edecek?!.
yaa muzaffer, bunlar ne yaa?!. mektuplar yazıyom sana diyon!. hem de hiç de edebî olmayan, galiz ifadelerle?!.iyi de, ne ilgilendiriyor bunlar beni?!.
boaz’dan, âşiyan, kireçburnu önlerinden, akıntıdan, marmara açıklarından kalkıp nası geldin şindi buraya yaaa?!!.
dönelim başa!. başka bi konuya!.
-haklısın penpe!. çok karıştırdım!. bi sonraki mektupta söz, düzeltçem durumu!.
../.
lan zeus!..
20
‘allah belânı versin lan zeus!. çok kötüsün, âdî müptezel!.’
şu “atlas”?!!. o bi titan mitan falan değil, o bizim oolan artık, bizim tarafta!. hani zâlim zeus’u biufak ayıklayıp düğmelemek için olimpos’a saldırmıştı ya bi evvelki mektupta, saldırı ânında kullandığı şu çok mühim cümlelerle ilgili bi durum deerlendirmesi, bi yorum falan için vakit kalmadığından sonraya bırakmıştık tahlili..
bi titanın “allah” demesi?!!.
yaşadıı çağın hâkim pagan inancının yaygınlığını, katılığını düşününce yaptıı şey çok aykırı, çok kuulca bişe!. bence artık o bi titanyum tanrı değil, artık mümin bi kul!.
atlas!!. yırttın aslanım, iyisin!.
(dayı!. “atlas atlas” diyip durdun da şurda!. yok, antik kuntik yunan’da bi “altın çağ” denen zamanda titanlık bi tanrı ırkı, türü, “atlas” da o titanikuslardan biriymiş, yok zeus’a savaş açıp kafa atmaya kalkmış, zeus da ceza olarak sırtına dünyayı kitlemiş falan, bıt bıt anlattın!. bunlar safsatik mitler!. günümüz diliyle bi açıklar insan; “atlas” ne demek, ne anlama gelir, kelime etmedin!.)
-bidünya anlama gelir.. öğrenince boyun mu uzuycak!. iyi, al, buyur;
desensiz, düz, parlak kumaş, büyük harita, metaflzik âlemde felekler makamında bir makam.. hiçbir tecellînin gerçekleşmediği 9. felek ve yüniseks bi isimmiş..
harf analizine göre de özellikleri;
atılgan, gözüpek, fedâkâr, yardımsever, temiz kalpli.. hayatını iyiliğe adamış olmakmış…
…
penpe!. kızzz?!!. daha geçen gün bi kaave içmek için buluştuumuzda adam için,
“ilkel, kaba, medeniyetten uzak, modern hayata ters, hödük mödük ama bana ve etrafımdaki bana ait her şeye öyle ilgili ki nefesimi kesiyor, sıcak hissettiriyor hep, her an ve tamamlanmış.. çok mutluyum” filan tarzı çok güzel şeyler söylüyodun, nooldu sana iki günde?!. niye kovdun adamı, kim, ne sebep oldu?!.
kesin başka birini soktun araya?!!. şu meşhur besteci mi, yeni tanıştığın, yoksa şu prof mu, evlenmek isteyen hani?!.
demedi deme bak, şöhret, reklâm, mevkî makam mansıp, para pul, karı kız dulla hiç işi olmayan, aşkı için can vermeye hazır adamı servet arvat avcısı, aşağılık bi seksist yapıp çıkçan sonunda..
çok pişman olursun bak, sağda solda karşına çıkar, çok fenâ vaziyetlerde, hiç umursamaz, hissiz hâtırasız, kendinden geçmiş eğlenirken görürsün, krize girersin kıskançlıktan..
böyle olsa öp başına koy.. eğer o senin birileriyle flört ettiini falan duyarsa alimallah, yandı gülüm keten helvâ!.
şu adamların tel’ini versene, ben görişiim, vazgeçsinler peşine düşmekten?!. uyarmam lazım onları, üslûbunca;
- sapık mıdır nedir ayol?!. şeyy, beyfendi bırakın penpe hanım’ın peşini, sermesinler leşini!. şeyy, yâni, duyduğuma göre çoluğu çocuğu, bi dünya kocası varmış, olmuş yâni!. bak, eski kocalarından herhangi biri farkederse yazar muzar, çizer, şayir, besteci, güfteci, köfteci, sanatçı, akademisyen, ümaniz falan dinlemez, saplar ekmek pıçaanı ekmek çarpsın!.
drakyalı çaycı üsmen aga diliylen, şurda ümaniz, ümanizma dedik de…
hümanizm
“insan odaklılık veya insanmerkezcillik, insancıllık” demekmiş, kestirmeden..
bakarsan kısa künyesi “insancıllık”..
modernizmin ürettiği sinek kâğıdı bi felsefî düşünce…
lümpen yığınları kendine çekip, yapışıp kalmasını sağlayan zıpçık kavramlardan biri..
“insancıllık”… o, aradaki fazlalık “l” şeytanın bile aklına gelmeyecek kaltaklıkta bir ustalığın eseri.. öğretisine göre; hayatın başlangıç noktası insandır.. bireysel ve kolektif olarak “insan”, aklı, rasyonel düşüncesi, potansiyeli, yetenekleri aracılığı ile özgür sorgulama ruhuna sahip oluşuyla yegâne faildir,
dogma veya batıl inançların yerine bilimsel delil arama, felsefî düşünceyi tercih edip, böylece kendi yaşamına anlam ve şekil verme hakkı ve sorumluluğunu elinde tutandır, bu donanımlarıyla ahlakî ve felsefî sorgulamalar yapabilir, deneysel yollarla yasaları düzenleyebilir, ürettiği değerler vâsıtasıyla insancıl bir toplum inşâ edebilir, hayatı oluşturabir ve kontrolünü sağlayabilir..
yok artık mınıı mınııı?!!!. lan olimpos’ta bile böyle yetenekli, kudretli bi tanrı yoktu lan!. şu zeus puştu bile tarife ıkındığınız “insan”ın kılına yetişemez tanrılıkta..
ümanizmayı şurda bi dünya görüşü, bi düşünce öğretisi olarak kakalamaya kalkıyonuz da, şurda insanı merkeze alıp, hakkında saydığınız şeyler ancak bi yaratıcıya atfedilebilecek husûsiyette şeyler..
öek tanrıyı hayattan, koy yerine insanı, her birini bireyleştir, bireyleşen her bir bireye kendi için yaşayan bir tanrı olduğu inancını pompala, inandır, kendine îman edip tapmasını sağla?!. ahan sana kestirmeden ümanizma!.
eşref-i mahlûkat yaratılmış, yaratılış inancına sahip insanı avlayıp aslında tanrının bizzat insanın kendisi olduğuna inandırmak için ilk tezgâhı açtığı yerdi..
tek işlevi, vazifesi vardı ümanizmin; insanı bireyselleştirip, kendi aklına taptırıp götünü kaldırmak…
zaten de insanın bi geçim meçim, yaşama, hayatta kslma derdi, korkusu, endişesi olmayıp boş kalınca kafa konforu tavan, gerisinden felsefe üretir..
zaten de anadolu deyimiylen; arpası fazla gelen katır döt kaldırır..
../.
ölmekten daha kolay bişey yok..
bâzı zor zamanlarında ölümü göze almayı bırak, gözlerinin içine içine dik bakıp meydan okuyup bileisteye tırmık çekip, üzerine düğüne gidercesine gidip karşılıklı harmandalı oynayıp, alay edercesine defâlarca düello yapıp, yine de bi türlü ölememek?!!.
ölmekten kolay bişe yok.. ama, ölemiyorsun işte!.
Cuma
kıymetbilmezlere…
sıradaki saman balyası kâinatta elmastan kıt bulunur bir şeyi bol bilip, bol bulup, orasına burasına süren, kıymetbilmez öküzâdelere gelsin!.
gece… sessiz, karanlık…
konacak, konaklayacak bir mahzun gül, dalları kırık bir yalnız ağaç sığınacak bir sıcak pencere pervazı arayan, aynı yerlerden kanayan kuşlardı ruhları; dünya göğünde bilmedikeri yollardan geçerek bilmedikleri diyârlara giden yolcu ve yorgun…
tanrı misafiri bile değil..
uzaktan, görmeden, kim, nerede, bilmeden, mektuplar yazıp geceden, kanatlarına bağlayıp göç kuşlarının, şafakta yola çıkardılar, şâhidi oldular birbirlerinin yaralarının..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)