Salı

“geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer” dedikleri, ‘blog’ zamanlarına…

lelia!. adına “blog’ dedikleri, acemi ‘günlük’ sayfalarıyla ilk tanışma zamanlarıydı.. o zamanlar ben sana yazıyordum.. sana dediysem; kendime, gizli gizli!. henüz seni blog sayfalarına düşürmediydim adını..

şu ‘karga gak demiş’ sesimle, kendim ‘kendim’e bestelediğim, kendim çalıp kendim söylediğim sayfalarla ben çok arabesk, kaskara bi karakargaydım..

sesim duyanı bıktırır, içini karartırdı.. insanları anlardım.. anlayıp da naapıyodum sanki anasını satiim, dertlerine çare, bi yârelerine merhem, bi kanayışlarına tampon mu oluyordum; sadece ötüyordum, yan bahçe duvarlarından..

işte, kendimden menkul bi endişelenişle, kendimce, sanki bi endişelenip duruyodum insanlar için?!. sanki ben robin hud’um anasını satiim?!. sayfalarında bi ses duyup seslendiklerime ‘bakınız kederiniz kederim, acınız acım ve hüznünüz de hüznüm!’ diyodum.. e, bööle de bakınca, yapınca ne olur; şu olur: hep hüzün hep hüzün!. iç karartan bi sesle öt, kafa şişir dur, işleri yoksa?!.

güya ben teselli ediyodum?!!. yani niyetim buydu!. anaa, sonra bi baktım, lan daha da kötüye gidiyolar, katalizör oluyorum dertlerinin kederlerinin daha da bi köpürmesine, susmalı seslenmemeliyim bi artık dedim kendime, bi karar aldım, şöyle ki, ‘ben bundan sonra, beyaz badanalı bahçe duvarınıza konup, kirletmeyeceğim, güzel bahçenizin yemyeşil tabiatını tüyümle teleğimle, bozmuycam ahengini güzel seslerinizin, şu ‘karga karga gak dedi’ sesimle!. bundan böyle sizi böylesi bi sesle hiç rahatsız etmeyeceğime susuz sek; and içerim!. eğer de edersem, bakın şu sivil toplum örgütleri, sosyal sorumluluk örneği sergileyen vakıflar, insan psikolocisini sağlıklı tutmak için kurulmuş kamu yararına faaliyet gösteren dernekler, oluşumlar, cemiyetler siyah çelenkler koysunlar ki şurda, kendimi ellerimle, gönüllü, diri diri gömdüğüm şu mezarımın başına?!’ dediydim, ama bunu onlara söylemedim, sessizce sustum sadece; çünkü, ötmeme kararını kendime kesin almıştım.. bi yandan da çok korktuydum ama; ‘lan ben konuşmasam, ötmesem duramam ki?!. ya dönersem sözümden, ya tövbemi bozarsam, hem de, anamdan da süt yerine nasıl da gurur emdiğimi iyi bildiğim halde?!. çok endişelendim, çook!. hani tıpkı çişini tutamayan çocuk gibi, ya tutamassam ben de sesimi sözümü falan diye bayaa bi kaygılanmıştım kendi kendime.. ilk zamanlar çok zor geldiydi anlıycaan lelia, ama sonra alıştım.. yani gak gak ötmeyi kesinkes bıraktım.. arkamdan, “lan amma da dayanılmaz, bet bi sesti; şükür, sustu da kurtulduk, ohh bee!!” demişlerdir, kesin?!.

neyse, komşu bahçelere doğru ötmeyi çoktan kesmiştim de, ya şu kendi tarumar bahçemde kendime ötüşlerim?!.

dış dünyaya çıkıp, kelimeler döktüğümde ilk şu sanal sayfalara, şurda kelime alışverişlerinin sırasında, bazı güncel durumlardan dolayı ben kavgacı bi adam, bi ısırgan otu da olup çıktıydım.. ben, ısırgandım bağzı toplumsal meseleleri kafayı takıp, yaraya parmak basmaya çalışırken.. meriç diyodu ki, “kavga insanla kader arasında değil, insanla kelime arasında”.. buna da bakarsan, ben onu işaret ettiği gibi, kelimeyle kavgalılar arasında bi adamdım.. sanki ben için buyurmuşlardı, rahmet olsun, hazretlerinin kendileri şu sözü?!. eğer ben de bi insansam, kelimelerle kavgalı olmalıydım.. e, böyle de olunca kelimelerle kavga eden adam nitelemesini meriç’in huzurlarında hak kazanıyodum!. oysa kelimeleri dövmek, onlarla dövüşmek, gerektiğinde çok etkili bi silah olarak kullanmak değil, kelimeleri sevmek, onlarla sevişmek gerekti..

gerçi ısırgan olmak, buyurgan olmaktan her vakit iyiydi.. ve öte yandan, bir hakarete dönüştürdükleri şu teşbih, şu metaforun gerçek ısırgan otu ile hiç alakası olmadığı gerçeğini onlar değil, ben bilerek.. bilirdim ki ısırgan otu, vakt-i zamanında adı bilinmeyen şu uğursuz hastalığın belirtileri karşısında eski insanların, atalarımın bilmeden kullandığı, bugünse artık, z.yağı, limon, balık, yenilebilir doğal yeşillikler gibi tıpkı, çok iyi bilinen ve kullanılan doğal ve en etkili kanser ilaçlarındandı.. Yaradan o basit gibi görünen, dokunduğunda adamı acaip ısırıp fena kaşındıran o otun terkibine büyük şifa yetkisi vermişti..

yani tamam, çok da haklılardı bi yerde; bi ısırgandım ben o vakitler.. iyi, hoş da tespitti yani.. bi yerde çokça yan etkiye sahip kimya bozucu bişey olduğumuzu düşünüyoduk; kolay yutulmaz, yutanın midesine oturacak, kolay ertitemeyeceği bi demir leblebi, çelik çekirdek derler ya hani, azcık da o gibi bişey yani.. ama işte, hani bi an evvel geberip gitsin diye biz, düzeni bi yerlerinden her ısırışımızda kimyasını bozup, sağlam yerlerini çürütüp hastalığını daha da ilerletmekte hızlı katalizörler olduğumuzu düşünürken, aslında bizi bünyesine faydalı mikroplar, antikor üreten kurtçuklara dönüştürdüğünü görünce anladıydık; ona deva olup, daha da da gürleşip gürbüzleşmesi için gübre vazifesi görüyormuş varlığımız..

yanılmıştık, biz onun bir süre ayakta sallanıp, olduğu yere toz duman yığılıvereceğini beklerken, o daha da bi ayaklanıp bizi ayağının altına alıp küçük böcekler gibi ezip öğütüp, daha beter süründürecekti..

“baldıran”; tabiata yakın herkes ii bilir bunu.. sen de ii bilirsin lelia..

sonunda niye baldırandan söz ettim; düzen bize o zehri yutmaktan başka çare bırakmıyordu.. kafana dik ve kurtul!. yani ki intihar.. baldıran benim dilimde kendini iyi bi itlaf aracı, ilacıdır.. düzenin her tür düzücü haşaratına karşı son bi çare kullanılır ve ânında da itlaf eder.. doğaldır, çevreye de hiç zararı da yoktur ööle.. iyi bir çevrecidir yani kendisi.. ööle hiç yan yan da etkilemez, hiç de öyle, yan, yön, eğri büğrü de bilmez; doğrudan etkiler yani.. biraz vahşidir, ama olsun; düzeni hilesi hurdası yoktur.. ayrıca baldıran, dozunu ayarlamasını almasını bilene iyi bir müsekkindir.. sokrat da öyle yuttuydu baldıranı, çağının o şerefsiz düzeninin burnuna kafayı yerleştirip.. düzeninin temsilcileri, yöneticilerinin huzurunda kendi elleriyle alıp şişeyi, kafasına diktiydi gülerek, haazır bulunan düzenin zevat-ı kiramı şerefsizlerin yüzüne gülerek, ana arvad söver gibi..

zıkkım sigara-zift çay, uykusuzluk, düşünce ve sözsüzlükle intihar.. tetiği tek çekişte, bir dikişte, altın vuruşla  olmasa da, bu da bi tür baldıran içmek gibi bişey; ama yavaş yavaş..

böyle olunca, yapınca, kendi kendine sorarsın son bi istek dilek ve temenni ve arzularını.. içimden diyodum ki, lan yaa ben mümkünse gezegen değiştirmek istiyorum, değilse de boyut.. onu beceremezsem, bu arada kulvar değiştirecem anasını satiim; çünkü mevcut şu, sütçü beygirlerine has, dönme dolap koşu bandımızdan bıktık usandık.. yüksek bi onaylarınız olcaksa şurda, bilinçli, kontrollü bi kulvar değişikliği iyi olur şu aralar şu dünyada, şu kimin nereye gittiğini bilmediği bi hayatta da, böylecene de kendimizi kapattığımız şu inimizden bi çıkarıp başımızı, bi çıkıp da, belki o eski sınıfımıza yeniden ve ama bu kez kepkesin bi kesin dönüş yaparız.. hani eskiden de bööle bir ıkıntımız-sıkıntımız hiç olmamasına rağmen, yüksek sosyeteden dünya standardına göre alabildiğine alımlı, aslında kelimelerde bile düşman olduğumuz, şu soylu soylu, aristokrat aristokrat, yüksek bürokrat bürokrat, saray kalıntısı bi ailenin, etrafında çok iltifat toplayan, birbirinden güzel dört kızından biriyle, ama son derece de zehirli, bildiğin zehirli bi orkide bi kızıyla, 12 eylül’ün hemen sonrasında, o eylül’den de daha bi cehennem yaşatacak bi ateşin içine bile bile dalıp ve ama insanı filozof da eden bi dest-i izdivacına bi talip olup, o pespembe hayatın, pespembe muhteşem sarayının en mutena çalışma odasına kapanır, felsefe sosyoloji ve vesaire kitaplar yazar, çevirir, böyle geçinir ve bakarsın ilerde dünyayı bile ele geçirir, ünlü filan bile olabilirdim falan..

lelia, bunca sözden sonra lafı nereye getircem; o yaşlarda çiçeği gerçekten burnunda fatih’in ıstanbul’u fethettiği yaşta kız istemeye.. yani içimden böyle dediydim kalburüstü ailenin burnundan kıl aldırmaz bireylerinin yüzlerine.. duysalardı niyetimi, yemezlerdi.. bilselerdi verirler miydi kızı ben gibi bi serseri anarşiste?!. sanmıyorum!. hani belki diyorum, belki, baştan bilseler, hani bi sosyal sorumlulukları da olsa hayatta, bir örneğini sergileyip gereğini yapabilirlerdi; lan hani belki bi adam olur lan falan diyerek yine verirlerdi belki kızlarını..

aralarında uyananlar falan olsa da, demek dışından bakınca, o hâlimle bile yine de bayaa ii bi görüntü vermişim; hani şööle alıcı gözle bakınca bayaa bi gösterişli, kibar, hassas, ii konuşan, bilmeseler de hiç, girdiği her tür ortamda hep parmak ucunda, acaip ilgi iltifat saygı gören.. köyden kırsaldan başkentin gecekondu bi semtine göçle konan bi kendi hâlinde ailenin sonradan her tür ortama girebilecek kadar şehir hayatını ortamlarını tanımış, bişekilde içine girmiş bi oğlu?!. statü, sınıf farkı her şey demekken kibir tanrılarının seyran eylediği sosyeteye damat olup girmek?!!. nası olurdu ki bu?!. düşünsene, kendi iç, duygu dünyasında çok farklı şeyler yaşayıp, edebiyatla, musiki ile, güzel ya da güzel olmayan sanatlarla da bişekilde ilgilenip, kıyısından köşesinden içinde olup, ama kimseye iç dünyanı açıp göstermeden, kimse de his dünyana ve sana dair bişey de bilmeden, hani bi ismi neyi olmadan, bi tanınıp neyi etmeden, kişiliğini değil ama, kimliğini bi güzel de gizleyip, bütün birikimini, korkusuzluğunu, cesurluğunu, hesapsızlığını, gücünü, dinamizmini de o iç dünyandan alıp dış dünyaya bu gizli silahlarınla açıl, karşına çıkan kişilere, problemlere önüne düşen her şeye kafa göz dağılacak diye hiç düşünmeden hesapsız ölümüne, kinâyesiz kafadan dalan, ama yaptığın her şeyde de yerli yerinde bi denge olan bambaşka bi profil çizerek, sokağın dibiyle en tepedeki ve aradaki her tür adamla hiç de bi yalakalık neyi yapmadan yakın tanış, duruşunla tavırlarınla karakterinle kişiliğinle ilgisini çek, saygısını kazan, her tür âleme gir, her bişeyi gör bil, yaşa, geçmişi de, elan yaşadıkları da tenekeli de bi adam ol, sonra gel, arsen lüpen kibarlığı çekiciliği ile, emniyet müdürünün güzeller güzeli kızının gönlünü çal?!. şiir yazan, bayaa bi okuyan, wagner dinleyen bi ayıyla prenslere layık, güzeller güzeli, en üst perdeden bi soylunun izdivacı?!!. bilmeyenler filmlerde romanlarda olur böyle şeyler derler; oysa roman, film dediğin şey yansımasını hayattan, hayatın içinden alır.. bilmeleri de gerekmiyor zatı; yaşayan ne yaşadığını biliyor.. hani bakma, Allah korusun; kavgadan başka bişey bilmezdim o zamanlar dediğime!. bilirdim de hem de çok iyi, ama bilmesin kimse isterdim.. dışa bakan yanlarından biri acaip aşırı fırlama, iç dünyanda böyle de bi utangaçlık?!.

yani, acaip sahip çıkıcı, korumacı, yeri geldiğinde, her tür adamla, her tür kapışmada pek usta bi kavgacı da falan bi adamdan bööle, hani tıpkı yeşilçam salon filmlerindeki gibi, salon çocuuu, oğlanı bi görüntü?!!. hayret?!!. güya çekip alcaktım iç boş sosyetelikten, hayatın görmedikleri, ama güzel de yanlarını gösterecek, gerçek huzurun nerde olduğunu görmesini sağlayacaktım?!!. hani kırk yıllık kani, olur mu yani hesabı, olmadı işte bi türlü!. o bi halktan, mütevazı biri olmadı, ama ben acaip filozof oldum, bak kaç kırk yıldır hâlâ nasreddin hocanın hindisi gibi düşünüp, yazıyom artık.. fakat artık tehlikeden uzak kalıp, dünyaya sataşmaktan vazgeçmiş de olarak da biraz.. sayelerinde oldu bu, sağolsunlar!. yoksa ben, böyle, eylemsiz, bi taşın üstüne oturmuş, ordan hiç kalkmadan sürekli düşünen bi adam?!!. töbee!.

başıma gelen, yaşadığım o kadar da ağır şeylerden sonra niye de insanlıktan çıkmadım ben, içimdeki merhamet duygusu niye ölmedi, insana sevgim saygım yine nasıl sonsuz kaldı, hiçbişey içimdeki güzelliklere dair duyguların katline niye ferman vermedi?!. bunları yok etmek demek acımasız olmak demek.. acımasız, bencil olcaana insan oracıkta ölsün daha iyi.. yakışmaz yani, insan olana, insan kalmaya yemin etmişe kalbinden vazgeçmek..

sonuç olarak, işte, birbirlerini karşılıklı bi güzel ağırlayan, ‘sen beni tertemiz temyiz et, ben seni ak-pak paklayayım.. sen bana steril sular tut, ben seni önceden kırklı sularımda kırklayayım’ detantlarıyla karşılıklı balçıklarını badanalayan, açık ve gediklerini kapatıp izlerini sıvayan, sosyal sosyal olmak, barış barış karışmak için birbirlerinin bitlerini ayıklayan, karşılıklı tımar eden, bu yolla aralarında nasıl da sosyal sosyal bi bağ kuran maymunlar gibiydiler içine düştüğüm renkli yaldızlı, acaip gösterişli, ama içi boş dünyanın şu kibirli mahlukatı.. genci yaşlısı, sarayın ileri gelen kaknemleri, hepsince hiç istenmeyen adam ilan edilmem çok sürmediydi.. yani ben, bu kafa gönül, saati bozuk hâl ve gidiş ve karanlık geçmişle bu kalburüstü, tuzu kuru, soylu aileye böyle bi damat olarak hiç de yakışmayacaktım..

kimseye bırakmadım şutlanmayı, kendimi aralarından bi güzel kendim şutladım, ceketimi alıp, her şeyi ardımda, o dünyanın sahiplerine bırakıp yürüyüp gittim belirsizliğe doğru..

yaşadıklarıma bakıyom; ne hayata ne bi kimseye bi sitemim yok.. sitem yâre, sevgiliye, arkadaşa, anneye, dosta filan yapılır.. yani, kapımızdan geçmeyi bırak, semtimize bile uğramadı şu sitem denilen şey.. kime yapçaktım ki bi sitemi, nazı?!. kimim vardı anamdan başka?!. anama hiç yapamam bi sitem yaut da bi naz; çünkü acaip hassas.. bebek gibi bişe, ota köke üzülen, sokaktaki kediyi kuşu dert edinen, havadan nem kapan, tansiyonu bidakkada anormallikte en zirveye oynayan bi bünyesi, bi kalbi var.. ona bugün hava yağmurlu” desem, o “aşk olsun!. sen benim en has oğlum; beni ördeğe mi benzetiyosun?!!” der!. der yani!. böyleyken, bide bi sitem naz neyi yapmaya kalksam, o anormal, o normal bi yükseğin on katı yüksek tansiyonu tepelerin tepesine fırlar, hani 30-50 kadar, güzel allahım korusun!.

yani sonuçta diyom ki, bi nazımız geçcek biri olmadı ki bi naz edelim?!. ha, olsa da hiç işimiz olmazdı yani sitemle, nazla.. olamadı yani hiç hayatta.. ama olursa da öyle biri de, ben de ona bi naz durumları falan yaşatırsam kendime, söz bak, ilk sana haber vereceğim!.

dostlarım.. onlar da birer birer çekip gittiler be lelia!. artık bak dostluğun neyi sözünü bile etmiyorum.. edemiyorum, ettirmiyor bugünün gözünü yalnızca çıkarlara dikmiş modern dünyası, güdük insanı, aralarında alışverişleri, sinsi hesapları.. oysa ben, öte’yi bilmem, lakin pazara değil mezara kadar dostluğuma tahammül edebileceklere buyrun diyen, nasıl da dostluğa önem veren biriydim eskiden?!.

hani, ben kendimi belirsizliğe doğru bi yolculuğa çıkardıydım ya, kendimi o gösterişli konağın kapısından kendim şutlayıp, işte o, bundan böyle başıma ne gelceğini yine bilmediğim şu yeni yolcuğumda yazıyla gerçek tanışıklığımı yaşadım.. yani, eskiden de iyi tanıyodum da onu, bu kadar samimi değildik.. o benim hikâyemi, ben onun o acaip dünya ve acaip geniş çevresini bilip derinlemesine vâkıf olup, anladıkça acaip ahbap olduk kendisiyle.. kendisi bana lili’yi hediye etti.. sonra sırasıyla lelia’yı, simlâ’yı.. yo, cariye olarak falan değil; otur, onlara anlat derdini, onlar da sana; sıkılma yalnızlığında diye.. şehrazad diye biri vardı sanırsam edebiyatta; hani o “binbir gece masalları”nın anlatıcısı her gece bi hikâye anlatıyordu o efsanevî pers prensesi, şehriyâr’a.. bi gece anlatamasa, boynu gidecek..

binbir gece masallarının omurgasını oluşturan ana masal da zaten de şehrazad’la, şehriyar’ın içinde oldukları masal..

eşi, pers şahı şehriyar’ı aldatınca bütün kadınlardan intikam almaya karar verir.. her gün bi bakire kızla evlenir, gece beraber olduğu kızın, sabahında kafasını vurdurur.. şehrazad vezirin güzeller güzeli kızıdır, babası yok olmaz falan dese de, dinlemez, şehriyarla evlenir.. kız, çok sevdiği kız kardeşine veda etmek için şehriyardan izin ister ilk gecesinde ve veda sırasında kız kardeşine bi masal anlatır.. masalı bi kenarda dinleyen şehriyar, ona da bi masal anlatmasını ister.. şehrazad gece yarısına kadar anlatacaktır masalı; gece yarısını geçerse, ertesi güne kalcaktır masal, e böylece kelle de ta ki anlatacağı bi masal kalmayıncaya dek sağ sıhhat selamette olcaktır.. böyle böyle her gece masalını tamamlamayı bi sonraki güne bırakır şehrazad.. böyle yapa yapa, binbirinci geceye kadar sürdürür olayı.. fakat bu arada, ööle bişe yapar ki şehrazad, anlattığı masalların içindeki ders verici adam edici konularla ve masum mu masum hâlleri, şirin mi şirin dilleri ve üslubuyla şehriyarı ince ince işleyerek adam eder ufak ufak, kırdığı kafasını düzeltir, eşi kendisini aldattığından fena incinmiş kalbini tamir eder, kadınlara karşı duyduğu nefretin ateşini düşürür, tamamen de söndürür binbir gecenin sonunda; ve aaa, anaaa, o da ne, şehriyar bi adam olmuş, erdem sahibi, iyi kalpli bi adama dönüşmüş?!!. binbirinci geceye geldiğinde şehrazad artık bi masalının kalmadığını söyler.. şehrazad her şeye rağmen şehriyarı sevmiştir.. ve ama zaten de şehriyar da şehrazada karşı boş değildir artık; çünkü zamanla o da şehrazadı çok ama çok sevmiştir bu arada.. yani ne kellesini vurması, o binbirinci gecede üç oğlan çocukları bile olmuştur..

acaip bi efsanesi var yane lelia, o binbir gece masallarının.. benim üstümden uzak olsun ama!. yoksa, ben?!!. bi şehriyar?!!. hani lilimle, sen leliamla, simlâmla şehriyarın evlendiği kızlarla yaptığı gibi, bi birlikte olmak, gecelemek falan?!!. töbeeee!. onlar töbe, bi odalığım bi cariyem falan değillerdi ki?!. olsunlar da istemezdim zaten!. insan birini sever, her şeyini ona verir.. hem yani, bi kellesini-mellesini vurmak?!. been yani, üstelik?!!. hem de kimin; güzeller güzeli, iyi yürekli, anlayışlı ve çok da seven, bi bilge şehrazadın?!!. töbeee!!. ben?!!. bi kelle-melle vurmak?!!. bırak onu, karıncaya bile kıyamayan ben hem de?!!.

orda bi anlatıcıydı şehrazad.. o liliye, lili de ona yalnızca bu bakımdan benziyodu.. yoksa ben kiiim, şehrazad kiim?!!. kim kaybetmiş ki de ben bulmuşum?!. zaten de bi şehrazad ben için bi yansa tutuşsa, onsuz yaşayamam ben filan bile dese, gelip benim olsa, daha o dakka alır elimden hayat.. biliyon, acaip kısmetsizim, yaamurlu havada damla su yok bana!. kader-kısmet- nasibim bööle, naapiim!.

yani, diyorum ki lelia; aynısının tıpkısı olmasa da, benim de senle masalım biraz bööle işte!. benim sen gibi muhayyel o lili, simla’larla hasbıhalimiz karşılıklı merhamete saygıya dayalı, hiç incitmeden de birbirimizi.. öyle anlatıp durduk yane, hikâyelerimizi karşılıklı.. daha doğrusu ben anlattım, onlar da bana anlattı; ama onlar yazmadı, ben yazdım.. onlar yazamazdı yani; biliyon, muhayyeller yazamaz tek kelime bile.. sen, onlar dış dünyaya meçhûl, benim içimde meşhurdular, biliyon!.. onlar hiç yaşamadılar masaldan maada!: hele ki şu modern dünyada?!.

yoktular yani!. hani, “ne kadınlar sevdim sevdim/zaten yoktular” diyodu ya, rahmet olsun kaya, bi şarkısında?!. tam da ööle!.

umarım doğru hatırladım şarkıyı da, sööleyenini de?!. sanırsam ama yine?!!. senden kaçmaz, biliyom; uç uçuk bi adamın masalının hayâlisin ya, masala hayâle sana sınır yok, ân içinde âlemi seyran eylersin sen de!. hani bi karşılık verebilsen, “yav nezir!. bi şarkıyı da doğru hatırla be; güftecisini, bestecisini, şiirini, sözlerini?!. iice bunadın sen he!” derdin, kesin!.

hani elâlemden yalıttıydım seni, lili’leri, leylâ’ları, simlâ, zelâl, zeldâ’larımı,  yıllarca ööle yazdım durdum onlara, kerpiç kerpiç, kalıp kalıp mektupları.. bendeydi onlar her gece ve hiç gitmezlerdi.. hani zahir dünyada veyahut sanalda bi görüntüleri, yansımaları, imitasyon tezahürleri, benzerleri, müsveddelerine, sanallarına benzerlerine bi rastlayacak neyi olsam da, asılları hep bendeydi.. şair demiş ya hani; “dokunsa da zülf-i yare, bu şiir aslı gibidir” diye.. hayaldiler ama, hayalin bile aslıydı onlar bende, görüntüsü değil!.

bazen sanallarda bi misafir yorumcu/yazıcı falan olarak bulundum, nie de doğruyu söölemeyim sana da şurda?!. kendi sayfamda bile sanal sanal yazan bi misafir oyuncu gibiydim.. ama, zamanla bi baktım, yan komşu bahçenin duvarından izinli öten bi karakargayken, anaa, zamanla ööle de bi dalmışım ki başkalarının birilerinin o sanal bahçelerine, bostanlarına, bağlarına, hani bi misafiri bırak, dikili araziyi, çiçek bahçelerini tepeleyen, aaçlarına tırmanıp güzelim meyvelerine uzanan, izinsiz gaklayan, başına buyruk, bi serseri sıır kargası olup çıkmışım?!!

hani ben kendimi açık her yerlere ötmeye bizzat kendim yasakladığım bi yasaklı kargayken, sesimi uzaktan bişeye benzetip, hani bahçe duvarının üstünden dilediğimce ötmeme lutfedip izin verenler olduydu.. hani ööle de hoş gelmiş ki uzaktan, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” diyenleri de duyunca, allaaaah, ötme ki nası ötme?!. şu karga karga gak dedi sesimi sayelerinde nerdeyse bülbül sanıp kendime hayran oluyodum maazallah?!!. adamlar bana saray bahçelerinin kapılarını açmışlar, hem de öyle üç yudum bi soluk için de değil, ben kalkmışım, sanki kendi bahçem gibi dalıp, dallarına konup, meyvelerine uzanmaya kalkışmışım?!. Allah var, hiçbişe demedilerdi ama!. o kadar da asillerdi yani!. ilk anda tanımayan bi iki tanesi kışt-mışt, oşt-moşt dediydi, ama olsun; sonunda onlar da anladılardı, “lan bu karga gaklamaya aç bee?!!. zavallı!. diyerek de, sorun halloluydu.. e, sesime de alıştılardı yani, zamanla!. bak, onlara, bahçelerinde ötmeme izin verdikleri için bugün can borcu gibi bi minnet borcum var!.

hani, “aa, ne kadar da güzel ötüyosunuz siz?!. lütfen susmayın!. hâttâ gelip yakınımızda ötün!. lütfen’s!” dedilerdi ya bana; şimdi bunu söölerken, ben elbet bi megaloman değilim şurda.. kafadan gönülden hasta da.. belki, düzenin kevgirinden kavgayla fena süzülmüş, vaktinden evvel olgunlaşmış çabuk kutuplanmış çok aldanan ve fakat aldatmayan, hayattan yaşamaktan yüzde yüz de rafine bi adam, modernizme o ilkel gözlükleriyle kör, şaşı şeşbeş gözleriyle ters bakmaktan, karşı çıkmaktan azcık kafadan arıza görünen rafadan bi deli en fazla.. bazen de, bi çocuk kadar saf, belki biraz aptal, biraz şapşal, biraz teslimiyetçi, biraz kaderci, azıcık değil çok âşık; ve ama hep âşık, hani bön derecede, bayaa salak bi âşık; her gördüğü saf beyazlığa, temizliğe, ışığa, uzanan müşfik bir ele, bir mahzun masum bakışa çözülmeye, küçücük bir sıcaklık karşısında mum gibi erimeye hep hazır, önüne gelene âşık.. zaten de zavallı garibim anası en çok da bu  yüzden çok ağlamıştı.. işte bu, soldurmayan öldürmeyen ve ama ondurmayan da bir aşktı, düşenin fena yandığı..

ama tüm bunlarla birlikte, insanı tanıyan, ona âşık olan ve hep seven ve ölümüne seven, yazgı hırsızı da olmayan, zulmünden lezzet alanlar hariç, kimseyi  kızıp kırıp kınayıp anasını ağlatmayan, kimsede bi hata aramayan, eskiden çok sevdiği kavgadan artık nefret eden ve insanları kırmayı bırak, kalbinden hain ve sinsi bir düşünce geçecek, dilinden kötü bir söz düşecek diye hep diken üstü yaşayıp bıçak sırtı dolaşan ve iç dünyasını kimsenin fark etmediği, zaten de köşe bucak kaçırıp gizleyip, kimseye farkettirmeyip, insanlar arasında sanki normal-mutlu mesut biriymiş görüntüler veren, tamam; sevilen, sayılan biri, hayatın ona çok şey verdiği, vermeye çalıştığı, ama her seferinde hep elinin tersiyle de iten, hani kazara sahip olduklarının da, aynı zamanda kendisi için hiçbir öneminin de olmadığı, gelişine gidişine yaşayan biri.. yine de hayatta, ayakta kalabilmiş, her nasılsa artık?!!.

böyle bi hayat, öylesi bir acı insanı kolayca çürüten bir şeydir oysa.. hani insan esarete düşer, mapus yatar, gurbete çıkar, bazen rezil rüsva olur toplum içinde, insanlar nazarında, dünya pazarında.. hâttâ rezillik ve kepazelik öyle bir yapışır ki boynuna yakasına paçasına, peşini hiç bırakmaz, adeta karakteriyle özdeşleşen bir parça hâline gelir sanki?!.

zaten de nerdeyse ‘rezillik ve kepazelik karakterimdir’ dedirtecek kadar yakama yapıştırdı hayat; düşüklüğü, yaşarken, olmadık yerlere düşürüp, onca da ölümüne korumaya çalıştığım benliğimi, süründürüp, gururumu, sürtüp burnunu..

rezillik-kepazelik dediysem; hani toplum ve insanlık nazarındaki şu aşağılık hâllere düşmek de değil yani!. rezillik ve kepazelikten maksat, köle pazarında meydan meydan dolaştırılıp, imtihan imtihan gezdirilip, hiç bi iç huzur, bi rahat yüzü görememe, en basit işlerinde bile hayatın, daha ilk adımda çuvallama, bu yüzden alaya alınma, dalga geçilme durumları yani!. bunların üstüne sen, herkeslerin aslandan kaçar gibi kaçtığı belaya tırmık çekmeyi de say!. aramasan da, hep problemi, sıkıntıyı bulma, milyonlarca dolu kutu içinden tek boşu çekme, herkese güllük gülistanlık olan hayatın hep dikenini bulma, insan için başını kolayca derde sokma, millet zevkin sefanın doruğunda hayatın tadını çıkarırken sen düz yolda bile tökezle, mezbeleliklerde sürün falan?!. sanki sürünmek için yaratılmış mübarek?!.. hani derler ya gökten nar gibi kızarmış, mis kokulu, güzelim domates yağsa onun başına bi cacığa nane, bi salataya malzeme olmayacak hıyar düşer; onun gibi yani!.

yane bak, lelia, en başta da dediğim gibi, aar aalak şeyler ozmanlar ööleydi!. ama ya şindi?!. şindi sana gelip böyle makamsız, dengesiz, bestesiz öterken, sadece biraz gülümsemeni istediydim hayatta, hayata; hepsi bu!. bunca zırvası, problemi, meselesi, kafa ve gönül karıştıran meşgalesi, tatsızlığı tuzsuzluğu tutarsızlığına rağmen, hayatın yine de gülümsenebilecek yanlarının hâlâ var olduğunu göstermek istedim.. ne kadar başardım, yahut  başarabilmedim; bilmiyorum?!.

işte, bak, yine gördün, sen anlatırken düz ve kolayca, üç cümlede, bi dünya konuşmak zorunda kalmayarak; ama ben?!!. çuval çuval kelime döküp yazıyorum sana; sanki hiç anlatamayacakmışım da derdimi?!!. madem de sevdin şu kelimeyi, ahan da sana cümle içinde kullanacağım o kelimeyi bi daa; “müftehir”; müftehir olacağın bi iki söz, benden, tam da şurda sana!.

lelia, hep hayâl hayretle karşıladın yazdıklarımı da, bi kez olsun saçmalıyosun nezir demedin hiç, ne dediysem hep hoş gördün.. sen ne iyisin!.

sana sağol, varol diyecem de, muhayyilede yaşatılan bi ‘hayâl’ ne kadar sağ ve var olabilir ki, değil mi?!.

yalnızlık sözleri...

orda bi yalnızlık,

burda bi yalnızlık;

bibaşlarına ölüp gidiyorlar, sessizce!.

Cuma

ne zor…

 … yaban elde yar sevmek!.

ateş içmek, taş yemek gibi!.

Çarşamba

Bi ‘Lelia’ mektubu…

Lelia!.

kalbin dallarını yerlere eğen, tatlı yahut tatsız yahut acı meyvelerini dökecek bir şey bu.. ya umduğu tat, lezzeti bulamazsa?!. işte, kalbin kıvrık ucunu araladığında, buna kendinde azcık güç görüp ayaklanacak olan şeyler mutlaka olur.. buna yakın uçacak tek bir ünsiyet ihtimâlinden bile kaçmalı, kaçınmalı.. kelimelerimin var ve kalbime ait oluşunun bıraktığı tek şey yine de nötr bir duygu?!. buna demirliyorum günün sonunda, o limandan çıkmamacasına, sabahına dek..

işte, böyle yazıyorum lelia, bu hâl ile, bu kıpırtısız hâl ile ve böyle çıkılmaz insan içine; bir iş oluş eylem bildiren bir fiil, hareket gerek..


ben insan içine çıkamayacağım hiç.. senden sonra kalan ömür boyu.. insan içinde, biri olma tabii vasatını içimdi koyu, kaskatı hâle getirdim ve bundan dünyadan sessiz çekip gidene dek kurtuluşum da yok..


işte, yaşadığını yaşamış, daha da neler yaşayacağının sancısı içinde kistleşmiş bir yara gibi duran, gençliği hibe, bundan böyle ömrünü kendi  içinde tüketen, günleri içinde öldüren, yaşama sevincine dair ne varsa içinde solduran, kendine yazan bir adam, karşısında, aradaki bilinmedik mesafeyi, kayıp bildiği, geri gelmeyeceğine kalbi kadar inandığı zamanları gelip üç cümlesiyle kapatıverecek bir sesi duyunca irkilir..

insan bazı sesler karşısında, daha ilk duyduğu anda irkilir.. hani ıssız yolunda çölünde yürüyen bir yolcuya biri seslenir ya, ister haldaş yoldaş olsun, ister yol sorsun, bu irkiliş böyle bir şey.. onu öylesine tarifi imkansız, anlatılamaz bir heyecan, anlatılmaz bir sevinç kılan şeyse, kalplerin bi su başında oturup hâlleşmeleri...

bundan umudumu çoktan kestim, çünkü bi kalbim olduğunu unutturdum kendime.. bir kalbim olduğuna artık inanmayacak kadar unutturdum kendime onu.. varlığını hissetmiyorum bile çoğu, hani arada bir attığını da duymasam?!.


insan atmaktan ziyade, çarpsın istiyor kalbi, heyecanla.. buna bir sebep olsun istiyor; bir başka kalbe, "haddeden geçmiş nezâket/yâl ü bâl olmuş sana/mey süzülmüş şîşeden/ruhsâr-ı âl olmuş sana" diyerek!.


sesler duyuyorum; benden gayrı sesler; bir kalbi olduğuna dair alametler veren insan sesi?!. duydum ya, penceremde güneş varmış ve içerisi hiç olmadığı kadar aydınlıkmış ve hicran bir ayraç değilmiş sayfaları arasında kalbimin?!. işte, ilk kez sularında fırtına yok, çırpınış yok, kırılış yok, kıyılarına çarpa çarpa akış yok, içimde sararmış ve kopmak küçük bir sarsıntı bekleyen yaprak dalına tutunuyor, nabzım atıyor ve ben sesini duyuyorum?!.

bahtın gün ışığı geçirmeyen, görmeyen dokuması mı çözülüyor; baktığım yerlerden uzak konuşan şeyler susuyor, susanlar dilleniyor, susarak karanlıkta büyüttüğüm kelimeler hayat buluyor, endemik çiçekler gibi açıyor, bahar bilmeyen bahçe ilk ilkbaharına mı hazırlanıyor?!.


içimizde bilinmez, çıkılmaz, çıkmaz dediğimiz yollar, gittiğimiz ve döndüğümüz yollar, dönemediğimiz yollar, kayboluşlar; bütün işler, bildiğimiz bilmediğimiz, bulduğumuz bulamadığımız yollar, gittiğimiz gidemediğimiz bütün adresler daha doğmadan kodlanmış sır defterimize, kalbimize.. baktığımız yol nereye çıkar, yolcu nerde gözden kaybolur, döner mi, gelen o mudur; her şey bir endişedir.. endişe, hayatın bilmediğimiz sırrının intacı; sır yoksa endişe de yok, “insan yek katre-i hunest ve hezar endişe” diyen bunu diyor olmalı?!. 


eğer beklediğin bir yolcun yoksa lelia; sözlerin tozlu, grî ve flû, yollar kapalı olmalı, ki kolay bulunmasın kapın.. ortalık ışıksız ve hep sis olmalı.. öyle seslenirsin, bastıramadığında sesini; içinde yankısının umudu hiç kimselere bırakılmış.. biri duymuş çok uzaklardan, bilmediğin yerlerden.. bir yabancı, lakin nabzını tutacak, kalbine kulak verecek kadar yakın etmiş kalbine, durduğu yerden; seslenmiş?!. çok uzaklardayken, görmeden seni, seni işaret etmiş kelimeleri; daha bakmadan başını uzatıp içeri, odayı, eşyayı bilir gibi tarif etmiş, sonra bir ses duymuşsun eşikte, ‘o’ demişsin, 'işte o!. hiç beklemediğim yolcu?!.'


işte, bir yolcun varsa yola bakarsın, yolcu gözlersin.. yolcusu olan da başka yerlerde eğleşmez..


lelia!. onca kelime yaktım, yine tek bişey diyememiş oldum bi kez daha, bak?!. ve sen alışkınsın buna!.

Perşembe

'kadehimi, çivisi çıkmış, kıyamete beş kala baş aşağı son hızla sonuna giden bi dünyada insanca yaşamak gibi bi imkânsızlığın üstesinden gelebilen yüreklilere kaldırıyorum!.

üç adım atamadan daha, dibine kadar yakalanacağım kahpelikler dünyasında, yaşamak gibi bir cehennemin, bi ara bi fırsatını bulup bi meşguliyet aralığından, derin bi nefes için kaçıp kurtulup, bi sokak iti gibi yalayarak iyileştirmeye çalıştığım derin yaralar almış, sahipsizlikten en ortalık yerde piç gibi kalmış ‘insan’lığımın bozulmuş sağlığına ve nereye gideceğini ne yapacağını bilmeyen yalnızlığımın hüznüne dibine kadar keder içiyorum!' dedi, gönül..

ben de ona;

la deligönül!. zırlayıp durma şurda lan, diktirtme belanı!. ne olmuş yani, insanlık uzunca bir süreliğine attâlara götürülmüşse, hâttâ ölmüş, öldürülmüşse?!. çok geçmez döner, dirilir; meraklanma!. hem nie ki bu panik şimdi, durduk yerde?!.

ne tuhafsın; olm, onbir bin mi, sekiz bin mi; artık her ne haltım yıl kadarsa insanlığın bilinen o tarihi, günümüze değin şurda yalnızcacık koskoca(!) iki yüz elli yılı kadarı bi savaşsız, istilâsız, katliamsız, işkencesiz, kıyımsız, kırımsız, kıymasız, ateşsiz yangınsız geçmiş hz âdemden bu yana, sen kalkmış gettii, getti getiii, getti güzelim insanlık, bi daa da gelmez diye, feryat figan yersiz yere cıyaklıyosun?!. hem şu insanlık denen şey dirilmese n’olur ki; neticede ölüm diye kesin bişey var!.

hani ölüm varsa kıyamet, kıyâmet varsa hesap, hesap varsa cennet var cehennem var, cehennemde "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" modeli, duymaz konuşmaz laf anlamaz zebâniler var, işin içinde zebâni varsa acaip gerilme; adaleli kol, şefkat şefkat kucaklarda kucak kucak, gerim gerim gerdirilme var, gerdirilme varsa şenlik var, şenlik varsa, ii adamların ellerine keyif kaavelerini alıp, sakin bi köşesine değil, şahâne tribünün şeref locasına başköşe bi konuk edilip çekilip olayı sahneyi bütün ayrıntılarıyla en güzel yerden gören bi seyir var!.

hâsıl-ı kelâm; ölüm iyi ki de var yani!. ya olmasaydı?!. limitsiz, sınırsız, hesapsız zulüm, ağır koku, nâmütenahî kokuşukluk, ölümsüz zâlimler, çok isteyip bi ölemeyen mazlumlar… ne çok kötü olurdu lan yaa, bi düşünsene?!. çok kötü!.

gönül, bak!. insan şurda bi, bi kimseye güvenemezse, bi de herkese güvendiğinde, ölürmüş.. bana iki de bir, “ben niye ölmedim lan bugüne kadar, anlamadım?!! oysa benim de elimde sigaram, önümde çayım, yanıbaşımda yine o mis gibi, güzelim yapayalnızlığım; yaram var aslanlar gibi kanıyor, derdim var delikanlıca bi güzel çekiyorum.. kanatmasız bi iki asil bûseden birini çekip, destelenmiş onca hatıranın çatlamış dudakları arasından ve kutsamadan acıyı, tam alnından da o kadar da öpüyorum?!. hayret yani!.

işte bak, benim de içimde bi göz, içimin o göz göz olmuş yaralarına bakıp göz göre göre çırpınarak ölüşünü, elimden tek bişey de gelmeden de çaresiz seyrediyor, ‘galiba ben, yavaş yavaş bi ölmüyorum lan beya!’ filan diyor..

o kadar da uyarıyorum hani onu; tıpkı sen gibi de lakin ipleyen kim?!
gönül!. canım benim!. caanım güzelim!. bak, deme sakın şurda şöölesi, ‘insan içmiycekse, sigara yani, bööle sadist bi dünyada nie bi inek gibi yaşar ki aga?!’ türüsü şeyler?!. deme yani!. hani sen, bööle son derece abuk düşünüp, subuk konuştuğun zaman, yani şu son derece abuk düşünceni, şöyle son derecede de subuk da bi şekilde dile getirdiğinde, böyle diyen birinin yahut bi gönlün normalde ölmesi gerekir, di mi?!.
ama öyle olmuyor işte lan gönül, ‘bi öliiim be, bi aaz tadıyla şurda bi bea!’ diyince ölünmüyor, bi ölmüyosun, bi türlü ölemiyosun işte!.

ölemiyosun yani sonuçta.. işte, sonuçta böyle bi dünyanın eline doğup da ama bi adam gibi huzurla ölemeyince de acaip gergin, tahammülsüz, çekilmez, son derece antipatik, asozyal(!), sosyopat bi sıır biri olup çıkıyosun..

bilmiyorum gönül, belki de şimdi ölmemelisin; sevmenin, sevilmenin ne olduğunu bilip anlamadan.. bu yüzden, yeryüzünde sen gibi, yaşayan fosil bi mahlûkatlardan çok deil bi tane olsun; başka da var ya da yok, olup olmadığından kesinkes emin olmadıktan sonra ölmemelisin bi.. işte, bunu bilmek için de, hemen her bi insan hüznünün arkasından yürümeli ama kimsenin hikâyesine de dokunmamalısın; hani bi anlamadan dinlemeden, bi huzura ermeden, huzurla yanıp da kül olmadan bi sıır gibi ölceksen?!..
ama nasıl olcak ki bu?!. hani bizzat sen, kendin ve o körolası bakarkör ruhun aldanmaya, ateşlere atılmaya, her insan hikâyesine yanmaya o kadar hevesli ve yanmak için o kadar da müsaitken, ‘ben!.. yoruldum artık, oynamıyorum ve şayet bi sakıncası da yoksa ve de mümkünse de artık ve de elbet müsaitse de şartlar ve durum şâyet, yanarak yaşamanın o olağanüstü lezzetinin sihrini de bozmadan tabii, hayatın bi kenarında kısık bi ateşinde pişebilir, vaktim geldiğinde de müsâit bi zamanında ve yerinde dünyanın; hayattan inebilir miyim?!’ diyebilir misin?!.
..

lan gönül!. bak, en mahrem, en korunaklı bireysel alanını yağmaya açıyosun, ona göre!. hani senin, şurda uluorta, uç uçuk şeyler söylemekle yaptığın şu dangalaklık bi kendi kendine gelin-güvey oluyor olmaktan başka bişey değil.. oysa sen, allah korusun yani, bi megalomanyak narsist filan da değilsin ööle!. hayata daha aklın ilk erdiğinde bi öpüp öldürmüştün narsist yanlarını; içinde bırak bi şekillenip yeşillenmeyi, daha embriyo bile değilken.. işte bu yüzden de şurda yaptığın şu dallamalık, allahın bi tek kulunun bile umrunda değil!.


yani ki, gönül; senin şu sığırlığın kimsenin bi haltına yaramıycak ve tek bi sığırlık spekülatörünün bi yerinde olmayacak bişey!. öyle yani!.
..
(gönül cidden kafayı yemiş!.)

temennâ

 bana asil bir ölüm dile zeldâ; şöyle fiyakasız, merasimsiz, en kimsesizinden!.


Pazar

sonra işte...

sonra zelâl... sonra yazarsın işte, yeniden.. dayanamayıp, katlanmayıp sancısına..

garip tevafuklar ürkek şaşkınlıklar doğurur.. tuhaf bir karışıklık yaşar insan, tatlı bir ürperti sarar hisleri.. anî çarpıntı, hoş bir baş dönmesi, önüne geçilemez bir titreyiş gelir, el ayağa dolaşır, kafa gider, akıl tutulur..

göz görmez, kulak duymaz, idrak kendinden geçer, ân ile irtibat kopar, hatlar kesilir, zaman uykuya dalar, mekân savrulur, ‘evvel’ ‘sonra’, ‘sonra’ ‘önce’ olur, vakit gece mi gündüz mü, gökte güneş mi var ay mı, mevsim kış mı bahar mı, yağan yağmur mu, savuran rüzgar mı, sevinç mi, heyecan mı, bilmez?!.

bildik sesler kesilir, alışık görüntüler kaybolur, bakışlar nereye konacağının derdine düşen kuş, yerçekiminden bağımsız, olmadık uzaylarda gezinir, dil ne dediğini bilmez, söylediği anlaşılmaz, kelimeler kekeler, anlamsız sözcükler havalarda uçuşur, irade hükmedemez, saçmalamak kavramı hayatının gelmiş geçmiş en sevimli, en uçuk hâlini yaşar..

bir muhayyel isim, bir muhayyel resim.. hiç beklemedik, hiç beklenmedik yerde gelince gerçek masal olur, masal gerçek;

susan dillenir, dillenen susar, oturan yürür, yürüyen koşar, koşan düşer, sular tersine akar, balık kavağa çıkar, martılar kıyıya vurur, öküz trene bakar, kelebekler uçuşur göğsünde, kuşlar koroya başlar, ağaçlar ayaklanır, çöl maya tutar, deniz dağ aşar, deve iğne deliğinden geçer, az gider, uz gider, dere tepe düz gider, pire Kafdağı’na varır, yakın uzak, uzaklar yakın olur;

ne varsa zaten karışık, daha beter kördüğüm…

Çarşamba

"aldırmadan gidemiyorsa, aldırmadan kalmayı bilmeli insan, çünkü henüz icad edilmedi, anlamayana anlamayı öğretecek bir lisan", neruda

...

gönül diyo ki...
insan sokaktaki pavarotti bozuğu, basbas, bambas, basbariton anırtılara, insanı insanlığından edici cıyım cıyım ciyaklamalara bakınca ırzına geçilen kulağının bozulan psikolojisini tedavi için operaya yöneliyor..
operasever bi ademoğlu hiç olmasam ve hiç anlamasam da çivi çiviyi söker deyip, operaya, eğitimli terbiyeli seslere yöneldim, reklâm olur diye adını da söylemiyorum; bi radyoda sabitlediğim bi kanaldan arya dinlemeye başladım..

vurgun yemiş bi dalgıç, kan basıncı normale döndürülmeden öyle hemen pat diye su yüzüne çıkarılmaz; belirli derinliklerde belirli aralıklarla bekletilir, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş çıkarılır hayat ışığına..

işte, ne çok 'hiç kimse'yiz biz ve ne çok 'hiç kimse' var!.
her biri, henüz tüm sayfaları çevrilmemiş, açılıp okunmamış, gönülden gönüle aktarılmamış birer meçhûl hikâye, birer meçhûl cilt..hayatın yüreklerine dokunduğu yerlerde, raptolduğu cildinden kopup kendi kıyılarına dağılıvermiş fasiküllerinden dökülen satırlarından yüreklerinin girizgâhlarına buzlu, buğulu camlar ardından bakar gibi bakıp, görebildiklerimizi anlamlandırıp, hüzünlerini, aşklarını, acılarını süzdüğümüz, her biri tam göğsümüzden, bizden, bu topraklardan hikâyeler.. her biri kendi kaderini yaşayan, yaşarken yazan, yazmakla yüreklerinin kıvrık uçlarını utangaç bir tevazuuyla açıp, önümüze serdikleri yürek sofralarından hayata bakışlarını, aşka aldanışlarını, şiirlerini, şarkılarını hatıralarını tatmakla gizemli ülkelerine keşif yolculuklarına çıktığımız, kişiliklerinin, anlamlarının şahidi oldukça yolculuğumuzu sürdürdüğümüz nice meçhûl kalem.. onlar, hayatın karmaşası, mahşerî dünya kalabalıkları içinde, her biri kaderinin yörüngesinde bi başına yol alan, en kuvvetli gözlem aygıtlarının merceklerine düşmeyecek, en geniş açılı objektiflere takılmayacak, en keskin gözlü kadrajlara dahi girmeyecek, evrenin en uzak köşesinde, parmak uçlarında olmanın dayanılmaz esrikliğinden hep uzak, kimselerin “işte o!” demeyeceği en uzak yıldız kadar belirsiz olacaklar belki; belki hiç dikkat çekmeyecekler..
lakin, ciltlere sığmayacak hikâyelerdir ‘hiç kimse’lerin hikâyeleri; elden düşüp kütüphane raflarında nemlenmeye terk edilmeyecek, yazılmamış kitaplarda yaşayan…

geceye kar düşer leylâ...

biz hep üşürdük..

...

işte zeldâ, ne diyeceğini bilmeden söze başlamak zor; ki en az ne dediğini bilmemek kadar.. lâkin seninle kelimelerimiz aynı; hangi istikamete yönelirse yönelsinler, aynı hüzün çemberinde.. aynı yöne yönelseler birlikte yürüyorlar, omuz omuza, zıt istikametlerde seyretseler, karşılaşıyorlar bir yerde, bir noktada, bir zamanda.. bunu kelimelerinin yolunun, kelimelerimin yoluna çıkışından bildim, zaten de 'insan' da "kelime"ydi ya hani..

...

işte ben, ‘yolculuğun buraya kadar nezir!’ derken kendime, içimde yine aynı ateş yağmuruna düşen o kelebek, kanatlarının yanışına bakıp, kandırıp kendini ‘bir rüyaydı, bir vehimdi’ demeyeceğim bu sefer.. içimde yine o ölü şairlerin oluşturduğu koro; susmayıp hazin şiirler söylemeye yine devam edecek ve yine aşk ile..
insan serapa 'aşk'tır.. ve aşk, kalbi hâlden hale savuran, ne dediğini bilmez hâle getirendir..
'aşk olsun!' o zaman!.

Salı

lelia!.

... sen gibi değilim ben, sen gibi aşkı kutsal bilen; bilip, yerinden yücelerden yeryüzüne, candan kana, ruhtan tene, tere indirmeyen.. sen derûnî, lâhûtî anlamını olması gerektiği gibi bilirsin aşkı ve dahî eşsiz kıymetini, ben yerlerde süründürürüm, bağışla; alüfte gibi.. gönül batakhânemizde aşk bir alüfte..

‘ne’ ile arandaki fark dağlar kadar değil, yerle gök arası mesafe kadar.. bu yüzden eğilir kalbi kalbin karşısında, kaldırıp başını bakamaz yüzüne utancından.. baksa, oracıkta o ân geçiriverir kendini yerin dibine.. aşk yüksekte, 'ne' yerin en dibinde..

bilenle bilmeyen bir değil!. 'ne' ne buraya ait, ne 'öte'ye; ne öteyi yâr bilir, ne burayı yâran eder gönlüne, ne uzaklarda kutsal ateşine yanar, ne yakınında; dokunur, terine batar.. bi med-cezir, cerbeze, şiddetli sarsıntılı; bir hayat, kendine zarar veren, kanayan, başkasına kıyamayan, kendinden başkasını kınamayan.. bu dünyada yaşamak ki; susku-çığlık, itaat-isyan, günah-sevap, cennet-cehennem arası.. 
.. aşk göksel şey.. göktekini yere düşürüp sek sek oynayana âşık denmez..
işte,
hâlâ ne’yi "âşık", "adam" bilirsin?!. kalbin ne müşfik, ne yüce!.




Cumartesi

gönül diyo ki...

ölümün var olduğu yerde, aşk da mutlak vardır; her yok oluş bir varoluşa tutunma isteği, hâtta ihtirası yaratır çünkü ruhta.. baktın, aşk mor örtüler altında sıtmalı ateşler içinde titriyor, onu kucaklamaya hevesli kollarında derman bulamadın, ne tabip bildin ona şifâ verecek, ne mezarını kazabildin acını erteleyip, uzaktan bak biraz aşka.. hem uzaklık eşyâyı daha güzel gösterir, biliyorsun!. hani dağlara da uzaktan bakılırdı, heybetini anlamak için!..
yani uzak dur!.

Çarşamba

yeni yıl tebrii.. peşin peşin..


2019 mutluluklar getirsin!. getirmezse de koy gitsin!. sırada 2084, 3015, olmadı 37725 var!. gelirse ve ömrümüz yer ve yeterse, görürsek biz, tabii!.

Cuma

guugıl teyze'nin...

... kalçasına bi 'aşk ve yalnızlık' yazdım, son verilere göre yaklaşık 105 milyon küsur sayfa getirdi önüme?!.
bunlar birbirine ezelde kaynamış?!. yanlarında siyam ikizlerinin esâmesi okunmaz!.

yalnızlık bi nebze izah edilebilir bi şey; de, 'aşk' içinden çıkılmaz, acaip netâmeli mesele.. akıl işi olsa hani, belki azcık bi erer de, aşk kalp işi.. kalp de öyle basit bi cihaz da değil, çözülesi.. kalp dediğin sonsuz sınırsız sırlar yurdu bişe.. akıl hiç ermez yani..

Çarşamba

gönül diyo ki...


... biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir..

gönül diyo!.

fenâ bi durum

ilk gençlik yıllarımdı; toydum sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum!. kafka ile ömrümde ilk ve son kez içtiydik beraber; o sıralar elimdeki tek kitabını ortaya serip, aramızda bi ön mütalaayla “dava”laşıp, benim henüz davasını kendimle göremediğim geçmişimi meze edip..

biriyle oturup bi “dava”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lakin biz daha da ileri götürdük işi; kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı olacaktım..

sonra… sonra canımız sıkıldı, sayfalarıyla rus ruleti oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..
o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, aşinaydı ve hep hazırdı, ben beş kez, beş sayfada arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise, patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan, oldukça ıslaktı.. bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı..
zaten kırık kafamı kafka’ya daha fena taktım.. zaten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..

birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.

sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lakin hedefini sıyırdı, sıyırdım..
hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..

o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresinin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum..

'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidaydalar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk, ayaklarımı birbirine dolaştırdım yine gelmedi, o yıllardır hayalim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim o tek kurşun puşt çıktı..

o günden sonra bi daha da denemedim.. “dava”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme davasına dönüşmüştü, dünyanın.. insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dava” aramızda sonsuza dek kapandı..

aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya..
“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martısı önce anlamadı beni.. lakin ben onu iyi anlamıştım..

sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu, martılar o yüzden birikmişlerdi başına..

sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum..
ötesine de gerek yoktu zaten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdaya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.

şu 'bağlama'?!. aradaki şu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.