Pazartesi

gönül bidaa diyo ki...

mütevazılığımı yiyim!. ilkelim, dar görüşlüyüm, geri kafalıyım, kendimden menkulüm; ankadan başka kuş, hayattan zorlu yokuş tanımam.. utanmadan bir de kendim çalıp kendim(e) söylerim şurda.. bir Allahın tek kulundan bi iltifat beklemeyen, şu ‘karga gak demiş’ sesle düzenlenmesini bizzat yaptığım düzensiz besteler de benim, kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları, “bi baht-ı karayım kullar içinde” de demiyom, gülüyom hallarıma..

zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi akl-ı önce daha olmadığı için yeryüzünde, tek rakibim de kendimim.. bu demektir ki, şu erişilemez megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır..

'ne iş lan, hem ‘mütevazı’, hem ‘megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!' sorgu-tenkidimi de bizzat yapıyom, peşinen.. hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye.. zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarıp, yüzde yüz selâmete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom; "hem kel hem fodul"

anlıycaanız, hem kelim, hem fodul şurda!. ne güzel; ikisi bi arada, tara ve çık modeli!.


gönül diyo ki...

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm”

lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye.. nerdeee!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!.
bi tek sana!.
iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, viagra, büyültücü küçültücü spreye, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, teklif getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!.
habire spam düşüyo anlıycaan.. her ne halt demekse de şu spam?!!.
ondan çok düşüyo yani!.
sahi spam ne demekti?!. “sıpam” gibi bi şey mi?..
uzun zaman boğuştuktan sonra, sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutum..

kısacası, sıpam kadar sevemedim şu "spam"ı!


Çarşamba

en çok da yalnızlıkta susarmış insan

... öyle diyolar.. eğer de böyleyse ben büyük yalancıyım, çünkü çok konuşuyorum ve en çok değil, tek sözünü ettiğim şey de “aşk”, “yalnızlık” ve “susku”..
insan genelde kendinde olmayan şeyden söz edermiş en çok; hiç anlamadığı, ama en çok lafını ettiği şeyden.. buna göre de, sözün özü; hem yalancı, hem ağlak!.

yani kısacası;

‘yürü git lan!.’

Salı

sevgili, sanal ‘dün’lük!.

‘yazmalıyım!’ dedim sana kıvrana kıvrana ve döndürdüm durdum dilimi sağa sola, sınırsız imkânlarının ihatalı hisarından içeri nüfuz edebilmenin yollarını arayıp durdum; bir gediği, bir kapısı var mıdır acep, cürmümüze münhâl diye..

buldum da… tarama cihazı diye bişeyi varmış…
ardından siyah inciler gibi harfler döken, mis gibi mürekkepli, eski dolmakalem, güzelim el yazısı, ‘ipek tozu’ndan mamûl, âherli kâğıdın imaj diye bişeyi falan alınıp, sanalın yüksek de müsaadeleriyle; öyle kaydedilebiliyomuş..

yani, bi şekilde bi yol buldum bulmasına da, tam da içeriye adım atacağım, yine tuttu şu bildik ‘ilkel’lik, ‘eskikafa’lılık hastalığım, âniden..
başım döndü, içim bulandı.. korkarım doğuştan tutulduğum şu ‘aptal hastalık’ modernizmin fevkalâde steril sınırlarına da (b)ulaşa, kalın, yüksek, muhkem ihatalı, ‘eski’ye, ‘geçmiş’e yasaklı duvarlarına dayana, yıka?!.

farkettiği yerde de yaşatmayacağını da biliyorum..
yani; belaya tırmık, ecel(im)e el ense çekiyorum; bit pazarına nur yağacak olma tehlikesi pahasına, ‘eski’ye rağbet ediyorum..
zaten de öküzün ahmağı kasabın bıçağını yalarmış..
fakat, işte;

“geçmiş güzeldir” diyo bi ârab atasözü” ve ‘mâzî’ de unutmaz, uyu(t)maz, susmazmış!.

o zaman; "festina lente"

bir kimsenin, bir şeyin kemâle ermesi, onun başladığı yere dönmesidir-bir sûfî
(kaç sefere çıktık, kaç kez geri döndük fakat doymadı hiç ruhlarımız.. çünkü kıraç ve çorak topraklarda sürüdük adımlarımızı.. üstelik bazı yolculuklara teçhizatsız çıkılır diyerek, yalınkılıç düşmüştük ya yola.. baktık ki ne bir yudum suyu var murdar olmayan, bu yolların, ne bir lokma helal ekmeği..)
ol rivayettir ki, balıkçı balıkçıyı uzaktan tanır, yolcu yolcuyu bilir ve aynı yolda yürüyenler danışmazlar birbirlerine.. oysa aynı yolda ve bir başka yolda gidenler gibi, bilmiyorlar benim gittiğim yolu.. bir yolu yürürken ben, hep ‘dağlar nerede?’ diye sormak istiyorum, dağı gören yok, ‘yağmur yağmaz mı hiç buralara?’ diyorum, ömrü boyu saçak altında durmuş olanlar, istihzayla bakıyorlar yüzüme.. bak, elim üşüyor, ocağa bir dal meşe at, birlikte ısınalım diyorum; randevularını, iş yemeklerini, toplantılarını ve ‘yüksek değere haiz’ evraklarını, süper projelerini, doymak bilmez iştahalarıyla, yaldızlı ve füsunlu ve fakat sonlu ve geçici nimetlerin yansıttığı parlak ışığı gösterip, geçiştiriveriyorlar..

gözleri olan yok bu şehirde, baktıklarımdaysa derin bir karanlık.. çocukluğumun kitaplarının cinali’sinin bile daha anlamlı bir hayatı vardı; babası ona at alır, o da ona yem verirdi.. atı tanıyan, peşinen rüzgârı, özgürlüğü ve asaleti tanımış olurdu zaten.. atı olan, ona hürmetten fırıldak gibi dönmez, gönüllü kölelikten tiksinir ve soysuz bir it gibi davranmaz ihtimâl..
kim göğsünde deli bir tay, kızıl bir kısrak, yeleleri doğudan batıya uzanan bir küheylân taşıyor bu şehirde, bilmiyorum.. bilmek isterdim oysa!.

ömür 'uzun', yol' kısa', menzil 'yakın'.. acele et; yavaş yavaş!.

yumruk kadar kalp...

yumruk kadar, fakat can sarması bir kalbin anlaması aşkîliği nispetince.. 'aşk', anlamak gibi büyük ve ağır bir yükü getirip kalbin kapısına bırakır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..

sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..

izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..

Perşembe

"yalnızlık" dedikleri...

“yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına.. oraya, sert ve sağlam bir havanın estiği yere.. senin yazgın sinek kovalamak değil” demiş o alman delisi..

demek seviyo ki yalnızlığı, yalnızları öyle diyo!. bi ‘yalnızlık’ gördüğünde yanıbaşında kayıtsız kalamıyo, bi yalnız gördüğünde yalnızlığına sataşmasa onun yalnızlığı da çatlıyo ortasından, yaklaşıp bakmasa, sormasa niye diye, canı yanıyo?!.
bu işin ucunda fena terslenmek de var, ama olsun; her yalnız tersler yalnızlığına sinsice olmasa da sessiz yaklaşan bi başka yalnızlık gördüğünde ve elbette de niyetini anlayana kadar..
neyse!. işte o da kucağında emzirerek büyütmüş katilini işte, onun yalnızlığı da göğsüne bastırdığı, kanatarak emzirdiği, doymak bilmeyen quasimodo, onun da kendini dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bi biri, bişeyi yok; ve yok yalnızlığına tutsaklığında gelip bulacak, bi tas su verecek bi esmeralda’sı?!.

yalnızlık yalnızlığı besler, ağlamak ağlamayı, yazmak da yazmayı.. yalnızlık sonsuz kelime üretiyor, kelimeler çoğaldıkça da artıyor yalnızlık.. ve yalnızlık fena söyletiyor.. meselâ bi “yalnızlık” yazsak şu guugıl teyzenin kalçasına, milyar trilyon ‘yalnız’ ve ‘yalnızlık’ getirir karşımıza.. 
başka bişey söylüyor olmalı, ya da ben böyle anladım; “yalnızlık = kelimesiz kalmak” diyeni.. içimizden bi başka biri de “susmak en büyük hâlidir aşkın!”.. “öyleyse” diyor, “… aşk yine istisnasız yalnızlığa, yalnızlık da suskuya çıkar” demekle belki de arayı bağlıyor..

yalnızlık yalnızca kendiyle çiftleşir.. erselik bişe, partenogenes; 7/24/365, kendi kendini dölleyen, bi ömür habire hamile bırakan kendini, yeni yalnızlıklar doğurmak için..
pek doğurgandır yani yalnızlık; hep kendini doğurur.. ebesi de kendidir; kendi elleriyle doğurtur kendi yalnızlığını..

gururludur da yalnızlık, kıl aldırmaz meselâ o hep havada burnundan, bırak tek tane bi kıl çekebilmeyi, yere düşse eğilip almaz gururundan.. o kadar yani!. ama;
kuru kuru da bi gurur, guru guru gurur, “guru guru gurbanın olim!” bi gurur!.

yalnızlık’ içi doldurulamayan kelime-sonsuz kavram..
hakkında yalnızca kendimizi bağlayacak çok şey söyleyecek kadar da, kendimizce çok iyi de tanıyoruz onu.. bundan bir fazlasına bir kelimelik dahî bir şerh koymakla üstüne doymak bilmeyen bir canavar yaratırız ancak; avladığımız değil, bizi avlayan kelimelerle..
belki de tam da burda, ‘allah kabul etsin cümle yalnızlıklar’ımızı diyip kapamalı konuyu?!. ama, öyle kolayca kapancak bi konu da değil, fazlasıyla netâmeli!.

işte, yalnızlığı kiminin ‘beyaz atlı, tek prens’i, kimininse, hani de şair demesi; ‘pasaklı kontes’i!.

lan niçe!. “yalnızlık” falan dedin ya, böyle uç uçuk ilintiler kurdum da, kendimce sanki ben de pek haklıymışım gibi geldi bana?!. sen ne diyosun?!!

Salı

sevgili güzün apla!.

biliyorsunuz, size yıllardır sorunlarımı açarım, sağolun var olun, siz de yakından ilgilenir, çözersiniz!. yine çok ciddi, hayatî derecede mühim bi sorun meselem var güzün apla; 'yorum' meselem!. biliyorum, şimdi "sen de amma sorunlusun be evlâdım, habire sorun getiriyon?!. hem yorum da ne, insanın yorum diye bi sorunu mu olur?!!" dediğinizi duyar gibiyim ve çok da haklısınız!. insanoğlunun ve kızının genel olarak böyle bi sorunu yok, 'yorum' özel bi sorun, benim sorunum!. zaten de özel olmasa size getirip neden meşgûl edeyim, değil mi?!.

biliyorsunuz güzün apla, töbebillah ve hâşâ da bi yazar neyi olmasam da hakikaten iyi bi okurum ben, hakkaten da sıkı yazan, çoğu da kendine yazanların kıyıda köşede kalmış ne kadar günlük sayfası varsa bulur, ciddi okur, nadirattan da olsa bağzı yazılara konuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi dökerim, dayanamayıp; ama ürke korka, tırsa tırsa, utana sıkıla da..

müsaadeniz olursa arz ediim güzün apla!. geçtiğimiz epey bi zaman önce başıma bi bişe gelmişti benim o kronik 'yorum' sorunum yüzünden.. şahane bi yazı yazmıştı biri.. üstündeki bi kutucukta “yorumunuzu buraya bırakabilirsiniz” diye bi not da mevcuttu.. sanırım bundan cesaret almış, ben de bi düşüncelerimi bi döküiim diyip, ama bi yandan da Allaha da sığınıp bi iki satır bi not düşmüştüm altına;
ama… hay eşşek depsindi, yazmaz olaydım!. kıyameti kopardı.. bi zılgıt, bi fırça, bi hakaretler, demediğini bırakmadı; yok ben kim miymişim, kim oluyomuşum, niye de gelip yorum bırakıyomuşum, orda ne demek istiyormuşum, falan?!.
bakın, şurda ekmek musaf çarpsın ki bak güzün apla, walla da bak bi kim kimse değildim ve bişe de demek istememiştim; sıradan ama sıkı bi okur olup ve sadece de yazıyı çok beyenip, bayaa da bi etkilenip, yazıyla ilgili ve aynı minval üzre, duygu ve düşüncelerimi bırakmıştım acizane.. durum böyleyken, durduk yere yazı sahibinin/sahibesinin güzel kalemi, enfes Türkçesiyle; o enfes yazısıyla hiç mi hiç bağdaştıramasam da fırçanın kralını kraliçesini prensini prensesini yemiştim daha o dakika..

o günü hiç unutamıyorum güzün apla!. hayatımın en kötü olmasa da, kendimi çok kötü hissettiğim günlerinden biriydi!. bi kötü olduydum, bi kötü olduydum, sorma!. kendimi çok fena aşağılanmış hissettim.. aylarca hâttâ yıllarca geçmedi yediğim fırçanın etkisi, tek kelime yorum falan yazamaz olduydum hiçbi yazıya..
hatırladıkça sanki dün olmuş gibi, hani de “istikbaline baktıkça titreyen mücrim gibi”; hâlâ da tir tir titriyorum..
yani o günden beri bende acaip bi ‘yorumofobi’ oluştu.. o gün bugündür çok tırsıyorum okunası bulduğum yazılara yorum yapmaktan..


güzün apla!. yine deli gibi okuyorum günlük sayfalarını, ama nası da sevdiğim bişeyken, çok da isterken bi yorum neyi yapamıyorum, çünkü yediğim bini bi para zılgıt geliyo aklıma, insan görmüş asosyal bi kutup ayısı gibi kaçıyorum yorum yapmaktan..
“madem de böyle acaip bi tepkiyle karşılaştığın menfur bi olay yaşadın, yorma o zaman evlâdım!.” diyceksiniz biliyorum, ama ben sıkı bi kalemden çıkmış, adam gibi yazılara yorum yazmadan da duramam ki, yorum yazan yerlerimde şirpençe çıkar emîn olun!.

ne yapmalıyım, bilmiyorum güzün apla!. lütfen bi çıkış yolu gösterin, çok çaresizim!.

gönül diyo ki...

... ‘biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal inei-öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir’
tek bişe anlamadım sözlerinden ama, gönül böyle diyo kestirmeden gidip..
sanırım aslında demek istediği;
birinin bi yazar bi şair, bi iddiası neyi, dolayısıyla birileri gelsin, uğrasın, okusun derdi de olmadan, kendine çalıp kendi söyleyeceği, kendi dinleyeceği, kendini dinleyeceği, şu sonsuz sanal dünyada sebil bi ‘günlük, bilog’ sayfası edinip oraya yazıyor olması..
bi başka ifadeyle, bu sayfalar;
bi kimi kimseyi de bağlamadan, kişinin dilediğince karalayacağı sınırsız bi şahsî duvar, 'bilog'u geldiğinde içine gönlünce 'biloglama' imkânı veren, uçsuz bucaksız bi arazidir..
‘kimse üstüne alınmasın şurda, kendime yazı(lı)yorum!.’ modeli bişey yani!.
tüm bunlar aynı zamanda 'marifetsizsen hayatta, doal olarak bi iltifat neyi beklentin de hayatta olmaz!.' anlamına da gelir..
...
hangi gaste, dergi ya da bu tür başka bişey, hiç de bi yazar-çizer olmayan bi ‘yazar’a kapılarını ardına kadar açıp, köşelerinde bi yer ayırıp, böyle boş beleş bi imkân sunabilir ki?!.
bu insancıl yaklaşımları, üstün, üstelik de meccanî hizmetleri için fena kutluyorum kendilerini burdan!.

Pazartesi

sonra, sustuk..

... isyan ateşi, 'insan' kaygısı, yaşamak acısı, ne varsa biriktirdiğimiz içimizde, içimize kusar gibi sustuk..

hedef gözetmeksizin, salvo sallamalar..

kendimle iyi kafa yapıyor, iyi de buluyorum.. insan kendiyle dalga geçmesini bilmeli; yaşamaktan yıpranıp gün gün de eksilen çeyrek aklım böyle diyor..

niçe, “herkes sevdiğini öldürür ennihâyet!” demiş!. sahiden de böyle değil mi?!.

ama hiç sevmediğini daha çok öldürüyo!.
meselâ, kendi wudubebeğime kendim batırıyorum dilimin en sivri yanının en keskin kelimelerini; tam kalbine ve ama kansız.. her gün, günde milyon kez yaparım da bunu zavallı gıkını bile çıkarmaz..
alışıktır yani.. gerek duyup bişey diyceksen eğer, esirgeme bu yüzden sen de en kanlı, en zehirli, en keskin kelimelerini.. ve pekâlâ da muktedirsin de buna!.
kelimelerinin göze göz dişe diş, kaçınılmaz vuruşmalarda, gerektiğinde nasıl da kan dökeceğini iyi bilen, kınından sıyrılmış keskin bir kılıç, dokunduğunda nasıl da zehir akıtabilecek bir bıçak da olduğunu biliyorum.. 
bir kehânet de değil bu; dilin sen dilediğinde nasıl da yakıcı kelimelere hazır.. bunu hissedebiliyor, anlayabiliyorum..
bu kadar değil elbet!. sanki adım gibi bildiğimden sanki emin olduğum, sanki de hiç yanılmıyormuşum gibi hisse kapıldığım bişe daha var; en ölümcül yaralara merhem, hayat iksiri gibi kelimelerinin de olduğu, dilinin bi prenses lisanı kadar zarif, anne gibi müşfik, bazen onun da ötesine geçmesi gereken zamanlarda anne merhametinden de elzem bir cerrah neşteri olduğu hissi..
yani; hepsine eyvallah!. hadi!.

Çarşamba

daha onaltıydı...

... hayatın vızır vızır otobanında ne ölümlerle ne harmandalları, ne misketler oynadıydı..

korkusuz, kıvırmasızdı; ne korkuyu ne kıvırmayı öğretemedilerdi.. zaten de zavallı gariban anasını hayatın en dip yerlerinde, uçurum kıyılarında dolanıp, bilmez korkusuz, en tehlikeyi dibine kadar yaşamak gerçeği öptüydü; zekâ kıtlığından değil, aşırı serseri, yöneltilemez bi ruhtan.. ama aynı zamanda, duyduğu ilk ‘insan’ sese koşacak imkânsız da bi salaklıktan..
böyle bi salak olunca, hep birilerinin oyuncak ayısı olursun; soğuk korkulu karanlık gecelerde ihtiyaçları olduğunda, aramaya da gerek yok, hemen ellerinin altında; bulur, sarılır uyurlar mışıl mışıl, gün ışıyıp korkuları gidince de, bi dahaki ihtiyaçlarına dek kaldırıp bi kenara atarlar.. bu, mecaz falan değil, gerçek anlamda 'bazı insanoğlusu azcık da puşttur' demek..
ve;

ele avuca gelmez, boyun eğmezken sırf şu angut 'insan sevgisi', orozmu 'romantizmi' yüzünden birilerinin oyuncak ayısı olmuşlara ben kadar da üzülen yoktur..

Cuma

güzün apla'ya açık mektup!.

rüyamda rüya gibi bi sevgilim vardı güzün apla, adı da 'rüyâ'!. kendisini doğru dürüst bi göremeden daha, rüyamda terk ettiydi beni.. sonra, duydum ki en yakın arkadaşımla, en yakın bi zamanda, en yakın bi yerde dünya evine giriyomuş.. etiler’de eltimlerin hemen yanında ev bile tutmuşlar..
ona tıvıttırdan, taverna müzüğümüzün taçsız kralı ümit besen abimizin o çok ama çok etkilendiğim, koli koli selpak ıslattığım meşhur bestesi eşliğinde mesaj attım; “sevgilim!. nikahına çağırmazsan beni, inan çok kırılırım bak, âhım kalır terbiyesizim!” dedim..
hâttâ, istesin; şahidi bile olurum!.

ayıp etmiş miyim?!

Salı

zaalim bi prenses sevdim...

... adı 'aşk'!.

bakın prensesim, hayatı artık suçlamıyorum, dönüp kendime bakıyorum; gördüğüm yine hayata yabanî, dünyadan bihaber ilkel bi sıır, yine sobalık ya da zopalık bi ‘odun’?!!. yani daha önce de dediğim ve yine gördüğünüz gibi, iğneyi de çuvaldızı da kendime batırıyor, kendimi nodulluyorum şurda.. bu da kimseyle tek bi derdim, meselem yok demektir..

yalnızca koyunlar mı kendi bacaandan asılır?!!. sıırlar da!. işte, bakın gözünüzün önünde kendi bacağımdan asıyorum kendimi hayatın çengeline ve hem de artık insan içinde!. bakın, artık insan içine de çıkıyorum inimden!. artık kendi kendime konuşmuyorum yani!.
denedim, çok iiiymiş, insan kaçırıyomuş.. gören kaçıyo.. asosyal sosyopat ilkel görgüsüz kılıksız kaba serseri görünümlü tiplerden de kaçılır yani normal olarak, boynuna atlıycak değiller ya?!. çocukluğumuzda kız kaçıran diye bişe vardı, onun gibi..

böyle hem kel hem fodul olup prensesim 'aşk'ı yargılamak mı?!. töbe, ne yargısı, yargıcı, vargısı?!. hayattan tek bildiğim siyahın yılmaz müdafii neslihan yargıcı.. yani yargılama şööle dursun, nerdeyse yalvarıyoruz; niye de bakmıyonuz yüzümüze prensesim?!. gece demedik gündüz demedik, sırf siz dediniz, öyle istediniz diye çalıştık, çabaladık, çapaladık, şu çorak sanal aşk toprağımızı güllük gülistanlık edelim dedik yaza yaza, küllükten beter oldu?!. yani insan bi kafasını çevirir, ne bu gürültü, bu rezâlet, kepazelik, nooluyo burda diye bi bakar?!.

aşk apla!. elbet bilmez kimse kimseyi; de,anlamak dinlemek öğrenmek için hani, bi tenezzül buyursanız şuraya, bi iki dakikalığına bi ziyarette bulunsanız, bi acı kaavemizi içseniz n’olur yani, kıyamet mi kopar?!. buyuran yerleriniz mi ağrıyo, yoksa sosyeteye rezil mi olursunuz, yüksek yüksek tebaanız, etrafınızda pervane yakışıklı yalakalarınız, ne arıyonuz bu sokak serserisinin pis-pasak mekânında diye ayıplar mı?!. mesele serseri kılığım, saç-sakal karışıklığım, kayık tipim mi meselâ, bulaşırım diye mi korkuyonuz?!. korkmayınız prensesim, kendimden başkasına zararlı bi mikrop değilim, biraz ‘yaşamak’ özürlüyüm, o kadar!.

yani siz de?!!. bi peşin hükümlü olmayın, yüksek dilinizi bilmiyor oluşuma hamletmeyin şurda gak guk edişimi, kaba saba konuşuşumu.. dilerseniz saray dilinizle de konuşabilirim, ama sevmiyorum bunu, içten değil!. diyorum ki; siz de sevmeseniz?!.

yani, vardır sizin de içinizde azcık bi doallık, yani, özlüyosunuzdur siz de yağsız balsız kaymaksız yapmacıksız, içinizden geldiği gibi bi konuşmayı!. tamam, bi prensese yakışmaz makışmaz ama, hiç mi bişey ifade etmiyo sokak dili, hayatı, hiç mi merak etmiyonuz; n’apar lan bunlar sokak hayatında, ne yer ne içerler, ne konuşurlar, neye içerlerler, neye sevinir içerler, neye üzülür içerler, hangi havayı çalar ağlarlar, hangi havaya güler oynarlar?!.
tebaanızdan bihabersiniz, hiç umurunuzda deil de, niye de sokak insanı hayatını yansıtan romanlar hikâyeler öyküler okuyonuz gizli gizli, filmler seyrediyonuz, yapımcılar niye de bizim sokaktalar sürekli; setler metler kurup aylarca, dizi-film neyi çekiyolar, yazarlar çizerler dolanıyo duruyo, haftalarca aramızda yaşıyolar proje çıkarmak için?!. madem de bu kadar değersiziz, malzemenin kralı sizde deyip ne halt etmeye evlerimize konuk oluyo, soframıza oturuyo, ortadan kırıp bölüştüğümüz ekmeğimizi yiyip, aynı tastan su, aynı güzelim cam bardaktan mis gibi demlenmiş çay içiyo, koyu sohbete koyuluyo?!.

diyorum ki; yapımcılar sektörden sokaktan paranın anasını ağlatıyo, malın kralını götürüyolar.. gözümüz de yok; adilik yapmasınlar, adam gibi yansıtsınlar perdeye ekrana, yeter!.
çözmüşler ama işi işte sonuçta; hayat sokaktadır, sokak hayattır.. ve sokak 'beleşten para' demektir, sektör dilinde!.

prensesim!. balkondan locadan filmden romandan hikâyeden, öyküden senaryodan izleme, sokağa gel, korkma yemeyiz!. hem, hayatında görmediğin içtenliği bulursun burda!. hem, yaş şu yaş olmuş, sarayda aslâ sökemeyeceğin şu sokak dili okuma-yazmayı da öğrenirsin, doğrudan, kaynağından, fena mı?!. öyle kurs murs ders mers de icab etmez; sokak açık okuldur, ücretsizdir!.
hem, büyüğü küçüğü, yaşlısı genci, kadını kızı delikanlısı, tüm mahalleli, seferberlik ilan eder, belki bi yardımımız dokunur diye ellerinden geleni yapar, etrafınızda pervane olur kendinizi bi rahat hissedin, mutlu olun gülümseyin diye.. yeter ki sen bi azcık gir aralarına, azcık bi ilgi göster?!. insanlık bizde ölmez!.

lan seviyoz işte be aşkı!. ona prensesim bile diyoz şurda!. diyoz da aplamın umrunda mı?!. gerçi bi sokağa çekebilsem dikkatini, kendisini, düşer kesin!.

napçam lan ben bu sığır kalbi.. aşk maşk diyince bi türlü susmuyo işte, teres?!.

Cuma

kelimeler...

... hani hava apaçıktır, güneştir, beraberinde ayaz da vardır.. kar topluyor derler bilenler..
kelimeler de öyle.. gündüz kar toplar yüreğin, yağması için geceyi beklersin; ve o el değmemiş karın altında denklediğin kelimelerin, yazma cesaretin ve kararlılığının gündüz olunca hiçbir işe yaramadığını da görürsün..

gece kelimelere annedir de.. en içli hisli mektuplar geceleri yazılır çoğu..