Salı

başkent yağmurları

t.özlü, s.plath’a, n.marmara’ya;
müntehirelere..
ne gürbüz isyanlar doğacaktı bizden
grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma..

..

firûzan, sana önce, hayatımın belirsizliğine
kaderimin ilk şekli verdiği o ândan söz etmeliyim
yıllar öncesinden
hani kendimden o ilk yol ayrımımdan..

dostlukları sıcak, şipşirin, bir kenar mahallesindendim başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemizdi
ve uzaktan aşkları..

henüz on yedi'ydim, okul kapılarında toy bir öğrenciydim
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
ve değiş(tir)mem için tüm zorlamalara inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma işte bu yüzden geldi..

sanırım, bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
halkın şu gereksiz kalabalıklarından bir grubun
hariçten, okul içine kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o 'kibar' iknâ çabaları sırasında, aralarından öne çıkıp
üç gün öncesi, kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonlarını almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
hani sırf şu uzaktan bakıp platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
kız diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen, ona sebep bıraktığım
okulun, o en güzel, en balçık ve en militan kızıyla
hani, pırıl pırıl neslimi gözlerden sakladığım
o, uluorta trafiğe kapalı dar alanda
henüz oluşmaya başlayacak olan
zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana 'iyi' bir hâtıraya dönüşecek
‘sevgiyle’ sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım..

oysa o ilk tanışma töreninin hemen ertesinde
sert ve teşrifatçı arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf beni ‘ağırlamak’ için kurdukları ‘mükellef sofra’larında
nice cömert ‘ikrâm’larına mazhar olacak
tıka basa doluyum, tek lokmaya yerim yok desem de
ısrarlı tekliflerine eyvallah edip
son bir çelik çekirdeği belime zorla yiyecektim..

ama canımı asıl yakan bu olmayacaktı firûzan
şu ‘insancıl’ sevilmelerden daha çok koyan
yıllar sonra, hani hayat artık ucuzken
hani ben, derviş misali bir lokma bir hırka
ucu ucu(z)una yaşarken
acıyı da kutsarken azcık, azcık ucundan
anamdan bile sakladığım o şerefli basuruma
hunhar bir bıçak attırmak için bir ufak operasyonla
bugün artık oldukça sağlam neşterinden ziyade
zincir zincir hastaneler sahibi o kızın
o ‘müşfik’ hekim ellerine
bir garip tesadüfle kendimi çaresiz düşürüşümdü..

lakin, o zamanlar hiç inanmasam da, allah var; hiç de tanımazlıktan gelmeyip
yüzüme hiç kaçak kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin, ayağına düşenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalâde ‘ilgi’ye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip, hani yıllar önce, önce kendisinin
ve sonra inzibat kültürlü, omzu parlak, bol apolet abisinin
o onulmaz hasar verdiği zavallı cevizlerimin diyetini
utandım da isteyemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bi güzel oturan
o asil kurşundan da hiç söz etmedim..

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini
o zaman, belki birine biraz ilkel ve asosyal bir eş
ötekine serseri bir enişte olabilirdim..

firûzan, yine de nankörlük etmeyeyim şurda
beni, sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi
o meşum eylül'den sonra da cidden çok sevmişti..
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı o da, uzun zaman
o hiç boş kalmayan, hergele(n) meydanı
yolgeçen hanı misâli, kapımdan..

biliyorum, şunca zaman çok şey söyledim şurda firûzan
ne olur ürkme şu itici konuşmamdan
hani modernizmin o meşhur deyimiyle
bugün ‘ot bir hayat’ı şöyle tercih edişime
hani aşırı sosyopatlığıma, fena ilkelliğime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp da kınama!
fobi, nasıl ki mantığı olmayan korkuysa hani bilimsel dilde
ve nasıl ki azcık insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim değil mi?!

ben de severdim yaşamayı firûzan
hani geceleri bakıp ‘benim’ dediğim
o Şi'râ yıldızı kadar parlak ‘geleceğim’
ve nice güzellik kayarak gitse de göğümden..

o zamanlar, bilir de severdim hani
çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı, hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı ve baharı
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

firûzan, bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyanıma bir kafiyem..
ama her fanî gibi, benim de sırasını bekleyen bir günüm
herkes gibi, benim de son saatimde titreyecek bir kuyruğum
bir gün benim de alabildiğine tadacağım bir ‘ölüm’üm var
ve alt tarafı bu bir ölüm olacak, üzülme!.

bak artık bugün o dipsiz ve karanlık günlerin ilişmiyorum (f)aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
bugün, kavgasız-kararsız-desensiz-düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal(tıl)mış şu kırkbirbuçuk bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek, gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp son(umun) sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada, erkenden vedâ ediyor
ve masalımın sonunu sana
bir kez daha anlatmadan gidiyorum;
bağışla!.

Pazartesi

ayrık

sen gün güneş, neşe
sereserpe yazını seçmişsin hayatın
ben, karakışını
‘yaşamak’ girmiş aramıza..

sonra…
dünyayla arasına çöp almayan kalbim
bir akşam vakti, görünce
geceye benziyor diye
bakışlarını çekmiş içine
ok gibi
vurulmuşum..

yakılmış türküler gibi
yanmışım ki nasıl
gözlerin her şey demek..

Cumartesi

isimsiz ve adressiz..

"dost, kişinin ikinci kendisidir.”, hz. Ali

mutluluk, bazen koyu bir aşka düşüp, cân evinden vurulmak
ve düşürdüğü ateşte deryâları tutuşturmaktır..

bazen mutluluk
her akşam soğuk bir yalnızlık için döndüğünde trajik sığınağına sessiz
sabahında demir almak için yine kendinden
usul usul demir atıp geceye, sarılıp kendine
anne karnında cenin gibi, büzülüp
bir sessizliği örtüp üstüne
sığındığın yatağında öylece gecelemektir..

mutluluk bazen
gönlünce kederler büyütüp odanda
ve pencerende menekşeler
kar beyazı kedine dokunmak, ağlamaklı
dökmek için içini, bir ezgi mırıldanıp
bitiremediğin bir şiire beste aramak
bazen açık tutup, sıcak zamanlardan kalma, lambalı, fildişi tuşlu radyonu
eşlik etmek bir özlem şarkısına
ya da bir gurbet türküsüyle giderken uzaklara
biriktirdiğin buğu bulutlarını sessiz sağanaklarla
gözpınarlarından yanaklarına indirmektir..

(mutluluk
uzak bi geçmişte, soğuk ve ıssız bir saatinde, Ankara garında
İstanbul ekspresiyle hiç gelmeyecek olanın yolunu gözlemek
bitap düşüp sonra
sabahın ilk seferini bekleyen yorgun banliyö treninin
uyuya kalıp son vagonunda
gün ışıyana dek, rüyanda, beklediğinin geldiğini görmektir)

bazen mutluluk, elinde soluk bir kandil, dünyanın öte ucu yollara düşüp
sevdiğini köşe bucak aramaya çıkmaktır..
bazen de mutluluk, kabullenip tüm gidişleri
elinde bir ıslak mendil; buruk bir vedâya el sallamaktır..

mutluluk bazen
unutamadığın bi ismi dudağında ıslatıp, fısıltıyla anmak
tuvalinde yarım bıraktığın resminden hâtırasına bakmak
masanda hep hazır, sararmış sayfalara
bir ayrılığın hikâyesini damlatmaktır..

bazen mutluluk
berrak bir suya durgun gözlerle bakarken duyduğun huzur
tarifi imkânsız bir duygudur..

mutluluk bazen
yaşama dair, karınca kararınca direncinin tükenmeye yüz tuttuğu yerde
içinde bir umudun filizini bin bir emek yeşertmek
bazen, şehrin en işlek caddesinde, akşamları yürürken yapayalnız
yahut otururken deniz kenarında bir çay bahçesinde
hiç tanımadığın yüzlerde
yüzündeki gizil kedere bakacak
gözlerindeki derin hüznü yakalayacak
bir heyecan, bir titreyiş; bir içten bakışı aramaktır..

ve mutluluk
önce kaybedip, yıllar sonra bulduğun
müşfik ateşler gibi; yakmayan, iç ısıtan
bir eski dostun gelişine için için sevinmek
en güzel gülümseyişle ona
"iyi ki varsın!" diyebilmektir..

Cuma

bir adı yok..

yazmak kimine göre tutku, kimine göre çaresizlik.. yazmak, sesini duyuramadığın kapıları çalmak, sesine ses alamadığında kendi içine dönüp sessiz çığlıklar atmak, ağlamaklı yüreğine sığ(ın)maya çalışmak; yazmak sus(am)ak... şunca zamandır yapmaya çalıştığımız şey kalbimizi tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize, birilerine, ya da birbirimize yazarken.. bir sardunya saksısına, göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?. insan, tabiattaki hangi varlığa baksa kendisinde noksan olan bir 'tamlık' görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlık… tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş yalnız âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş.. besbelli birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde bir hassa ile, bütün o sesleri ince bir mizandan geçirir, böylelikle kimlerine kayıtsız kalır, kimine bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana, fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, 'işte!' demiş; 'dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu!'.. gerisi 'her şey'miş.. 'her şey' sözcüğüne sığabilen 'her şey' kalmış geride; ve o nispette 'her şey' sözcüğüne sığmayan 'her şey' onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, her şey sözcüğüne sığmayan o 'her şey'in içinde gizli, 'tek bir şey'miş; aşk!.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu, çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış.. bunun için, bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere.. sözün en zor yerine geldik, hep kaçındığımız, hiç itiraf etmediğimiz yere; aşkın en saf ve zehirli hâline.. kâinat 'aşk', insan 'aşk'tı.. yaşamak 'aşk'tı, ölmek 'aşk'!. biliyor anlıyor, o oranda da acı çekiyor, ıstırap duyuyor olmaktı aşk.. ona yüklenen milyarlarca anlam, sonsuz tanım içinde kalbin kendince diyebildiği tek şey 'delilik'.. 'delilik'ti işte 'aşk'!. gece… bir ‘deli’, orda, bi başına öylece duruyor, sahilde; bir karaltı gibi.. dilinde şarkısı: içinde rüzgârları bile üşümüş..

Çarşamba

yalnızlık...

kim ne derse desin, sözünü en çok ettiğimiz şey yine "yalnızlık"!.
annem de, sağolsun; beni düşünüp, hayatta bi yalnız kalmayım, yanımda gardaş, yolumda bi yoldaş olsun diye yalnızlığımı da doğurmuş yanıma..

yalnız, o benden bi sn. evvel doğmuş!. dolayısıyla, doğal olarak büyük biladerim olur kendisi!. oysa ben, başka bi anadan doğmuş bi yalnız, yalnızlığıma eş bi yalnızlık isterdim, yanıma, yanına..
kısmet işte!. nasipten ötesi yok!. çaresiz, yola böyle yalnız, yalnızlık; devam!.

fantezi

bi bardak ilk dem sabah çayı ve yanında bi dal sigara, bazılarını fethin en kolay yoludur..
(bi sabah, uyanıp gözlerimi açtığımda, başucumda, elinde bi bardak çay, bi sigara; gülümseyerek bekleyen birini bulduğumda, kim ve ne olduğunu, beni nereye götürdüğünü sormadan, arkama bile bakmadan onunla kaçacam lan!. kaçmazsam da ahan da ne oliim?!!)

sayıklamalar

gelse diyorsun, baktığın pencerenden
radyonda serap mutlu akbulut “hatırım için” derken..
çıkıp gelse, sokağın köşesinden
ay bir parça eksikken yüzündeki tülden..

gelse; kar düşmeden dalına
saçların üşüyüp, düşmeden
beyaz bir şal gibi, omuzlarına..

...

bekletme, üşümesin ocakta çay
dilde kelimeler
bekledikçe daha üşür ateş
soğuk külünden..

temennâ...

(şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var)
allah kabul etsin cümle yalnızlıklarımızı!.

Pazar

"el-intizâr, eşeddü min-en-nâr";

beklemek, ateşten şiddetlidir.. "dile kolay; kaç yıl?!" der insanlar, takvimlere işaretledikleri tarihlerin üzerinden geçen uzun zamanlar için.. bir gidişin ardından, kalplerine yeni bir isim almadan, yeni bir anı kazımadan, geçen her güne, her saate, her saniyeye bir mim koyarlar, sessizce bekleyenler.. artık yeni bir merhabası olmayan kalpleri elvedasızdır da.. geçip gidenler, göçüp gidenler, küsüp gidenler olur, kaç sevdada nice bağbozumları, eylül ayrılıkları, nice aralık kesikleri yaşanır.. yıllar bir bir devrilir, mevsimler geçer; kavuşanlar ayrılır, ayrılanlar kavuşur.. böyle olur; hayat kimine çatık kaşlarını gösterir, kimine tebessüm eder.. sonra... sonra, anlamak gelir.. aynı göğün altında, kalplerinde aynı yangının izleri; nice yolcu birbirinden habersiz aynı yolu yürürken bi mola yerinde farkederler birbirlerini, daha ilk bakışta tanıyıp kelimelerinden.. aynı yolu yürüyenler yol sormazmış birbirlerine.. karşılıklı baştâcı, aziz konuk bilip, yürek kapılarını ardlarına kadar aralayıp, mezara götürmeye ahdettikleri yaşamak derdini, ayrılık acısını, izi hep taze yaralarını, yaralı kelimelerini araya alıp yoldaş olurlarmış, her biri yine kendi kaderini yürümeye; yol, bir kıstakta ayrılana dek... hikâye böyle köpürür gidermiş..

Salı

kış ortası bir 'eylül' hikâyesi

(ı)
elbet aşka dair hiçbir söz, acının adresinden uzağa düşmez..
vakit dar; hızlı düşünüp, bir mersiyeyle salâsı verilip
bir ân önce kalkmalıydı hasadı, aşkın şu sebepsiz ölümünün..

aşk sonsuzdu ve anlık bir şeydi bir ölüm
ve her ölüm bir 'ân';
ne takdimi, ne tehiri mümkün
sonsuza dek bir daha tekrarlanmayacak olan..
bir 'ân' yalnızca 'kendi'ydi zeldâ;
teksir ve transkriptine dair içinden tek alâmet vermeyen
şifresi kendinden müthiş bir sır
ve saygıyı hep hak eden
kutsal bir tören
cenaze ve düğün gibi..

(ıı)
'ân' dedik ya bir an
en çok da geçtiğimiz yüzyıldan kalan
tarihten kaçmış, ben gibi vatanı gayr-ı sahih
üç beş romantik zanlı
artık anı olmuş bir ‘ân’ı aramıza alıp
haymatloslar gibi etrafına toplanıp
adaletle bölüştüğümüz bir anımı hatırladım..
orda biz, yanlış zamanlarda aynı ‘aşk’lara düşen vakitsiz cemrelerdik..

sanırım eylül’ün orta yeri ve yağmur mevsimiydi
yani, yeni bir göç öncesi..
Sen Petersburg, belki Viyana, Zagrep ya da Rijeka Peşte ve Buda şu âşıklar kenti Verona belki..
belki şu meşhur sonbahar parklarından biriydi..
yüzyıllık yalnızlığımızı dökülen yapraklar
ve yalnız çay bahçeleri paylaşıyordu bizimle, 'yalnız'ca..

herkes gibi benim de çıkınımda karınca kararınca o aynı azık;
şarkım, yalnızlığım, sigaram ayrıca kemanım vardı yanımda
ve fazladan da bir duâm..
lakin yine yoktu kadınlarımız
bu büyük eksiğimizle, yola hazırdık..

dosto’ydu masada oturan; önce o gelmiş
gözlerinde geçmişin o saf, pussuz gözlüğü
'suç'u, 'cezâ'sından ayırmaya çalışırken
romanı karşısında bir suçlu gibi duruyordu
bakışlarında bi 'ecinni' sabitliği
kitap kurtlarının aşk kemirmelerine henüz kapalı
o el yazısı müsveddelerine eğilmiş
tersinden, anakronik bir ön seyirle, dünden bugüne dalmış
oyundan çıkış saatini kuruyordu krillov’un..

gün uyanana dek hiç konuşmadı..
o, notlarıyla meşgûlken,
o ara Nastasya fırsat bilip bunu
Mişkin’le kararlaştırdıkları düğün günü, tam da
o uğursuz Rogojin’le kaçıyordu, gizlice ve budalaca
fırına henüz hazır ‘Budala’nın sayfaları arasından..
bu yüzden, çayı ders olsun diye
bir ömür aşkı arayan zavallı Prens'e ısmarlattı..
(ııı)
Oblomov’u bekliyorduk
gelişine dek sustuk üçümüz de; suspustuk..
o zaman diliminde, ben
miskinliğin o olağanüstü sihrini saklayıp masanın altına, ustalıkla
uysallığı iyilikle baş göz edip biçırpı ve törensiz
uçsuz bucaksız steplere, Sibirya’ya
benim dilimde o 'sonsuz bozkır'a
sürgün gibi bir seyahate çıkardım, balayına;
ki artık şu miskin adam bir kez daha aşk umup
boş yere, yerli yersiz aldanmasın..

âh, yine "min-el aşk"!..

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; “hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bir hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan çok şeyi göze alıp toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!” modern, mükemmel, konforlu, ama mekanik, otomatik, hacimsiz, ruhsuz soğuk, donuk tek heyecansız bir milenyuma girdik.. eline ölü doğduk gibi bir şey.. ve; nabzı zayıf da olsa hâlâ atanın, ufacık bi yaşam belirtisi gösterebilenin en küçük bir heyecana bile ihtiyacı var.. her insanoğlunun bizzat kendine özel, çeşit çeşit, iri ufak bi dünya heyecan var.. aşk ise, hemen her âdemoğlu, havvakızına şâmil.. "aşk", modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar uzak kalsa, bilinip tanınmadık kadar yabancı olsa da, insanoğlu için yine en büyük ve hayatta kalabilmiş tek heyecan, büyük heyecan.. heyecan dediğin; yürek kıpırtısı.. aşkın darbuka çalıp oynatması kadar, gece klarneti, kemanıyla ağlatması bir kıpırtı; yaşam belirtisi, kalbin hâlâ atıyor olmasının delili.. bırakalım aşk dilerse oynatsın, dilerse ağlatsın!.

Cumartesi

'gitmek' de, 'gelmek' gibi; kader, kaderden bişey..

... yok musun?!. kaybolmak mı istedin?!. öyle, bir parmak sır balı çalıp damağıma, sırra kadem mi basmak istedin?!. bilmek istersen; başardın!. henüz daha bi 'cee!' demişken, geride yığılmış bi milyon kamyon söz varken, dökülmek için mektuplara, sırasını bekleyen; ardında bu dünyadan olan tek iz bırakmadan gitmeyi başardın!. ne diyorum ben?!!. bilmek isteyip istemediğini zaten hiç bilmeyeceksin; çünkü bu satırları okumuyorsun!.. dolayısıyla; başarını da bilmeyeceksin!. çünkü bunları bilmek, sorgulayabilmek için elinde şu mektup, bu satırları okuyor olman gerekir.. bu mektup ulaşmayacak eline, biliyorum!. bu adres artık yitik-yalan adres oldu!. zaten de ben de boşluğa yazıyorum!. eskiden de ben zaten de boşluğa yazıyordum!. 'meçhûl' seviyordum ben; ve rabbim bu sevgimi bi duâ gibi duydu, itibar etti ve kendisini tutup kafamın ta tepesine, en bıngıldak yerine attı, tüm meçhûlleri.. sen de onlardan biriydin; birisin!. 'meçhûl' demek, bi anlamda 'boşluk' demek!. boşluk; burdan, benden, ben gibi bi kuldan, ayakucumdan, ilk adımımdan başlayıp, ucu ahretin sonsuzluğuna varan, sınırlı sonsuzluk.. ve boşluk yanıcı.. yanıcı olan bişey yakıcıdır da!. imkânsız bişey, bu mektubun seni bulması.. bi his bu; ve diğer bütün ihtimâlleri battal edecek kadar kuvvetli.. yine de ben yaziiim de boşluğa, adresini bulamayacağını bile bile, zaten bi zaman sonra, postanesinden, 'görülmüştür!. adressizlik ve sahipsizliğinden iade; hükümsüzdür!' damgası yer, geri döner ve ben de posta kutumu ne vakit açarım bilmiyorum, şu yazdıklarımı yine ben okuyayım?!. gelen geliyor, yoluna çıkıyor, hayatın bi yerinde, takdir edilmiş bi kader icabı.. iki satırlık bi hasbıhal, bi mükâleme; sonra gidiyor, kendi yolunu yürümeye.. ‘gitmek’ de ‘gelmek’ gibi; kader.. böyle olunca, buna inanınca, gelene ‘niye geldin?!’ diye sormak gibi, gidene de “nie de gittin?!’ diye sormak da hikmete mugayyır bişeydir; sormuyoruz!. ama… insanoğlu işte; sorusu gelmişse illa soracak!. insan olmanın gereği bu; ve insanoğlu sormaya çok meraklı.. aslına da bakarsan, başımıza yolumuza kaderimize gelen herbişeyin nerden gönderildiğini biliyor olmak gibi bi irfan kuşu konmuşsa dalımıza, hiç de gerek yoktur, bu tür lirik, kalp tırmalayıcı, düşünce kanatıcı sorulara.. zaten de bu, hep olan bişeydir burda, alışık olduğumuz bişeydir.. gelen, geldiği gibi sessizce gider.. bi eksik bi fazla; ne fark eder?!. mektupların adresine sahibine ulaşamama gibi bir gerçeği vardır.. ama duâ, yalnızca kişisine kilitlenmiş güdümlü mermi gibidir ve adresini hiç şaşırmaz, mutlaka bulur!. ahrete kendi sır yolculuğunda serin ve selamet olsun üzerine dünya cehennemi, selâmette ol!. artık burlarda olmayan alıcısına, ulaşmayacak bir not: bi vesileyle, bilvesile; arada edilmiş sözlerin unutulmayan bi hâtırası var diye söylenmiştir!. sözün güzeli serlevhâ edilir dergâhlara, başuçlarına asılır, gönüllere nakşedilir.. unutmayışın, unutulmayışlarının bir nedeni de bu!. belki de en nedeni, tek nedeni!.

Perşembe

âşık olun lan...

...sevaptır!.

Salı

ukde ve nokta..

‟aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”, Kevser Yeşiltaş .. (çok uzaklara gitti unutmak için adam/fakat ulaşamayacağı yer yoktu özlemin) ... âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, her dem bir şey içmeden ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulurdu sabahları, adam.. şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dalı; kalem.. yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirirdi her günü, sonunda bir gün daha düştü ömürden, şükür diyerek.. kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki; istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorundaydı, çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yoktu.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya, onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut ediyordu.. dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda, fakat ters yönde dönmeli, felekler devretmeliydi içinde, ki rahmet insin ruhuna, o da âlem içinde bir ‘âlem’ olsun.. dünya âlemlere göre bir nokta, kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek noktayı fehmetmekmiş ve keşifsizlik ‘ukde’ demekmiş.. (adam, en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, yangın izi yok, zemheri baskını yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine.. ‘nokta’ deyince, hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine tebessüm ettirdiğini ‘nokta’nın sonsuzluğunu keşfettiği an gördü.. demek, acıyı bal eylemenin yolu, acının içinden geçmekmiş)

Çarşamba

..

zıddıyla bilinirmiş her şey.. mesâfesiz, boyutsuz, kaygısız sıfır noktası.. kutupta hep gecedir zaman, ıssız ve soğuk.. buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi, yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden; taş kanar mı, kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.