Pazartesi

yazamadığını söylüyor…

aksine, çok da iyi yazıyor.. yazabilmek için okulundan, eğitiminden, atölyesinden, hocasından geçmek gerektiğine inanıyor.. oysa zerre alakâsının olmadığını bilmiyor.. meraklısına, ilgilisine 'bilgi' bi parmak ucu mesâbesi, mesâfesi; ve neredeyse 'besbedavayım, sebîlim; alın bak, almayanı döverim' modeli, tellal çıkartmış, ciyak desibelinde bağırıyor.. bu ışık hızı gidişle, yakın bi gelecekte hocalar yetersiz kalır, kişi kendi eğitimini kendi sağlar, üniversiteler öğrenci bulamaz, okullar ve çevreleri, durumu iyi olan 'öğrenci'lerin alabildiğine özgür, eğlenceli hoşça vakit geçirdikleri, fiyakalı mekânlara dönüşür.. yazmak, yazabilmek bütün bunlardan apayrı şey.. bir şeyi öğrenmenin en kestirme yolu 'tekrâr'; ve vazgeçmeden kerrelerce sürdürerek.. 'yazmak' da yazarak öğrenilen eylem.. başlarda ürkek acemi 'kaabiliyet', zamanla, yazdıkça meleke kesbeder, üzerindeki mütemmim cüz olmayan, sathî tozu atar, irtifâ kaydetmeye başlar, çok geçmez, kemâl noktasını bulur.. yeryüzünde genelgeçer tekniklerini sıralamış ilgilileri.. ve edebiyat kurmaca.. ve his, tasaavvur ve hayâlin sonu yok, çünkü bütün bunların eşsiz muhâfaza yeri kalp nihâyetsiz; kalp nihâyetsiz evreni ihâtâ edecek kadar nihâyetsiz.. arş'ı, kürsî'yi, levh-i mahfûz'u, 'kalem'i, âlemleri yaratan onu 'ev'i kılmış.. kalemin, yazının sonu, sınırı yok.. kaidesi, kuralı da.. kimin gönlünde ne varsa, kimin gönlünden ne geçerse... işte o bunu yapıyor; gönlüne geleni, gönlünden geçeni yapıyor.. bilmiyor ama, güzel de yazıyor.. kalemine îtimad etmede tereddüt etmese?!!.

Hiç yorum yok: