Salı

âh, yine "min-el aşk"!..

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; “hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bir hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan çok şeyi göze alıp toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!” modern, mükemmel, konforlu, ama mekanik, otomatik, hacimsiz, ruhsuz soğuk, donuk tek heyecansız bir milenyuma girdik.. eline ölü doğduk gibi bir şey.. ve; nabzı zayıf da olsa hâlâ atanın, ufacık bi yaşam belirtisi gösterebilenin en küçük bir heyecana bile ihtiyacı var.. her insanoğlunun bizzat kendine özel, çeşit çeşit, iri ufak bi dünya heyecan var.. aşk ise, hemen her âdemoğlu, havvakızına şâmil.. "aşk", modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar uzak kalsa, bilinip tanınmadık kadar yabancı olsa da, insanoğlu için yine en büyük ve hayatta kalabilmiş tek heyecan, büyük heyecan.. heyecan dediğin; yürek kıpırtısı.. aşkın darbuka çalıp oynatması kadar, gece klarneti, kemanıyla ağlatması bir kıpırtı; yaşam belirtisi, kalbin hâlâ atıyor olmasının delili.. bırakalım aşk dilerse oynatsın, dilerse ağlatsın!.

Cumartesi

'gitmek' de, 'gelmek' gibi; kader, kaderden bişey..

... yok musun?!. kaybolmak mı istedin?!. öyle, bir parmak sır balı çalıp damağıma, sırra kadem mi basmak istedin?!. bilmek istersen; başardın!. henüz daha bi 'cee!' demişken, geride yığılmış bi milyon kamyon söz varken, dökülmek için mektuplara, sırasını bekleyen; ardında bu dünyadan olan tek iz bırakmadan gitmeyi başardın!. ne diyorum ben?!!. bilmek isteyip istemediğini zaten hiç bilmeyeceksin; çünkü bu satırları okumuyorsun!.. dolayısıyla; başarını da bilmeyeceksin!. çünkü bunları bilmek, sorgulayabilmek için elinde şu mektup, bu satırları okuyor olman gerekir.. bu mektup ulaşmayacak eline, biliyorum!. bu adres artık yitik-yalan adres oldu!. zaten de ben de boşluğa yazıyorum!. eskiden de ben zaten de boşluğa yazıyordum!. 'meçhûl' seviyordum ben; ve rabbim bu sevgimi bi duâ gibi duydu, itibar etti ve kendisini tutup kafamın ta tepesine, en bıngıldak yerine attı, tüm meçhûlleri.. sen de onlardan biriydin; birisin!. 'meçhûl' demek, bi anlamda 'boşluk' demek!. boşluk; burdan, benden, ben gibi bi kuldan, ayakucumdan, ilk adımımdan başlayıp, ucu ahretin sonsuzluğuna varan, sınırlı sonsuzluk.. ve boşluk yanıcı.. yanıcı olan bişey yakıcıdır da!. imkânsız bişey, bu mektubun seni bulması.. bi his bu; ve diğer bütün ihtimâlleri battal edecek kadar kuvvetli.. yine de ben yaziiim de boşluğa, adresini bulamayacağını bile bile, zaten bi zaman sonra, postanesinden, 'görülmüştür!. adressizlik ve sahipsizliğinden iade; hükümsüzdür!' damgası yer, geri döner ve ben de posta kutumu ne vakit açarım bilmiyorum, şu yazdıklarımı yine ben okuyayım?!. gelen geliyor, yoluna çıkıyor, hayatın bi yerinde, takdir edilmiş bi kader icabı.. iki satırlık bi hasbıhal, bi mükâleme; sonra gidiyor, kendi yolunu yürümeye.. ‘gitmek’ de ‘gelmek’ gibi; kader.. böyle olunca, buna inanınca, gelene ‘niye geldin?!’ diye sormak gibi, gidene de “nie de gittin?!’ diye sormak da hikmete mugayyır bişeydir; sormuyoruz!. ama… insanoğlu işte; sorusu gelmişse illa soracak!. insan olmanın gereği bu; ve insanoğlu sormaya çok meraklı.. aslına da bakarsan, başımıza yolumuza kaderimize gelen herbişeyin nerden gönderildiğini biliyor olmak gibi bi irfan kuşu konmuşsa dalımıza, hiç de gerek yoktur, bu tür lirik, kalp tırmalayıcı, düşünce kanatıcı sorulara.. zaten de bu, hep olan bişeydir burda, alışık olduğumuz bişeydir.. gelen, geldiği gibi sessizce gider.. bi eksik bi fazla; ne fark eder?!. mektupların adresine sahibine ulaşamama gibi bir gerçeği vardır.. ama duâ, yalnızca kişisine kilitlenmiş güdümlü mermi gibidir ve adresini hiç şaşırmaz, mutlaka bulur!. ahrete kendi sır yolculuğunda serin ve selamet olsun üzerine dünya cehennemi, selâmette ol!. artık burlarda olmayan alıcısına, ulaşmayacak bir not: bi vesileyle, bilvesile; arada edilmiş sözlerin unutulmayan bi hâtırası var diye söylenmiştir!. sözün güzeli serlevhâ edilir dergâhlara, başuçlarına asılır, gönüllere nakşedilir.. unutmayışın, unutulmayışlarının bir nedeni de bu!. belki de en nedeni, tek nedeni!.

Perşembe

âşık olun lan...

...sevaptır!.

Salı

ukde ve nokta..

‟aşk hiçbir zaman teklik değildir: ancak iki ile tecelli eder”, Kevser Yeşiltaş .. (çok uzaklara gitti unutmak için adam/fakat ulaşamayacağı yer yoktu özlemin) ... âlemlerin akan kalbinin hacminde dönüp durduğunu vehmeden, her dem bir şey içmeden ser-hoşluktan kurtulamayan başını tutamaz, önündeki kâğıt bloğunun üzerine kapaklanır, uykuya sızar, uyandığında kalbinde geceden kalmış bulanık bir dereyi hep akıyor bulurdu sabahları, adam.. şakağında hep bir namlunun serinliği, masada anlayarak, anlamanın dayanılması zor acısıyla geçmiş bir ömrün yüksek yarlardan düşerken tutunduğu tek ince dalı; kalem.. yaşamaya dair kendine ne yalanlar üreterek geçiştirirdi her günü, sonunda bir gün daha düştü ömürden, şükür diyerek.. kalem ve kâğıda böyle yalan söylemişti yıllardır.. yazmak neydi ki; istediği şey yazının bittiği yerde başlıyordu.. fakat yazmak zorundaydı, çünkü dünyanın dönerken çıkardığı sessizliği bastırmanın başka yolu yoktu.. içindeki sessizlikle çarpışan dünya, onu altına alıp gürlek kahkahalar atsa da, işte burada, dünyanın altında ezilmiş hâliyle ona bakanlara hiç değilse bir kez gerçek bir şey anlatmış olacağını umut ediyordu.. dünya yerinde sayanı ezer.. onunla aynı hızda, fakat ters yönde dönmeli, felekler devretmeliydi içinde, ki rahmet insin ruhuna, o da âlem içinde bir ‘âlem’ olsun.. dünya âlemlere göre bir nokta, kalp nokta içinde nokta.. âlemleri keşfetmek noktayı fehmetmekmiş ve keşifsizlik ‘ukde’ demekmiş.. (adam, en son ne zaman böyle gülümsediğini unutmuş kalbine baktı, tanıyamadı; yara izi yok, yangın izi yok, zemheri baskını yok.. oysa daha dün, yıllardır bugün yarın diyerek yüreği ağzında beklediği arefeden kurbana çıkacağı günü, o son dünya cehennemini, dünyada o son gününü soruyordu; artık bölünebilecek bir parçası daha kalmamış, nokta kadar yüreğine.. ‘nokta’ deyince, hatırlamaktan imtina ettiği şeylerin artık acı vermenin aksine tebessüm ettirdiğini ‘nokta’nın sonsuzluğunu keşfettiği an gördü.. demek, acıyı bal eylemenin yolu, acının içinden geçmekmiş)

Çarşamba

..

zıddıyla bilinirmiş her şey.. mesâfesiz, boyutsuz, kaygısız sıfır noktası.. kutupta hep gecedir zaman, ıssız ve soğuk.. buza sıcağı anlatamaz kelimeler; kar’ın beyazından başka rengi, yalnızlığın sesinden başka sesi ve annesiz çocuğa annesizliği.. sormadım bu yüzden; taş kanar mı, kuşlar bir avuç sıcak için niye hep güneye kanat çırpar ve sıcak mı cennet, orda ‘anne’ var mı?!.

Cumartesi

sivil dikta

şu nur topu gibi kavramı, aklına da ne geldiyse, yahut da durduk yerde, yahut da kim ittiyse artık, sihirli külotlu çorabından acaip bi hokus-pokusla çıkarıp, gündemimize bomba gibi düşürüp, zaten sokuşturulacak bir yeri kalmamış, zaten zebil, zavallı kavram dünyamızın zavallı şeyine kakalamak suretiyle iç-dış siyaset dilimize kazandıran, ‘nur’lu bi kinaye ablamızdır..
şu kavraması zor kavramın baş harfleri arasında bilinçli biliçsiz yapılan takdim-tehiri saymazsak, “divil sikta” ile “sivil dikta” aynı şeydir..
bu arada; mağdem ki de önüne gelen şeyinden kavram uyduruyo bu ülkede, kimse de bişe demiyo; öykünüp, havaya girip, köpürüp, höykürüp bi kavram da ben salliim ortaya: “zivil zikta”.. kim ölmüş lan bu ülkede kavram sallamaktan?!

“sivil dikta”, bence, tamı tamına;
halkımızın şarkılarını candan dinlediği, en çok da dinleyip derin derin düşünüp, ağlayıp iç muhasebe yaptığı, “dünyada ölümden başkası yalan”ın yorumcusu, nasıl candan olduğunu bilmediğim bi candan şarkıcımızın, “benim konserime türbanlılar gelmesin!” deyişiyle, şeyime bikez takıp saymadığım, ömrümce de saymayacağım bi ‘say’ımızın, “arabesk dinlemek vatan hainliğidir” tarzı döktükleri incilerin, içlerinden çıkarıp buyurdukları herzelerin işaret ettiği şeydir..
sokaktaki en sıradan bi adamının bile, şunlardan çok daha derin bi felsefeye sahip olduğu, mal yerine koydukları halkımın, göbeğini kaşıyan, bidon kafa, bi saç sakal bıyık karışık, sıradan, daanık, serseri bi erkek ferdiyim.. haliyle de, doğal da olarak bi türbanlı-mürbanlı değilim.. ama şu karının konserine hiç gitmediğim gibi, bundan böyle de bi yerim eksilmesin diye de hiç de gitmiycem..
şükür ki albümünün bi tekine bile ilgi duyup zaten üç kuruşluk gelirimin, kaç liraysa artık, o kadar bi yüz lirasını, sağını solunu bile bilmeyen, bu topraklara ait olmayan ne zerzevat varsa portföyüne alan, zırvasında taşıyan, ‘sanatçı’ nam, aşırı derecede doz almaktan balataları sıyırmış, nerdeyse 100’de 100’e yakın, çoğu laikçi kemalist boşboğaz gibi, boğazda yalı sahibi, en beyaztürk etme yolunda harcamamışım.. iyi ki bi kez bile dinlememiş, duyduğum yerde kulak kapatmış, kabartmamışım..

la postal pabuç artıkları, steril prezervatif kaçkınları, kara yaslara bürünesiceler, teneşire tahtaya gelesiceler!. bu nası bi zihniyettir, bu nası bi sıkıntı, ıkıntı, kötü kokulu akıntıdır?!. aybaşınız hiç bitmez mi la sizin?!. kimsiniz siz la, nerden çıktınız, ne şeyimden geldiniz?!. hani sizin sanatçı duyarlılığınız, mütevazılığınız?!. sizin derdiniz, gariban halkımın damarına dokunmak, gururunu incitmek.. böyle yapıp, kendinizden menkul o ‘hikmet’lerinizden ortaya bolca yumurtlayıp kaosa yatıp, pörsümeye yüz tutmuş kıytırık 'sanatçı'lığınızı halkıma 'candan’dırtıp, o sayın fazılınızın say’ına da bi sayım sayım saydırtıp reklamınızı yaptırtıp yüksek yüksek gündemlerde kalmak..

ölümüne dinlemiycem lan sizi!. inadına arabesk, türkü, şarkı, protest, pop, rap, folk, sokak çalgıcıları, klasik müzik, dünya müziği dinleyip, vatanımı da, insanımı da ölümüne sevmeye devam edecem..
orhan da dinliycem, ahmet kaya da.. ıtrî, dede efendi, sadettin kaynak, sezen aksu dinliycem.. çigan da dinliycem, oda müziği de, sessiz isyan cazz da, blues de, country de.. afrikan, latin amerikan, hint, uzak-yakın doğu müzikleri, mozart, wagner, çaykovski de dinleyecem.. hâttâ tahammül sınırlarımı bayaa bi zorlayıp, birbirinin aynı gürültülere sahip cıstaklı müzik, mantar gibi bitme, gına getirten yerli pop, hâtta da daha da ileri gidip ajdar da.. ama zevkiyle, her çeşidiyle dünya zengini musikimize, kültürümüze, estetik dünyamıza taklit, tekrar, ezberden başka ne sıkım bi imajinatif katkı sağladığını kimselerin bilmediği,  şu agresif, prematüre, düşük say’larla, ‘büyük hikmet sahibi’ candan tezyeleri dinlemeyecem.. eğer dinlersem onlar gibi oliim!. ahan da bundan daha ağır bi yeminim de yok!. yoksa top oliim falan derdim!.

Cuma

mutluluğun resmi..

“sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin; işin kolayına kaçmadan ama!” diye sordu nâzım.. “yapardım da nazım, buna ne tual yeterdi, ne boya”; 'yoksa dükkan senin, biliyosun?!' diye cevapladı nâzımın sorusunu abidin.. .. 'abidin!. bi zaamet bana da sükûnetin resmini yapabilir misin bi?!. ya da çekebilir misin ara güler abicim; toprağa, tam alnından vurulmuş, boylu boyunca uzanmış, düştüğü yere kanıyla memleketinin resmini çizmiş, izzetli, imrenilesi, gülümseyerek, eşsiz bi ölümün boydan resmini?!'... nezir

Perşembe

cevher

söz, sahibine nispet, söz sahibi kendin neye nispet etse gerektir?! kul bazarı bu; akîldâne kadehine dökülende fanî olur, ne sadra şifâ besmele bilir, ne şarabı şerbet edeni.. (k)alp bilmez köhne cüce, hakikati kendine pinhan eder, kör kalbiyle yükselttiği echel duvarını heyulâ sanır; oysa, kalp gözüne her engel mukavvadandır. dünya... yaşamaya sebeb mücbir yer; dar, dâr ve den’i gelse gerek bilge ruhuna.. lakin Ol Yaradan yaratmış ki bir sebeb, hikmet bedesteni, ki bu mezbeleliğinde bile defineyi mâlik virâne; aranası.. ve ama yalnız... ehli gele, bula ve ala!. sır ki, ehli olunca nazar eden cama cevher nazarıyla baktıra, nice echelse dürr-i yektâyı horoza yem ata!. Geylanî’nin tasviri gönül aynînden gördüğünedir; Zühre’yi semâdan gözbebeğine düşürür "kemâl"; "kâmil", tabu yıkan, perde yırtandır.. kalp her nereye bakıyorsa idrak oraya mıhlanır.. pencerenin cüssesi enginlik değil; iğne deliği kâfidir bakmasını bilene.. yaldız ardındadır füsûn; sen nerdeysen seyir ordadır, Ol Kadir-i mutlak, kerevette oturur kulunu, seyrettirir avcunda âlemi.. dost bulunca, dost olunca omzunda yol sormaz rehber aramaz yolcu; omzunda dost, yâr yüreğinde, yüreğinde Ol yâr oldukça, kim kime mihmandardır?! dost gelince, O gelince... yitirir hükmünü zaman, dil susar, düşer söz ve hece, çünkü ân vakt-i sükûndur. .. madem ki dost dostu bilir, şimdi zamanıdır huzurla itminanla; gel, aşkın çarmıhına ya ger beni ya İsâ’nın gittiği yere gönder demenin..

Pazartesi

“hiçbir saz uymadı sâz-ı ahengi şevkime/sâz-ı ahengi istiğnayı çaldım yalınız”

bir şair, leliâ; en çok bir yalancı, en az bir kuştur.. susabilmeyi beceremeyen kişinin vebalidir bir şair.. taştan yontulmuş kentlere ruh aşılayamadığı için, ruhu olan her şeye karşı içinde yükselen öfkeyi kelimelerin sırtına indirdiği haşin kırbaç darbeleriyle dindirmeye çalışmak?!!. ben leliâ; susabilenlerden olmayı ne çok isterdim.. sesin karşında susuşumu ve ikrarımı ve sana, hayâline bakışımı ve akışımı, bir defa da dünyaya yöneltebilseydim, belki de o kanlı ayine koşmaya lüzum görmeyecektim.. beni çağırmadılar.. üstelik sırtımdan henüz okul önlüğümü çıkarır çıkarmaz, kendim katılıverdim aralarına.. besbelli karanlığa meylim vardı.. aydınlıkta cümle kusurlarım, zaaflarım, eksikliklerim, çirkinliklerim aşikâr olmasın diye karanlığa karıştım.. sol yanımda ezelden mühlet verilmiş bir melek, iyilik ve güzellik namına ne varsa hepsinin sözcüklerde varolduğuna ve sözcüklerle varolabileceğine inandırmayı başarmıştı beni; ne acı!. yaşamanın tıpkı bir elmayı iştahla ısırmaktaki haz gibi, çarçabuk elden kaçıveren ve fakat an be an yinelenmesiyle devasa ve önüne geçilmez güçte olan akışını, böyle böyle kaybettim.. kaybettiğimi aramayı bile kelimelerin emrine verdim.. tellalı kalbim olmayan şeyi nasıl bulabilirdim, söylesene?!. şimdi davullar yitiğimin ne leziz, ne erişilmez, ne düşsü, bulutsu, ne elvan bir şey olduğunu haykırıyor etraftan geçen şairlere.. garip ki, tapınak yolunda omzu omzuma değen, etekleri paçama sürten şairler de ayrı yitikler peşindeler.. ne ben onların derdinden, ne onlar benimkinin tasasından haberdar.. çünkü davullar çaldıkça, ahengin, yitiğin de belki yitirilmişi bir şeyden başka bir şey olmadığını söylemekteler.. koşarken etrafına çarpan, yalpalayan, ayağı sürçen bir şairin yitiği ahenkten ziyade ne olabilir ki?!. leliâ!. âhı, âhengi olur musun sesimin?!.

aşk en uzak!.

bir kayıptı elbet zeldâ; kelimeleri şunca kıyama kaldırmak.. lakin açmasan şu murassa sandığı sen, çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen, ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil, şu nemli mermiler; kelimeler... milâdımın sancısı şu şiirin ipini de sen çekmiştin, gölgemle kavgaya da sen itmiştin; hatırla!. .. aşk, ezelde aldığım büyük bir âhtı demek.. ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz; öyle ki, şu kavga kadardı en az.. iyi ki bir son verdin gelip!. şu şiirde artık aşkı susturmalı ve zaman kalmalıydı kavgaya.. dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim.. ‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum; bu benim en sevdiğim tek narsist yanım.. hiç sevemesem de ben beni, kavgayı, kendimle olanına bayılırım.. şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi.. bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız; bir kayalık bulup, vurdu kendini.. vurdu ve attı dipsiz derinliklere, soylu bir intihârla.. gitti işte!. gitti ve bitti! . .. ... (bir gün birinin, bilmediğin bir yerde, gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen; ben ordayım, o benim!. ya çek tetiği, vur tam alnımdan; ya da çekip al benden gölgemi!.) bir gün, bir kıyıda bulursan benden bir iz, toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı, bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara, fener edip yak; uzaktan geçsin.. zeldâ, şimdi aşk en uzak!.

Cumartesi

deli.. delilik.. deliler üzerine kendimizden menkûl saçmalamalar..

siz kaşındınız!. ii ozman; buyrun, size "deli", "delilik", "deliler"!. deli gibi severim deliliği, delileri.. ilgi alanıma giren bişey filan değil; ilgimin bizzat ta kendisi.. deliler soru sormaz, iddia etmez, deli delil istemez.. deli, aracısız, tefecisiz, perdesiz prensipsiz yaşar, tanrısıyla bile protokolsüz konuşur.. deliler doğaldır, doğal olanı sever; ve zaten de doğal olan her şey güzeldir.. deli, parayı bilmez; parayı, pulu, makamı, mansıbı, menfaati.. bu yüzden de bi gelecek kaygıları-maygıları olmaz.. deli, yaşamak dediğin şeyle tek irtibatsızdır.. delilerin ödenecek, gecikecek, bi faturaları yoktur; çünkü delilerin tüm faturalarını melekler öder.. bu yüzden de elektrikleri suları hayatta kesilmez, enerjileri hayatta bitmez!. delilerin başı dönmez.. delilerin modernizme ayak uydurma, baş döndürücü hızına yetişme problemleri yoktur; metropol hayatına alışma talimleri de.. deli deyince; bi özgürlük, bi biganelik, bi tam bağımsızlık, bi bibaşına buyrukluk, kafasına göre takılma, kimseyi iplememe filan?!!. en iyi özgürlük şarkısını delilerden daha iyi kimse seslendiremez.. “delinin ipiyle kuyuya inilmez” derler, yanlıştır.. delinin sahiplendiği bi ipi yoktur bi kere.. lakin böyle desek de, genelde, halk arasında, bi kimseyi takmama eylemine metafor olarak kullanılan yerleşik bi deyimle bi ipleri vardır aslında delilerin; "ipimle kuşağım..." şeklinde başlayıp, sonu biraz garip biten bi deyimle, bi "ip"leri, bi "kuşak"ları... işte, bu yüzden de dünyayı iplerine takmaz, ekseri insanoğlunun önünde takla attığı nimetleri sallamaz, hayatın bişeyini ihtiyat ekmeği, tedbir suyu falan olsun diye kuşaklarında saklamazlar.. bu yüzden de, bi ipi olup da, ufacık bi sorun karşısına karışıverip tip tip düşünenlere, “nerden inceldiyse ordan kopsun” sözünü delilerden başkası etmez.. delilerin bi ipi neyi yoktur dedik ama, şunu ihmâl etmişiz.. delilerin aslında bi ipi vardır; o da kendilerine ait olmayan bi iptir.. yani bağlandıkları bi ip!. hani merhametsiz ipnelerin eliyle bi yere bi hayvan bağlar gibi bağlandıkları zincir yahut ip.. işte, bilinenin aksine o ip delilere ait bi ip değildir.. o ip, delilerden gereksiz yere korkup, kendilerini emniyette hissetmek için onları bağlayan, kendilerini “akıllı” sanan 'delifobik! mi ne işte, ondan; o bi yığın mahlûk kısmısının ipidir.. deli korkmaz, korkuyu bilmez; ama korkulur insanlar da hiç değildir.. delilerden korkmak, 'deli, delilik' ne demek, uzaktan yakından haberdar olmayan, insan geçinen bazı gerizekâlı fodulların fobisidir.. fobi de malûm; mantığı olmayan korkudur.. yani sonuçta, ne bi ipleri vardır delilerin, ne kuşakları, ne de ince bakıma aldıkları, güzelleştircem, yakışıklılıklaştırcam diye acaip acaip harcamalar yaptıkları tipleri.. bi kere, öncelikle; delinin aynası yoktur.. deli delinin aynasıdır.. delinin aynası yine kendi gibi bi 'deli'dir.. gariptir; deliler en deli soğukta bile üşümezler.. çünkü malûmdur; “deli deliyi görünce değneğini saklar”.. bu da bizden bi ufak bi metafor olsun şurda!. deliler anlamsız, boş bakar, sebepsiz gülümser görünür.. onları böyle gören, böyle düşünen, diyen külliyen yanılır.. hakikatte deli, hakikati perdesiz gördüğü için güler.. insanlar bunu anlamaz, kendi kendine gülüyo der.. oysa deli, insanların gereksiz koşturmalarına, boş konuşmalarına, saçmasapan davranışlarına, problemler karşısında karışıvermelerine, olmadık şeyler için kaygılanmalarına, yersiz endişelerine, dünya gailesi için tasa çekmelerine, kaçınılmaza direnme çabalarına, uğradıklarında şaşkın hallerine gülümserler.. insanların en olgunu, en çaresiz kaldığı bir mesele karşısında soğukkanlı davrananıdır.. soğukkanlı davranmak, olgun insanların dolaplarında, zaman zaman çıkarıp giydikleri bi elbisedir.. deliler içinse, yalnızca şahıslarına has, delisine özel biçilmiş, giydirilmiş, üstlerinden ölene dek çıkarmadıkları, hiç eskimeyen doğal kostüm.. soğukkanlılık kavramı en çok bi deliye yakışır.. deliler paniklemez.. deliler her şeyi olduğu, bulduğu, takdir edildiği gibi, olması gerektiği gibi olduğu olgusunu bibakışta kavradığından, gerçeği oracıkta kabullenir, teslim olur, böylece dünyanın en rahat en huzurlu, her şeye en gülümseyen kişileri olup çıkarlar.. yani, deliler “ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir”.. ne nimet ne de nikmet, delileri enterese etmez.. delilerin yüzlerinde varlık için bir sevinç, yokluk için bir yeis, bir keder ifadesi görülmez.. lakin istisnasız bütün delilerin yüzlerinde hüzün vardır; hüzünlü bi gülümseme.. en duru, en saf, en ikriciksiz, en masum gülümseme.. çünkü, deli ile çocuk arasında tek bi fark yoktur.. çünkü ikisi de hainlik kötülük çıkar bilmez.. deliler delirtici derecede müşfiktirler.. deliler pozitiftirler hep; bilmezler eksikliği, noksanlığı, eksilmeyi, eksiltmeyi.. tuhaftır ama, toplamayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi de bilmezler.. deli kimseyi yabancılamaz; sanki kırk yıldır tanıyor gibi tanır.. buna, ‘doğrudan ruhlar âleminden tanır’ dense yeridir.. deli, kendiyle konuşur gibi konuşur ve yalnızca konuşmak istediğinde konuşur ve sanki karşısında biri yokmuş gibi konuşur.. oysa biri vardır; “O”, “tek” olan!. deli yalnızca O’nunla konuşur, O’na konuşur.. delilerin sözünü kimsenin kesememesi bunun içindir.. deli bi tek kapıyı tanır; tanrı kapısını.. “aptala malum olur” sözü galat-ı meşhurdandır.. sözün asıl anlatmak istediği ile toplumda yerleşmiş algısı tamamen farklıdır, hafızasına yanlış yerleşmiştir.. çoğu her bi boku bildiğini sanan, akıllı geçinen gerizekâlının sözün gerçek mânâsını öğrenme zahmetine girmemesinin nedeni, insanlar arasında aşağılayıcı bir ifade olarak, çok sık kullanması ve bundan aldığı aşağılık lezzetten vazgeçmeyecek oluşundandır.. "aptal" anladığı kelimenin aslı hakikati "ebdâl"dir, halk arasında “abdal” yani!. pir sultan abdal’a, hâşâ “aptal”?!!. töbe!!. "ebdâl" yahut "abdal"; "gönlü allah'a, ilhama açık, lakin bunun farkında olmayan, saf kul" demektir.. bu durumda sözün orijinalini “deliye mâlûm olur” şeklinde ifade etmek hiç de yanlış olmaz; çünkü "abdal” dediğimiz, delinin hâzâ kendisidir.. yani her deli “abdal”dir, her “abdal” da deli.. dediklerine göre, 'deli'lerle 'velî'ler arasında bi soğan zarı kadar bi perde varmış.. deliler ne cennet bilirler, ne cehennem.. ama yerleri hep cennettir.. çünkü deliler fesat, fitne, alay, aşağılama, nispet, kibir, enâniyet, bencillik, kin nefret, kıskançlık, haset, kötülük bilmezler.. hani dedik ya, deliler çocuk gibidir.. çocuklar gibi, deliler de kınayanın kınamasından da hayatta korkmazlar; doğru bildiklerini değil, doğrusunu yaparlar.. çünkü inişsiz çıkışsız engebesiz girintisiz çıkıntısız oylumsuz, dümdüz ve dosdoğrudurlar.. delilere kıvırmayı, kıvırtmayı, çarketmeyi, puştluğu hinliği aslâ öğretemezsiniz.. sonuçta; deli mümindir, mümin de deli.. çünkü deliler iki yüzlü değildirler; neyseler odurlar, münafıklığı hiç bilmezler.. deliler gerçeği örtmeye, hak hakikati değiştirmeye, bir şeyi ait olduğu yerden alıp, başka bir yere koymaya kalkışmazlar; bu yüzden ne zalimdirler, ne kâfir.. insanın adı deliye çıkınca deli gibi davranmaz, deli olur; delidir yani!. çivisi çıkmış dünyaya, dayatılan saçmalıklara, insanoğlunun puştluğuna bakınca "yaşasın delilik!. ne mutlu delilere!" dememek için bi sebep bulamıyor insan!.

Cuma

afedersin hayat!..

doğmuşum, bunca da yıl geçmiş üstünden... adam gibi bi yaşayamadım gittim seni la!.

Perşembe

tohum...

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bi hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan, çok şeyi göze alıp, toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!.

Çarşamba

gönül dio ki!..

bazen bir muhayyelin adına “lavinia”, “lili”, ‘lelia’, bazen ‘simlâ’, bazen ‘matilda’ der, sanki karşımızdaymış gibi konuşur, iç dökeriz.. muhayyel ya da değil; isimlerin bir önemi var mı ki?!. herkesin bir lili’si, leyla’sı, lamiâ’sı, kâmuran’ı, pirâye’si, neslihan’ı, vera’sı, ziyâde’si, milena’sı, lavinia’sı, zeldâ’sı vardı; ve onların da bi nazım’ı, bi kafka’sı, bi von mek’i, bi rimbaud’u, bi meriç’i, bir necib’i, bi mansur’u, bir özdemir’i, bi süleymân’ı… hepsinin kendileri gibi hayat, hayâl, bi dava arkadaşı vardı; mapusundan gurbetinden mektuplar yazdığı.. la âdemoğulları, havvakızları, insanevlatları!. hepimiz âdem'in çocuklarıyız ve hepimiz birer ‘kelime’!. âdem'e ilk öğretilen şey de 'kelime'dir.. kelimeler olmadan konuşamaz insan; ve cehenneme de cennete de kelimelerle gidilir!. ömür dediğimiz bi yol; ve yol çok uzun değil!. lakin zorlu ve yola yalnız ve kelimesiz çıkılmayacak kadar da ıssız!. kelimem yok ki de demeyin!. yoklayın bi, gerçekte gerçek gözle bakmadığınız kalplerinizi, görün neler çıkacak?!. bulduğunuzda da bencillik edip esirgemeyin; dökün şuraya!. korkmayın, yemeyiz!. çünkü kelimeler, paylaştıkça çoğalan, şu sanal yol boyunca bi yoldaşlık için ortak yitiğimizdir.. gönül böyle diyo!. gönül ne çok konuşuyo!!

lelia!.

benden duyacağın, hep, zor günlerden geçmiş, kırılmış gençlik, yarısı yaşanmadan yağmalanmış, kalanı araya gitmiş, beyhude feda edilmiş bir ömrün öznesiz özensiz hikâyesi.. işte, bir adım yok benim de, bir gölge siluete bakıyor bana bakanlar; var mı yok mu belli bile olmayan.. burda insanlar birer, yüzü seçilmeyen bir hüznün fotoğrafı; bir gölge, bir siluet yalnızca.. lakin, işte, hem çok yakın hem çok uzak, arada aşılmaz mesafe, çok uzaklardan bakıyor olsan da o siluetlerde bir kalp görüyor, okuyorsun silik yazılarını.. bu hatrı kalacak bir şey ve yazmasam ben buna, kıymet veren, unutmayan kalbine, ar edeceğim kendimden ve azar edecek kalbim bana.. elini uzatıyorsun; hiç çekincesiz; bir zamanlar benim hiç düşünmeden birilerine yaptığım şeyi; hangi elin uzanmaya layık olduğunu bilmeden, uzatıp avuçlarına bıraktığım bir avuç saf yürekten başka bir şeyim yokken, bir şey vaat edip, karşılığında bir şey bulmayı umut da etmeden el uzatışımı.. cesur olduğunu biliyorum; fakat herkesin diz çöktüğü bir an var ve pek tez geliyor o an.. niceleri seferden geri döndü, baştaki cevvalliklerini vardıkları uçurumun en dibine fırlatıp.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde kaynayan pınar mutlak kendine inceden bir yol bulup başka nadan, soysuz ve bayağı mecralara akıyor en nihayet.. gölleşen, derinleşen, orayı mesken tutacaklar için bir umut kılan sular yok.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde bir çıra yansın isterdim.. sevgimizin kapitalist, öfkemizin sadist, acımızın hedonist, bağlılığımızın pragmatist ve sadakatimizin oportünist yanlarını yaksın cürmünce.. olmuyor işte, ‘seni seviyorum’un bile imitasyonu üretildi, ne yazık!. acı bu; bu eşsiz sözü bir kez bile bütün kalbinle söyleyemeden ölecek olmak çok acı.. işte, belki de lili’yi, bir hayali yalnızca bunun için yaşatıyorum.. lili bir umut; ve umudu kalmayınca ölürmüş insan asıl.. tanımıyor olmanın derdine düşmeden, insanları böyle sevmek, böyle bakmak, böyle uzanmak hikâyelerine; bilmediğin, yüz yüze tanımadığın omuzların ağır yüklerine el uzatmak, omuz verip hafifletmek, buna seve seve tahammül... demek, merhametin sabrın kuşları engin bir kalbi yuva bilmiş; uçuyorlar, kolu kanadı kırılmışları, hayatın kanattığı, örseleyip yaraladığı kalpleri buluyorlar, müşfik ellere bırakıyorlar, sarsın diye.. ağlıyor da sararken; ağlıyor insana, O’nun verdiği merhamet hissiyle.. ağlayan bir kalbin en güzel diyarlara uzandığının şahidi olmak, göz yaşının göz yaşına karıştığı yerde olmak, göz yaşının aktığı yerde olmak, uzanan ele kapanıp, minneti ayakları dibine düşsün istemek, bir kalbin bir kalbe ağlıyor mu deyip, eğilip kulakçığını dayayışına hürmetten.. başa dönmeliyim; sözün ucu kaçmasın.. tek bir şeyi de sakınmadan.. dahası; hüzünlendirdiği kadar gülümsetebilmeyi, bazen arsızlığına yenilip haddi, haddini aşmayı.. şimdi birlikte tebessüm edelim haydi; sen ilahî aşkı ararken, ben… ben, bir fanî, bir gözleri ahunun peşinde beyhude, zebun.. ne derler; kalbine fırtına ekenlere meltem neylesin, ölmekten değil yaşamaktan korkana ölüm neylesin.. ölmekten daha zor olanı yaşamak.. yaşamak gibi bir gizli düşmanımla savaşıyorum.. bir kahredici savaş, ağır hesaplaşma; beynimin, kalbimin, ruhumun düşünceyle, hayatla, hayat düşüncesiyle, kendiyle savaşı.. sen, hikâyesini kalbine koymak için duyup dinlemeye bir kalbe eğildiğinde, ilahîni söyleyip, yükseltiyorsun kalbini, benim kalbim sırlar yurdu diyerek; ben, bir şarkı tutturuyorum kemanımla, bir hüzün taksimiyle açıp, “dîlşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek”.. sonra, yetmeyip, acıyla bir bozlak vurup sazımın göğsüne, tozlu bozkır yollarına çıkıp, “şâd olup gülmedim eller içinde” diyerek anlatıyorum hikâyemi, yetimâne hüzünlerle harab ede ede, bile bile atarak kalbimi gurbetlere, bilmediği yollara, uzak diyarlara.. duyduğun inilti bu.. ve yolcunun üstü başı pejmürde, divâne; elinden tutulası değil, hikâyesi de okunası.. aramaya lüzum yok; sokakta, vapurda, parklarda gördüğün, hayata karışmadan yaşayan her bir insanın yüzünde, uzaklarda derine bakan gözlerinde bulabilirsin hikâyesini..