Cuma

ne zor…

 … yaban elde yar sevmek!.

ateş içmek, taş yemek gibi!.

Çarşamba

Bi ‘Lelia’ mektubu…

Lelia!.

kalbin dallarını yerlere eğen, tatlı yahut tatsız yahut acı meyvelerini dökecek bir şey bu.. ya umduğu tat, lezzeti bulamazsa?!. işte, kalbin kıvrık ucunu araladığında, buna kendinde azcık güç görüp ayaklanacak olan şeyler mutlaka olur.. buna yakın uçacak tek bir ünsiyet ihtimâlinden bile kaçmalı, kaçınmalı.. kelimelerimin var ve kalbime ait oluşunun bıraktığı tek şey yine de nötr bir duygu?!. buna demirliyorum günün sonunda, o limandan çıkmamacasına, sabahına dek..

işte, böyle yazıyorum lelia, bu hâl ile, bu kıpırtısız hâl ile ve böyle çıkılmaz insan içine; bir iş oluş eylem bildiren bir fiil, hareket gerek..


ben insan içine çıkamayacağım hiç.. senden sonra kalan ömür boyu.. insan içinde, biri olma tabii vasatını içimdi koyu, kaskatı hâle getirdim ve bundan dünyadan sessiz çekip gidene dek kurtuluşum da yok..


işte, yaşadığını yaşamış, daha da neler yaşayacağının sancısı içinde kistleşmiş bir yara gibi duran, gençliği hibe, bundan böyle ömrünü kendi  içinde tüketen, günleri içinde öldüren, yaşama sevincine dair ne varsa içinde solduran, kendine yazan bir adam, karşısında, aradaki bilinmedik mesafeyi, kayıp bildiği, geri gelmeyeceğine kalbi kadar inandığı zamanları gelip üç cümlesiyle kapatıverecek bir sesi duyunca irkilir..

insan bazı sesler karşısında, daha ilk duyduğu anda irkilir.. hani ıssız yolunda çölünde yürüyen bir yolcuya biri seslenir ya, ister haldaş yoldaş olsun, ister yol sorsun, bu irkiliş böyle bir şey.. onu öylesine tarifi imkansız, anlatılamaz bir heyecan, anlatılmaz bir sevinç kılan şeyse, kalplerin bi su başında oturup hâlleşmeleri...

bundan umudumu çoktan kestim, çünkü bi kalbim olduğunu unutturdum kendime.. bir kalbim olduğuna artık inanmayacak kadar unutturdum kendime onu.. varlığını hissetmiyorum bile çoğu, hani arada bir attığını da duymasam?!.


insan atmaktan ziyade, çarpsın istiyor kalbi, heyecanla.. buna bir sebep olsun istiyor; bir başka kalbe, "haddeden geçmiş nezâket/yâl ü bâl olmuş sana/mey süzülmüş şîşeden/ruhsâr-ı âl olmuş sana" diyerek!.


sesler duyuyorum; benden gayrı sesler; bir kalbi olduğuna dair alametler veren insan sesi?!. duydum ya, penceremde güneş varmış ve içerisi hiç olmadığı kadar aydınlıkmış ve hicran bir ayraç değilmiş sayfaları arasında kalbimin?!. işte, ilk kez sularında fırtına yok, çırpınış yok, kırılış yok, kıyılarına çarpa çarpa akış yok, içimde sararmış ve kopmak küçük bir sarsıntı bekleyen yaprak dalına tutunuyor, nabzım atıyor ve ben sesini duyuyorum?!.

bahtın gün ışığı geçirmeyen, görmeyen dokuması mı çözülüyor; baktığım yerlerden uzak konuşan şeyler susuyor, susanlar dilleniyor, susarak karanlıkta büyüttüğüm kelimeler hayat buluyor, endemik çiçekler gibi açıyor, bahar bilmeyen bahçe ilk ilkbaharına mı hazırlanıyor?!.


içimizde bilinmez, çıkılmaz, çıkmaz dediğimiz yollar, gittiğimiz ve döndüğümüz yollar, dönemediğimiz yollar, kayboluşlar; bütün işler, bildiğimiz bilmediğimiz, bulduğumuz bulamadığımız yollar, gittiğimiz gidemediğimiz bütün adresler daha doğmadan kodlanmış sır defterimize, kalbimize.. baktığımız yol nereye çıkar, yolcu nerde gözden kaybolur, döner mi, gelen o mudur; her şey bir endişedir.. endişe, hayatın bilmediğimiz sırrının intacı; sır yoksa endişe de yok, “insan yek katre-i hunest ve hezar endişe” diyen bunu diyor olmalı?!. 


eğer beklediğin bir yolcun yoksa lelia; sözlerin tozlu, grî ve flû, yollar kapalı olmalı, ki kolay bulunmasın kapın.. ortalık ışıksız ve hep sis olmalı.. öyle seslenirsin, bastıramadığında sesini; içinde yankısının umudu hiç kimselere bırakılmış.. biri duymuş çok uzaklardan, bilmediğin yerlerden.. bir yabancı, lakin nabzını tutacak, kalbine kulak verecek kadar yakın etmiş kalbine, durduğu yerden; seslenmiş?!. çok uzaklardayken, görmeden seni, seni işaret etmiş kelimeleri; daha bakmadan başını uzatıp içeri, odayı, eşyayı bilir gibi tarif etmiş, sonra bir ses duymuşsun eşikte, ‘o’ demişsin, 'işte o!. hiç beklemediğim yolcu?!.'


işte, bir yolcun varsa yola bakarsın, yolcu gözlersin.. yolcusu olan da başka yerlerde eğleşmez..


lelia!. onca kelime yaktım, yine tek bişey diyememiş oldum bi kez daha, bak?!. ve sen alışkınsın buna!.

Perşembe

'kadehimi, çivisi çıkmış, kıyamete beş kala baş aşağı son hızla sonuna giden bi dünyada insanca yaşamak gibi bi imkânsızlığın üstesinden gelebilen yüreklilere kaldırıyorum!.

üç adım atamadan daha, dibine kadar yakalanacağım kahpelikler dünyasında, yaşamak gibi bir cehennemin, bi ara bi fırsatını bulup bi meşguliyet aralığından, derin bi nefes için kaçıp kurtulup, bi sokak iti gibi yalayarak iyileştirmeye çalıştığım derin yaralar almış, sahipsizlikten en ortalık yerde piç gibi kalmış ‘insan’lığımın bozulmuş sağlığına ve nereye gideceğini ne yapacağını bilmeyen yalnızlığımın hüznüne dibine kadar keder içiyorum!' dedi, gönül..

ben de ona;

la deligönül!. zırlayıp durma şurda lan, diktirtme belanı!. ne olmuş yani, insanlık uzunca bir süreliğine attâlara götürülmüşse, hâttâ ölmüş, öldürülmüşse?!. çok geçmez döner, dirilir; meraklanma!. hem nie ki bu panik şimdi, durduk yerde?!.

ne tuhafsın; olm, onbir bin mi, sekiz bin mi; artık her ne haltım yıl kadarsa insanlığın bilinen o tarihi, günümüze değin şurda yalnızcacık koskoca(!) iki yüz elli yılı kadarı bi savaşsız, istilâsız, katliamsız, işkencesiz, kıyımsız, kırımsız, kıymasız, ateşsiz yangınsız geçmiş hz âdemden bu yana, sen kalkmış gettii, getti getiii, getti güzelim insanlık, bi daa da gelmez diye, feryat figan yersiz yere cıyaklıyosun?!. hem şu insanlık denen şey dirilmese n’olur ki; neticede ölüm diye kesin bişey var!.

hani ölüm varsa kıyamet, kıyâmet varsa hesap, hesap varsa cennet var cehennem var, cehennemde "kardeşin duymaz, eloğlu duyar" modeli, duymaz konuşmaz laf anlamaz zebâniler var, işin içinde zebâni varsa acaip gerilme; adaleli kol, şefkat şefkat kucaklarda kucak kucak, gerim gerim gerdirilme var, gerdirilme varsa şenlik var, şenlik varsa, ii adamların ellerine keyif kaavelerini alıp, sakin bi köşesine değil, şahâne tribünün şeref locasına başköşe bi konuk edilip çekilip olayı sahneyi bütün ayrıntılarıyla en güzel yerden gören bi seyir var!.

hâsıl-ı kelâm; ölüm iyi ki de var yani!. ya olmasaydı?!. limitsiz, sınırsız, hesapsız zulüm, ağır koku, nâmütenahî kokuşukluk, ölümsüz zâlimler, çok isteyip bi ölemeyen mazlumlar… ne çok kötü olurdu lan yaa, bi düşünsene?!. çok kötü!.

gönül, bak!. insan şurda bi, bi kimseye güvenemezse, bi de herkese güvendiğinde, ölürmüş.. bana iki de bir, “ben niye ölmedim lan bugüne kadar, anlamadım?!! oysa benim de elimde sigaram, önümde çayım, yanıbaşımda yine o mis gibi, güzelim yapayalnızlığım; yaram var aslanlar gibi kanıyor, derdim var delikanlıca bi güzel çekiyorum.. kanatmasız bi iki asil bûseden birini çekip, destelenmiş onca hatıranın çatlamış dudakları arasından ve kutsamadan acıyı, tam alnından da o kadar da öpüyorum?!. hayret yani!.

işte bak, benim de içimde bi göz, içimin o göz göz olmuş yaralarına bakıp göz göre göre çırpınarak ölüşünü, elimden tek bişey de gelmeden de çaresiz seyrediyor, ‘galiba ben, yavaş yavaş bi ölmüyorum lan beya!’ filan diyor..

o kadar da uyarıyorum hani onu; tıpkı sen gibi de lakin ipleyen kim?!
gönül!. canım benim!. caanım güzelim!. bak, deme sakın şurda şöölesi, ‘insan içmiycekse, sigara yani, bööle sadist bi dünyada nie bi inek gibi yaşar ki aga?!’ türüsü şeyler?!. deme yani!. hani sen, bööle son derece abuk düşünüp, subuk konuştuğun zaman, yani şu son derece abuk düşünceni, şöyle son derecede de subuk da bi şekilde dile getirdiğinde, böyle diyen birinin yahut bi gönlün normalde ölmesi gerekir, di mi?!.
ama öyle olmuyor işte lan gönül, ‘bi öliiim be, bi aaz tadıyla şurda bi bea!’ diyince ölünmüyor, bi ölmüyosun, bi türlü ölemiyosun işte!.

ölemiyosun yani sonuçta.. işte, sonuçta böyle bi dünyanın eline doğup da ama bi adam gibi huzurla ölemeyince de acaip gergin, tahammülsüz, çekilmez, son derece antipatik, asozyal(!), sosyopat bi sıır biri olup çıkıyosun..

bilmiyorum gönül, belki de şimdi ölmemelisin; sevmenin, sevilmenin ne olduğunu bilip anlamadan.. bu yüzden, yeryüzünde sen gibi, yaşayan fosil bi mahlûkatlardan çok deil bi tane olsun; başka da var ya da yok, olup olmadığından kesinkes emin olmadıktan sonra ölmemelisin bi.. işte, bunu bilmek için de, hemen her bi insan hüznünün arkasından yürümeli ama kimsenin hikâyesine de dokunmamalısın; hani bi anlamadan dinlemeden, bi huzura ermeden, huzurla yanıp da kül olmadan bi sıır gibi ölceksen?!..
ama nasıl olcak ki bu?!. hani bizzat sen, kendin ve o körolası bakarkör ruhun aldanmaya, ateşlere atılmaya, her insan hikâyesine yanmaya o kadar hevesli ve yanmak için o kadar da müsaitken, ‘ben!.. yoruldum artık, oynamıyorum ve şayet bi sakıncası da yoksa ve de mümkünse de artık ve de elbet müsaitse de şartlar ve durum şâyet, yanarak yaşamanın o olağanüstü lezzetinin sihrini de bozmadan tabii, hayatın bi kenarında kısık bi ateşinde pişebilir, vaktim geldiğinde de müsâit bi zamanında ve yerinde dünyanın; hayattan inebilir miyim?!’ diyebilir misin?!.
..

lan gönül!. bak, en mahrem, en korunaklı bireysel alanını yağmaya açıyosun, ona göre!. hani senin, şurda uluorta, uç uçuk şeyler söylemekle yaptığın şu dangalaklık bi kendi kendine gelin-güvey oluyor olmaktan başka bişey değil.. oysa sen, allah korusun yani, bi megalomanyak narsist filan da değilsin ööle!. hayata daha aklın ilk erdiğinde bi öpüp öldürmüştün narsist yanlarını; içinde bırak bi şekillenip yeşillenmeyi, daha embriyo bile değilken.. işte bu yüzden de şurda yaptığın şu dallamalık, allahın bi tek kulunun bile umrunda değil!.


yani ki, gönül; senin şu sığırlığın kimsenin bi haltına yaramıycak ve tek bi sığırlık spekülatörünün bi yerinde olmayacak bişey!. öyle yani!.
..
(gönül cidden kafayı yemiş!.)

temennâ

 bana asil bir ölüm dile zeldâ; şöyle fiyakasız, merasimsiz, en kimsesizinden!.


Pazar

sonra işte...

sonra zelâl... sonra yazarsın işte, yeniden.. dayanamayıp, katlanmayıp sancısına..

garip tevafuklar ürkek şaşkınlıklar doğurur.. tuhaf bir karışıklık yaşar insan, tatlı bir ürperti sarar hisleri.. anî çarpıntı, hoş bir baş dönmesi, önüne geçilemez bir titreyiş gelir, el ayağa dolaşır, kafa gider, akıl tutulur..

göz görmez, kulak duymaz, idrak kendinden geçer, ân ile irtibat kopar, hatlar kesilir, zaman uykuya dalar, mekân savrulur, ‘evvel’ ‘sonra’, ‘sonra’ ‘önce’ olur, vakit gece mi gündüz mü, gökte güneş mi var ay mı, mevsim kış mı bahar mı, yağan yağmur mu, savuran rüzgar mı, sevinç mi, heyecan mı, bilmez?!.

bildik sesler kesilir, alışık görüntüler kaybolur, bakışlar nereye konacağının derdine düşen kuş, yerçekiminden bağımsız, olmadık uzaylarda gezinir, dil ne dediğini bilmez, söylediği anlaşılmaz, kelimeler kekeler, anlamsız sözcükler havalarda uçuşur, irade hükmedemez, saçmalamak kavramı hayatının gelmiş geçmiş en sevimli, en uçuk hâlini yaşar..

bir muhayyel isim, bir muhayyel resim.. hiç beklemedik, hiç beklenmedik yerde gelince gerçek masal olur, masal gerçek;

susan dillenir, dillenen susar, oturan yürür, yürüyen koşar, koşan düşer, sular tersine akar, balık kavağa çıkar, martılar kıyıya vurur, öküz trene bakar, kelebekler uçuşur göğsünde, kuşlar koroya başlar, ağaçlar ayaklanır, çöl maya tutar, deniz dağ aşar, deve iğne deliğinden geçer, az gider, uz gider, dere tepe düz gider, pire Kafdağı’na varır, yakın uzak, uzaklar yakın olur;

ne varsa zaten karışık, daha beter kördüğüm…

Çarşamba

"aldırmadan gidemiyorsa, aldırmadan kalmayı bilmeli insan, çünkü henüz icad edilmedi, anlamayana anlamayı öğretecek bir lisan", neruda

...

gönül diyo ki...
insan sokaktaki pavarotti bozuğu, basbas, bambas, basbariton anırtılara, insanı insanlığından edici cıyım cıyım ciyaklamalara bakınca ırzına geçilen kulağının bozulan psikolojisini tedavi için operaya yöneliyor..
operasever bi ademoğlu hiç olmasam ve hiç anlamasam da çivi çiviyi söker deyip, operaya, eğitimli terbiyeli seslere yöneldim, reklâm olur diye adını da söylemiyorum; bi radyoda sabitlediğim bi kanaldan arya dinlemeye başladım..

vurgun yemiş bi dalgıç, kan basıncı normale döndürülmeden öyle hemen pat diye su yüzüne çıkarılmaz; belirli derinliklerde belirli aralıklarla bekletilir, alıştıra alıştıra, yavaş yavaş çıkarılır hayat ışığına..

işte, ne çok 'hiç kimse'yiz biz ve ne çok 'hiç kimse' var!.
her biri, henüz tüm sayfaları çevrilmemiş, açılıp okunmamış, gönülden gönüle aktarılmamış birer meçhûl hikâye, birer meçhûl cilt..hayatın yüreklerine dokunduğu yerlerde, raptolduğu cildinden kopup kendi kıyılarına dağılıvermiş fasiküllerinden dökülen satırlarından yüreklerinin girizgâhlarına buzlu, buğulu camlar ardından bakar gibi bakıp, görebildiklerimizi anlamlandırıp, hüzünlerini, aşklarını, acılarını süzdüğümüz, her biri tam göğsümüzden, bizden, bu topraklardan hikâyeler.. her biri kendi kaderini yaşayan, yaşarken yazan, yazmakla yüreklerinin kıvrık uçlarını utangaç bir tevazuuyla açıp, önümüze serdikleri yürek sofralarından hayata bakışlarını, aşka aldanışlarını, şiirlerini, şarkılarını hatıralarını tatmakla gizemli ülkelerine keşif yolculuklarına çıktığımız, kişiliklerinin, anlamlarının şahidi oldukça yolculuğumuzu sürdürdüğümüz nice meçhûl kalem.. onlar, hayatın karmaşası, mahşerî dünya kalabalıkları içinde, her biri kaderinin yörüngesinde bi başına yol alan, en kuvvetli gözlem aygıtlarının merceklerine düşmeyecek, en geniş açılı objektiflere takılmayacak, en keskin gözlü kadrajlara dahi girmeyecek, evrenin en uzak köşesinde, parmak uçlarında olmanın dayanılmaz esrikliğinden hep uzak, kimselerin “işte o!” demeyeceği en uzak yıldız kadar belirsiz olacaklar belki; belki hiç dikkat çekmeyecekler..
lakin, ciltlere sığmayacak hikâyelerdir ‘hiç kimse’lerin hikâyeleri; elden düşüp kütüphane raflarında nemlenmeye terk edilmeyecek, yazılmamış kitaplarda yaşayan…

geceye kar düşer leylâ...

biz hep üşürdük..

...

işte zeldâ, ne diyeceğini bilmeden söze başlamak zor; ki en az ne dediğini bilmemek kadar.. lâkin seninle kelimelerimiz aynı; hangi istikamete yönelirse yönelsinler, aynı hüzün çemberinde.. aynı yöne yönelseler birlikte yürüyorlar, omuz omuza, zıt istikametlerde seyretseler, karşılaşıyorlar bir yerde, bir noktada, bir zamanda.. bunu kelimelerinin yolunun, kelimelerimin yoluna çıkışından bildim, zaten de 'insan' da "kelime"ydi ya hani..

...

işte ben, ‘yolculuğun buraya kadar nezir!’ derken kendime, içimde yine aynı ateş yağmuruna düşen o kelebek, kanatlarının yanışına bakıp, kandırıp kendini ‘bir rüyaydı, bir vehimdi’ demeyeceğim bu sefer.. içimde yine o ölü şairlerin oluşturduğu koro; susmayıp hazin şiirler söylemeye yine devam edecek ve yine aşk ile..
insan serapa 'aşk'tır.. ve aşk, kalbi hâlden hale savuran, ne dediğini bilmez hâle getirendir..
'aşk olsun!' o zaman!.

Salı

lelia!.

... sen gibi değilim ben, sen gibi aşkı kutsal bilen; bilip, yerinden yücelerden yeryüzüne, candan kana, ruhtan tene, tere indirmeyen.. sen derûnî, lâhûtî anlamını olması gerektiği gibi bilirsin aşkı ve dahî eşsiz kıymetini, ben yerlerde süründürürüm, bağışla; alüfte gibi.. gönül batakhânemizde aşk bir alüfte..

‘ne’ ile arandaki fark dağlar kadar değil, yerle gök arası mesafe kadar.. bu yüzden eğilir kalbi kalbin karşısında, kaldırıp başını bakamaz yüzüne utancından.. baksa, oracıkta o ân geçiriverir kendini yerin dibine.. aşk yüksekte, 'ne' yerin en dibinde..

bilenle bilmeyen bir değil!. 'ne' ne buraya ait, ne 'öte'ye; ne öteyi yâr bilir, ne burayı yâran eder gönlüne, ne uzaklarda kutsal ateşine yanar, ne yakınında; dokunur, terine batar.. bi med-cezir, cerbeze, şiddetli sarsıntılı; bir hayat, kendine zarar veren, kanayan, başkasına kıyamayan, kendinden başkasını kınamayan.. bu dünyada yaşamak ki; susku-çığlık, itaat-isyan, günah-sevap, cennet-cehennem arası.. 
.. aşk göksel şey.. göktekini yere düşürüp sek sek oynayana âşık denmez..
işte,
hâlâ ne’yi "âşık", "adam" bilirsin?!. kalbin ne müşfik, ne yüce!.




Cumartesi

gönül diyo ki...

ölümün var olduğu yerde, aşk da mutlak vardır; her yok oluş bir varoluşa tutunma isteği, hâtta ihtirası yaratır çünkü ruhta.. baktın, aşk mor örtüler altında sıtmalı ateşler içinde titriyor, onu kucaklamaya hevesli kollarında derman bulamadın, ne tabip bildin ona şifâ verecek, ne mezarını kazabildin acını erteleyip, uzaktan bak biraz aşka.. hem uzaklık eşyâyı daha güzel gösterir, biliyorsun!. hani dağlara da uzaktan bakılırdı, heybetini anlamak için!..
yani uzak dur!.

Çarşamba

yeni yıl tebrii.. peşin peşin..


2019 mutluluklar getirsin!. getirmezse de koy gitsin!. sırada 2084, 3015, olmadı 37725 var!. gelirse ve ömrümüz yer ve yeterse, görürsek biz, tabii!.

Cuma

guugıl teyze'nin...

... kalçasına bi 'aşk ve yalnızlık' yazdım, son verilere göre yaklaşık 105 milyon küsur sayfa getirdi önüme?!.
bunlar birbirine ezelde kaynamış?!. yanlarında siyam ikizlerinin esâmesi okunmaz!.

yalnızlık bi nebze izah edilebilir bi şey; de, 'aşk' içinden çıkılmaz, acaip netâmeli mesele.. akıl işi olsa hani, belki azcık bi erer de, aşk kalp işi.. kalp de öyle basit bi cihaz da değil, çözülesi.. kalp dediğin sonsuz sınırsız sırlar yurdu bişe.. akıl hiç ermez yani..

Çarşamba

gönül diyo ki...


... biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir..

gönül diyo!.

fenâ bi durum

ilk gençlik yıllarımdı; toydum sarhoştum, ne yaptığımı bilmiyordum!. kafka ile ömrümde ilk ve son kez içtiydik beraber; o sıralar elimdeki tek kitabını ortaya serip, aramızda bi ön mütalaayla “dava”laşıp, benim henüz davasını kendimle göremediğim geçmişimi meze edip..

biriyle oturup bi “dava”laşmanın kırk yıl hatırı varmış.. lakin biz daha da ileri götürdük işi; kanka olduk.. ben artık kafka’yla bir ömür “dava”lı olacaktım..

sonra… sonra canımız sıkıldı, sayfalarıyla rus ruleti oynadık karşılıklı; bi o, bi ben, karşımıza aldığımız düşüncelerimize sıktık..
o benden şanslıydı, daha ilk sayfada yakaladı doluyu, çünkü önceden biliyordu, aşinaydı ve hep hazırdı, ben beş kez, beş sayfada arka arkaya boşa tetik düşürdüm.. altıncısı ise, patlamadı; çünkü kitap üçüncü hamur, seka kâğıdındandı ve sayfaları fırından çıkalı çok olduğundan, oldukça ıslaktı.. bu yüzden üst üste tutukluk yaptı, aklımı tutukladı..
zaten kırık kafamı kafka’ya daha fena taktım.. zaten de daha önce de sartre bulandırmıştı içimi, “bulantı”sıyla..

birinin diriminin, diğerinin ölümüne bağlı oluşu ne kötü?. işte, o kolayca tuttururken daha ilk celsede ölümü, ben ıskaladım.. henüz “okunmuştur” envanterine alamadığım “dönüşüm”ünü bekliyor olmalıydım?!.

sonra… ben, son bir kez daha denedim, o gittikten sonra.. bu kez ateş aldı kelimeler, sayfaları tutuşturdu ışık hızıyla, alnımı ışıttı.. lakin hedefini sıyırdı, sıyırdım..
hedefi alnımdı.. o gün bugün şakağımda o ilk günkü ağrı, çıldırtan zonklama, aynı ‘sıyrık’la fena sıyırmış, geziyorum..

o ki bi türlü başaramayıp sonunda üşüttüm, mademki de ben bir üşütüğüm artık, o saatten sonra yeşil ışık yakıp göz kırpan hayatla cilveleşmek olmazdı.. dikilip en işlek otoban ortalarına, harmandalı oynadım hayatımla, çıkıp ıstanbul-ankara arası vızır vızır işleyen tren yoluna, rayların üzerine oturdum, anadolu ekspresinin geçişini bekledim, beklerken boş durmadım, uzun uzun ‘uzunhava’lar okudum..

'uzunhava'lı beklemek sıktı, kalkıp sonra misketler, zeybekler, fidaydalar alıp yanıma, meydanlara çıktım yine tutturamadım.. horonlar bile vurdum, tek figürünü bilmediğim, hızlı ve çabuk, ayaklarımı birbirine dolaştırdım yine gelmedi, o yıllardır hayalim, muhteşem ‘son’umla yine buluşamadık; alnıma yapışacak, nasıl da beklediğim, hep ‘asil’ dediğim, asil bildiğim o tek kurşun puşt çıktı..

o günden sonra bi daha da denemedim.. “dava”sını bıraktım olduğu yere.. oysa o çoktan amme davasına dönüşmüştü, dünyanın.. insanlık arasında asırlar sürecek olsa da, “dava” aramızda sonsuza dek kapandı..

aradan geçen zaman huzursuzdu; duramadım.. duramazdım, başka bir yol bulmalıydım şu 'aşk'a, kalkıp âşiyan'a gittim, "bir garip orhan veli"yle ölümden konuşmaya..
“bilmezdim şarkıların bu kadar güzel olduğunu ve kelimelerin kifayetsiz” demeden öncesiydi.. sıkı muhabbet ettik, mezarlığında, kabri başındaki heykelinin başına konan martı kuşuyla.. mart ayı değildi, martısı önce anlamadı beni.. lakin ben onu iyi anlamıştım..

sonra, ben belli etmeden yanından ayrılıp hisar önüne indim.. o gün boğaz kuzey denizi kadar soğuktu.. ben, denize, oltamın ucuna düşüncelerimi takıp atıp, nasibim kelimeleri beklerken, geriye çekilip keman da çaldım balıklara o soğukta.. o ise, ardımda “aman da başına da konan martı kuşları” için yazdığı şiirinden kopardığı iri mısralarını kafasına koymakla meşgul oldu, martılar o yüzden birikmişlerdi başına..

sonra… bu kez farketti beni.. gözlerime bakıp mânâlı, sensin bu der gibi, şiirinin martılardan arta kalanını tekrarladı, ama ben, bi tek o, en sevdiğim “bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir”i duydum..
ötesine de gerek yoktu zaten, şarkısını da, güftesini de, bestesini de iyi biliyordum.. zaten de ben bir kere sevdaya çoktan tutulmuş, rahmetli ebemin çoktan rahmetli örekesini çoktan görmüştüm.. çalıp söylemişliğim az mıydı, kemanım ve bağlamamla?!.

şu 'bağlama'?!. aradaki şu uzun 'kopuk'luğu da bağlar mıydı?!.

Pazartesi

gönül diyo ki!.


ne iş lan moruk; bu yaştan sonra ne'ne gerek sosyal medya?!!.
...
şurda, birilerinin sayfalarına gidip yorum morum filan yazıp sataşarak, pişmiş aşa su, yıllanmış muhabbetlere limon sıkıp, hariçten salça olduğumu farkettim.. derhal titreyip, sürâhime, limonluğuma, kavanozuma dönüyorum..

inime dönüyorum; trajik sığınağıma
kendim çalıp, kendim söylemeye
kendi kendime
kendim 'kendimi' bi dinlemeye..

gülme zelâl!.


...bendim doğduğum dokuz doğurmuş acının dokuz memesine tekmil, yapışan!.