insan tepeden tırnağa zaaf..
tespitini iyi yapmış, içimizdeki hırslı 'mal'lar üzerinden trilyon götüren, dünyanın gelmiş geçmiş gelecek tüm kişisel gelişimcilerini, milyar satan kişisel gelişim kitaplarını battal-yalan edip itin gerisine sokan kitap; kişinin efsunlu sahte sahneye bakmaktan yitirdiği kendini gönlünü içindeki eşsiz dünyayı keşif kitabı..
Çarşamba
Salı
ses vermek, ses almak...
"yüreğinde yeşil bir dal saklarsan şarkı söyleyen bir kuş
gelecektir" çin atasözü
kendimize yazıp, kendimize seslendiğimiz şu sayfalarda şunca
zamandır yapmaya çalıştığımız tek şey kalbimizi kendimize tercüme etmek.. bir
martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı
sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad
ettik belki kendimize ya da birilerine yazarken.. bir sardunya saksısına göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı
bildirelim istedik belki.. neden?!. insan tabiattaki hangi varlığa baksa, kendisinde noksan olan
bir ‘tamlık’ görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlığın gürültüsü kalabalığın gürültüsünden çok fazla, yalnızlıkta insanın sesi çok daha fazla çıkıyor..
ses vermek, ses almak...
tıpkı kendisi gibi, sonsuz
çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş âdemoğluna.. seslenmiş,
seslenmiş besbelli, birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa
gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses
ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde karar kılan bir hassa ile bütün o
sesleri ince bir mîzandan geçirir, böylelikle ya onlara kayıtsız kalır ya da
bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle
yönelmiş o yana.. fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını
bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp,
kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her
zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, "işte" demiş, "... dünya gurbetinde
ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu."
gerisi "her şey"miş.. "her şey" sözcüğüne sığabilen "her şey" kalmış geride.. ve o nispette "her şey" sözcüğüne
sığmayan "her şey" onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği
yegane mülk, "her şey" sözcüğüne sığmayan o "her şey"in içinde gizli tek bir
şeymiş; 'aşk'.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu.. çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış..
bunun için bunca macera, bunca davası görülmemiş
cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz
edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek
yâremize başa dönebiliriz; yani, cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve
namuslu gözyaşlarının aktığı yere..
sokağa dönüş...
hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü..
habire 'dibinden keserim haa!!' modeli, bi sünnetçi korkusu verip, gün yüzü
göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı güya?!!.. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da
bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla..
yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lakin
yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. hani ‘beşkenar
bi üçgen’ kadar saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç
de orasında olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi
intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben orijinal şeyleri seviyordum
hep!.
steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı.. en zayıf
mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazım, azcık dirençli yani!.
sokaktaki en sıradan bi adam bile, çoğu allâme, bilge geçinenden
çok daha derin bi felsefeye sahipti..
konuyu derinine araştırdım;
hayatın en dibinde yaşamaktan bayaa kıdemli bi sokak adamı, “sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır; sokağa inmek
gerek, sokak tozu yutmak gerek.. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten
attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve ama okkalı da!.” diyordu, iddiayı ispat
kabilinden..
tuttum kendisini!.
Pazartesi
ortak bi yaraya dokunmuş...
... yazılarını okuduğum biri; ne kadar canını
yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona..
sövmek, ruhun
yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir..
elbet rastgele
sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de koyvermek gerekir; yakasını... zaten de bakla
da ağızda mezara dek de tutulmaz ki.. hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. hâttâ yerinde sövmek ibadettir..
insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında
iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut
ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan,
canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu
sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi
tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir
ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı
vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yani!.
şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısıysa, ona karşı sevecen tavır artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..
acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bin kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..
hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hâsıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yani!.
şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısıysa, ona karşı sevecen tavır artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..
acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bin kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..
hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hâsıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..
yani ki, kısacası;
az insan, az problem..
Cuma
gönül dieo ki...
(bozuk
türkçeni yiyim senin!. ne demek lan 'dieo ki'?!!!)
la gönül, öptürtme ebeni de, hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyamet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o “gençliğim geçti gelin” modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.
bak, kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş arkadaş!. ben demiyom ataların sözü diyo!. e, atalar da boş boş boğazlar gibi boş konuşmazlar ööle boş boş; söz söylerler!. sözleri de ööle lâf-ı güzaf cinsi şeyler değildir yani!. nokta atış yaparlar onlar, boru değil!.
hadi bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân?!. bize ne oldu?!. batsın bu dünya!" ağlaklıını da, yaz şuraya en umutlusundan!
la gönül, öptürtme ebeni de, hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyamet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o “gençliğim geçti gelin” modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.
bak, kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş arkadaş!. ben demiyom ataların sözü diyo!. e, atalar da boş boş boğazlar gibi boş konuşmazlar ööle boş boş; söz söylerler!. sözleri de ööle lâf-ı güzaf cinsi şeyler değildir yani!. nokta atış yaparlar onlar, boru değil!.
hadi bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân?!. bize ne oldu?!. batsın bu dünya!" ağlaklıını da, yaz şuraya en umutlusundan!
Pazartesi
gönül diyo ki!.
(ne çok konuşuyon lan sen gönül!. işin gücün bıt bıt?!!)
yaa bakın, âdemoğulları,
havvâkızları, Bir ve güzel Allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo,
defterlerin kitapların yazıların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesisim ki,
bakın ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi
okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz.. aksine, büyük
ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..
yani, kıymetli yazıcı!.
böyle bi musibetin, yani ben gibi yüzsüz bi okuyucu kenesinin çenesinin yazan bi insan
evladına tebelleş olması, o insan evladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına
sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu,
bi adam yahut bi apla, yahut bi kardeş, yahut bi kadın, yani ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’
ise; işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal
olarak vakit de bir tür nakit olduğundan çantasından cüzdanından, parasından
pulundan çalmak da anlamına gelir ki, hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. maazallah,
bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş
olsa, fark ettiğinde kendini fena paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini
affetmediği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için, kendi
kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış
yeri, tek çare tek teselli kucak olan rabbine sığınır..
demek ki şu tür bi ilgi, yani gelip okuma sevdası, muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!.
bakınız, kime bi zarar, bi
aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın!.
lütfen yani, zebanilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!.
Cuma
güzün apla!. yine ben!.
rüyamda rüya gibi bi rüya gördüm güzün apla!. inanılmaz bi rüyaydı, çok 'ormantik'ti; tıpkı
filmlerdeki, romanlardaki gibiydi anasını satiiim!. yo, hayır; masallardaki
gibi!.
anlatiim aplama!. ‘şehmuz’ adında bi oduncu vardı rüyamda; ormanındaki trajik sığınağında bi başına yaşıyan, odundan minyatür el işleri yapan... görsen, tam bi hilkat garibesi; ki sanırsın ki quasimodo.. öyle ki, korkutucu görünüşü bir horoza yumurtasını, bi öküze buzağısını, karnı burnunda bi kadına bebeğini bile düşürttürcek kadar.. yalnız, onca yüzüne bakılamazlığı, karşısına çıkılamazlığı karşısında hayret bi durum vardı; insanların ondan korktuğundan daha çok korkuyordu o, insanlardan.. o kadar ki, bi insan görse kaçıp saklanıyordu.. belkide bu yüzden insan, doal olarak da bi balta girmemiş ormanının en derinlerinde yaşıyordu..
ben az uzağında şehmuz'un nası bi adam olduğu konusunda düşüncelere dalmış, muhtelif yorumlar yaparken kendimce, a bide ne göriim, muhteşem güzel prensesin biri adamın kulübesine doğru yürümüyo mu?!!. meğer prenses saray hayatından, etrafının kalabalığından, eğlencesinden töreninden protokolünden, gördüğü olağanüstü ihtimamdan canı fena sıkılmış, sarayın ormana açılan gizli geçidinden gizlice gezintiye çıkmış, ceylan kuş böcek çiçek derken yolunu kaybetmiş, kulübenin ışığını görünce içinde insan yaşıyordur diye oraya doğru yönelmişmiş..
niye de yalan sööliim, prenses şehmuz'u daha görür görmez, oracıkta âşık olmuştu.. acaip şaşırdım, bi prenses hem de nası da bi prenses oduncu guasimodo şehmuz'a âşık olmuştu.. işte, rüyamın en can alıcı sahnesi gözlerimin önünde yaşanmıştı..
ekmek çarpsın ki güzün apla, aynen de böyle oldu rüyamda!. en başta dedim ya, çok 'ormantik' bi rüyaydı diye!.
uyandığımda uzun süre etkisinden kurtulamadım güzün apla!. düşünüyom da, hayret walla, helâl olsun prenses ablama, hakikaten hakikatli kızmış yani!. tam bi aykırı!. yok böyle delikanlı bir yürek terbiyesisim!.
güzün apla!. ben de görünüş, ilkellik, asosyallik, antipatiklik, "ııiiyyy!!!" konusunda quasimodo şehmuz'dan gıdım aşşaa kalmam.. hani diyorum ki, ben de mi gidip ormanda yaşasam?!.
Pazartesi
gönül bidaa diyo ki...
mütevazılığımı yiyim!. ilkelim, dar görüşlüyüm, geri
kafalıyım, kendimden menkulüm; ankadan başka kuş, hayattan zorlu yokuş
tanımam.. utanmadan bir de kendim çalıp kendim(e) söylerim şurda.. bir Allahın
tek kulundan bi iltifat beklemeyen, şu ‘karga gak demiş’ sesle düzenlenmesini bizzat yaptığım düzensiz besteler de
benim, kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları, “bi baht-ı karayım kullar
içinde” de demiyom, gülüyom hallarıma..
zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi akl-ı önce daha olmadığı için yeryüzünde, tek rakibim de kendimim.. bu demektir ki, şu erişilemez megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır..
'ne iş lan, hem ‘mütevazı’, hem ‘megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!' sorgu-tenkidimi de bizzat yapıyom, peşinen.. hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye.. zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarıp, yüzde yüz selâmete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom; "hem kel hem fodul"
anlıycaanız, hem kelim, hem fodul şurda!. ne güzel; ikisi bi arada, tara ve çık modeli!.
gönül diyo ki...
“garip bir kuştu
gönlüm/elimden uçtu gönlüm”
lan gönül!. her sabah
heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye..
nerdeee!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!.
kimseye yazıyo muyum ki?!.
bi tek sana!.
iyi de, kimselerin bilmediği
sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, viagra,
büyültücü küçültücü spreye, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, teklif
getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!.
habire spam düşüyo anlıycaan.. her ne
halt demekse de şu spam?!!.
ondan çok düşüyo yani!.
sahi spam ne demekti?!. “sıpam”
gibi bi şey mi?..
uzun zaman boğuştuktan sonra,
sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış
oldu zavallı posta kutum..
kısacası, sıpam kadar sevemedim şu "spam"ı!
Çarşamba
en çok da yalnızlıkta susarmış insan
... öyle diyolar.. eğer de böyleyse
ben büyük yalancıyım, çünkü çok konuşuyorum ve en çok değil, tek sözünü ettiğim
şey de “aşk”, “yalnızlık” ve “susku”..
insan genelde kendinde olmayan
şeyden söz edermiş en çok; hiç anlamadığı, ama en çok lafını ettiği şeyden..
buna göre de, sözün özü; hem yalancı, hem ağlak!.
yani kısacası;
‘yürü git lan!.’
Salı
sevgili, sanal ‘dün’lük!.
‘yazmalıyım!’ dedim sana kıvrana kıvrana ve döndürdüm durdum
dilimi sağa sola, sınırsız imkânlarının ihatalı hisarından içeri nüfuz
edebilmenin yollarını arayıp durdum; bir gediği, bir kapısı var mıdır acep, cürmümüze
münhâl diye..
buldum da… tarama cihazı diye bişeyi varmış…
ardından siyah inciler
gibi harfler döken, mis gibi mürekkepli, eski dolmakalem, güzelim el yazısı, ‘ipek
tozu’ndan mamûl, âherli kâğıdın imaj diye bişeyi falan alınıp, sanalın yüksek de
müsaadeleriyle; öyle kaydedilebiliyomuş..
yani, bi şekilde bi yol buldum bulmasına da, tam da içeriye
adım atacağım, yine tuttu şu bildik ‘ilkel’lik, ‘eskikafa’lılık hastalığım, âniden..
başım döndü, içim bulandı.. korkarım doğuştan tutulduğum şu ‘aptal
hastalık’ modernizmin fevkalâde
steril sınırlarına da (b)ulaşa, kalın, yüksek, muhkem ihatalı, ‘eski’ye, ‘geçmiş’e
yasaklı duvarlarına dayana, yıka?!.
farkettiği yerde de yaşatmayacağını da biliyorum..
yani; belaya tırmık, ecel(im)e el ense çekiyorum; bit
pazarına nur yağacak olma tehlikesi pahasına, ‘eski’ye rağbet ediyorum..
zaten de öküzün ahmağı kasabın bıçağını yalarmış..
fakat, işte;
“geçmiş güzeldir” diyo bi ârab atasözü” ve ‘mâzî’ de unutmaz,
uyu(t)maz, susmazmış!.
o zaman; "festina lente"
“bir kimsenin, bir şeyin kemâle ermesi, onun başladığı yere dönmesidir-bir sûfî”
(kaç sefere çıktık, kaç kez geri döndük fakat doymadı hiç ruhlarımız.. çünkü kıraç ve çorak topraklarda sürüdük adımlarımızı.. üstelik bazı yolculuklara teçhizatsız çıkılır diyerek, yalınkılıç düşmüştük ya yola.. baktık ki ne bir yudum suyu var murdar olmayan, bu yolların, ne bir lokma helal ekmeği..)
ol rivayettir ki, balıkçı balıkçıyı uzaktan tanır, yolcu yolcuyu bilir ve aynı yolda yürüyenler danışmazlar birbirlerine.. oysa aynı yolda ve bir başka yolda gidenler gibi, bilmiyorlar benim gittiğim yolu.. bir yolu yürürken ben, hep ‘dağlar nerede?’ diye sormak istiyorum, dağı gören yok, ‘yağmur yağmaz mı hiç buralara?’ diyorum, ömrü boyu saçak altında durmuş olanlar, istihzayla bakıyorlar yüzüme.. bak, elim üşüyor, ocağa bir dal meşe at, birlikte ısınalım diyorum; randevularını, iş yemeklerini, toplantılarını ve ‘yüksek değere haiz’ evraklarını, süper projelerini, doymak bilmez iştahalarıyla, yaldızlı ve füsunlu ve fakat sonlu ve geçici nimetlerin yansıttığı parlak ışığı gösterip, geçiştiriveriyorlar..
(kaç sefere çıktık, kaç kez geri döndük fakat doymadı hiç ruhlarımız.. çünkü kıraç ve çorak topraklarda sürüdük adımlarımızı.. üstelik bazı yolculuklara teçhizatsız çıkılır diyerek, yalınkılıç düşmüştük ya yola.. baktık ki ne bir yudum suyu var murdar olmayan, bu yolların, ne bir lokma helal ekmeği..)
ol rivayettir ki, balıkçı balıkçıyı uzaktan tanır, yolcu yolcuyu bilir ve aynı yolda yürüyenler danışmazlar birbirlerine.. oysa aynı yolda ve bir başka yolda gidenler gibi, bilmiyorlar benim gittiğim yolu.. bir yolu yürürken ben, hep ‘dağlar nerede?’ diye sormak istiyorum, dağı gören yok, ‘yağmur yağmaz mı hiç buralara?’ diyorum, ömrü boyu saçak altında durmuş olanlar, istihzayla bakıyorlar yüzüme.. bak, elim üşüyor, ocağa bir dal meşe at, birlikte ısınalım diyorum; randevularını, iş yemeklerini, toplantılarını ve ‘yüksek değere haiz’ evraklarını, süper projelerini, doymak bilmez iştahalarıyla, yaldızlı ve füsunlu ve fakat sonlu ve geçici nimetlerin yansıttığı parlak ışığı gösterip, geçiştiriveriyorlar..
gözleri olan yok bu
şehirde, baktıklarımdaysa derin bir karanlık.. çocukluğumun kitaplarının cinali’sinin
bile daha anlamlı bir hayatı vardı; babası ona at alır, o da ona yem verirdi..
atı tanıyan, peşinen rüzgârı, özgürlüğü ve asaleti tanımış olurdu zaten.. atı
olan, ona hürmetten fırıldak gibi dönmez, gönüllü kölelikten tiksinir ve soysuz
bir it gibi davranmaz ihtimâl..
kim göğsünde deli
bir tay, kızıl bir kısrak, yeleleri doğudan batıya uzanan bir küheylân taşıyor bu şehirde, bilmiyorum.. bilmek isterdim oysa!.
ömür 'uzun', yol' kısa', menzil 'yakın'.. acele et; yavaş yavaş!.
ömür 'uzun', yol' kısa', menzil 'yakın'.. acele et; yavaş yavaş!.
yumruk kadar kalp...
yumruk kadar, fakat can sarması bir kalbin anlaması aşkîliği nispetince.. 'aşk', anlamak gibi büyük ve ağır bir yükü getirip kalbin kapısına bırakır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..
sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..
izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..
sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..
izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..
Perşembe
"yalnızlık" dedikleri...
“yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına.. oraya, sert ve
sağlam bir havanın estiği yere.. senin yazgın sinek kovalamak değil” demiş o
alman delisi..
demek seviyo ki yalnızlığı, yalnızları öyle diyo!. bi ‘yalnızlık’
gördüğünde yanıbaşında kayıtsız kalamıyo, bi yalnız gördüğünde yalnızlığına
sataşmasa onun yalnızlığı da çatlıyo ortasından, yaklaşıp bakmasa, sormasa niye
diye, canı yanıyo?!.
bu işin ucunda fena terslenmek de var, ama olsun; her yalnız
tersler yalnızlığına sinsice olmasa da sessiz yaklaşan bi başka yalnızlık
gördüğünde ve elbette de niyetini anlayana kadar..
neyse!. işte o da kucağında emzirerek büyütmüş katilini
işte, onun yalnızlığı da göğsüne bastırdığı, kanatarak emzirdiği, doymak
bilmeyen quasimodo, onun da kendini dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bi
biri, bişeyi yok; ve yok yalnızlığına tutsaklığında gelip bulacak, bi tas su
verecek bi esmeralda’sı?!.
yalnızlık yalnızlığı besler, ağlamak ağlamayı, yazmak da
yazmayı.. yalnızlık sonsuz kelime üretiyor, kelimeler çoğaldıkça da artıyor yalnızlık.. ve yalnızlık fena söyletiyor.. meselâ bi “yalnızlık” yazsak şu guugıl teyzenin kalçasına, milyar trilyon
‘yalnız’ ve ‘yalnızlık’ getirir karşımıza..
başka bişey söylüyor olmalı, ya da ben böyle anladım; “yalnızlık
= kelimesiz kalmak” diyeni.. içimizden bi başka biri de “susmak
en büyük hâlidir aşkın!”.. “öyleyse” diyor, “… aşk yine istisnasız yalnızlığa,
yalnızlık da suskuya çıkar” demekle belki de arayı bağlıyor..
yalnızlık yalnızca kendiyle çiftleşir.. erselik bişe, partenogenes;
7/24/365, kendi kendini dölleyen, bi ömür habire hamile bırakan kendini, yeni
yalnızlıklar doğurmak için..
pek doğurgandır yani yalnızlık; hep kendini doğurur.. ebesi
de kendidir; kendi elleriyle doğurtur kendi yalnızlığını..
gururludur da yalnızlık, kıl aldırmaz meselâ o hep havada
burnundan, bırak tek tane bi kıl çekebilmeyi, yere düşse eğilip almaz
gururundan.. o kadar yani!. ama;
kuru kuru da bi gurur, guru guru gurur, “guru guru gurbanın
olim!” bi gurur!.
yalnızlık’ içi doldurulamayan kelime-sonsuz kavram..
hakkında yalnızca kendimizi bağlayacak çok şey söyleyecek
kadar da, kendimizce çok iyi de tanıyoruz onu.. bundan bir fazlasına bir kelimelik
dahî bir şerh koymakla üstüne doymak bilmeyen bir canavar yaratırız ancak; avladığımız
değil, bizi avlayan kelimelerle..
belki de tam da burda, ‘allah kabul etsin cümle yalnızlıklar’ımızı
diyip kapamalı konuyu?!. ama, öyle kolayca kapancak bi konu da değil, fazlasıyla
netâmeli!.
işte, yalnızlığı kiminin ‘beyaz atlı, tek prens’i, kimininse,
hani de şair demesi; ‘pasaklı kontes’i!.
…
lan niçe!. “yalnızlık” falan dedin ya, böyle uç uçuk ilintiler
kurdum da, kendimce sanki ben de pek haklıymışım gibi geldi bana?!. sen ne diyosun?!!
Salı
sevgili güzün apla!.
biliyorsunuz, size yıllardır sorunlarımı açarım, sağolun var
olun, siz de yakından ilgilenir, çözersiniz!. yine çok ciddi, hayatî derecede mühim
bi sorun meselem var güzün apla; 'yorum' meselem!. biliyorum, şimdi "sen de amma sorunlusun be evlâdım, habire sorun getiriyon?!. hem yorum da
ne, insanın yorum diye bi sorunu mu olur?!!" dediğinizi duyar gibiyim ve çok da haklısınız!. insanoğlunun ve kızının genel olarak böyle bi sorunu yok, 'yorum' özel bi
sorun, benim sorunum!. zaten de özel olmasa size getirip neden meşgûl edeyim,
değil mi?!.
biliyorsunuz güzün apla, töbebillah ve hâşâ da bi yazar neyi
olmasam da hakikaten iyi bi okurum ben, hakkaten da sıkı yazan, çoğu da kendine
yazanların kıyıda köşede kalmış ne kadar günlük sayfası varsa bulur, ciddi
okur, nadirattan da olsa bağzı yazılara konuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi
dökerim, dayanamayıp; ama ürke korka, tırsa tırsa, utana sıkıla da..
müsaadeniz olursa arz ediim güzün apla!. geçtiğimiz epey bi zaman önce başıma bi bişe gelmişti benim o kronik 'yorum' sorunum yüzünden.. şahane bi yazı yazmıştı biri.. üstündeki bi kutucukta “yorumunuzu buraya bırakabilirsiniz” diye bi not da mevcuttu.. sanırım bundan cesaret almış, ben de bi düşüncelerimi bi döküiim diyip, ama bi yandan da Allaha da sığınıp bi iki satır bi not düşmüştüm altına;
ama… hay eşşek depsindi, yazmaz olaydım!. kıyameti kopardı.. bi zılgıt, bi fırça, bi hakaretler, demediğini bırakmadı; yok ben kim miymişim, kim oluyomuşum, niye de gelip yorum bırakıyomuşum, orda ne demek istiyormuşum, falan?!.
bakın, şurda ekmek musaf çarpsın ki bak güzün apla, walla da bak bi kim kimse değildim ve bişe de demek istememiştim; sıradan ama sıkı bi okur olup ve sadece de yazıyı çok beyenip, bayaa da bi etkilenip, yazıyla ilgili ve aynı minval üzre, duygu ve düşüncelerimi bırakmıştım acizane.. durum böyleyken, durduk yere yazı sahibinin/sahibesinin güzel kalemi, enfes Türkçesiyle; o enfes yazısıyla hiç mi hiç bağdaştıramasam da fırçanın kralını kraliçesini prensini prensesini yemiştim daha o dakika..
o günü hiç unutamıyorum güzün apla!. hayatımın en kötü olmasa da, kendimi çok kötü hissettiğim günlerinden biriydi!. bi kötü olduydum, bi kötü olduydum, sorma!. kendimi çok fena aşağılanmış hissettim.. aylarca hâttâ yıllarca geçmedi yediğim fırçanın etkisi, tek kelime yorum falan yazamaz olduydum hiçbi yazıya..
hatırladıkça sanki dün
olmuş gibi, hani de “istikbaline baktıkça titreyen mücrim gibi”; hâlâ da tir
tir titriyorum..
yani o günden beri bende acaip bi ‘yorumofobi’ oluştu.. o
gün bugündür çok tırsıyorum okunası bulduğum yazılara yorum yapmaktan..
güzün apla!. yine deli gibi okuyorum günlük sayfalarını, ama
nası da sevdiğim bişeyken, çok da isterken bi yorum neyi yapamıyorum, çünkü
yediğim bini bi para zılgıt geliyo aklıma, insan görmüş asosyal bi kutup ayısı gibi
kaçıyorum yorum yapmaktan..
“madem de böyle acaip bi tepkiyle karşılaştığın menfur bi olay yaşadın, yorma o zaman evlâdım!.” diyceksiniz biliyorum, ama ben sıkı bi
kalemden çıkmış, adam gibi yazılara yorum yazmadan da duramam ki, yorum yazan
yerlerimde şirpençe çıkar emîn olun!.
ne yapmalıyım, bilmiyorum güzün apla!. lütfen bi çıkış yolu gösterin,
çok çaresizim!.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)