yumruk kadar, fakat can sarması bir kalbin anlaması aşkîliği nispetince.. 'aşk', anlamak gibi büyük ve ağır bir yükü getirip kalbin kapısına bırakır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..
sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..
izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..
Salı
Perşembe
"yalnızlık" dedikleri...
“yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına.. oraya, sert ve
sağlam bir havanın estiği yere.. senin yazgın sinek kovalamak değil” demiş o
alman delisi..
demek seviyo ki yalnızlığı, yalnızları öyle diyo!. bi ‘yalnızlık’
gördüğünde yanıbaşında kayıtsız kalamıyo, bi yalnız gördüğünde yalnızlığına
sataşmasa onun yalnızlığı da çatlıyo ortasından, yaklaşıp bakmasa, sormasa niye
diye, canı yanıyo?!.
bu işin ucunda fena terslenmek de var, ama olsun; her yalnız
tersler yalnızlığına sinsice olmasa da sessiz yaklaşan bi başka yalnızlık
gördüğünde ve elbette de niyetini anlayana kadar..
neyse!. işte o da kucağında emzirerek büyütmüş katilini
işte, onun yalnızlığı da göğsüne bastırdığı, kanatarak emzirdiği, doymak
bilmeyen quasimodo, onun da kendini dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bi
biri, bişeyi yok; ve yok yalnızlığına tutsaklığında gelip bulacak, bi tas su
verecek bi esmeralda’sı?!.
yalnızlık yalnızlığı besler, ağlamak ağlamayı, yazmak da
yazmayı.. yalnızlık sonsuz kelime üretiyor, kelimeler çoğaldıkça da artıyor yalnızlık.. ve yalnızlık fena söyletiyor.. meselâ bi “yalnızlık” yazsak şu guugıl teyzenin kalçasına, milyar trilyon
‘yalnız’ ve ‘yalnızlık’ getirir karşımıza..
başka bişey söylüyor olmalı, ya da ben böyle anladım; “yalnızlık
= kelimesiz kalmak” diyeni.. içimizden bi başka biri de “susmak
en büyük hâlidir aşkın!”.. “öyleyse” diyor, “… aşk yine istisnasız yalnızlığa,
yalnızlık da suskuya çıkar” demekle belki de arayı bağlıyor..
yalnızlık yalnızca kendiyle çiftleşir.. erselik bişe, partenogenes;
7/24/365, kendi kendini dölleyen, bi ömür habire hamile bırakan kendini, yeni
yalnızlıklar doğurmak için..
pek doğurgandır yani yalnızlık; hep kendini doğurur.. ebesi
de kendidir; kendi elleriyle doğurtur kendi yalnızlığını..
gururludur da yalnızlık, kıl aldırmaz meselâ o hep havada
burnundan, bırak tek tane bi kıl çekebilmeyi, yere düşse eğilip almaz
gururundan.. o kadar yani!. ama;
kuru kuru da bi gurur, guru guru gurur, “guru guru gurbanın
olim!” bi gurur!.
yalnızlık’ içi doldurulamayan kelime-sonsuz kavram..
hakkında yalnızca kendimizi bağlayacak çok şey söyleyecek
kadar da, kendimizce çok iyi de tanıyoruz onu.. bundan bir fazlasına bir kelimelik
dahî bir şerh koymakla üstüne doymak bilmeyen bir canavar yaratırız ancak; avladığımız
değil, bizi avlayan kelimelerle..
belki de tam da burda, ‘allah kabul etsin cümle yalnızlıklar’ımızı
diyip kapamalı konuyu?!. ama, öyle kolayca kapancak bi konu da değil, fazlasıyla
netâmeli!.
işte, yalnızlığı kiminin ‘beyaz atlı, tek prens’i, kimininse,
hani de şair demesi; ‘pasaklı kontes’i!.
…
lan niçe!. “yalnızlık” falan dedin ya, böyle uç uçuk ilintiler
kurdum da, kendimce sanki ben de pek haklıymışım gibi geldi bana?!. sen ne diyosun?!!
Salı
sevgili güzün apla!.
biliyorsunuz, size yıllardır sorunlarımı açarım, sağolun var
olun, siz de yakından ilgilenir, çözersiniz!. yine çok ciddi, hayatî derecede mühim
bi sorun meselem var güzün apla; 'yorum' meselem!. biliyorum, şimdi "sen de amma sorunlusun be evlâdım, habire sorun getiriyon?!. hem yorum da
ne, insanın yorum diye bi sorunu mu olur?!!" dediğinizi duyar gibiyim ve çok da haklısınız!. insanoğlunun ve kızının genel olarak böyle bi sorunu yok, 'yorum' özel bi
sorun, benim sorunum!. zaten de özel olmasa size getirip neden meşgûl edeyim,
değil mi?!.
biliyorsunuz güzün apla, töbebillah ve hâşâ da bi yazar neyi
olmasam da hakikaten iyi bi okurum ben, hakkaten da sıkı yazan, çoğu da kendine
yazanların kıyıda köşede kalmış ne kadar günlük sayfası varsa bulur, ciddi
okur, nadirattan da olsa bağzı yazılara konuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi
dökerim, dayanamayıp; ama ürke korka, tırsa tırsa, utana sıkıla da..
müsaadeniz olursa arz ediim güzün apla!. geçtiğimiz epey bi zaman önce başıma bi bişe gelmişti benim o kronik 'yorum' sorunum yüzünden.. şahane bi yazı yazmıştı biri.. üstündeki bi kutucukta “yorumunuzu buraya bırakabilirsiniz” diye bi not da mevcuttu.. sanırım bundan cesaret almış, ben de bi düşüncelerimi bi döküiim diyip, ama bi yandan da Allaha da sığınıp bi iki satır bi not düşmüştüm altına;
ama… hay eşşek depsindi, yazmaz olaydım!. kıyameti kopardı.. bi zılgıt, bi fırça, bi hakaretler, demediğini bırakmadı; yok ben kim miymişim, kim oluyomuşum, niye de gelip yorum bırakıyomuşum, orda ne demek istiyormuşum, falan?!.
bakın, şurda ekmek musaf çarpsın ki bak güzün apla, walla da bak bi kim kimse değildim ve bişe de demek istememiştim; sıradan ama sıkı bi okur olup ve sadece de yazıyı çok beyenip, bayaa da bi etkilenip, yazıyla ilgili ve aynı minval üzre, duygu ve düşüncelerimi bırakmıştım acizane.. durum böyleyken, durduk yere yazı sahibinin/sahibesinin güzel kalemi, enfes Türkçesiyle; o enfes yazısıyla hiç mi hiç bağdaştıramasam da fırçanın kralını kraliçesini prensini prensesini yemiştim daha o dakika..
o günü hiç unutamıyorum güzün apla!. hayatımın en kötü olmasa da, kendimi çok kötü hissettiğim günlerinden biriydi!. bi kötü olduydum, bi kötü olduydum, sorma!. kendimi çok fena aşağılanmış hissettim.. aylarca hâttâ yıllarca geçmedi yediğim fırçanın etkisi, tek kelime yorum falan yazamaz olduydum hiçbi yazıya..
hatırladıkça sanki dün
olmuş gibi, hani de “istikbaline baktıkça titreyen mücrim gibi”; hâlâ da tir
tir titriyorum..
yani o günden beri bende acaip bi ‘yorumofobi’ oluştu.. o
gün bugündür çok tırsıyorum okunası bulduğum yazılara yorum yapmaktan..
güzün apla!. yine deli gibi okuyorum günlük sayfalarını, ama
nası da sevdiğim bişeyken, çok da isterken bi yorum neyi yapamıyorum, çünkü
yediğim bini bi para zılgıt geliyo aklıma, insan görmüş asosyal bi kutup ayısı gibi
kaçıyorum yorum yapmaktan..
“madem de böyle acaip bi tepkiyle karşılaştığın menfur bi olay yaşadın, yorma o zaman evlâdım!.” diyceksiniz biliyorum, ama ben sıkı bi
kalemden çıkmış, adam gibi yazılara yorum yazmadan da duramam ki, yorum yazan
yerlerimde şirpençe çıkar emîn olun!.
ne yapmalıyım, bilmiyorum güzün apla!. lütfen bi çıkış yolu gösterin,
çok çaresizim!.
gönül diyo ki...
... ‘biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi
istasyonun duygusal inei-öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi
treni beklememekle aynı şeydir’
tek bişe anlamadım sözlerinden ama, gönül böyle diyo
kestirmeden gidip..
sanırım aslında demek istediği;
birinin bi yazar bi şair, bi iddiası neyi, dolayısıyla birileri
gelsin, uğrasın, okusun derdi de olmadan, kendine çalıp kendi söyleyeceği,
kendi dinleyeceği, kendini dinleyeceği, şu sonsuz sanal dünyada sebil bi ‘günlük,
bilog’ sayfası edinip oraya yazıyor olması..
bi başka ifadeyle, bu sayfalar;
bi kimi kimseyi de bağlamadan, kişinin dilediğince karalayacağı
sınırsız bi şahsî duvar, 'bilog'u geldiğinde içine gönlünce 'biloglama' imkânı veren, uçsuz bucaksız bi
arazidir..
‘kimse üstüne alınmasın şurda, kendime yazı(lı)yorum!.’ modeli bişey yani!.
tüm bunlar aynı zamanda 'marifetsizsen hayatta, doal olarak bi iltifat neyi beklentin de hayatta olmaz!.' anlamına da gelir..
...
hangi gaste, dergi ya da bu tür başka bişey, hiç de bi yazar-çizer olmayan bi ‘yazar’a kapılarını ardına kadar açıp, köşelerinde bi yer ayırıp, böyle boş beleş bi imkân sunabilir ki?!.
bu insancıl yaklaşımları, üstün, üstelik de meccanî
hizmetleri için fena kutluyorum kendilerini burdan!.
‘kimse üstüne alınmasın şurda, kendime yazı(lı)yorum!.’ modeli bişey yani!.
tüm bunlar aynı zamanda 'marifetsizsen hayatta, doal olarak bi iltifat neyi beklentin de hayatta olmaz!.' anlamına da gelir..
...
hangi gaste, dergi ya da bu tür başka bişey, hiç de bi yazar-çizer olmayan bi ‘yazar’a kapılarını ardına kadar açıp, köşelerinde bi yer ayırıp, böyle boş beleş bi imkân sunabilir ki?!.
Pazartesi
sonra, sustuk..
... isyan ateşi, 'insan' kaygısı, yaşamak
acısı, ne varsa biriktirdiğimiz içimizde, içimize kusar gibi sustuk..
hedef gözetmeksizin, salvo sallamalar..
kendimle iyi kafa yapıyor, iyi de buluyorum.. insan kendiyle dalga geçmesini bilmeli; yaşamaktan yıpranıp gün gün de eksilen çeyrek
aklım böyle diyor..
niçe, “herkes sevdiğini öldürür ennihâyet!” demiş!. sahiden de böyle değil mi?!.
ama hiç sevmediğini daha çok öldürüyo!.
meselâ, kendi wudubebeğime
kendim batırıyorum dilimin en sivri yanının en keskin kelimelerini; tam kalbine
ve ama kansız.. her gün, günde milyon kez yaparım da bunu zavallı gıkını bile
çıkarmaz..
alışıktır
yani.. gerek duyup bişey diyceksen eğer, esirgeme bu yüzden sen de en kanlı, en
zehirli, en keskin kelimelerini.. ve pekâlâ da muktedirsin de buna!.
kelimelerinin göze göz dişe diş, kaçınılmaz vuruşmalarda, gerektiğinde nasıl da kan dökeceğini iyi bilen, kınından sıyrılmış keskin bir kılıç, dokunduğunda nasıl da zehir akıtabilecek bir bıçak da olduğunu biliyorum..
kelimelerinin göze göz dişe diş, kaçınılmaz vuruşmalarda, gerektiğinde nasıl da kan dökeceğini iyi bilen, kınından sıyrılmış keskin bir kılıç, dokunduğunda nasıl da zehir akıtabilecek bir bıçak da olduğunu biliyorum..
bir
kehânet de değil bu; dilin sen dilediğinde nasıl da yakıcı kelimelere hazır.. bunu
hissedebiliyor, anlayabiliyorum..
bu kadar değil elbet!. sanki adım gibi bildiğimden sanki emin olduğum, sanki de hiç yanılmıyormuşum gibi hisse kapıldığım bişe daha var; en ölümcül yaralara merhem, hayat iksiri gibi kelimelerinin de olduğu, dilinin bi prenses lisanı kadar zarif, anne gibi müşfik, bazen onun da ötesine geçmesi gereken zamanlarda anne merhametinden de elzem bir cerrah neşteri olduğu hissi..
yani; hepsine eyvallah!. hadi!.
bu kadar değil elbet!. sanki adım gibi bildiğimden sanki emin olduğum, sanki de hiç yanılmıyormuşum gibi hisse kapıldığım bişe daha var; en ölümcül yaralara merhem, hayat iksiri gibi kelimelerinin de olduğu, dilinin bi prenses lisanı kadar zarif, anne gibi müşfik, bazen onun da ötesine geçmesi gereken zamanlarda anne merhametinden de elzem bir cerrah neşteri olduğu hissi..
yani; hepsine eyvallah!. hadi!.
Çarşamba
daha onaltıydı...
... hayatın vızır vızır otobanında ne
ölümlerle ne harmandalları, ne misketler oynadıydı..
korkusuz, kıvırmasızdı; ne korkuyu ne kıvırmayı
öğretemedilerdi.. zaten de zavallı gariban anasını hayatın en dip yerlerinde,
uçurum kıyılarında dolanıp, bilmez korkusuz, en tehlikeyi dibine kadar yaşamak
gerçeği öptüydü; zekâ kıtlığından değil, aşırı serseri, yöneltilemez bi
ruhtan.. ama aynı zamanda, duyduğu ilk ‘insan’ sese koşacak imkânsız da bi
salaklıktan..
böyle bi salak olunca, hep birilerinin oyuncak ayısı
olursun; soğuk korkulu karanlık gecelerde ihtiyaçları olduğunda, aramaya da gerek
yok, hemen ellerinin altında; bulur, sarılır uyurlar mışıl mışıl, gün ışıyıp
korkuları gidince de, bi dahaki ihtiyaçlarına dek kaldırıp bi kenara atarlar..
bu, mecaz falan değil, gerçek anlamda 'bazı insanoğlusu azcık da puşttur'
demek..
ve;
ele avuca gelmez, boyun eğmezken sırf şu angut 'insan sevgisi', orozmu 'romantizmi' yüzünden birilerinin oyuncak ayısı olmuşlara ben
kadar da üzülen yoktur..
Cuma
güzün apla'ya açık mektup!.
rüyamda rüya gibi bi sevgilim vardı güzün apla, adı da 'rüyâ'!. kendisini doğru dürüst bi göremeden daha, rüyamda terk ettiydi beni.. sonra,
duydum ki en yakın arkadaşımla, en yakın bi zamanda, en yakın bi yerde dünya
evine giriyomuş.. etiler’de eltimlerin hemen yanında ev bile tutmuşlar..
ona tıvıttırdan, taverna müzüğümüzün taçsız kralı ümit besen
abimizin o çok ama çok etkilendiğim, koli koli selpak ıslattığım meşhur bestesi
eşliğinde mesaj attım; “sevgilim!. nikahına çağırmazsan beni, inan çok
kırılırım bak, âhım kalır terbiyesizim!” dedim..
hâttâ, istesin; şahidi bile olurum!.
ayıp etmiş miyim?!
Salı
zaalim bi prenses sevdim...
... adı 'aşk'!.
bakın prensesim, hayatı artık suçlamıyorum, dönüp kendime bakıyorum; gördüğüm yine hayata yabanî, dünyadan bihaber ilkel bi sıır, yine sobalık ya da zopalık bi ‘odun’?!!. yani daha önce de dediğim ve yine gördüğünüz gibi, iğneyi de çuvaldızı da kendime batırıyor, kendimi nodulluyorum şurda.. bu da kimseyle tek bi derdim, meselem yok demektir..
yalnızca koyunlar mı kendi bacaandan asılır?!!. sıırlar da!. işte, bakın gözünüzün önünde kendi bacağımdan asıyorum kendimi hayatın çengeline ve hem de artık insan içinde!. bakın, artık insan içine de çıkıyorum inimden!. artık kendi kendime konuşmuyorum yani!.
denedim, çok iiiymiş, insan kaçırıyomuş.. gören kaçıyo.. asosyal sosyopat ilkel görgüsüz kılıksız kaba serseri görünümlü tiplerden de kaçılır yani normal olarak, boynuna atlıycak değiller ya?!. çocukluğumuzda kız kaçıran diye bişe vardı, onun gibi..
böyle hem kel hem fodul olup prensesim 'aşk'ı yargılamak mı?!. töbe, ne yargısı, yargıcı, vargısı?!. hayattan tek bildiğim siyahın yılmaz müdafii neslihan yargıcı.. yani yargılama şööle dursun, nerdeyse yalvarıyoruz; niye de bakmıyonuz yüzümüze prensesim?!. gece demedik gündüz demedik, sırf siz dediniz, öyle istediniz diye çalıştık, çabaladık, çapaladık, şu çorak sanal aşk toprağımızı güllük gülistanlık edelim dedik yaza yaza, küllükten beter oldu?!. yani insan bi kafasını çevirir, ne bu gürültü, bu rezâlet, kepazelik, nooluyo burda diye bi bakar?!.
aşk apla!. elbet bilmez kimse kimseyi; de,anlamak dinlemek öğrenmek için hani, bi tenezzül buyursanız şuraya, bi iki dakikalığına bi ziyarette bulunsanız, bi acı kaavemizi içseniz n’olur yani, kıyamet mi kopar?!. buyuran yerleriniz mi ağrıyo, yoksa sosyeteye rezil mi olursunuz, yüksek yüksek tebaanız, etrafınızda pervane yakışıklı yalakalarınız, ne arıyonuz bu sokak serserisinin pis-pasak mekânında diye ayıplar mı?!. mesele serseri kılığım, saç-sakal karışıklığım, kayık tipim mi meselâ, bulaşırım diye mi korkuyonuz?!. korkmayınız prensesim, kendimden başkasına zararlı bi mikrop değilim, biraz ‘yaşamak’ özürlüyüm, o kadar!.
yani siz de?!!. bi peşin hükümlü olmayın, yüksek dilinizi bilmiyor oluşuma hamletmeyin şurda gak guk edişimi, kaba saba konuşuşumu.. dilerseniz saray dilinizle de konuşabilirim, ama sevmiyorum bunu, içten değil!. diyorum ki; siz de sevmeseniz?!.
yani, vardır sizin de içinizde azcık bi doallık, yani, özlüyosunuzdur siz de yağsız balsız kaymaksız yapmacıksız, içinizden geldiği gibi bi konuşmayı!. tamam, bi prensese yakışmaz makışmaz ama, hiç mi bişey ifade etmiyo sokak dili, hayatı, hiç mi merak etmiyonuz; n’apar lan bunlar sokak hayatında, ne yer ne içerler, ne konuşurlar, neye içerlerler, neye sevinir içerler, neye üzülür içerler, hangi havayı çalar ağlarlar, hangi havaya güler oynarlar?!.
tebaanızdan bihabersiniz, hiç umurunuzda deil de, niye de sokak insanı hayatını yansıtan romanlar hikâyeler öyküler okuyonuz gizli gizli, filmler seyrediyonuz, yapımcılar niye de bizim sokaktalar sürekli; setler metler kurup aylarca, dizi-film neyi çekiyolar, yazarlar çizerler dolanıyo duruyo, haftalarca aramızda yaşıyolar proje çıkarmak için?!. madem de bu kadar değersiziz, malzemenin kralı sizde deyip ne halt etmeye evlerimize konuk oluyo, soframıza oturuyo, ortadan kırıp bölüştüğümüz ekmeğimizi yiyip, aynı tastan su, aynı güzelim cam bardaktan mis gibi demlenmiş çay içiyo, koyu sohbete koyuluyo?!.
diyorum ki; yapımcılar sektörden sokaktan paranın anasını ağlatıyo, malın kralını götürüyolar.. gözümüz de yok; adilik yapmasınlar, adam gibi yansıtsınlar perdeye ekrana, yeter!.
çözmüşler ama işi işte sonuçta; hayat sokaktadır, sokak hayattır.. ve sokak 'beleşten para' demektir, sektör dilinde!.
prensesim!. balkondan locadan filmden romandan hikâyeden, öyküden senaryodan izleme, sokağa gel, korkma yemeyiz!. hem, hayatında görmediğin içtenliği bulursun burda!. hem, yaş şu yaş olmuş, sarayda aslâ sökemeyeceğin şu sokak dili okuma-yazmayı da öğrenirsin, doğrudan, kaynağından, fena mı?!. öyle kurs murs ders mers de icab etmez; sokak açık okuldur, ücretsizdir!.
hem, büyüğü küçüğü, yaşlısı genci, kadını kızı delikanlısı, tüm mahalleli, seferberlik ilan eder, belki bi yardımımız dokunur diye ellerinden geleni yapar, etrafınızda pervane olur kendinizi bi rahat hissedin, mutlu olun gülümseyin diye.. yeter ki sen bi azcık gir aralarına, azcık bi ilgi göster?!. insanlık bizde ölmez!.
lan seviyoz işte be aşkı!. ona prensesim bile diyoz şurda!. diyoz da aplamın umrunda mı?!. gerçi bi sokağa çekebilsem dikkatini, kendisini, düşer kesin!.
napçam lan ben bu sığır kalbi.. aşk maşk diyince bi türlü susmuyo işte, teres?!.
Cuma
kelimeler...
... hani hava apaçıktır, güneştir,
beraberinde ayaz da vardır.. kar topluyor derler bilenler..
kelimeler de öyle..
gündüz kar toplar yüreğin, yağması için geceyi beklersin; ve o el değmemiş
karın altında denklediğin kelimelerin, yazma cesaretin ve kararlılığının gündüz
olunca hiçbir işe yaramadığını da görürsün..
gece kelimelere annedir de.. en
içli hisli mektuplar geceleri yazılır çoğu..
Cumartesi
ne 'çok' şeysin sen 'aşk!
ı
aşkın en savunmasız, en kırılgan günü bugün
ve kelebek sûretinde ölgün..
kirli bir kavramken, çağın sevileri
matilda, üstünde sahte kokusu
kapılarına gelen o aşk maskeli
ezelî korunağına dalan davetsiz uğru
bal aşırmaya mededsiz kovanından
yavuz hırsız, destursuz haramî
harman arsızı, güz sırnaşığı, is bulaşığı
gözü ak başakta, kirli kara kuzgun
ihânetten devşirme, yüzsüz yanaşma
günışığı değmemiş beliklerine
yakıştırıp sinsi ellerini
ve sürükleyen, yaban yatağına
çıkaran baştan ve aşktan
kancıklıkta ‘er oğlu er’
içinde kıpkızıl bir puşt yatan
korkak ‘cengâver’
bir gece karar(t)ması değildi aşk matilda, inanma
ne gedâsıydı fettan fal kapatmalarının
ne sefâsı çürük yaz tutulmalarının
ne de bozuk tohumu, şehvet hasatlarının..
ask, sere serpe uyuyan
mâsum bir eceydi mihrâbında..
şiire bu kadar aşk yüklemek hatâydı belki
rotasız ışıksız ve fenersiz
bazen bahar, bazen karakış
ve bazen cennet, bazen cehennem
şu yasak karasulara gönderişlerim
aşka şu imkânsız uzunyol verişlerim
ve içimin şu karanlık kayalıklarına bindirişlerim
hayatında aşka dair hiç mavi görmemiş
siyah, beyaz ve grîden mürekkep
ilk seferine çıkan, ilk serüvenine
deniz körü bir acemi kaptan heyecanlarına
tutulmalarımdandı, bağışla!
aşk bir serçeydi ya en çok
ne ağaç ne kuş, ne bahar görmüş hücremin
mazgalına konan bir serçe..
o serçe, ben konuşmasını unutmuşken
üşürken ben
sığınacak bir saçakaltı yokken
kanadı kuşa sığınakken
üşürken içim
içimde şiirim
alıp, sıcacık kanatları altına
serip önüme, bir kuş sütü eksik
aç bir fil gibi daldığım kelime sofrasını
beni ne çok söyletti..
kınama beni!.
dedim ya ben o son Eylül’de bir kuştum yalnızca
‘yalnız’ca bir kuş
en fazla bir serçe cürmüm
ve yalnızlığım, ölülerini attıkları çalılıklarında
yalnız öten bir ardıç kuşu kadardı..
susmaya alışıktım ben
şu serçe?!
gelip şöyle, ortalığı birbirine katmasa
hatırlatmasa açlığımı, kırmasa şu ölü dilin paslı kilidini
kanatmasa
inan hep susacaktım..
ıı
matilda, bana ‘aşk’ dedin
dedin ve aklıma, henüz göğekinken kırılmış
artık, yollar gibi, yılları da seçemeyen gözlerimin önüne
gençliğimi getirdin..
o zamanlar ben kılıcı havada
ne deli havariydim?!
şimdi o günlere bakıp ve şu sözlerine
şöyle demeleri çıkardım, kendime
‘ötenazi istemeden kimselerden
kendi kendini uyutmak ve avutmak güzelmiş
güzelmiş; ayda bir yaka paça
ve bir sürü senet-sepet
gürültülü icra memurlarına tutulmak
çaresiz bir kuş olmak yırtıcılar elinde
çiğnenmeden yutulmak
ve içine ilk ayak basanlarınca terk edilip
güzelmiş unutulmak!’
bir türlü ısınmadıydı aklım, matilda
şu talih-kısmet oyunlarına
kuralarda çektiğim şans, bu yüzden hep kısa
ve tüm ipuçları hep, bir puştun elindeyken..
işte bu yüzden şefaat aramadım ben hiç
o şerli şerefsiz baronlarımın o buyurgan bakışlarında
sevgili bir patron en zalimken masa başlarında
matilda, işte bu yüzden (p)aklayamadım
modernizm pasağı o kir kir ellerimi
ve yırtamadım hiç
tir tir işlemediğim suçlarımın fezlekesini..
matilda, şu adamların göğe erişmeyecek anayasalarına
hürmetle eğilmeyen gereksiz bir karınca
zaten hep gereksizdir
hakkındaki şu karar, şu mânâsız idam
elbet gerekçesizdir..
‘karar’ dediysem matilda; karar
gözleri bağlı, o müstehcen
hani eli göz hizası terazili
en mahkeme önü, mahkeme(lik) heykeliyle
romalı bir şuh kadına ait elbiseyi giyen
şu meşhur ‘adâlet teyze’nindi
kendimi gözlerinin önünde tartsam da
suç kefesi hep benden yana ağır gelirdi..
hani, kefelerden boş olanına
boştaki eliyle hile koymasın diye
bağlı olmalıydı gözleri, ihtimâl
en azından genel geçer bir malûmatla
ben öyle biliyordum;
meğer, her gece yatağına aldıklarına
kuzu kuzu boyun eğip ram olduğu
mesela acımasız aristokrat patronum
sert bakışlı, bol arkalıklı komutanıma
göz yummalar için bağlıymış..
ve o çaput, çipil çipil bakmak için altından
‘saf altın’dan mamûl bir gözbağıymış yalnızca; bilmedim..
bilmedim, etekleri zil zilmiş
ve kenarları sim işlemeli
o ‘kutsal’ dişilliği altında
kara kara, çil çil, meşin cübbeli
içi bol engebeli, yarasa fermanlarıyla dolu
ya(ra)sa kitapları saklarmış;
bunu ben, şu zor tecrübeyle
çok geç öğrendim..
yalan değil matilda, inan!
o âmâ gözlerine baktıydım bir an
hani ne de olsa bi ‘havvâ kızı’
ne de olsa bi ‘kadın’
ve en son, en güzel ve en zayıf ihtimâl
‘nihâyetinde‘anadır bir kadın;
ve içinde bir parça olsun merhamet
mutlaka vardır!’ demişliğim hiç olmadıydı..
bir idam, matilda
yüksek kurul nezdinde
göz kararı ve temyizsiz
hep tertemiz ve tek pürüzsüz bir idamdır
bir önyargı(ç) hep dik durur bu yüzden
ve bu yüzden duruşmalarda
hep dik konuşur yakasına
şunların lügatlerinde hukuk
acaip gagalı bir kuşun
huk-huk, gak-guk geveleyen dilidir
hukuk bu yarı yerli/yersiz dilde
‘guguk’ gibi bir şeydir
ve hep “önce idamına, sonra yargılanmasına…”
diyerek hüküm verir
şu durum, sırtlan yasalarının
evvelemir meşhur, pek alışılmış bir âdetidir
bu yüzden, böyle bir idam
adâletten hep önce gelir
halk arasında buna, ara ara ‘yargısız’
ve ‘yargısı lüzumsuz infaz’ da denir..
bakma anlamadığıma şu kadar açık, matilda
körüm dediysem korkmasın gözün
okurkör değil, bakarkörüm yalnızca, bil
ve şu gördükleri(n)
içimdeki o kördüğümlerin yarısı bile değil!
hani
çözmeye kalksam daha çok düğüm
unutkanıyım ya hep gördüğümün?!
yani onlara şöyle serseri ve sersem sepet
sürüsepet, sersefil
mongol ve embesil gelişlerim
hep bu yüzdendir!
hatırla hani matilda, benim
kadın kahramanı olmayan
gelişine yazılmış, içi boş ve hep yarım bir roman(lar)ım
vardı
için-m-de tepeden tırnağa hüzün
başı hiç okşanmamış bir çocuk(luk)
ve yanında kocaman bir ağlamak olan..
‘yaz!’ dersen eğer, yazarım matilda
ama önce, üzerimdeki şu uçuk çocuksuluğun biraz geçmesini
beklemeli
ve bitmeden şu şiir mutlak
bir kez olsun ağlamalıyım
bu gece çok ağlayıp
şu şiir belasından kurtulmalıyım!
ııı
matilda sen, içimin susmayan çocuğu
kimdi elinden tutan, böyle
seni terk etmeyen hangi isimdi
ve hangi resimdi
ayrılıp gitmeyen kabrin başından
kaderleri yazan bir el vardı
ve onları garip, görünmez bir bağla
birbirine bağlayan
bütün oyunları bozan
yine aynı eldi..
aldanmaksa eğer, rüya
ben ne çok rüya görüyorum
benim o pek mutlu(!) 'eylül'lerimin
henüz gece sıfır üç'ten kesip kurdelelerini
sonra, sonbahar renkli o hüzün tablomu
tüy kadar 'hafif' ve 'müşfik' darbelerle
boyayıp grîye, kopkoyu matlaştıran
daha önce hiç görmediğim bir karanlıkla
tıpkı o 'yirmiyedi mayıs' gibi kanla kolajlayıp
iki kıta bir okyanus ötesi o büyük patrona sunan
ve sonra, zemheri bir öfkeyle
yine bir on ikinci gününde, önce zorla 'mart'laştırıp
sonra bir nisan 'neşe'siyle kısırlaştıran
nedense, o hep on ikinci gün türemeleri
şehvet tüylü; arsız, toraman
yediklerinin hazımsızı
donuk bakışlı, eril kedilerdi
hep karıştırıyordum ya, bu yüzden
aklımın düğmelerini?!.
oysa okuduğun şu şiirde
benden duyduğun aşk harici ne varsa
ve daha önce hiç duymadığın şu çatlak sesler
şu cızırtı, şu gıcırtı, şu horla/n/malar
hiç tırmalanmayan şu vicdan
bilfiil zat-ı alîlerinindi!
dedim ya matilda, ben
nazarlarında yalnızca bir kuştum
önce ötüşü yasaklanmış, sonra hayatı
kanatları yakılmış, ‘yalnız’ca bir kuş
bu hâlimle “ağyar, el, yabancı, elâlem..”
yani kendilerinden “öte”ledikleri
bir “öteki” bile değildim..
'müşfik tavsiye'lerine uyup
tam dedikleri gibi denediydim oysa
derin bir nefes de alıp huzurlarında
üstelik tıkayıp tüm kaçak deliklerimi
içimden sıkı bir dilek tutup, sonra
verdikleri o 'enfes' sesin
yersiz bir çıkışla, yanlış yerinden
tersinden başladıydım;
hem en tizinden, en titizinden
alayın(ın) en 'ti'sinden
yani, isyânın ta kendisinden..
ben, bir an olsun isyan etmeden ölürsem ölürüm
ben, isyân etmesem ölürüm matilda..
matilda ben sağım soyan, solum çıyanken
solak bir salaktım ya
bu yüzden kırıktı notlarım, hayatta..
tam ses nota basışlarının başarısızıydım yani
hep karıştırır sapla samanı
son sonatta kaybederdim hep
hayatıma hiç demirbaş olmayacak
o son ‘sol’ anahtarımı..
“basit defansan kişilik”tim
ilk gördüklerinde öyle dedilerdi
ve ritim bozuğuna da istidatlıydı demek kalbim, ilk
muayenelerinde
ki raporuma da işlemişti; “sinüzoidal ve taşikardik”
tutamayıp kendini işte bir heves
şu yüksek oktav vuruşlarla
pes(pâye) perdelerine düşüşlerim tıknefes
sesimdeki şu betlik
yarı bel, yarı yolda şu detone kalışlar
ve artık son bir savunmamın bile olmayışı
boğazıma attıkları şu son kılçıklarından
en masum çağımda, kursağımda bıraktıkları
aşktandı..
böyle takılmamıştım işte
kambiyo skandallarına, borsa spekülasyonlarına
serbest pazar ağlarına
böyle düşmemiştim sürekli inip çıkan piyasalarından
kurulu tezgâhlarına..
sonra…
yüksek mahkeme salonlarına vurmuştum kendimi
şu 'şefkatli', mahkûm koğuşlarına..
bütün bunlar kumar bilmememdendi yani
masalarına önceden oturmamışlığım
varsa bahisli tek bir suç ortada
o da şu hayatımla çok fazla oynamışlığımdı..
oysa matilda biliyorum günahlarımı
benim için onları elmas bir tasta yıkıyordu Tanrı
hem şunlar gibi kalemi(mi) daha doğmadan da kırmadan
ben, şöyle için için (y)andıkça
muammâ ateşlerinde yıkandıkça
içimde ateş yıllandıkça
böyle safça inandıkça..
ıv
matilda, günün hesapçı ve düzenbaz
pratik insanı değildir şair
o, uzun soluk ağır çöl yolculuklarına hazır
dayanıklı, aykırı bir sahrâ adamıdır..
bu yüzden şairlerin doluluk oranı gırtlağına kadar
saygın banknot, aç kredi kartlarıyla şişkin ve doygun
yüzde yüz ceylan derisi cüzdanları hiç olmaz
ve sayılırken kanun gibi, Kârun gibi
araları
üzerlerinde hınzır gibi besili tıknaz adam resimli
şehvetle yaladıkları kirli paraları..
bu yüzden hiç olmaz, bir şairin
alışveriş merkezleri dibi, gökdelen tepeleri
residans apış araları, ölü plaza etekleri
bol ‘manzara’, bir artı bir garsoniyerleri
kadavra çekmeceleri...
bir şairin hiç olmaz, çocukların ve kadınların
bombalarla parçalanmış cesetleri üzerinde
paytak eşleşme, tekil birleşme
güdük sevişme seansları
en trajik sahnelerde kahkaha sekansları
ve tükeniş dekadansları..
ama taş atılan, taş dökülen cam kırıkları döşenen
çivi çakılan, çelme takılan yolları
içlerinde dikenli çalıları
kemiklerine kadar batan iğneli fıçıları olur..
ayaklarına kan düşüren, haramileri olur şairlerin
nefesleri ensesinde kiralık katilleri
ve yollarında bol heyelanları..
dahası;
şairlerin geceden zor edilmiş sabahları
bitmeden yolları, biten azıkları
üstlerine üşüşen etlerini koparan
sürülerle akbabalarına hiç aldırmayan
bolca serseri heyecanları olur..
en fazla omuzları çöker şairlerin
boğazına basılmaktan sayılı nefesleri
bıçak sırtı hayatları
örselenmekten nerdeyse dibe vurmuş umutları olur..
.
..
...
matilda!. şu dediklerim?!
bakma, tüysüz yeni ergen bir utançtan
tâze ve mâsum aşklar devşiremeden daha
yaşamak gibi bi zehirli karadulun öldüren göğüslerine düşmüş
emdikçe kendi içine ölen ve emdirdikçe kanını küçülen
öznesiz bir karaltının gün be gün eksilen yanı
kaybolan yarınıdır..
Çarşamba
zeldâ da kim?!!
'zeldâ da kim la?!' die soran oluyo şurda!. zeldâ, müntehire marmara'nın iki isminden biri; "nilgün zeldâ marmara"
t.özlü, s.plaht gibi, onun intiharı da canımı çok yakmıştı..
oysa ne gürbüz isyanlar doğacaktı
eğer grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma!.
eğer grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma!.
ama... bunu onlara diyemedim!.
yaşasalardı, yüzlerine hiç çekinmeden söölerdim terbiyesisim!.
zeldâ
bir kayıptı elbet zeldâ,
kelimeleri şunca kıyama kaldırmak
lakin açmasan şu murassa sandığı sen
çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen
ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil
şu nemli mermiler;
kelimeler...
milâdımın sancısı şu şiirin ipini de sen çekmiştin..
gölgemle kavgaya da sen itmiştin, hatırla!.
..
aşk ezelde aldığım büyük bir âhtı demek
ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz
öyle ki, şu kavga kadardı en az!.
iyi ki bir son verdin gelip zeldâ!.
şu şiirde artık aşkı susturmalı
ve zaman kalmalıydı kavgaya..
dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim
‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum;
bu benim en sevdiğim tek narsis yanım
hiç sevemesem de ben beni, kavgayı
kendimle olanına bayılırım..
şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi
bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız
bir kayalık bulup, vurdu kendini
vurdu ve attı dipsiz derinliklere
soylu bir intihârla..
gitti işte
gitti ve bitti!
.
..
...
(bir gün birinin bilmediğin bir yerde
gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen
ben ordayım, o benim..
ya çek tetiği, vur tam alnımdan
ya çekip al benden gölgemi!.)
bir gün, bir kıyıda bulursan enkazımı
toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı
bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara
fener edip yak;
uzaktan geçsin..
zeldâ, şimdi aşk en uzak!.
lakin açmasan şu murassa sandığı sen
çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen
ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil
şu nemli mermiler;
kelimeler...
milâdımın sancısı şu şiirin ipini de sen çekmiştin..
gölgemle kavgaya da sen itmiştin, hatırla!.
..
aşk ezelde aldığım büyük bir âhtı demek
ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz
öyle ki, şu kavga kadardı en az!.
iyi ki bir son verdin gelip zeldâ!.
şu şiirde artık aşkı susturmalı
ve zaman kalmalıydı kavgaya..
dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim
‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum;
bu benim en sevdiğim tek narsis yanım
hiç sevemesem de ben beni, kavgayı
kendimle olanına bayılırım..
şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi
bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız
bir kayalık bulup, vurdu kendini
vurdu ve attı dipsiz derinliklere
soylu bir intihârla..
gitti işte
gitti ve bitti!
.
..
...
(bir gün birinin bilmediğin bir yerde
gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen
ben ordayım, o benim..
ya çek tetiği, vur tam alnımdan
ya çekip al benden gölgemi!.)
bir gün, bir kıyıda bulursan enkazımı
toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı
bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara
fener edip yak;
uzaktan geçsin..
zeldâ, şimdi aşk en uzak!.
Perşembe
'huzur'
“huzur”un “hangi cehennemde” olduğunu soran Tenekeci
İbrahim’e..
Franki: kediler huzurla ilgili bir çağrışım oluşturmuyor
bende, neden acep?!
Nezir: du, niye böyle oluyo, anlatiim; şu
kalın kütük kafamın kazma anlayışı, dinozor çağımın diliyle!.
şindi, sorduğun sorunun cevabı şöyle oluyo abicim;
bizim çocuklukta ders kitaplarının
arasında, basit çizgilerle çizilmiş, mutlu aile ev resimleri olurdu; bi oda, bir
soba, dibine kıvrılmış uyuklayan bi kedi… öyle yer etmiş ki hafızamıza, biri
mutluluk huzur dedimiydi aklımıza hemen o kedinin mutlu mütebessim uyuşuk,
mışıl mışıl uyuyuşu gelir, başka da bi zıkım gelmezdi..
ille de kedi!. niye kedi peki lan?!.
cevap: tıs!. şu her mutluluk resminin demirbaşı meşhur ‘love-uk' (kelimeye
elleme, bildiğin lavuk işte!. imrendim lavuklara, bi lavukluk da ben
yapiim dedim ayaküstü şurda!) kedinin dibinde uyuduğu sobayı farkedene kadar
kırk-elli yıl kadar filan geçmesi gerekmiş demek ki; ki dedelik yaşında anca..
aslında bütün sır o sobadaydı frenk!. zemheri soğuğu, zifiri gece, acaip karanlık, bi dağ başında, bir su kıyısında, adamın gerisini üç buçuk üç buçuk attıran ürpertici bi ormanda, ıssız sahillerde, uzaktan geçen gemilerin kamarasında… pencerelerinden ışık sızan bi kulübe, dışarda eşik kapatan kar, pervazında rüzgârın ürperten uğultusu, içerde gürül gürül yanan soba, üstünde isli tencerede kurufasulye, bi kenarında buharı üstünde, eski, bakır çaydanlık, aralarındaki boşluklarda üç-beş kestane, içeriye mis koku veren bi iki dilim portakal kabuğu... kim öper bu güzelliğin dibine kıvrılmış, tabloya bi fırça eskizi, sahneye figüran bile olmayan bi kediyi!.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
