Cumartesi

deli.. delilik.. deliler üzerine kendimizden menkûl saçmalamalar..

siz kaşındınız!. ii ozman; buyrun, size "deli", "delilik", "deliler"!. deli gibi severim deliliği, delileri.. ilgi alanıma giren bişey filan değil; ilgimin bizzat ta kendisi.. deliler soru sormaz, iddia etmez, deli delil istemez.. deli, aracısız, tefecisiz, perdesiz prensipsiz yaşar, tanrısıyla bile protokolsüz konuşur.. deliler doğaldır, doğal olanı sever; ve zaten de doğal olan her şey güzeldir.. deli, parayı bilmez; parayı, pulu, makamı, mansıbı, menfaati.. bu yüzden de bi gelecek kaygıları-maygıları olmaz.. deli, yaşamak dediğin şeyle tek irtibatsızdır.. delilerin ödenecek, gecikecek, bi faturaları yoktur; çünkü delilerin tüm faturalarını melekler öder.. bu yüzden de elektrikleri suları hayatta kesilmez, enerjileri hayatta bitmez!. delilerin başı dönmez.. delilerin modernizme ayak uydurma, baş döndürücü hızına yetişme problemleri yoktur; metropol hayatına alışma talimleri de.. deli deyince; bi özgürlük, bi biganelik, bi tam bağımsızlık, bi bibaşına buyrukluk, kafasına göre takılma, kimseyi iplememe filan?!!. en iyi özgürlük şarkısını delilerden daha iyi kimse seslendiremez.. “delinin ipiyle kuyuya inilmez” derler, yanlıştır.. delinin sahiplendiği bi ipi yoktur bi kere.. lakin böyle desek de, genelde, halk arasında, bi kimseyi takmama eylemine metafor olarak kullanılan yerleşik bi deyimle bi ipleri vardır aslında delilerin; "ipimle kuşağım..." şeklinde başlayıp, sonu biraz garip biten bi deyimle, bi "ip"leri, bi "kuşak"ları... işte, bu yüzden de dünyayı iplerine takmaz, ekseri insanoğlunun önünde takla attığı nimetleri sallamaz, hayatın bişeyini ihtiyat ekmeği, tedbir suyu falan olsun diye kuşaklarında saklamazlar.. bu yüzden de, bi ipi olup da, ufacık bi sorun karşısına karışıverip tip tip düşünenlere, “nerden inceldiyse ordan kopsun” sözünü delilerden başkası etmez.. delilerin bi ipi neyi yoktur dedik ama, şunu ihmâl etmişiz.. delilerin aslında bi ipi vardır; o da kendilerine ait olmayan bi iptir.. yani bağlandıkları bi ip!. hani merhametsiz ipnelerin eliyle bi yere bi hayvan bağlar gibi bağlandıkları zincir yahut ip.. işte, bilinenin aksine o ip delilere ait bi ip değildir.. o ip, delilerden gereksiz yere korkup, kendilerini emniyette hissetmek için onları bağlayan, kendilerini “akıllı” sanan 'delifobik! mi ne işte, ondan; o bi yığın mahlûk kısmısının ipidir.. deli korkmaz, korkuyu bilmez; ama korkulur insanlar da hiç değildir.. delilerden korkmak, 'deli, delilik' ne demek, uzaktan yakından haberdar olmayan, insan geçinen bazı gerizekâlı fodulların fobisidir.. fobi de malûm; mantığı olmayan korkudur.. yani sonuçta, ne bi ipleri vardır delilerin, ne kuşakları, ne de ince bakıma aldıkları, güzelleştircem, yakışıklılıklaştırcam diye acaip acaip harcamalar yaptıkları tipleri.. bi kere, öncelikle; delinin aynası yoktur.. deli delinin aynasıdır.. delinin aynası yine kendi gibi bi 'deli'dir.. gariptir; deliler en deli soğukta bile üşümezler.. çünkü malûmdur; “deli deliyi görünce değneğini saklar”.. bu da bizden bi ufak bi metafor olsun şurda!. deliler anlamsız, boş bakar, sebepsiz gülümser görünür.. onları böyle gören, böyle düşünen, diyen külliyen yanılır.. hakikatte deli, hakikati perdesiz gördüğü için güler.. insanlar bunu anlamaz, kendi kendine gülüyo der.. oysa deli, insanların gereksiz koşturmalarına, boş konuşmalarına, saçmasapan davranışlarına, problemler karşısında karışıvermelerine, olmadık şeyler için kaygılanmalarına, yersiz endişelerine, dünya gailesi için tasa çekmelerine, kaçınılmaza direnme çabalarına, uğradıklarında şaşkın hallerine gülümserler.. insanların en olgunu, en çaresiz kaldığı bir mesele karşısında soğukkanlı davrananıdır.. soğukkanlı davranmak, olgun insanların dolaplarında, zaman zaman çıkarıp giydikleri bi elbisedir.. deliler içinse, yalnızca şahıslarına has, delisine özel biçilmiş, giydirilmiş, üstlerinden ölene dek çıkarmadıkları, hiç eskimeyen doğal kostüm.. soğukkanlılık kavramı en çok bi deliye yakışır.. deliler paniklemez.. deliler her şeyi olduğu, bulduğu, takdir edildiği gibi, olması gerektiği gibi olduğu olgusunu bibakışta kavradığından, gerçeği oracıkta kabullenir, teslim olur, böylece dünyanın en rahat en huzurlu, her şeye en gülümseyen kişileri olup çıkarlar.. yani, deliler “ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir”.. ne nimet ne de nikmet, delileri enterese etmez.. delilerin yüzlerinde varlık için bir sevinç, yokluk için bir yeis, bir keder ifadesi görülmez.. lakin istisnasız bütün delilerin yüzlerinde hüzün vardır; hüzünlü bi gülümseme.. en duru, en saf, en ikriciksiz, en masum gülümseme.. çünkü, deli ile çocuk arasında tek bi fark yoktur.. çünkü ikisi de hainlik kötülük çıkar bilmez.. deliler delirtici derecede müşfiktirler.. deliler pozitiftirler hep; bilmezler eksikliği, noksanlığı, eksilmeyi, eksiltmeyi.. tuhaftır ama, toplamayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi de bilmezler.. deli kimseyi yabancılamaz; sanki kırk yıldır tanıyor gibi tanır.. buna, ‘doğrudan ruhlar âleminden tanır’ dense yeridir.. deli, kendiyle konuşur gibi konuşur ve yalnızca konuşmak istediğinde konuşur ve sanki karşısında biri yokmuş gibi konuşur.. oysa biri vardır; “O”, “tek” olan!. deli yalnızca O’nunla konuşur, O’na konuşur.. delilerin sözünü kimsenin kesememesi bunun içindir.. deli bi tek kapıyı tanır; tanrı kapısını.. “aptala malum olur” sözü galat-ı meşhurdandır.. sözün asıl anlatmak istediği ile toplumda yerleşmiş algısı tamamen farklıdır, hafızasına yanlış yerleşmiştir.. çoğu her bi boku bildiğini sanan, akıllı geçinen gerizekâlının sözün gerçek mânâsını öğrenme zahmetine girmemesinin nedeni, insanlar arasında aşağılayıcı bir ifade olarak, çok sık kullanması ve bundan aldığı aşağılık lezzetten vazgeçmeyecek oluşundandır.. "aptal" anladığı kelimenin aslı hakikati "ebdâl"dir, halk arasında “abdal” yani!. pir sultan abdal’a, hâşâ “aptal”?!!. töbe!!. "ebdâl" yahut "abdal"; "gönlü allah'a, ilhama açık, lakin bunun farkında olmayan, saf kul" demektir.. bu durumda sözün orijinalini “deliye mâlûm olur” şeklinde ifade etmek hiç de yanlış olmaz; çünkü "abdal” dediğimiz, delinin hâzâ kendisidir.. yani her deli “abdal”dir, her “abdal” da deli.. dediklerine göre, 'deli'lerle 'velî'ler arasında bi soğan zarı kadar bi perde varmış.. deliler ne cennet bilirler, ne cehennem.. ama yerleri hep cennettir.. çünkü deliler fesat, fitne, alay, aşağılama, nispet, kibir, enâniyet, bencillik, kin nefret, kıskançlık, haset, kötülük bilmezler.. hani dedik ya, deliler çocuk gibidir.. çocuklar gibi, deliler de kınayanın kınamasından da hayatta korkmazlar; doğru bildiklerini değil, doğrusunu yaparlar.. çünkü inişsiz çıkışsız engebesiz girintisiz çıkıntısız oylumsuz, dümdüz ve dosdoğrudurlar.. delilere kıvırmayı, kıvırtmayı, çarketmeyi, puştluğu hinliği aslâ öğretemezsiniz.. sonuçta; deli mümindir, mümin de deli.. çünkü deliler iki yüzlü değildirler; neyseler odurlar, münafıklığı hiç bilmezler.. deliler gerçeği örtmeye, hak hakikati değiştirmeye, bir şeyi ait olduğu yerden alıp, başka bir yere koymaya kalkışmazlar; bu yüzden ne zalimdirler, ne kâfir.. insanın adı deliye çıkınca deli gibi davranmaz, deli olur; delidir yani!. çivisi çıkmış dünyaya, dayatılan saçmalıklara, insanoğlunun puştluğuna bakınca "yaşasın delilik!. ne mutlu delilere!" dememek için bi sebep bulamıyor insan!.

Cuma

afedersin hayat!..

doğmuşum, bunca da yıl geçmiş üstünden... adam gibi bi yaşayamadım gittim seni la!.

Perşembe

tohum...

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bi hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan, çok şeyi göze alıp, toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!.

Çarşamba

gönül dio ki!..

bazen bir muhayyelin adına “lavinia”, “lili”, ‘lelia’, bazen ‘simlâ’, bazen ‘matilda’ der, sanki karşımızdaymış gibi konuşur, iç dökeriz.. muhayyel ya da değil; isimlerin bir önemi var mı ki?!. herkesin bir lili’si, leyla’sı, lamiâ’sı, kâmuran’ı, pirâye’si, neslihan’ı, vera’sı, ziyâde’si, milena’sı, lavinia’sı, zeldâ’sı vardı; ve onların da bi nazım’ı, bi kafka’sı, bi von mek’i, bi rimbaud’u, bi meriç’i, bir necib’i, bi mansur’u, bir özdemir’i, bi süleymân’ı… hepsinin kendileri gibi hayat, hayâl, bi dava arkadaşı vardı; mapusundan gurbetinden mektuplar yazdığı.. la âdemoğulları, havvakızları, insanevlatları!. hepimiz âdem'in çocuklarıyız ve hepimiz birer ‘kelime’!. âdem'e ilk öğretilen şey de 'kelime'dir.. kelimeler olmadan konuşamaz insan; ve cehenneme de cennete de kelimelerle gidilir!. ömür dediğimiz bi yol; ve yol çok uzun değil!. lakin zorlu ve yola yalnız ve kelimesiz çıkılmayacak kadar da ıssız!. kelimem yok ki de demeyin!. yoklayın bi, gerçekte gerçek gözle bakmadığınız kalplerinizi, görün neler çıkacak?!. bulduğunuzda da bencillik edip esirgemeyin; dökün şuraya!. korkmayın, yemeyiz!. çünkü kelimeler, paylaştıkça çoğalan, şu sanal yol boyunca bi yoldaşlık için ortak yitiğimizdir.. gönül böyle diyo!. gönül ne çok konuşuyo!!

lelia!.

benden duyacağın, hep, zor günlerden geçmiş, kırılmış gençlik, yarısı yaşanmadan yağmalanmış, kalanı araya gitmiş, beyhude feda edilmiş bir ömrün öznesiz özensiz hikâyesi.. işte, bir adım yok benim de, bir gölge siluete bakıyor bana bakanlar; var mı yok mu belli bile olmayan.. burda insanlar birer, yüzü seçilmeyen bir hüznün fotoğrafı; bir gölge, bir siluet yalnızca.. lakin, işte, hem çok yakın hem çok uzak, arada aşılmaz mesafe, çok uzaklardan bakıyor olsan da o siluetlerde bir kalp görüyor, okuyorsun silik yazılarını.. bu hatrı kalacak bir şey ve yazmasam ben buna, kıymet veren, unutmayan kalbine, ar edeceğim kendimden ve azar edecek kalbim bana.. elini uzatıyorsun; hiç çekincesiz; bir zamanlar benim hiç düşünmeden birilerine yaptığım şeyi; hangi elin uzanmaya layık olduğunu bilmeden, uzatıp avuçlarına bıraktığım bir avuç saf yürekten başka bir şeyim yokken, bir şey vaat edip, karşılığında bir şey bulmayı umut da etmeden el uzatışımı.. cesur olduğunu biliyorum; fakat herkesin diz çöktüğü bir an var ve pek tez geliyor o an.. niceleri seferden geri döndü, baştaki cevvalliklerini vardıkları uçurumun en dibine fırlatıp.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde kaynayan pınar mutlak kendine inceden bir yol bulup başka nadan, soysuz ve bayağı mecralara akıyor en nihayet.. gölleşen, derinleşen, orayı mesken tutacaklar için bir umut kılan sular yok.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde bir çıra yansın isterdim.. sevgimizin kapitalist, öfkemizin sadist, acımızın hedonist, bağlılığımızın pragmatist ve sadakatimizin oportünist yanlarını yaksın cürmünce.. olmuyor işte, ‘seni seviyorum’un bile imitasyonu üretildi, ne yazık!. acı bu; bu eşsiz sözü bir kez bile bütün kalbinle söyleyemeden ölecek olmak çok acı.. işte, belki de lili’yi, bir hayali yalnızca bunun için yaşatıyorum.. lili bir umut; ve umudu kalmayınca ölürmüş insan asıl.. tanımıyor olmanın derdine düşmeden, insanları böyle sevmek, böyle bakmak, böyle uzanmak hikâyelerine; bilmediğin, yüz yüze tanımadığın omuzların ağır yüklerine el uzatmak, omuz verip hafifletmek, buna seve seve tahammül... demek, merhametin sabrın kuşları engin bir kalbi yuva bilmiş; uçuyorlar, kolu kanadı kırılmışları, hayatın kanattığı, örseleyip yaraladığı kalpleri buluyorlar, müşfik ellere bırakıyorlar, sarsın diye.. ağlıyor da sararken; ağlıyor insana, O’nun verdiği merhamet hissiyle.. ağlayan bir kalbin en güzel diyarlara uzandığının şahidi olmak, göz yaşının göz yaşına karıştığı yerde olmak, göz yaşının aktığı yerde olmak, uzanan ele kapanıp, minneti ayakları dibine düşsün istemek, bir kalbin bir kalbe ağlıyor mu deyip, eğilip kulakçığını dayayışına hürmetten.. başa dönmeliyim; sözün ucu kaçmasın.. tek bir şeyi de sakınmadan.. dahası; hüzünlendirdiği kadar gülümsetebilmeyi, bazen arsızlığına yenilip haddi, haddini aşmayı.. şimdi birlikte tebessüm edelim haydi; sen ilahî aşkı ararken, ben… ben, bir fanî, bir gözleri ahunun peşinde beyhude, zebun.. ne derler; kalbine fırtına ekenlere meltem neylesin, ölmekten değil yaşamaktan korkana ölüm neylesin.. ölmekten daha zor olanı yaşamak.. yaşamak gibi bir gizli düşmanımla savaşıyorum.. bir kahredici savaş, ağır hesaplaşma; beynimin, kalbimin, ruhumun düşünceyle, hayatla, hayat düşüncesiyle, kendiyle savaşı.. sen, hikâyesini kalbine koymak için duyup dinlemeye bir kalbe eğildiğinde, ilahîni söyleyip, yükseltiyorsun kalbini, benim kalbim sırlar yurdu diyerek; ben, bir şarkı tutturuyorum kemanımla, bir hüzün taksimiyle açıp, “dîlşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek”.. sonra, yetmeyip, acıyla bir bozlak vurup sazımın göğsüne, tozlu bozkır yollarına çıkıp, “şâd olup gülmedim eller içinde” diyerek anlatıyorum hikâyemi, yetimâne hüzünlerle harab ede ede, bile bile atarak kalbimi gurbetlere, bilmediği yollara, uzak diyarlara.. duyduğun inilti bu.. ve yolcunun üstü başı pejmürde, divâne; elinden tutulası değil, hikâyesi de okunası.. aramaya lüzum yok; sokakta, vapurda, parklarda gördüğün, hayata karışmadan yaşayan her bir insanın yüzünde, uzaklarda derine bakan gözlerinde bulabilirsin hikâyesini..

Cumartesi

lan kalbim!..

o kadar da baktım sana; ramazan oruçları hariç, tek gün eksik etmedim sigaranı çayını atışını çarpıntını.. kolesterol yağ şeker denilen şeyleri şeyime bile takmadım!. ne kolesterolü olm, yemişim kolesterolünü, yağını şekerini, alçak yüksek tansiyonunu!. yemedim yedirdim, içmedim içirdim, giymedim giydirdim, uyumadım uyuttum; sen için bunlardan mahrum bıraktım kendimi!. sen için bi vatansız kalmayı bile göze aldım bak; çoktan olmaya demişim cihanda, bi nefes sıhhat gibi bi devletim!. sabahlara dek seni düşündüm, düşünceden düşünceye attım beynimi; içinde milyonlarca hızar, milyarlarca ses... trajik sığınağımda, yani ki inimde, yatakta dön oraya, dön buraya dön; dön baba dönelim, hiç uyumadım olum senin için, sabahlara kadar başucunda gözümü kırpmadan bekledim.. çoğu uyku tutmayan gecelerde çıktım gecenin üçüncü yarıları, allahın bi canlısının olmadığı ıssız sahile indim; hem de en fırtınalı havalarda, en sağanak yağmurlarda, hem de şemsiyesiz.. biliyosun, yağmurluk, palto neyi hayatta giymem, hayatta şemsiye kullanmam!. bi kot, bi oduncu gömleği neyime yetmiyo!. yediğim o kadar yağmurun üstüne, lodoslara çarpıldım, poyrazlara tutuldum; ıslandım ki iliğine ipliğine son ilmeğine kadar!. hani sırf sen bi serinle diye!. en çok da geceleri üstünü sıkı sıkı örttüm, kapını pencereni hep sıkı sıkı kapalı tuttum; hani ceryanda açıkta ayazda kalır, içeri bi kimse girer üşütürsün diye!. çocuktun ufacıktın yani, yalnızlığınla oynayıp çok acıktıydın.. olur a, bigün kapını kapamayı unuturum da kazara, hani bi çıkıp gün ışığına, daha ilk gördüğüne kapılır, bi göz süzenin, övgüler düzenin, güzel bi söz edenin peşinden sürüklenir, gençliğin ziyan olur, hayatın mafolur, bi daa da geriye nah dönersin diye çok korktuğumdan yaptım bunları, üstüne bu yüzden titredim bu kadar; bunca yıl kimseler görmesin bilmesin de, gönlünü gözlerini alıp çalıp kaçırmasın diye, yaşamaktan bu yüzden sakındım, kaçırdım, herkeslerden herşeylerden sakladım seni.. hani bi boş bulunup da bi bahar neyi çarpmasın, öyle ilk gençlik, heyecan meyecan yapıp, hızlı atıp da bi yerlere toslama diye, bunca yıl burnunu çıkarıp da dışarı, bi çıkıp, bi kimseyi neyi sevmedim; hani sen sırf, birine kapılıp da fena yaralanıp ananın camını görmeyesin diye!. saçımı süpürge ettim yani, dokunulmamaktan tozlanmış tenimi toz bezi.. kılıksız serseri, dünyanın hayatın yaşamanın bi bokundan anlamaz bi hödük, sıradan bi kişilik görünmek için elimden geleni yaptım, yerlerde süründürdüm bi seri numarası bile olmayan, kimliksiz kimliğimi!. kim ve ne için?!. sen için!. hani sen, seni bi kimse rahatsız etmesin, sana bişey olmasın diye yaptım tüm bunları!. kim seni bu kadar düşünür lan?! sen ne yaptın peki?!. beraber yürümüşüz şu yollarda yıllarda fırtınalarda yağmurlarda şunca zaman, tam da yaş yetmiş, iş bitmiş bi yaşa gelmişiz hayırlısıyla şurda, kazasız belasız sevmesiz aşksız, tam da yolun sonunda, işte bitti, şükür demişiz; kalıp, en çok da geceleri isyan edip yalnızlık tripleri attın, yalnızlık krizine girdin, kriz geçirdin, kriz çıkardın; tutturdun illâ birini sevcem de sevcem, yaralancam diye?!!. oysa ne güzel; iki yabanî, iki horanta baş, iki yalnız baş başa yaşayıp giderken bi sürü acı yaşattın bana, şu en geç, en zor zamanlarımda fena kelek attın.. keleksin işte olum!. tesbih olsan çekilmezsin lan artık!.

leylâ..

geceye kar düşer leylâ; geceye har düşer biz hep üşürdük.. bütün zıtlar iç içe sende!. hayata sırtını dönmüş yalnızlığın; dışın sükûn, gün güneş, yüzünde melâl, gölgende intizar, iç odanda kopan kızılca kıyamet, nice sessiz vâveylâ var; ve yasaklar, aykırılıklar ve ayrılıklar... sen kanadından vurulmuş deniz kuşu; sessiz ve kendi çığlıklarından ürken.. seni çözmek, yâr sevip derin bir yardan düşmekten zor; karac’oğlan misâli bir türkmen bozlağına konuk olup yâr göğsünün düğmelerini, iskender olup o imkânsız kördüğümü çözmekten... varken yok, yokken varsın; kimse duymaz seni, tutmaz elini kalabalıklar, varlığın, sakladığın sesinin duyulduğu kadar.. niye hep yalnızdır adın, leylâ?!. ve asil ve insan?!. niye asildir insan içi yalnızlıklar?!. ve niye muradı bir kıyı bulmaktır, yorgun her sandalın?! açmasa da bağrını acıdan gayrı bir liman, geçmese de çölünden yolunu kaybetmiş bir göç kuşu ve bilmese de kimse kaç yanmışa gölge bakışın ve avuçların kaç annesiz yavruya yuva, unutsa da ardında göçüp giden her kervan, sormasa da adını seni hatırlamayan; aşk dedikçe sen, içimde gülümseyen yan... leylâ!. adın ürkek bir ceylan, sevdan sonsuz orman; geçmemeli aşktan!. leylâ, belirsiz sızım!. biçilmiş ekinim, savrulmuş harmanım, umudumun mayası, ekmeğimin yarısı, alın yazım; sarmaşığı kaderimin ve merhemi yaralarımın.. (ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz, ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım ve ey en iyi bildiğim yabancı!. senin, yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış unutulmuş, ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin, sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca, yanıbaşına konar kimsesizliğimin!) ben; leylâsız mecnun.. ben; ‘sen'siz bir mecnun!. leylâ!. ey tenhâ ruh, ey yalnızlığım!. gitme!.

Pazartesi

bi 'mektup' yorumu..

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." f.kafka, "milena'ya mektuplar"dan.. .. kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani!. yani hayat tıkırında, keyifler de keka!. her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni de yaz kız şu zavallı franz’a!. la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı isktin be ag!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın, 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!. demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!. yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler, olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi.. ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi şurda, tek tek!. kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne anasını satiim, otur kendin keşfet bir bir!.

Cuma

ilham ağbi...

... gelecek, gelmeyecek meselesi.. sonunda geldi ilham ağbi de, kurtulduk hikmet
yumurtlayamama kabızlığından!. yetmiş’lerin protest şarkıları, seksenlerin aykırı romanları gibiyim; siyasî ve toplatılan izimi süremedim yasaklardan.. bana kalan kendini salmış bi özgüvensizlik, köksüz bi boşvermişlik, bi işi bitmişlik, hoşbeş bi-iki hamasi nutuk, içi boş üç-beş slogan ve bomboş bi hayalcilik; aşkla bir, yörüngesinden fırlamış ‘masa yasa kasa’ üçgeninin ağırlık merkezinin..

gitgide ‘çağdaşlaşan’ toplumumun ters ilişkilerine soktuğum çomak ters gelmiş.. oysa ben de bi türktüm; doğru ve kaderci, çabuk gaz yiyen, dolduruşa çabuk gelen, azcık da hamasî; hâliyle arabeskti müziğim, yozlaşmanın zirvesindeyim.. bu yüzden “hatasız kul olmaz” dediydi bana orhan baba en son ve “hadi gel köyümüze geri dönelim”; ferdi abim.. 

aslında kenanın yarışma programına yaraşır bi soruyu yanlışlıkla sorsam mesela, tercih sepetinde kemikleşmiş önyargı, zihniyetiyle paydaş paralel birebir örtüşük ve içinde memlekete dair ‘çok derin duygular’la dolu ve ama çağdaş da aynı zamanda, fişlenmemiş, fişi çekilip iplenmemiş sicili tertemiz bi memleketim ‘sanatçı’sına, yani mecburen biraz ilgilisine sosyal meselelerin; mesela “ay ışığında süngüsü parlayan candarma”yı, bi merminin ucunu, yedikule zindanını, “beş yıl hapis yatan”ı gammazlayan puştun devlete haber uçuruşunu ve şairinin nargilesinin marpucunu, bi ağanın yüz köyünü, marabaların nüfusunu, urfanın surucunu, on dört yaşında bebenin idam suçunu, işkencenin en korkuncunu ve ölüm orucunu; bana “dünyada ölümden başkası yalan” diyecek, kesin!.
ardından, ‘bunu hangi mevlanadan aşırdın da a benim candanım, kaymağını bigüzel yedin?!’ diye sorsam, ağzımı yırtar walla!.

inanmadığı şeyi söylememeli insan oysa, hayatının en büyük yalanını.. bu yüzden soruyu değiştiriyorum ve ona özel, ‘hormonsuz beypazarı havucu’nu ve ‘yok devenin pabucu’nu’ soruyorum.. sordum: "bırak şarkılarında sepesfik, derin felsefik mevzuulara iç gebeliği, doğurmadan aş ermeyi de; bu, halk içinde muteber sorulara cevap ver?!."

kızma bana candan abla!. toplumsal meselelerime pek ‘duyarlı’sın biliyorum!. ama ben de pek yerliyim be güzelim!. yerli yersizim yani; iticiyim sevimsizim, ipsizim.. sonuçta; sorucu değil, içiciyim.. iyi içer(ler)im zamlara zumlara, şunlara, karışan çarşıya pazara, baskı-balata ve dayatmalara; iyi söverim.. Sokrat gibi olmasa da müdafaam ve ahlakçı, bu benim düzenimin ibneliklerini karşı gösterdiğim it yüzüm, kaçamadığım uzun elleriyle üstüme kayıtladığı alamet-i farikam.. yoksa ben, sarkmadan tarot açan seksi astrologa, ekranlarda güpegündüz arz-ı endam primat medyumlara, cılkı çıkmış falcı karıya, podyuma ‘röntgen’e çıkmış, tepeden tırnağa ‘sanat’a kesmiş manken ahuya ve sanatsal öğelerine bakmadan, şiir-şair, çanak-çömlek patlatan, hani fena bi çocuğa benzemiyor dediği biriydim mahallelimin..

bi balta da bendim; sapıma kadar.. kolay ayarlanan, sele çabuk kapılan, gönüllü gladyo alaylarına gönüllü katılan, benliğinden sıyrılamamış, lümpen sürüsü en kalabalık ülkenin bir bireyiydim.. güdülmenin sefilliğine bir de mücadelesizlik ekle; böyle bir arka bahçede aykırı olmak, ayrık otu olmak, kozasında kıvranan bi kurtçuk olmak gibiydi.. bi zamanlar safî oraktım çekiçtim yani.. yani, pek çekici değildim, ama iyi iç çekerdim.. fazladan da kaderimden..

ve bu yüzden, hep üç yüz altmış beşti ‘iç acı’lar toplamım.. çünkü işçiydim, emekçiydim ve babamın o biraz işbirlikçi, ağası puştun teki, o sendikası nazarında iyi de bi ‘orospu çocuğu’; özür dilerim!. sağım soyan, solum yalan, düzenim çıyan, ortam ‘dolan’dı yani.. ortasında ben; orta ikiden terk, sınıfım ortadirek; diyalekt ve direkten dönen…

o zamanlar akşamcıydım, çilingir değildim lakin... velakin; çilingir sofrasına gazoza oturmuşluğum çoktu çocukluğumda çocuklarla..
hiç unutmam, yine bigün içiyoduk, arada beş kasa ankara gazozu; patlatıp bir bir, iki de gazel parlatıp, ortaya karışık salatalara aldırmadan, konserve pilaki, rezerve turşuya karışmadan, küçüklerimiz sevip ve ama şu hörmetli ‘büyük’lerimizi de pek saymadan, boğazda balık, makamında durmadığı gibi yerinde duramayan bi aslan sosyal demokratımın buz gibi boğma aslan sütüne ve yanında pezevengi beyaz peynir, sularında yüzen rokasına sulanmadan.. ve ama işte, aklıma o an geldi düzenin dümen sularında sandalımı yüzdürebilmeyi bilmeyişim.. ‘her büyük burna ve burnuna parmağını sokan adam’ unvanımı bu yüzden aldım, öyle de kaldı.. anlarsınız bunu, başımdan eksilmeyen jüt çuvallardan, çoraplardan, ayak kokularından kurtulamayışımdan..
yani en beyaz türk olsaydım ve yalıçapkını, iştahı yerinde, bekar ve horoz, pek bakardım işime, olmayan eşime, aşıma ve dünyanın en güzel geçiş yeri boğaz(ım)’a ve her seferinde polemiğe girerdim öksürsen işten atmaya bayılan patronumla..
ama değildim ve işimde iyiydim, iyi de anlardım ay sonu hesabından.. eşit ücrete eşit işe(r), ürettiğime bakar, üreik asidi bol şiirler dökerdim düzenimin üzerine..

yani; budapeşte’de hamal, şengül hamamında peştemal da değildim öyle ama; ama her türlü ‘mal’dım sonuçta..
‘mal’ demek itirazsızlık değil, çünkü sürtünme kavramı doğanın doğasından gelmekte.. işte bu yüzden bitakım bazı ‘dişli’lerinin düzensizliği düzenin, sürüyle geçimsizliği.. olmasaydı, sonsuza dek çalışacaktı toplum mühendisliğine soyunan süslü sırmalı generallerimin gecesinde bi brifingle tanıtımını yaptıkları erke dönergeci, yani ‘devr-i daim, sabit düşünce düzenleme makinesi’..

Eflatun abi!. devlet dediğinin muhasebesi muvazenesizdir.. ama uysal vatandaş kuralları tanımlı, uygunadım toplum ritüelleri defterleri muntazam, hafızası sağlamdır; unutmaz ve uyutmaz yelkenine karşı işeyenleri, tekerine taş koyanları.. ‘aykırıyı yok edelim!’ yani; böylece merak duygusunu öldürüp, duymayı görmeyi bilmeyi öldürelim.. dolayısıyla tabiatı, insanı.. tanışıp bilişmek de ölür böylece.. yani, böylece geberik yaşayıp gidelim, anlamaya gerek kalmasın!. oysa ‘aykırı’, kasırgaların arasında kalmış sandal, ‘aykırı’, sığınacak bir limanı olmayan bir romantik gemidir; ne pahasına olursa olsun çekip almalı tehlikeli, karanlık sulardan.. işte, iktisat edemiyorum sözümden mücellâ!. okumamışım iki saat bir kitabını Adam’ın, ama bildiğin 'simit'ini iyi bilirim.. yani anlamam öyle borsa-çapraz kurdan-murdan ve camdan cama sarkan, damdan dama atlayan, çatıda düşme pahasına kedi kovalayan, mahallelinin belalı tekiri sarmandan, sermaye piyasasından, bildik göz süzüş gerdan kırışlardan, dandik kur mevzularından.. davulcuya zurnacıya kaçar, azcık boş bırakırsan aykırı alâkam..

başıboş bıraktım ben de, özgür olmayı diledim bi ara.. fakat şu millî “özgür kız”ımızı görünce vazgeçtim; çünkü ben, neşet ertaş rahmetliyi tee küçüklüğümden tanırdım.. çünkü benim de büyüyünce “sinemde bi gizli yaram” mecburen olacak ve iyileşme umudumu karabasanlar basacaktı.. yani, kara saplanacaktı karasabanım; ve veysel’in sazıyla sürecektim gençliğimin ve vatanımın yaslı toprağını.. yani “gurbet elde dert çekecek bir daracık yerim” ve “oturup derdim dökecek bir vefalı yarim” olsaydı elbet ben de düşmezdim “ben bu yıl yârimden ayrı” ve böylece, şu sidikli ‘sanatçı’ kızımızın kendince ‘felsefe’ işediği yere kadar gidip, “ben bu yaz (biraz) bronzlaşıp/yer yer yozlaşma”yı ve böylece “kendimden biraz uzaklaşma”yı ben de isterdim..
ben de isterdim yani, denizde teknem, teknemde ‘dalga’m ve bodrum’la, geceleriyle iyi olsun aram, hattâ ‘sağlam yere dayayalım arkamızı, kimseyi takmayalım, ihalelerimizi sıçtığı yere kadar kovalayalım.. yetmedi, çalalım çırpalım çarpalım, yolalım, yolumuzu bulalım; çok olsun, bizim olsun, hep biz alalım, tez alalım üçünü birden üçün, hızlı tüketelim, çabuk unutalım!’ derdim..

'özgür kız'dan bunalıp, özgürlükten umudu kesince, ‘örtülüler konserime gelmesin’ diyen, ‘ulu bilge kişilik’ candan ablama “ne kadar da ‘halk’sınız ve ne kadar da ‘sanatçı’ ve ananızın camına kadar ne kadar da haklısınız?!!” dedim diye halk dilimle bi panelde, beni, yüzüne ve rüzgâra karşı etmeye çalıştığım ironimi anlamadı.. bu yüzden, o müthiş ince düşünceli, müthiş çağdaş, müthiş ilerici, müthiş derinlikli, müthiş yoğun, sürü kalabalık hayran hıyar kitlesinden ayırt edemedi..

mücellâ!. anayasa’ya ne yazarsa yazsınlar bu borudan aynı ses çıkar; dünyaya kafa tutmak… ne çok düşündüm üzerinde?!. ‘ne biliyor ki kafam, böyle diyor?!’ diyordum.. ah işte!. şu tutuculuğum yok mu; pek haz etmiyor ama, küfür gibi tükürüyorum düzenimin adını.. şimdi gel de modern zamanlarda günlük güneşlik, gündelik dilde otuz kelimenin altında konuşana anlat; nedir, ne değildir aşk?!.
dahası;
sonbaharı, ayrılığı, hüznü, teselliyi, suskuyu..

vay canına?!!!. ben aşktan söz edince, gülerek ‘moruk uçmuş’ dediler; rahat mekân, geniş imkân, bol geviş, rerererararagassaraygassaraycimbombom, çarşılı ve olura olmaza karşılı ve sarıkanaryam, minik kuşum gençlik..

uçuyordum, haklıydılar.. yani, para-pul, karı-kız-dul peşinde koşacak, en megaloman(yak), en birinci sanatçım, erol büyükburcum gibi “haydi gençlik hop hop hop” züppe yaşları yaşamadan geçmiştim.. malulen emekli olmuştum hayattan, bi âşık olacak kadar bile vakit kalmamıştı.. bu, onların dilinde "gözleri seçemeden daha, ilk ay ışığında armudun irisini dirisini birisini iyisini, ölmeden ölmüşüm anlamına geliyordu tamı tamına.. bu yüzden beni bırakıp, toplanıp kavgaya gittiler yan mahalleye, sanki yan komşuya beş çayına gider gibi..

gördün işte; bi tek aşkın ve acının “mış gibi”si olmaz mücellâ, tansiyonumun tepesini attırma!. hâliyle, bırak bi kızı, kaz bile vermezler gütmeye, ilk gençliğinden bu yana bol bulup ölümü, ötesine berisine sürene..

yine de itiraz ettim, son gücümü toplayıp; madem belaltı çalışıyorsunuz “aşk” deyince, biraz boyut değiştirelim ve biraz kurcalayalım saksıları, bildiklerimiz unutarak, çağdaş lügatlere bakalım diye; şöyle bi sonuç çıktı:
bahar: çiftleşme mevsimi ayrılık: manitanın el değiştirmesi...
hüzün: bi ufak tartışmada kendine dakkada yeni sevgili yapan eski sevgilinin ardından, masa arkadaşlarıyla efkar dağıtırken avazı çıktığı kadar bağırıp “ah ulan nâlân orospusu!” deyip şişenin dibine vurmak...
teselli: terk edilişten sonra bi önceki sevgiliye dönüş heyecan: yenisiyle uyum sağlayamayan nâlânın telefonda dönüş haberi...
kavuşma: ah ulan nâlan’ın dönüşünün kabulü ve kutlama töreni; mükellef bi sofra, mum ışığında, akşam yemeği..
ve “aşk”: kafalar o biçim, sabaha dek yatak güreşleri ve ‘mutlu son’!..

...
bunları duyunca ilham ağbi, “ortalığa alenî etmişsin!. bi anaarvat küfretmediğin kalsaydı bari?!. bu ne zıkkım bi şeydir lan, ‘benim hissettiklerimi siz hissedebilseydiniz kesin çekip giderdiniz pozlarında bi ‘derin düşünce’ ve yoğun baskısı altında kalmaktan dolayı bi somurtuk ciddiyet, bi somut asabiyet, objektife çeyrek pozisyon ve ama tam profil porsiyon, vıcık vıcık yapmacık bi hülyalı bakış, bi uzaklara dalış, bi yetkili düşünceci bayii pozları?!. hayatında bi kez de ‘tamam, benim eşek kancık olsun’ desen ölür müsün?!’ dedi, yine aldırmadım, çünkü konuşan ilham ağbiydi, her zaman haklıydı..

bildiğini unutmaktı “aşk” oysa; ayrılıktı, yalnızlıktı, susmaktı.. göze almaktı aşk; yanmayı öğrenmek, itirazsız boyun eğiş, tepkisizlikti.. aşk inanmak, itaatti.. delilikti aşk; cehenneme cennete kadar beklemekti, sonsuzluktu.. aşk, anneye ağlayış, dosta sarılıştı.. aşk azizdi, su gibi..

güle güle git chavez!.

seni sevdik chavez, güle güle git!.
ölüm bir son değil!.
mazlum halklar seni unutmayacak!.

Perşembe

geçen yıl da böyle olmuştu..

bugün yirmisekiz şubat;
neşe doluyor insan!.

Salı

sövmek

sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir.. elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki!.
hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine!. ayıp yani!.

şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş oalmazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hal kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem.. lakin karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa o artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sukut etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bi kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..

hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hasıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..

Perşembe

sehl-i mümtenî olsun dedik; ama..

sabah sabah hiç münasip kaçmayacak ama, bunu demesem sinirden şirpençe çıkcak, şurda söz etmesi hiç de münasip olmayan bi yerlerimde..

cahile laf anlatmaya çalışmak, cam kırığı yahut bi dikenli çalıyla taharet almaya benzer.. bir öküze izafiyet teorisi anlatabilir, hâttâ daha ileri gidip mübareği kuantum fiziği konusunda bile eğitir, biraz daha uğraşırsanız, bu konuda akademik kariyer bile yaptırabilirsiniz; de lakin, bi cahili insana saygı konusunda it kadar terbiye edemezsiniz..
zaten de at asil bi hayvandır, eşşek şeytan kadar inat.. at, binicisine zarar vermemek için yol seçer, lakin eşşek, üstünden atmak için olmadık yerlerden gider.. zaten de Hoca mübarek, üstünden atmak için inadına inadına yolun en sakat yerlerinden yürüyen eşşeğini yola koyup yönlendirmek için değneğiyle hafifçe ensesine dokunmuş, eşşek aynı anda gaz çıkarmış, o mübarek de, " hayret!. neresine vurduk, neresinden ses geldi?! " demiş.. zaten de bi bilge anadolu sözü de "eşşee bi gerdan kır demişler, tutmuş zart diye gaz çıkarmış" der.. zaten de bi ahmağa verilecek en güzel cevap da sükûtmuş.. zaten de imam-ı âzam "âlimlerle yaptığım bütün münazaraları kazandım, lakin kaç cahille münazara yaptıysam hepsini kaybettim!" der.. zaten de eşşeğe zerduşt palan vursan da eşşek yine eşşeoolu eşşekmiş.. zaten de şeytan, cahilin kuyruğuna yapışmış gezer, sırtına biner, kafasına göre yönetir, zıbarıp insanlık kurtulana dek de bırakmazmış.. zaten de cahile çüşş deyip durdurabilmek imkânsızmış.. zaten de cehalet ve cahil, insanoğlunun yeryüzünde en büyük imtihanıymış..

önümde bu kadar şahane de örnek varken, niye de bu kadar vitesten atıyosam?!.

Salı

'yetki bey'

... tüm yetkili 'yetki bey'lere ve 'yetki'lerine..

(tüm 'yetki bey'ler ve 'yetki'leri, gariban vatandaşa güçlük çıkarmak için vardır)

'yetki bey'; tanımı, tarifi:
tek yetenek, az bi basiret, bi ehliyete mehliyete ihtiyaç duyurmayan, 'ahbap-çavuş, enişte- baldız, mektep-metres, amca-yeğen, dayı-yeğen, hısım-akraba, miras-intikal, kabile-klan, vb' ilişkiler ve 'yıkama yağlama, yüksek ve alçak yalama' modeli, son derece kullanışlı vasıtalar vasıtasıyla edindiği koltuğunda konsolos köpeği gibi son derece besili, kurulgan, buyurgan, ısırgan birisidir..
gerçekte bi tavuğun bile kendisinden cesur olduğu yetki bey, daha bi höt bile demeden geri dörtlüsünü dönüveren, lakin fırsat ve arka bulduğunda cesur komutan edasıyla sağa sola höyküren, emirler yağdıran bi hötöröf adamdır..

'yetki bey'ler, makamını çıkarları doğrultusunda kullanmakta, şahsi tasarrufta bulunmakta, nalıncı keserliği hususunda pek mahir, etrafında özellikle de kalabalık bi kamuoyu da varsa, hava basmaya, maiyetindekilere yüksek ses, sert emirler vermeye, herkesin içinde aşağılamaya, aşağılık egosunu bu yolla sulayıp kendini tatmin etmeye bayılan bi tiplerdir.

herifçioğulları, gönülleri olduğunda, lütfen istediği saatte işe gelirler, skrotum bi suratla, selamsız sabahsız doğruca makamatlarına yönelir ve mükellef ve mükemmel bi kahvaltı telaşı, arayışları içersine girerler.. mesailerinin başladığı işaretini veren ilk eylemleri budur..
oda, ofis, makam hizmetlisince hazırlanmış, açık büfe tarzı, süslü masaya aç bi fil iştahasıyla vaziyet olur, garip hırıltı ve homurtularla, çıkardıkları garip garip seslerle 'sabah kahvaltısı, 1. boğaz savaşı'na başlarlar, sanki de boğulacak gibi tıkınırlar..
kahvaltı bitimi, üstüne nerdeyse kova büyüklüğündeki özel öküz kupalarından keyif çaylarını içer, sonra bi güzel, bi dolu geğirir, ardından, sekreterlerine "saat 10.30 a kadar tek telefon bağlamayın!. içeri babam gelse almayın!" emr-i talimatıyla, koltuklarında geriye yayılıp, yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bi uykuya yatarlar, uyurken tomruk hızarı gibi horlarlar, ara ara da yüksek sesle yellenirler..
'yetki bey'ler, sabah-öğle arası uykularını alıp uyandıklarında günün geyiği başlamış olur..
masada ve elinde, telefonlar hiç susmaz.. müteahhitlerle mutad, karşılıklı, “acebaa bugün bize bu işten ne kadar yağ çıkar?” istişareleri, şehrin en can alıcı yerlerinde, paha biçilemeyen arsa, arazi, inşaatlar için ara buluculuk görüşmeleri -eski dilde ve de tabi ki de hayrına, yani meccanen; “tavassut”) filan, yardım ve destek vaadleri çerçevesinde planlamalar, iş takipleri, dış yatırımlar, ekstra gelir yolları görüşmeleri hızla geçildikten sonra zaten de vakti gelen öğle yemeği için, sözleştikleri bi iş adamıyla lüks bi restorantta iş görüşmesi yemeğine çıkarlar..
..
bir süre sonra işler büyüyüp makamı ve koltuğu kendine dar gelen birinci yetki beyimiz, daire başkanlığına, oradan genel müdürlüğe, oradan müsteşar yardımcılığına ve sonunda müsteşarlığa aş erme zamanı gelir, taleplerini ufak ufak o yüksek mevkideki “hamil-i kart yakînimdir” kartlarını yazma selahiyetine sahip kimi varsa eş dost akraba hısım tanıdık, yoklama turlarına başlar..
çok geçmeden de yüksek makam sahibi 'yakîn'lerinden, yüksek yüksek makamlar sözü alan yetki bey'imiz, pek bi mutlu, 130 okka çeken kilosuna rağmen pek bi hafif, daha mesaisi bitmeden, kendi gibi bi bürokrat ve senelik izindeki eşine müjdeyi verip sersevincini paylaşmak üzere erkenden evine yollanır, dışarda mükemmel bi akşam yemeğiyle kutlayıp sevincinin sağlamasını yaptıktan sonra, sık sık biaraya geldikleri okey arkadaşlarını arar, zaten de hafta sonu olduğu için sabaha kadarana rahat rahat, bel altı muhabbetler, üstü açık kapalı fanfinfon lakırdı, bol neşe bol kahkahalarla sürcek, taşın şeyine vurma seansları için sözleşir..
akşam... okey maçları..
bi yandan taş yığma, fayans döşeme, ıstakaya bina yapma işleri sürerken, öte yandan, yetki bey'lerin, yurt dışında pahalı üniversitelerde okuttuğu biri erkek biri kız, iki sıpasının geleceği için masanın diğer üçüncüleri ile pişkin, yüzsüz, destek arayışları operasyonlarını başlatmış da olur..
..
'yetki bey'lerin hikâyesi; son bölüm:
müstakbel makamı için hızla altyapı olaylarına girişen yetki bey, mevcut halefini gayet de 'demokratik' yollardan hal edip selefi olabilmek adına elini ayağını çabuk tutmak, operasyonlarını hızlandırmak, entrikalarını sıklaştırmak zorundadır.. birini makamından edip yerine oturabilmek öyle kolay değildir; karışık kuruşuk hesap ister.. adrese teslim espiyonaj faaliyetlerine tam gaz devam etmek, sağa sola isimsiz adressiz gizli şikâyet dilekçeleri, asılsız imzasız ihbarlar yağdırmak gelecekteki makamın sıhhat ve selameti açısından olmazsa olmazlardır..

şimdi soruyoruz: kimdir bu şerefsiz 'yetki bey'ler?!. hadd-ı zatında böyle durumlarda şu 'şerefsiz' sıfatı tek başına kullanılmaz!. bu yüzden sorunun doğru soruluş şekli, "kim bu adi şerefsiz, döt?!"tür..

not: bilenlerin duyanların, kamu yahut özel sektör, farketmez, etrafında böyle bi amire müdüre, başkana, idareciye sahip olanların şu "yetki bey" hikâyelerine insaniyet namına destek olmaları istirham olunur!.

Perşembe

"motteşem yozyıl"

çekim yılı: çekimsiz
bölüm sayısı: bir
yayınlandığı kanal: sanal anal kanal
yayın günü: bugün
yayın süresi: azamî üç-beş dakka
yayın saati: ne diyolar hani; "pırime tayme"
senaryo: çalakalem, hedef gözetmeksizin, veryansın grubu
sanat danışmanı: prof. dr. cibilliyet bozuk, "ben bilmem!. ben onların tarihçisiyim" tarihçisi
dizinti asistanı: hayal meyal
yönetmen: dıbıstan perişan
yapım: çok lazımdı ya yapım

tek bölümlük “dizin”in ana teması: harem-topkapı arası çalışan bi minibüste geçen, kurmaca, sallama, biraz ayıpsal vukuatlar üzerine bir deneme..
bi okumadan önce, mühim uyarı: öncelikle, bi alfabetik sıra gözetmeyen şu ‘dizin’in hiçbir kişi, kurum, gerçek tarih ve adam gibi diziyle tek bi alakası yoktur.. lakin karakterler ve karaktersizlikleri öyle tamamen de bi hayal ürünü bişe filan da değildir.. dolayısıyla kendi kendimize bi gelin güvey olunabilinir.. ha, bu arada, “dizin”in umumî ahlaka küllüm aykırı olduğu kabak gibi ortada olup, umuma açık yerlerden uzak tutulması gerçeği bi bakışta görülmeli, oturup malak malak sezon sonu, dizin finali filan beklenilmemelidir!.
sonuçta; küçük ya da büyük fark etmez; bu dizini her aklı evvel yahut aklı başında ferdin izlemesi sakıncalıdır.. yalnızca lümpenlere serbesttir..

bi af buyrun; asıl adı “ne muhteşem bi yüzyıl la” olan “dizin”in ‘muhteşem’ karakter(siz)leri ve karaktersizlikleri:
serpuş-t- ağa; şems-i siper paşanın yancısı
“buda kim ya la” kalfa; yalak lala paşanın yalayıcısı
morpenbe cariye.. kahperengi hatunun boyacısı
dımdızlak efendi.. kasayı humayunun gizli kasası
aşnafişne hatun; ırz-ı kırık ağanın kapatması
köftehor efendi; kahpehanım hanımın cilacısı
kancık haspa; yosma sultanın hizmetçisi
südübozuk ağa; hürremin kadrolu entrikacısı
şahsiyetsiz paşa; iboş liboş vezirin finosu
kalbicimâ hatun; cürm-ü meşhut paşanın uzaktan fena etkileyicisi
mendebur ağa; münafık kalfanın şirket ortağı
yanar döner kalfa; her yöne, dakkası bi akçe
kimkimeatladı ağa; saray aganigi maganigi sorumlusu
habertaşı hatun; meraklı melahat sultanın baş dedikoducubaşısı
ne iş olursa yaparım ağa; evirçevir hatunun muz ortacısı
overlok kalfa; çeşm-i çiş sultanın reçmecisi
kokmuş hatun; çirkef kalfanın yengesi  
zencidiyar köle; nonoş yumoş paşanın kapı tokmağı
yürüyenmevta kalfa; içigeçmiş hatunun dert ortağı
dibitutmuş ağa; kelfodul paşanın düğme ilikleyicisi
boktan ağa; 'dizin'in bokunda boncuk bulucusu
hıh de oğlan; kahveçeken paşanın hıh deyicisi
kaknem kadın; sinameki paşanın nazlandırıcısı
feysbuk hatun; zeker efendinin internet hızlandırıcısı
sıkı maça paşa; hürremin netten net tanışıp özelden brüt yazıştığı sanal arkadaşı
combil ağa; dümbül kalfanın arada şöyle bi yoklayıcısı
herşeyfora hatun; kavunkarpuz kalfanın kuzeni
çarşıpazar kalfa; herşeyfora hatunun kankası
dikizci paşa; gösterçek hatunun özel gözlemecisi
topağa ağa; sultanın baş topçusu
ilişkisi yok hatun; çelişkisiçok paşanın bitişik ilişiği
içifesat kadın; hürremin baş danışmanı, danış paşanın baldızı
ayakçı ağa; kıyakçı paşanın kıyakçısı
ceneviz paşa; sadrazamın sol cevizi
gediknigar kalfa; gidikciğer paşanın gediklisi

bölüm adı: “reytingim, ama para bende”
bölüm özeti: padişah, topkapı-harem arası gece gündüz ring yapıp, daimi ereksiyon hâlinde direksiyon salladığından bi sefere çıkamamakta, yerine şehzade sefertasını göndermektedir.. hayat da zaten reytingdir..
bu tek bölümlük “dizin”den çıkarılcak dersler: “yok artık lan ag!”