Çarşamba

tandoğan ağbiler üzerine berbat bi yazı

-şurda tandoğan abilere bi sataşma mutaşma ihtimali söz konusu olduğundan, kendilerinin ve fanatiklerinin cevap hakkı saklı olmak kaydıyla-

her kaavenin bi tandoğan abisi mutlak muhakkak vardır.. güzel ülkemin ve dünyanın hemen her kaavesinde kulübünde vardır ondan bi tane, mutlaka..
şu tandoğan abi, yahut abiler kim mi?!. tandoğan abiler, kaave demirbaş gündemlerinin, muhabbetlerinin nerdeyse yüzde doksanını oluşturan, futbol ve at yarışı gibi, uluslararası kutsallığı hakkında tek laga luga edilemez mevzularda acaip derinleşmiş, her bi bokunu eksiksiz bilen, “ne sorarsanız sorun; söliiim la!” marka, yerli bilgeleridir.. şurda maçayı biraz sıkar, mabadı az daha zorlar, hani biraz da azcık ileri gidip maksadı aşırı aşıcı abartmayı az biraz daha sürdürürsek;
piyasada at ve futboldan söz eden, yazılı sözlü, yazısız sözsüz, görsel görmesel, işitsel, ne kadar yayın varsa sıkı takipçisi tandoğan ağbiler, bir nevi at yarışı gurusu, futbol tanrısı kaave adamlarıdır..
şurda şööle tanrı munru, guru muru demek biraz abes kaçıyor görünebilir.. lakin tandoğan abilerin bu kutsal konularla ilgili hassasiyetleri düşünüldüğünde onlar için böylesi sıfatlar kullanmak az biledir..

bi tandoğan abinin hayatı nerdeyse kaavede geçer dense yeridir.. her bi tandoğan ağbi kendi kaavesinin imparatorudur, kaave ondan sorulur..
tandoğan ağbilerin tahtları iç dış en iyi manzaraya sahip, kaavelerin her bi karışına kimsesine olayına hâkim, en stratejik yerindedir.. burlara bi göz dikmek şööle dursun, düşüncesini bile aklından geçirmeye cesaret edemez en delikanlısı.. yani ki hem semte yabancı, hem kaaveden muuveden habersiz, kültürüne küllüm fransız bi dallamanın kazara yolu düşüp de, oturcak boş bir yer ararken hani kaaveye şööle bi göz gezdirmesi, boş görüp boş bulunup yaklaşması linç sebebidir.. bunu, tüm dünyanın tandoğan ağbi kaave imparatorluklarının yapısına vakıf, bi kaave kimsesi olan herkes iyi bilir.. tandoğan ağbiler salt erktirler; yani erkin ta kendisi.. bi tür diktatör yani, malûm mevzularda kaave milletinin karşısında tir tir titrediği bi tiran; keskin, kesin, geri dönüşsüz görüş, sıkı racon ve ilk ve son sözün sahibi.. bi tandoğan abiyi dinlemek, her kaave ortam ve durumunda kesinkes mecburidir ve lafının üzerine hayatta zinhar laf şey edilemez.. tandoğan ağbilere yapılacak en ufak bi itirazın iması bile büyük risktir.. en hafifi konuşma yasağı, kaaveden kısa ya da süreli tarddır.. suçun durumuna göre, tandoğan abilere bi ufak dikilme adamı aforoz, linç, kıyma, düğme edilme gibi daha hayatî tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bırakır.. hani bi hab-ı gaflette, ofsayta düşüp, boş bulunup bi herze yumurtlayacak mübtezelin infazı mucip olup, kaavede her daim haazır aslî taifesi ve diğer yardımcı seyirci kamuoyunca infaz oracıkta gerçekleştirilir.. akıllı bi kaave kişisi, kendini, yerini ve haddini bilir.. kendi fikir ve düşüncelerini kendine saklar.. hani fikrinin bi ince gülünün bırak bi diken kısmını deklaer etmek, yapraanın bi damarından bile söz etmeye kalkışmak, ağzını şööle bi açacak olmak büyük terbiyesizliktir.. hâl böyleyken bide karşısına çıkıp bi aşık atmaya teşebbüs etmek?!!.
zındık!. duymamış olalım!.

dediğimiz gibi; tandoğan abisinin tebaasından bir kaave kişisi, tandoğan ağbisiyle göz göze gelmekten bile kaçınır.. kendini bilen iyi bi kaave elemanı böyle yapar; hiyerarşik kaave düzeninde bakaya kalmış, kazaya bırakılmış, hususan ayrılmış yerini alır, tandoğan ağbisinin karşısında edebiyle sükutuyla kırar kıçını oturur, soru sorması gelince sırasını bekler, tutamayacaksa parmak kaldırır, mazeretini kaave ahalisi huzurunda beyan eder, öncelik izni ister, sorusunu sorar ve tandoğan abisinin gözünün içine bakar, sabırla heyecanla tandoğan ağbisinin gönlü olup tenezzül buyurup sorusunu cevaplayacağı ânı bekler..
tandoğan ağbiler genellikle ağır adamlardır, ağırdan alır, ağıra satarlar; genelde bu böyle bilinir ve sanki az buçuk da doğru gibidir..lakin kazın ayağı hiç de öyle değildir.. ortamın kıvamına bakıp, pek hoşuna gidip keyiflenen bi tandoğan abiyi bıraksan, bıkıp usanmadan, yorulmadan, hiç geri vites yapmadan ve hiç utanmadan günde on-on beş saat futbol geyiği, eşek kıritii yapar adi teres!.

tandoğan ağbilerin her üçünden beşi her konuda uzman olup, kargadan başka kuş, ıstanbulda barbaros balmumucu, ankarada çankayadan başka yokuş tanımamalarıyla tanınır..

uzatırsak eğer; benim ülkemin tandoğan ağbileri, tüm şu hak selahiyet ve yetkilere sahip, kaavelerinin tek adamlarıdır.. onlar ki, fitbolun ciğerini okumuş, yarışların ve atlarının iliğini sökmüşlerdir.. sanki tarihlerini bizzat şu tandoğan ağbiler yazmıştır ekmek çarpsın.. dünyanın çim sahalarında dop deptiren topçularının, çim ve kum pistlerinde koşan tüm cins eşeklerinin tamamının soyunu sopunu soyağacını mükemmel bilirler; hattâ babalarından, babalarının atasının soyundan soyağacından daha iyi bilirler, eşşooluları!. hani öyle de az uz da bi malumat sahibi değillerdir yani.. dünyanın en münasebetsiz, en futbol, en at yarışı evladına top ve nal toplatırlar.. tandoğan ağbiler, futbolun ve at yarışının beşiği şu ingilterenin bi ingilizinden, beşiklerine kerttikleri topla yatıp atla kalkan kolonilerinin, muz cumhuriyetlerinin her bir vatandaşından da ilgili ve bilgilidir.. çünkü muzluk cumhuriyetlerin en birinci kaliteli muzlarından birinde yaşamak, darbe, futbol, diktatorya şike vs konularında coğrafyasının en iyisi olmak öyle her tandoğana nasip olcak bişey değildir.. futbolu-u türkî’nin, atı eşeği yarışı, bahisinin emsalleri arasındaki mütâalaları yabana atılacak cinsten değildir.. bi tandoğan ağbi şu hususlarda ve daha diğer bi çok hususlarda dünyanın en lüzumsuzuna bile fena takar, on basar anam arvadım olsun!.

yaşayan efsanelerdir tandoğan ağbiler..

az önce otorite filan dedik de… tandoğan abilerin sahip oldukları şu yüksek otorite, babalarından kalma bi mirastır.. babaları da aynının tıpkısıydılar zatı.. mesela, semtimizin en yakın sipor kaave kulübünün tandoğan abisinin babası, yüksek bi rütbeden bi mütekait bi mütekait, ki sorma gitsin baha beyi ele alırsak, kendisi memleketin boğaz cumhuriyetinin en beyaz kesiminin en beyazlarındandı.. zamanında az bi küsuratken, düzeni bizzat kurup, nimetlerinin üstüne oturup, doğal olarak da iyi bi yerlerine pusu atıp ilelebet kapılanmış, hakkıyla ve layıkıyla tapulamışlardan, her bi boka maydanoz, her şeye muhalefet, hakkında tek kelime bilmediklerinin allamesi, mühim bi adam; hep üstte, hep güçlü, tek tipçi, tek partici zihniyetin yılmaz ve çetin müdafisi, tuzu kuru, dümen suları, düzen suları bayaa bi iyi, her devirde işlerini yürütüp gemilerini karada havada denizde gölde ormanda yüzdürmesini iyi bilen, usta kaptan ve dümenci, ilişilemez erişilemez, tenkit edilemez daimi şeflerinden biriydi..

çevresinin en saygın adamıydı baha bey; ortamının en usta kart karıcısı, en has kâât dağıtıcısı, iyi fayans döşeyicisi, en birinci okeye dönücüsü, yemesini içmesini üste çıkmasını, sıçmasını çok ii bilen, dünya cehennemmiş, yanmış yanıyomuş tek biyerinde olmayan, bayaa bi neşeli, bayaa bi piknik tip bi adamdı, betonu bol olsun..
tandoğan ağbi de tıpatıp babası sanki; hık demiş burnundan düşmüş.. tuttuğu takım, partiden tut, okuduğu gasteye ve daha da neleri nelerine kadar aynı tertip; tıpkı basım nüshası, babasının birebir kopyası deyyus.. normalde, semtin halka ait büyük parkının, en mutena, en müstesna, en sota yerine, kamu yararına faaliyet gösterecek spor kulübü kılıfı gibi geri çevrilemez bi gerekçeyle, devrin belediyesinden iç edilmiş, yavaş yavaş koca parkın nerdeyse yarısına yayılmış, etrafı yüksek çit, ağaç, sarmaşıklarla görünmez edilip zulalanıp, spor kulübü adı altında sabaha kadarana kumar döndürülen mekânda bugün, mahdumu tandoğan ağbi, babasının bıraktığı yerden sürdürmektedir saltanatını..
hani, bi iki ufak istisnayı saymazsak, tandoğan ağbiler için, nerdeyse tamamına yakını bi geçim müçüm derdi olmayan, mülk zengini babalarının iyi kira gelirleriyle tek sorunsuz, sıfır sorumsuz, tandoğanlar gibi yaşayan adamlardır desek yanlış olmaz..
tandoğan ağbilerde böyle babalar olduktan sonra?!.

tandoğan ağbi de gece dönen oyundan döner, uyur, sabah 1’de uyanır, günlük belli bazı, politik görüşüne uygun ceride-i mevkutelerini alıp son derece ergonomik klozetine def-i hacet için oturur, alttan üstten bayaa bi yüksek sesler çıkararak; bazen kahkahalar atarak, bazen de okkalı söverek okur, sonra kahvaltısını eder, sonra, öğleden biraz sonra kaaveye gelir, günün gelişmelerinin seyrini bekler..

bi toplum hayatının futbol ve at eşek yanında, kültür sanat, ekonomi, politika vb gibi, olmazsa olmazları vardır.. bu yüzden de, bi kaave ve kaave dışı aydını olarak tandoğan abilerin, bi toplumsal yaşamın vazgeçilemez kan ve can damarlarını ve üst yapısını oluşturan şu bitakım bazı şeylere bi ilgi alâka duymaması, bi haberinin olmaması düşünülemez..yani ki tandoğan ağbilerin, saydığımız o üstün meziyetleri yalnızca şu iki kutsal ve mühim konuyla sınırlı değildir..
şurda bi lüzumsuzluk örneği gösterilip, gereksiz bi ayrıntıya girilip boşboğazlık edilecek, sapla saman karıştırılacak olursa; toplumsal hayatın en en vazgeçilemezleri, sahne sanatları, sinema, müzik, konser, dans, pantomim, bale, opera, kantata, oratoryo, arya, müzikli oyunlar, güzel sanatlar yahut kişisine göre pek de güzel olmayan sanatların kalabalık dalları, resim heykel mimarlık, plastik elastik spastik sanatlar, moda etkinlikleri, defile podyum manken, faşing, kavun karpuz sarımsak, karazumbalak otu festivalleri ve vesaire şeyler dünyanın tüm tandoğan ağbilerinin yakın ilgi alanı dahilinde olan şeylerdir.. yapıları gereği besledikleri aşırı sevgiden çok, kaave dünyası halkının yoğun ve yüksek taleplerine istinaden ilgiyle ve fedakârlıkla takip ederler magazinel dünyayı.. malûm; arz talep ve dengesi meselesi.. tandoğan abiler talebi karşılamak için, en az futbol ve eşeğin olduğu kadar, az önce yukarda hususan sayılan kültürel ve sanatsal faaliyetlerin yan sanaii olan magazin dünyasının da kurdu olmak zorundadırlar.. zorunda olmak biyana, sözü edilen şu dünya, zaten de tandoğan ağbilerin hedef kitlesi, toplumun lümpen katmanlarıyla birlikte kurdukları, zaten de kişisel olarak da pek rağbet ettikleri, pek sevdikleri bi dünyadır.. e, hâliyle tıpkı at eşek futbol da olduğu gibi, şu dünyadan da kendilerinden kuş da sekmez tandoğan ağbilerin..

arz talep ve denge meselesi, çok alanın pazar çarklarını çeviren bi unsurken, eğlence sektörünün kalbinin pilidir.. her sektörde olduğu gibi, bu sektörde de yine bi tarafta aynı yığın vardır.. hani bu yığın da sıktıkça yağı çıkan nası da mübarek bi yığındır; yani kim nası ne kadar sıkarsa sıksın on numara kalite, bitmez tükenmez yağ, dilerse tulum çıkarır..
neyse!.

bi yığın, eğer yığınsa ve yığınca hareket ediyorsa, hâliyle pazardan tıpkı artık hıyar toplar gibi, önüne geleni seçmeden alır.. daha doğrusu önüne konanı alır.. yığının bu özelliğini bilen, sektörün yöneticileri, patronları, medya kralları, şu eşsiz kitlelerinin şu acaip teveccüh tercih ve psikolojilerini, garip zevklerini, beğenisini, talebini seve seve göz önünde tutar, ciddi saha araştırmasıyla ölçerek biçerek gıdım gıdım tartarak, ince ince de yönlendirir, yersen de yemesen de demeyeceği, tam da damağına göre bi menüyü hazırlar, önüne koyar; ortaya bayaa bi karışık.. bi şarkıyla, bi kliple, bi albümle, bi filmle, bi diziyle, bi defileyle, “işte o!” diyerek işaret ettiklerini, pastanın asıl görünmez kısmını bizzat götürmek üzere, yine yığın eliyle, ömür boyu krallar kraliçeler gibi yaşatmak üzere daha sıpa denecek yaşta zengin edip sosyeteye ve dolayısıyla, üstünden geçin, sırtı üstü yat modeli, magazin dünyasına ömür boyu tükenmez malzeme bolluğu içinde yüzmek üzere, katar..
yığının şu seçimsizliği her ne kadar başa çıkılmaz, önüne hayatta geçilemez bi ‘sanatçı’, artiz, film tv yıldızı, manken, şarkıcı vs enflasyonuna yol açsa da, lakin bu hiç de oralarında biyerlerinde olacak bişey olmayacağından tek bir sorun sorgu yaşamadığı gibi, her birini ayrım yapmaksızın, günlük güneşlik lümpen gündeminin başköşesine oturtur, her fırsatta öper koklar, tapınır, her gördüğü yerde de tuzunu alıp çılgın gibi koşar, üstüne atlar..

yığın, sektörün kalbini böyle tıkır tıkır attırırken, medyanın magazin tv.si ve basını, eğlence dünyası da bunu hâliyle hayatta karşılıksız bırakmaz, “gel seni bi yaşatiim de gör!” diyerek, onlara, göz zevklerine, acaip meraklarına hitap edicek, artiz, manken, sanatçı bozuklarından fosforlu yaldızlı bol yıldızlı, acaip renkli bi dünya kurar, bolca arz-ı endam ve seyran ettirerek
eğlenceye boğar, eğlencenden eğlenceye koşturarak bayaa bi ‘yaşatır’ hani..
işte, tandoğan ağbiler, magazin dünyasının, şu mugalata âleminin ekmeğini pastasını yiyen, boyasıyla foyasıyla geçinen, hem pazara sürücüsü, aynı anda hem de namısının da muhafızı, mezhebi geniş magazin medyasının kurtları kadar da iyi bilir.. yani artiz murtiz, ‘sanatçı’ munatçı, manken munken, gece hayatı, eğlence dünyası, magazin paparazzi dediğinde bi tandoğan abi, tıpkı footbol ve eşekte olduğu gibi, şunların da iciini biciini çıkaracak kadar iyi bilir.. yani şu âlemde de uçan kaçan kurtulmaz ellerinden; hani kim ne kazanır, kim nerde, kimle bi gecede neler yaşamıştır, kim kiminledir, kaç günlük, anlık, kaç zaman, ne kadar, kaçadır; alayını anasının nikâhına kadar bilirler.. yani git bi tandoğan abiden al, magazin dünyasının en taze en sıcak en renkli haberlerini; bu kadardır yani!.
yani ki kısacası, kaave hayatına yansıyan incir çekirdeği ceviz kabuu, günlük gündelik günübirlik mevzuu, vur patlasın çal oynasına bağlayan boş adam işi, ittir-i şeyden ne kadar şeyi varsa tamamı, kaavenin, doğal olarak da öncelikle tandoğan abilerin ilgi alanı dahilindedir..

kısacası tandoğan abiler, anlatacaz diye göbek çatlatmaktan ziyade, şurda bokunu çıkardığımız tüm şu hususî hususlarda yüksek yapmışlardır kendileri; gasteden okuma, tv.den duyma, sağdan soldan kulaktan dolma, kendinden olma, kuru yolma yoluyla da olsa... tandoğan abilerin, bu muasır tandoğan ağbi seviyelerine erişmelerinde sıkı takipçisi oldukları, bayaa bi köşe olmuş, fiks ve banko köşe yazarları vardır.. hani bayaa bayaa bi kutu kutu, kalıp kalıp, kelle kelle, kilo kilo mürekkep yalamış, gündem belirlemede ve değiştirmede harbi hüccet sahibi ademlerdir; 'âdem' değil 'adem'.. bi başka deyişle; ademoğlu dışkısı.. onların çızıktırdıklarından tırtıkladıklarıyla kendi kaave gündemlerini belirler, tandoğan ağbiler..
haklarını yememek lazım.. e, boru değil yani!. memleketin gidişatını, ahval şeraitini, gelmişini geçmişini de düz(enley)en öz hakiki en vatandaşlardır kendileri.. öyle az buçuk da değil hani; darbesinin dibine kadar.. çünkü halk ne cahil cüheladır; hiçbi şeyden anlamaz.. işler ona bırakılırsa ne olur sonra bu ülkenin hâli?!.

son ve sonuç ve e, ama artık da yeter be bilader olarak;
at eşek fitbol magazin, günlük anlık balçık politika, kıl kılçık kıytırık mevzulardan başka bi derdi meselesi olmayan, yalnızca kaave sınırlarına dâhil lumpen kaave kalabalıklarının duygu ve düşünce dünyalarına hitap eder tandoğan abiler..

lümpen yığın sınıfına dahil herkesler için çok şeyler ifade eden tandoğan ağbiler, yalnızca ve yalnızca futbol ve eşek geyiği sevmeyen, muhabbetinden kıl kadar hoşlanmayanlar için tam bi kâbusturlar.. öyle bi kâbusturlar ki, kaaveye mecburen, yahut kazara yolu düşmüş, bi bardak çay içmeye gelmiş bi adamı geldiine değil doğduğuna pişman, içtii, içecei bir bardak çayı zehir zıkkım eder burnundan getirir, kusturur.. lakin şunlar; şu, tandoğan ağbilerden gıdım haz etmeyenler, yeryüzünde nesli kesik, bi avuç bi dinozor kişi bile olmadıklarından, kan kusmaları, azap çekmeleri kimse için hiç de bi sorun değildir.. lakin yine de, bir avuç bile değil, zafer işaretine kalkmış bi elin parmakları kadar olsalar da, hani lafı bol kendisi hayatta olmayan demokrasi ve fikre ve görüşe saygı gereği, onların şu heyecansız, zevksiz zevzeksiz, geyiksiz, daracık, bidon kafa dünyalarından bakınca tandoğan ağbiler;
kıl, kılçık, kıl dönmesi, en sinir uçlarının ucuna ucuna dokunan, en sinir bozucu, en gıcık verici, en sinir tip, en sıradan bi lümpen kaave itleridir yalnızca ve başka da bi sıkım bişey de değillerdir..
..
sen neymişsin la böyle, tandoğan abi!.

Perşembe

32 yıl sonra, nihâyet!.


… “onların çocukları” yargılanıyor.. dönemin abd başkanı “cimi kartır” amcamızın deyimiyle, “bizim çocuklar”ın maharetli elleriyle bitirilen o müthiş 'iş'in, 12 eylül’ün hesabı soruluyor..darısı 27 mayısın, 28 şubatın başına..

kim mi ‘onların çocukları’?!. “onların çocukları” on iki eylül mahşerinin paşalar konseyinin beş atlısı, darbe; pardon, 'on iki eylül, huzur ve barış harekâtı'nın sınırsız sorumsuz mimarları,
onlar, darbenin hemen sonrası parlamentoyu feshedip, geleceklerini kesin, kat’î ‘teminat’ altına almak için, dönemin hukuk ordinaryüslerine hazırlattırdıkları, darbe ruhuna uygun, değiştirilemez, sonsuza dek de aslâ yargılanamaz düzenlemelerle sağlama aldıkları ‘darbe anayasa’larını, “kurucu meclis”leri vasıtasıyla referandum sandığına atıp, ustaca bir hokus pokusla, "yüzde doksaniki" gibi, ezici bir çoğunluğa, üstelik ‘büyük coşku’yla, müthiş bir oranla “evet”letme başarısını gösterip, nur topu gibi bir "seksen iki anayasası" ile taçlandırma gibi muhteşem bir ‘mucize’ye imza atanlar,
onlar, ‘ocaklara ateş düşürüp nice ananın yüreğine ölümcül acılar bırakıp, ruhlara büyük travmalar yaşatan, zihinlere hiç çıkmamacasına işkence, ölüm, sürgün kazıyan, tarihe ağır, büyük kara leke olarak geçecek, elleri kirli, kanlı adamlar,
onlar, ülkemde çıkardıkları yıllarca sönmeyecek yangın, açtıkları derin yaradan başka bir şeyle anılmayacak olanlar..
..
12 eylül 1980 darbesinin üzerinden 32 yıl geçti.. müdahale sonrasında TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.. haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı.. idamları istenen 259 kişinin dosyası meclise gönderildi.
cezaevlerinde 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi “kaçarken” vuruldu.
95 kişi “çatışmada” öldü.
73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
..

davacı değilim; lakin, bugün üçü hayatta olmayan şu ‘muhteşem’ adamlardan.. hâlâ hayatta olan, beşli çetenin, darbe konseyinin başına işkencelerin ölümlerin, idamların, mağdur edilenlerin hesabı,
20 milyar dolara yakın servetle, “dünyanın en zengin on generalinden biri” unvanına sahip, dönemin hava kuvvetleri komutanı olanına, “lockheed” komisyon rüşvetleri, askerî binaların tümünün, dış cephe kaplama, boya ihalelerini alan, dış cephe kaplama, boya fabrikasının gizli hissedarlığı,
darbe anayasasını hazırlayan ‘büyük hukukçu’lara işledikleri hukuk katliamı,
büyük destek veren iş adamlarına, neyin karşılığında destek verdikleri,
köşelerinde gün be gün darbe övücü yazılar yazan, besleme darbesever gastecilere aldıkları gücün kaynağı,
yalama yalak yardakçı yağcı artıkçılara sahip edildikleri büyük servetler sorulsun, şunları sanık sandalyesinde bir kez göreyim, yeter..
..
umarım şapkadan tavşan çıkmaz, dağ fare doğurmaz..
4 nisan; davanın ilk günü… darbeciler davdan rahatsızmış; biri kolunu kırmış aynı gün, birden rahatsızlanıvermişler, ilk duruşmaya gelememişler..
darbecilerin avukatları; “bu dava geçerli değil; bu anayasa bu meclis 12 eylülü yargılayamaz.. 12 eylül ancak 11 eylülün anayasasına göre yargılanabilir.. hem, on iki eylülde amerikanın parmağı, israilin uzvu, kontrgerillanın uzantısı araştırılsın!” buyurmuşlar..
bence de araştırılsın.. araştırılmazsa ta nakoyiim!
..
ulan ‘onların çocukları’!. amerikanın, israilin kucağına paşa paşa, büyük zevkle oturup 32 yıl boyunca acaip erkler, cepler kasalar ağzına kadar dolu, hayattan dokunulmaz, tatlı keyifler alıp neşe dolarken, sıra ezip geçtiğiniz ve ama en emniyetli de yer; halkın kucağına oturmaya gelince niye mızmızlanıyonuz ki?!
bu arada, unutmadan;
“12 eylülle ilgili, hakkımda dava açılırsa kafama sıkarım!” diyen, marmaris sakini, “nü”sel tabloların müthiş ressamı; sakın ha, sakın şimdi sıkma kafana!.
bir yargılan bi, önce, maçan bi sıkılsın, o kibirli kimyan bi bozulsun muhtemel darbe teşebbüsleri ebediyen bi tarihe gömülsün, darbe heveslisi apoletli apoletsiz torunlarının gördükleri tatlı erk rüyaları bi kâbusa dönsün, ülkeyi bağlı oldukları mahfillerin emir ve tavsiyeleri doğrultusunda ve diledikleri gibi yönetme hevesleri, o büyük iştahları kursaklarında kalıp içlerine lök gibi bir otursun, öyle sıkarsın; ömrün yeter ve yerse!

adanmış

1
(adını ‘nezir’ koymuştu nenen, hani; 'adanmış'; göbek bağını yollara atıp..ondan olmalı serseriliğin)
yağız bir küheylan gibi eşinip durma, bağlısın işte, prangalı; bir kuş gibi çırpınmasın yüreğin..
dün, başkent sokakları, dikimevi, cebeci, hacettepe, üniversite, topraklık, yine dikimevi; talebe evleri..yıllar sonra bugün; beyazıt, üniversite, ortaköy, kadırga, öğrenci yurtları, lâleli;
artık burdasın, hani şu adam yutan, yedi tepeli şehirde)
..
bu şehirde dile gelmeyecek ne sözlerin vardı
hayat, herkesten bir parça kendinde bulduğundu
şimdi mükerrer birisin
asırlar sonra ırmaklar dökülür içine şelâlelerden
ve bir kez daha yenilgi
çözemediğin tek soru; hayatın gizi neydi

düşsüz, ağır ölümlerdi uyuyup uyanamadığın
hayızlı bir kadının ara bezinden beter
isyana teşne târifsiz ruh halleri
cesetsiz cenâzelere gıyâbi namaz
ve köprüde kanatsız uçuşlar
başarılı intihar girişimleri
..
seslerini dinle şehrin
korku sayhalarını bastırma ninnilerini
ayrık hayatların özel havuzlarına dal
yan, her insan hikâyesine
dert yağarken üstüne şehrin
aç(ma) şemsiyeni açıl(ma) güneşlerine
sen kendine geceyi mekân seç
cılız ışıklı bir sokak lambası altında
bir parkın yorgun bir kanepesinden
müşterisiz bir sokak kadınını izle acıyla
kafanı, saçına taktığı karanfille masumiyetine tak
nöbetini tut, şehrin ve soğuğunun
taşlara park etmiş dilenciyle
ve yine nöbetini tut
ar(k)a sokaklarından birinde beyoğlu'nun
izbe bir evde yalnız bıraktığı
yüksek ateş nöbetindeki çocuğunun

bu eski istanbul evinin çıkmasında mevsimlik çiçekler büyüt
akşamları dönüşünde, yılgın yorgun
ahşap gemiler yap minyatür, çocuksu
salmadan kirli şehir sularına
gezdir gün görmemiş denizlerinde içinin
çalışılmamış ders notlarının aralarına bırak
mahzenlerinde küflendir yüreğinin
yokluğunun gelişine yazılmış
kadın kahramanı olmayan romanlarını

tepene bir bulut indir gözlerinden
yağmurlarını içine akıt
yeşerttiğin dikenlerini sula
büyüt ve kendine batır
kimseyi gözlerine iliştirmeden
diz üstü çök ve ağla
insana

sigaranın isinde karart lambanı
alnında biriktirdiğin secdeleri
gecenin ikinci yarısına sakla
bırak burnundan gelsin her şafak
gündoğumunu görme
ne çıkar, üç satırlık dost havası girmemişse
sitemle doldurduğun, perdeleri hep çekili odana
bütün mevsimler kış olsa ne çıkar
sen, kendi şarkının bestekârısın ya her akşam
kemanın dört tel, karaduttan bağlaman

haydi, bir şarkının en içli yerinde partisyonları parala
hüzünler düşür kemanının tellerine
türküler geç bir, bir en hüzzamından
ve bağlamanın göğsünde inlet derdini
boş ver, kimsenin ruhu duymasın
seni damla, damla eritir de bu şehir
sen tükenmeden daha bitmez bu şiir!
2
yine sıkı, sıkı ört perdelerini, yüreğine çekil
ıssız yataklara sığınmadan uyuma
boykot et, tek perdelik, göstermelik müsamereleri
tozpembeyi sil renk kutundan
kazık gibi gerçeklere demirle
sen, üzerinde toz, alnında ter biriktir
dilinde aynı pas tadıyla yaşa

kızma apartman sahibinin işveli kızına
aldırma kafana attığı mandala
ders notlarına tependen damlattığı çamaşır suyuna
göz ucuyla da olsa, gizlice bakışma
kiracılarından birinin serseri oğluyla kaçana dek
kaldırma kafanı, bakma yüzüne

sevme yine lüzumsuz kalabalıkları yürüdüğün yollarda
vurulma hain bakışlara
alıp götüren, öteye beriye savuran her birini
yine isyan et, gündeliği ucuz
ayaküstü, fastfood aşklarına
uzak dur, şuursuz kafelerden
ezeli düşmanı ol, muhallebicilerin

bir türlü bitemeyen okullarının sonuncusuna git
kendine en zula köşelerini seç
amfilerinin, 'hergele'lerinin
müdavimi olduğun fakülte kantinlerinin
çay sırası dahil, girdiğin tüm kuyruklarda hep sıra dışı ol
yine fark edilme
kalbin yine kırık olsun; notların gibi
hayattan da sınıfta kal

bölümden göz aşinası olduğun, uzaktan
‘ırmak gözlü’ dediğin, anlamlı bulduğun
güzel gülen, aslında ağzı pek kalabalık
yüreğine hiç bakamayacak
okulun o en güzel kızını
ve çenesinin dibine sakız gibi yapışıp
anlık heyecanlar toplayan
o kadınsı delikanlıyı meraklısına bırak
yazma hesaba
(o kız, merhametten prematüre, milli şef azgını
haramizâde yalısı sahibi suphi bey’in kızıymış
sâdece sevgilisine 'kız'mış
-bir gün ellerde manşetti tekmil sekiz sütuna birden
gelinciklerin ayçiçeği tarlalarında
su içtiği saatlerde çiy damlalarından
bir elinde sylvia plath, bir elinde nilgün marmara
acılarından miras olmayan bir nedenden
bir sabah vurulmuş intiharlarla-)
sen, gönlünü çal(amay)an güzelleri
içinde büyüttüğün özlemlere kezzap dökenleri
durak, kantin ve amfi aşklarını unut, öylece, yapayalnız
gözlerinde umursanmamış sevdaların nemi olsun
söylenmedik sözler, dilinde
ve heybende geçmeyen güzellikler

haydi, artık, senin de olan şehrin
piyasa yap meydanlarında; bahtın(a)çık
açıl yazlarına, sonbaharlarına asıl
uzayıp giden caddelerini arşınla, gelişigüzel
uygun olmayan adımlar at, öylesine
kaldırım taşlarını say, ritimsiz
duyduğun kaprisli telefon sözcüklerinden
ahizelere takılıp kalacak olanları seç
bir kulaktan girip ötekinden çıkmayacak
derdest edip ötekileri
sevdalın olmayacaklara bırak

ucuz tarife vapurlara bin
hiç kalkmayacak trenlere el salla
selamsız aşmaya (ç)alış mesafeleri
seferler düzenle uzaklara, yerli yersiz
atsız, eğersiz
bir çay bahçesinde, akşamları yine hep yalnız ol
ki bu en pahalı zevklerinden biri olsun
oturduğun masada üç sandalyeden ikisi hep boş
ve küllükte sigaran hep yanık dursun
çay söyle kendine ilk demden
aç, yanında gezdirdiğin, gasteyle kaplı kitabı
dosto’yla tost ye
iç, akşamdan kulağında kalan çaykovski eşliğinde
duyulmaz burada ney ve neyzen

yine şarkılar yaz adisyon kâğıtlarına
bestesiz güftelere dokun
eşlik et rossini’ye içinden
ve bir zampfhir flütüyle sükut!
varla yok arası, belirsiz, yoksul/n/ bir varlık ol
böyle yaşamaktan da hep zevk al
henüz bitmeden bu şiir
daha ne gizlerini açacak, sana bu şehir

Salı

ederlezi

beni burda bibaşıma bırakma lelia
al yalnızlığına..

bu şiiri sana yazdım lelia
bu şiir genzimi tarifsiz yakıyor
çünkü şiir tıpkı aşk gibi
acıyı hak eden bir şeydir

çünkü sen
kaderine işgâlden kalma melez bir aşk örülü
tenine çöl ateşi değmiş dul bir annenin
kederini hapsettiği ortayaş tülbendinin
sandığında soldurduğu gelinlik kurdelesinin
al'ından ve bir gelincik kırmızısından
bir parça daha 'al' dudaklarından sızan
solgun ve zor tebessüm
sen
parisin şanzelizesinde
kaldırım kafelerinden birinde
fonunda, edith piaf’ın hiç pastoral olmayan
o kusursuz aşk şarkılarından biri eşliğinde
kendine özgü bir sonla noktalanan
cezayirli bir yönetmenin çektiği
grî bir fransız filminde, bir puslu gizem
jilet kesiği mutsuz bileklerinle
dört dörtlük, sessiz bir intihar çağıran
bir otel odası yalnızlığı sahnesiydin

ne demeliydim ki şu mektupla sana lelia
ölüm tıpkı aşk gibi
saygıyı hak eden bir şeydi
bir yıldız daha kayıp, kapanmadan perde
son sahnene yetişmeliydim

bak, kitap gibi cümleler kuramıyorum bu gece de
yine unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi sabahıma
ve sesimden, şiirimden, kavgamdan biçip
dağların yalnızlığına yaktığım türkünün
defterlere sığmayan son sözlerini yazıyorum mektubuna

lelia, bu mektupla sana
bir bağımsızlık savaşının daha başında, omzu/m/ başımda
savaşını kaybetmiş bir gerillanın
tutuşturduğu isyan ateşinde ıslattığım kanlı gömleğini
silahının kabzasından gayrısıyla hiç sevişmemiş ellerle sardığı
ve tek nefes bile çekemeden daha, başucuna düşen
filtresiz ve acı son sigarasını
lelia sana benden bir şey
sana alınyazımı gönderiyorum
al dudaklarına ki beni anmış olasın

bahar geliyor

(anne karnında kıvrılmış, parmağını emen ceninlikten henüz kurtulduğumda atladıydım, mekîn kılınmış en emniyetli mekândan aşağı.. hiç düşünmeden deli gibi atıldığımda üstüne hayatın henüz on altı yaşımdaydım..
“ben de varım lan!.gör bak, dibine kadar yaşayacağım seni! ” demediğim hayata, böyle tersinden bi atraksiyon gösterdim; gençliğimin baharında kapattım kapılarımı bahara, çarptım yüzüne ergenliğimin, tereddüt etmeden..
ayaklarım üstünde ilk durabildiğim gün yürüdüm üstüne en gerilim, en ölüm trafosuna yapıştım yaşamanın; yıldırımlarına paratoner ettim yumruğumu, fırtınalı asit sağanaklarına şemsiyemi açmadım; en tehlikeli prizlerine soktum parmağımı; yüksek voltaj ceryanına kaptırdım çocukluğumun güzel günlerinden arta kalanı, fena çekiciliğine kapılıp..
daha bi allah demeyi öğrenemeden, bi yumdum gözümü, açtım avuçlarımın ağzını, tutuverdim üstüme üstüme gelen en zehirli oklarını)
..
sonra büyüdüm
çıkmaz sokakların üstüne yürüdüm
kaldırımların altından geçen kanalizasyonların
kapaklarını kaldırıp karanlıkta, bir güzel aktım
koktum, kirlendim, kirlendikçe korktum
bu yüzden hep, her kalkışta pistten çıkışım
kayış koparışım her kayışta
her çıkışımda raydan
nişanlanmış gibi
tam kalbine nişanlayışım
üzerime üşüşenlerin
fersiz gözlerime perde çekip
çul çaput üşüyen tenime bir ürperti
kendimden geçip de çabuk devrilmeyip
düşerken gürültü çıkarayım diye
bağını çözmemişim dizlerimin
çaresiz kelepçeler vurup
tutup tutukladıkları tutuk ellerimle
böyle olmuş vuruşum tam alnından ölümü
direklerden dönüp..
(o saatten sonra yakışık almazdı boy ölçümü aldırmak; yüz top ters kumaşı tek kesişte biçen ve her tür dikişin kralını bilen, daha ilkokulda ellerine teslim edildiğim ilk hayat terzime aldırıp;
kadehinde geleceğimin kanı, kaldırtmak şerefime ve yanında iyi gider diye bir de geçmişimi, ânında bi güzel meze ettim; tek dikişte bitirip iştahla ziftlensin diye)
azgınlıktan üstüme atlayan şehvetli düzenime bir kez olsun baş kaldırmadan düşmek ayakları dibine; olmazdı, fiyaka bozardı o vaziyet(t)e bi göz bağı arakam, göz yummak, uyku-uyum arası uy(u)mak;
gözümü bile kırpmadım..
böyle olunca, belaya tırmık, cellatlarına yanaşık düzen
ve sükunete hep teğet yaşar insan; düzene değme noktalarında
şehrin gecelerinin en işlek, en ölümcül yaşam otobanlarında
uçurum kenarlarında harmandalı oynar
ben horonlar teptim üstüne, misketler, hüdaydalar oynadım..
en berbat, en çıkılmaz yokuşlarından aşağı yuvarlanırken
disiplinsiz inip, slalom yapmadan..

budaksız sıkı değnek gibi dümdüz ve kuyruk dikken
kolluk güçlerime fena yakalandığımda mazhar oldum yakın ilgilerine..
uzat dediler uzattım; ellerim ellerinde, gözlerim gözlerinde ve gözleri hep üzerimde..
çekince yakamdan çekinmedim ne geldiyse dilime boca etmekten; kulağımın duymadığı ağzımdan çıkanı paçamdan akıttım, belden aşağımda altta ince işlerle uğraşırlarken verince ellerine bir de, bir de üstüne yüzlerine işemekten fena mutlandım; pelte edip sürüklerlerken özel, hazır askıma asmak için kollarıma girdiklerinde gıdıklanıp fena güldüm..

fena dalga geçtiğimi hemen anladılar ve ben hiç aldırmazken yaptıklarına, onlar aldırdılar,
aldılar ve şanıma şanlarına yakışır biçimde, ikrâmsever ev sahiplerine, en ağır misafir misali daha bir hürmetle ağırladılar..

testis kadar beyinlerinin, uzun ellerinin, güçlü karıştırıcı parmaklarının akılları sıra ve kendince kendilerince düzenlerince ince ince fermuar çekince terbiyesizliğime, delik deşik edince irademi kalbura çevirip, sona erecekti yüksek çekinceleri.. lakin kafa kafaya gelince, kaba dayak teorimce kafa tuttuğumu, kafa çektiğimi, kafa bulduğumu, kafa attığımı, kafa yaptığımı bi ince, en berbat sonlarıyla ve ölemediğimi görünce bi türlü, kafayı yediler..

baktılar sonunda olmayacak, başa çıkamayıp iyi iş çıkaramayacaklar; yaktılar.. işte bu yüzden yanıklığı, tutukluğu dilimin; sesimin kısıklığı bu yüzden.. bağışlasınlar beni, bu yüzden selamımın bile küfür gibi gidişi gelişi, muhatabının içine işleyişi ve bu yüzden duyanın ne bet bir ses bu deyişine sebep türkülerimi, yüksek yerlere çıkıp yüksek ses söyleyemeyişim..

ben ne güzel; yaşamak varken
hayatımın içine bigüzel etmişim..

ben bile isteye yaptım oysa her şeyi
ve ben yaptım, oldu
güzel de oldu; cuk oturdu..
ta başta olduğu gibi hiçbir şeyim yine yok
ve pürüzsüz bulutsuz bahar gibi bir özgürlüğün üstünde oturuyorum şimdi..

Cumartesi

"kimsenin...

...uykusunun bi fesleğen mesleğen koktuğu yok" la akoyiim!.dikiim bööle dünyayı!

Çarşamba

keşke bi 'güle güle git!' diyebilseydim sana!

la 2011!.keşke 'bi güle güle siktir git yaa!' diyebilseydim sana!

meselelerini çözmeden çektirolup gitmeye hazırlanan 2011’in bazı mühim meseleleri ile ilgili bitakım tespitler..yani, bi bakıma, zat-ı senelerinin bi nevi vicdan muhasebesi de sayılcak şey..
normalde bi yılı, sonuna dooru, özellikle de bitmesine bi gün kala, sorunlarını çözmeden, bibaşına bakkala ekmek almaya bile göndermemeli ama ne çare; yumurtası kapıya gelmiş; çıktı çıkıcak, bi yandan da şu 2012 geriden fazla oyalanma diye asabi asabi itio..
şimdi, şu 2011’e ‘bi git, yakanı paçanı topla, aazını yüzünü yıka, geçmişten beri, kaç bi senedir, bi önceki yakın uzak akrabalarından miras-devir aldığın o kirini pasaanı bi dök, mikrobunu kır, derin barsaklarını boşalt, derin darbelerini açığa çıkart, içini pakla, fail-i meşhur meçhullerini kus, karanlık cinayetlerinin üzerindeki örtüyü kaldır, üstüne başına sinen, o burun kıran cinayet kokularını gider, mide kaldıran, boğazlanan on binlerce çocuk, kadın, genç yaşlı, masum insanların kıyım-kan-katliam, sürgün görüntülerinin açtığı derin yaranın, yıllar olmuş hâlen sızan kanını durduracak, ruha azap veren, can yakan, iç acıtan derin travmalarını unutturacak, kayıpların lanetini üzerinden kaldıracak, kalanların yüreklerinden kin ve nefreti sökecek bişeler yap; ölüm listelerini açıkla, ellerinin kanını temisle, ruhunu arındır, ürettiğin hayalî sunî spazmlarından kaçın, kalbini ferahlat, kimlerin ne zaman koyduğunu iyice artık karıştırdığın, orda niye bulunduğuna ve hâlâ durduğuna dair bi fikrinin olmadığı, o saçma sapan kamburlarını, lüzumsuz yüklerini bi sırtından at, yıllardır sürdürdüğün o anlamsız paranoyalarından kurtul, nerdeyse kangrene dönüşen o mantıksız yasaklarından, toplum mühendisliğinden vazgeç, yersiz yasakçı zihniyetinden sıyrıl, ihanetler, pusular, yıkımlar yaşattığın hafızanı bi hafiflet..
yani ki ii bişeler yap artık!' diycem, parmaaanı bile oynatmıycak, bi de o çıldırtıcı lakaytlığıyla, "o ii bişeler dediğin de ne ki?!" diye sorcak!. ii bişeler dediğim de ne mi; e, çüş yani!.ille kaldırtçan bana, içinden geçen kanalizasyonlarının kapaanı, göstertçen âleme, az altta, aşağıda neler neler oluyo, neler neler geçmiş, hâlâ da geçio içinden?!

bak bilader!. bu gece yarısı arkana bile bakmadan siktirip gideceksin, bi şekilde!.sen gel, iisimi beni konuşturma şurda.. yoksa sana şurda, gıyabında acaip birincilikler kazandıran, lakin senin bundan, şunca yıldır hiç mi hiç haberinin olmadığı muhteşem marifetlerini ve aldığın ödülleri bi sergilerim şurda, görürsün ebenin örekesini!
nee?!!.görmek mi istiyosun ille de?!!. alnın ak, geçmişin pak, kalbin temiz mi senin?!! e, mağdem ööle, mağdem kaşındın, e buyur o zaman!. hem bunlar sana kapak değil, benden bi yeni yıl hediyesi olur..
buyur, burdan yak;
‘yeryüzünün, gelmiş geçmiş en fail-i meşhur meçhullerini fışkırtacak, sayılamayacak sayıda, derin asit kuyularına, en zengin ceset yataklarına sahip, sanki ceset denizi üzerinde yüzen tek yarım adası’ unvanı,
‘dünyanın general bakımından en zengin ordusuna sahip olmak kadar, darbe de yapabilmiş en zengin generalinden birine sahip olma’ övünç madalyası,
‘ülkesinin en büyük, dünyanın bayaa bi sayılı baba bi bankası arasında yer alan baba bi banka sahibi ve bi cumhuriyetin, uzun yıllar tek partisi olma ayrıcalıına sahip olma mucizesini gösterebilmiş halk partilerine verilen ve fakat bu güne kadar bi ikincisi çıkmadığından, kıyamete kadar da çıkmayacağından, çıkamayacağından, bi tek adet üretilip başka da bi örneği olmayan, olmayacak; tek ayrıcalıklı tek ve fiks partilerine verilen, gelmiş geçmiş gelecek tüm milenyumların banko mucizesi beratı,
tüm dünyanın, Allahtan tırsmadığı kadar tırstığı, gizli gizli yaka silktiği, bulaşçak diye acaip üç buçuk üç buçuk attığı, kimselerin karışmaya, dalaşmaya hayatta cesaret edemediği, tek karşılaşmayayım da diyerek çalıları dolaştığı, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş tek yüzde yüz teokratik, balçık, kanlı kılçık katili, aslı göt kadar işgal olup ve ama bugünlerde yavaş yavaş afrika içlerine kadar yayılan, ayrıca üç buçuk nüfusuyla dünyanın nerdeyse yarısına nüfuz edip, dev şirketler, bankalar kucakta iktidarlar vasıtasıyla ince ince derin derin kontrol ve hükmettiği devletler, hükümetlerle garip ilişkilerde bulunan hitlerin kippalı torunlarına kurdurttuğu nazi imparatorluğunun devamı bi ülkeyle kol kola, iç içe bi acaip gizli askeri anlaşmalar, açık açık fanfinfon ilişkilere sahip, hegemon, egemen güçlerin nerdeyse yüz yüz elli yıldır üzerinde çalıştıkları meşhur bi plan dahilinde, yüz-yüz elli bin civarında pek ii niyet elçileri gibi, göstere göstere gezinen ajanına diledikleri gibi at oynatma, cirit atma imkânı sağlamak suretiyle, gelecekte büyükortadoğuyu kurma projelerine katkıda bulunanlara verilen, ‘acaip konuksever, çantada en keklik, kucakta yavru ev sahibi’ altın hizmet plaketi…
sabit kafa 367 sabihlerin, 411 eli manşetten kaosa kaldıran özköşklerin, magazin bilmenecileri derneğinin ödül töreni gecesini, önce davet edip, sonra mâ sosyete sanatçı; onuncu yıl marşının son derece hızlı, ritmik remiksini, eşsiz popçumuz serdarımız ortacımızın o eşsiz sesi coşkulu eşliğinde, rahmetli kayayı a.kaya’yı sunak taşına yatırıp derin güç tanrılarına kurban edip maergenekon aile kokoreç kuzu çevirme gecesine çevirme muvaffakiyetini gösterebilmiş, sosyal sosyal demokrat sanatçıların yegane ülkesi’ bi lokmada linç heykelciği,
yassı bi adayı guantanamoya çevirip, hikâyeden mahkeme kurup, meddah ortaoyununa çevirip, bebek köpek bi demet maydanoz muabbetiyle, bi tek tip zihniyetin bi tek tip partisinin en seçkin üyelerini “haydi çocuklar, tiyatroya!” kampanyaları eşliğinde hep birlikte, hem izleyip hem birlikte tiyatro yapmaya davet edip, her birini yirmi üç nisan çocukları gibi, şen kahkaha, alkış, ıslık tufanı arasında bi başbakan iki bakan astırma muvaffakiyetine imza atıp, aynı günü bayram ilan edip uzun yıllar devlet zoruyla kutlatan, ‘ilelebet tek parti, ilelebet tek tip zihniyeti olma başarısını göstermişler verilen, ‘yeryüzünde, bi eşi, menendi, emsali, benzeri olmayan, dünyanın tek tip, tek zihniyetine sahip ülkesi olma’ brövesi…
iki de bir, ‘bu bidon kafa, göbeğini kaşıyan, dağdaki çobanların işgal ettiği gerici ülkede yaşamak istemiyorum!. çekip fransaya, parise asıl vatanıma gidiciim!’ diye zırt pırt medyatik beyanatlarda bulunarak, tehditler savurup ülkem insanının yüreğini ağzına getirip ve ama da, gün bugün olmuş bi türlü de siktirip gitmeyen, gazı kaçmış, içi geçmiş, rijit, dünyanın en fazılına sahip ülkelere verilen, ‘pırlanta çocuk, üstün fazılları yerinde tutabilme’ cesaret madalyası…
‘bi no.sundan, on no.suna, taa yüz numarasına kadar, cidden de çok çok insanüstü gayretlerle,
şahane bi yirmi yedi mayısı, güzelleri güzeli on iki martı, yakışıklı mı yakışlıklı bi on iki eylülü, derinlikçi medya, sermaye, akademisyen, asker, en üst bürokrat; sahneye konulan, dünyanın en kısa 28 şubatını dünyanın en uzun yaşayan postmodern darbesi olarak anılmak üzere bin yıl yaşatıp, guiness rekorlar kitabının bin yıl sonraki nüshasını bile altüst edicek, eşsiz bi fikrin tek mucidi olarak en imkânsız başarmışlar verilen, tarihin kıçına sokulmuş en absürt vakıalar’ nişanesi…
'uluslararası "soros"çu çocuğu, satlık-kiralık kalem; gasteci, sivil-asker darbeci, darbenekoncu, derin devletçi yerli yabancı ajan, karanlık cinayetler, mantıksızlık cenneti, olur olmaz, abuk subuk yasakların cehennemi’ payesi…
daha da neler neler de, yazmaya kalksan ömür yetmez..

lakin her bi şeyine rağmen lan, ben yine de umutluyum.. ve umut hiç bitmez; biterse 'insan' biter, biterse 'insanlık' biter, biterse 'hayat' biter..
hem o, gönüller sultanı, âlemlere rahmet peygamberim efendim Aleyhisselam, "ey darlık!.şiddetlen ki ferahlayasın!" buyurmadı mı?!

işte, tüm bunların bana verdiği bi kendimce bi ilhama dayanarak;
krismısını fena halde kutluyorum lan 2011!.
sana bi de şu bi, bi önceki yeni yıl mesajını da koyiiim de şurda, kapak daha bi sıkı otursun..
"2012 mutluluklar getirsin yavrucum!.getirmese de koy gitsin!. daha 2013, 2014, 2015 var!. olmadı 2035, 20185, 38495 var; gelirse ve ömrümüz yer, yeter ve de görürsek biz, tabii!"

mektup

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız."
franz kafka, "milena'ya mektuplar"dan..
..
kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani! yani hayat tıkırında, keyifler de keka!.

her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni, de yaz kız şu zavallı franz’a!.
la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı siktin be a.g!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın!. 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!.
demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!.
yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler,olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi..
ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi, tek tek!.kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne, anasını satiim, otur kendin keşfet, bir bir!

baltacan'a mektuplar-ıı

her şeyden önce bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu çok da iyi bilmek gerektiğini iyi bilerek…
...
'bencillik' için çok şey söylüyor lügatler, Baltacan!. yok ‘vurdumduymazlık’mış, yok “kendinden başka bi Allahın kulunu düşünmezlik’miş, yok ‘acımasızlık, merhametsizlik adaletsizlik’miş, yok falanmış filanmış.. Allah inandırsın ben onların ne dediğine hiç aldırmıyorum; çünkü bildiklerim, duyduklarım gördüklerim bana fazlasıyla yetiyor.. Her ne kadar şu mektupları başlattığımızdan beri, tabiiki de ve eğerki de varsa şurda bi okuyucu mokuyucu halkımız, aralarına sızmış olma ihtimali şu şart dahilinde olan bi takım, bazı kendini bilmez bi güruh, bencillik ve benciller, dolayısıyla da senin için büyük fedakârlıklar sonucu çok uzaklardan bin bir zahmet bulup getirdiğimiz şu sözleri mabad-ı makatından anlama gayreti içine girerek bizim son derece terbiyesiz biri olduğumuz kanaati çukuruna düşebilirler.. laf aramızda baltacan, terbiyesizim ki aslında çok da haksız sayılmazlar.. kabul ediyorum, tamam; şu mektuplar biraz sokak ağzı kokuyor, skolastik kabalıkta, arabeskî ağdalı bol miktarda laf koymalı güzellemelerle bezeli, muhatabını lafla uzaktan ellemeden, güzel güzel söverek sevme, severek dövme sanatından ince örnekler içeriyor ve bu hâliyle, dünyanın tüm bencillerine, üzeri ince dantelalarla özene bezene işli, parlak boncuklarla kaplı bi dansöz elbisesi giydirip âleme rezil rüsvâ eyleme gayreti içinde gibi görünüyor sanki sanki.. ama işin esası ve aslında, bencillik hakkında sanki biraz ağır kaçıyormuşçasına sarfettiğimiz şu ‘içli ve özlü’ sözlerin, 'iyi dilek ve temmeni'lerle dolu şu 'iyi niyet' mektubunun kişi yahut kişilerin, kurum yahut kurumların hiç de kimliği, kişiliği, kurumları ilen alâkalı bi şey değildir. Bu sözler tamamen, şu kötü fiilin ‘insan’ arasında, öteden beri çok ayıp bi şey sayıldığını ifade ve bu uğursuz fiili işleyen kişi yahut kurumu son derece, çok ama çok aşağılık bi yere sürüklediğini hatırlatma için ve bunu insanlık adına bi vazife bilişimiz sebebiyledir.. elbetteki şu mektupları kaleme almaya, sonuçta şu kadar gereksiz cümleye sebep olan şey, aklı başında, bozulmamış toplumlarda kötülükler ordusu olarak anılan ve ‘insan’ arasında büyük nefretle karşılanan ve başlıcaları da “cehalet, cimrilik, içten pazarlıklı olmak, sinsilik ve hainlik, yakasına, karnından kuşdili ile, konuştuğu zaman da daima imâ ile konuşuyor olmak ve daha da neler, neler; ne v.s vs. vs. de vesaireler…” gibi, bi dizi olumsuz duygunun içerisinde top on mu ne, işte onun liste başı sayılan o meşum ‘bencillik’ duygusudur.. şurda asıl amaç, doğada, hemen her insan kişisinde doğal olarak, bazen saf ve serbest halde, lakin çoğu zaman da kendi gibi bazı adî şerefsiz olumsuz duygularla birlikte, tıpkı bi ‘beşi biyerde’ gibi anasını satiiim; bileşik hâlde bulunan şu pis kokulu, hem sahibini, hem muhatabını fena yakıcı, derişik asitli pis duygunun, kişinin bizzat kendince dikkate, ciddiye, ciddi ciddi karantinaya alınıp bizatihî testerbiye edilmedikçe, toplumda çok fena hastalıklara, kapanması imkânsız derinlikte akıntılı, mikrop saçıcı yaralara yol açıcağı hiç de bi kehanet mehanet değil, aksine apaçık bişey olduğunu ifade etmektir.. zaten de birinin insan içinde hiç utanıp sıkılmadan bencillik etmesi, tıpkı mandanın göle uluorta şaaap diye şey etmesi gibi, açık açık yenen bi herzeden ekmek musaf çarpsın ki tek bi farkı yoktur.. Sonuç olarak baltacan; bencilliğin, henüz izanını şuurunu üç otuz paraya satmamış, aklını peynir ekmekle yememiş, değerler hafızasını yitirmemiş toplumlarda pek ayıplandığı, bencil birinin son derece zavallı biri olarak nitelendiği, sen buna hiç inanmasan da, akl-ı selim sahibi insanların ortak kabulü bi gerçektir.. ez cümle diyorum ki; bu uğursuz duygunun temiz toplumlara bi virüs gibi bulaşıp yaygınlaşmasıyla birlikte koyu bi anlayışsızlık felaketi karabulutlar gibi üzerine çöker ve bi daha da zor kalkar.. anlaşıldı mı baltacan?!
../.
Mühim not: şurdaki “../.” ifadesi, kimsenin bi yerinde olmasa da, şu “baltacan’a mektuplar"ın bi süre daha devam ediceği anlamına gelmektedir.

Pazartesi

baltacan'a mektuplar-ı

baltacan!. senin, şu beş para etmez siktir-i boktan hırsların heveslerin hâkim olduğu şu üç günlük dünya hayatının şu geçici sahnesinde öyle vurdumduymaz, öyle bi ses vermez bi mahlûku, sanki sağır bir duvarı, yani ki kendini, yaşayarak öyle bi kusursuz oynayışın vardı ki, bu kadar olur yani!.hani menfaatin gereği başkalarını anlamayı, dertleriyle dertlenebilmeyi büyük bi ağırlık sayıp, sanki bi zıkkımınının kökümününden anlamıyormuş gibi yapmana yol açan, insanın temel erdemlerinden bir olan şu fedakârlık duygusunu ânında tımarhanelik eden şu olağanüstü bencilliğinden söz ediyorum sana baltacan; şu müthiş bananeciliğinden, kendinden başka bi allahın kulunu düşünmeyişinden, hâttâ dünya insanlığının en canını yakan bi meselesinde bile gösterebilmeyi mükemmelen başarabildiğin şu poker surat, sıfır kayıtsızlığından, en ve çok kutuplu bi dünyada tek etkilenmesiz nötr tavrından, insanlık dışı şu davranışından, bencilliğinden.. hani en azından bi kütük bile kendince bi ses verir icabında..

baltacan, bi kere öncelikle bilmen gereken, bencillik duygusunun beni son derece incittiği, huzursuz ettiğidir.. Düne kadar baya bi üzülüyordum buna da hani.. ta ki, etrafta tek tük de olsa, Allahtan insanî umdelere duyarlı, doğruları söyleyen ma'şerî vicdanların sesleri gelip neticede senin bi hayvan bile olmadığını kulaklarıma fısıldayana dek..işte, şu son derece itici, lakin senin pek tınmadığın keyfî bencillik keyfiyetinin artık bundan sonrasında beni zerrece etkilemeyeceğini o zaman fark ettim.. bu bana, sen ve senin gibiler adına şu endişe edişlerimin ne kadar da yersiz olduğu gerçeğini getirdi..
Emin ol, bencillerin yaptıkları bencilliklerin karşılığında başlarına kötü bi şey gelecek, gelir diye hiç endişelenmiyorum artık.. hem böylece, kendimi yatırdığım o iyi niyet kış uykularından, günün sonunda vaktinden evvel bi uyanışı, hasılı, sonuçta da sürekli kendime kızmak zorunda kalıyor oluşlarımı bir daha dönmemek üzere, kesin bi terk edişin de emniyetli eşiğinde durmuş oluyorum..
Kısacası baltacan; başına bir şey gelir diye, nâm-ı hesabına tek bişey düşünmüyorum artık ve artık, merhametten doğan marazın verdiği intibah adına, sana ve sen modellere ne olduğu, bundan böyle ne olacağı endişesi gelip artık doğruca beni bulmayacak..
Hem şu endişe, bi endişe olmaktan çıkıp, hani senin de benim de, insanlığın da 'kendisinden hayatta kaçılmaz kaçınılmaz şey' diye tavsif ettiğimiz, hani mahiyetini hiç bilmediğimiz, şurda söylemeye şu kadar ıkınıp henüz bi türlü de söyleyemediğimiz, lakin adının 'kaza bela kader' olduğu fikrine kuvvetle ve ittifakla itibar ettiğimiz şu şey tarafından hiç beklemediğimiz bi anda, hiç bilmediğimiz bi şekilde, yani ki hani sen, insanoğlundan herhangi birine, böyle izanı merhameti bi kenara koyup bi zulmetmeye filan kalkışınca yani, başına ciddi bi iş rahatlıkla gelebilir artık..böyle bi durumda ben, ‘kahretsin!. sana ne yaptılar Baltacan, sana ne oldu böyle?!' diyerek derin bir üzüntüyle karşılamak zorunda kalmayışıma artık bırak hiç şaşırmamayı, hayret ki hayret yani, sana rahatlıkla ‘cehennemin dibine kadar yolun var Baltacan!” bile diyebileceğimi bile kuvvetle hissediyorum hâttâ!.

üff!. ne uzun, anlamsız, gereksiz cümleydi bu böyle lan, Baltacan?! ama hepsi senin şu adî bencilliğin yüzünden, bunu bil!.

Cumartesi

komutanlar..istifa..kriz-mriz muhabbetleri üzerine salvosuz sallamalar...

görülen bi lüzum üzerine bitakım istifaen emekliye ayrılma durumları; ardından çıkacağı sözylenen bazı kriz-mriz durumları ve bunların da üzerine, bazı haddinden korkmaz kendinden utanmazların ileri geri, lagaluga lakırdıları, salvosuz sallamaları.

Şurda, gündeme tüy gibi düşen şu gayet de sıradan bi şey olduğu halde fırtınası koparılmaya çalışılan, bi saatte de kendiliğinden çözülüveren bi mesele üzerine, bulandırdığı suda balık avlamakla geçinen bitakım bazı medya yahut dışı mensubu ince ve derin ayarcı derin şahsiyetin acaip garaip görüşleri gırla gitmekte.. kamuoyunda, şu tür gelişmelerin gidişmelerin ve durumun, dünya standartlarına göre gayet de normal, pek de sıradan şeyler olduğunu söyleyenler olduğu gibi, "hüoop!.yok öyle yağma!.bu öyle, 'herkesin krizi kendine!' durumu filan değildir!. Bu, ciddiye alınması gereken, çoook tehlikeli, çook büyük bi krizdir, inanmayan da 'keriz'dir.. tıpkı muz cumhuriyetlerinde olduğu gibi, şurda böylesi patlayan bi kriz sonrası büyük patlamalar olur, ortalık savaş alanına döner, ekonomi felce bağlar, kredi notları önce sarpa sarar, sonra sarp bu sarmayı yemez; düşer, yerli bankalar yabancı bankalarla batak oynar, öz sermaye gavur tefeciden para alır ödeyemez, salı pazarında atlet-don satmaya başlar, tuzu kuru, en beyaz türk, en öz boğaz cumhuriyeti sakini, elinden erkinden uçan kaçan kurtulmayan, en kurt bi kurt önderliğinde tanrı dağından inip 'engerekon' yurdundan pasaportsuz vizesiz çıkış yapmak için piste yanaşan kahraman ergenekoncuların uçuş takımları bi daha bi iniş miiş, çıkış-mıkış, kalkış-mulkuş yapamaz hâle gelir, devlet yağına sorti sona erer, "malı deniz, yemeyen domuz!" darbe-i mesel'i ebediyyen rafa kalkar, görevsizlikten depoda çürümeye terk edilmiş hortumlar yanar, devlet olduğu yere adeta çöker, sosyal ve en sosyal demokrat soycul kancık kediler minik boncuklarının farkına varır, yara sanıp ayılıp bayılır, 'a, bakın buramda ne büyük bi yara var!" deyip, aihm kadısına şikâyete gider, aslan sosyal demokrat erkek kediler holding, banka kasarlının yakınlarına konuşlanan yönetim kurulları koltuklarına vaziyet olur, şişkin 'huzur hak'larıyla, millet malı, kurum yağmalarından, dişten tırnaktan artırılarak, büyük fedakârlıklarla oluşturulan minicik birikimlerin bi araya gelmesiyle şöyle ‘ortacık’ çaplı, şöyle üç beş milyar dolarcık bi servet oluşur, lakin bu bi ‘avuççuk’ birikim bile kem gözlere fena batar, en yüksek memur maaşıyla nasıl üçbeş milyon dolarcıklık willa, yazlık, yat, apartman sahibi olabiliniyor olmanın sihirli formülleri, gizli ve özel yolları herkeslerin geçtiği yollara düşer, sıradan insanlar üstünden geçer.. karnı tok, sırtı pek, devlet şeyiyle damızlık boğalık taslayan kudretli fino ve çomarların kıçında şirpençe çıkar, emekli olanları prostat olur, musluk contaları damlatma yapar, altlarına kaçırırlar; bu da onların ‘prostatlı moruk ibneler’ olarak anılmalarına yol açar, ana muhalefet yemeden içmeden kesilir, sütü çekilir, yavru muhalefet sütsüzlükten zafiyet geçirir, daha da neler olur!." diyenler olduğu gibi, "aman, daha da neler! hiç de bi bok olmaz!. üç memur emeklilik istemiyle istifa etti diye, öyle devlet-mevlet yıkılmaz.. gerçi arkadaşlar, zaten iki gün sonra görev sürelerinin dolup taşıp, mevcut işleyiş gereği zaten emekli edileceklerini pek de ‘bilmeden’, cumhuriyet mitingcilerine, oda tv.cilere, tek partililere, tencere tavacı, ıslıkçı alkışçı çamur sosyal demokrat karılara, engerekoncu kimler varsa daha, işte onlara fena güvenip şöyle bi aşka gelip, erkenden basmışlar tepkiyi, emeklilik istemiyle istifa etmişler.. hani aslında çok da iyi etmişler!.zaten de zamanlamalarının harikalığı da mükemmel..böyle yapmakla neyi amaçladıkları hususunda zaten denebilecek tek kelime bırakmamışlar.. daha ne olsun; tebrik ediyorum kendilerini!" diyenler de vardır..
lakin şurda mühim olan halkın ne dediğidir, gerisi hikâyedir..e, bizde bi halk kişisi olarak, ne yani şimdi, şunlar için "a, nasıl da acaip bi erkeklik yaptılar azizim, di mi?!" filan mı diyecez?!. bi kere, bu bi erkeklik filan değil!. bu, kendilerini vazgeçilmez sayan, bulunmaz haki renk, türk-ergenekon kumaşı gören üç beş böbrek kafanın giderayak yaptıkları bi şark kurnazlığı denemesinden başka bişey değil.. buna halk ve adlî ve adî tıp dilinde ‘şecaat yumurtlamaya çalışırken, mabadı fazla zorlayıp kazara sirkatini çıkaran, merd-i erkgenekuncunun erken lâle erkekliği’ denir; başka da bi sikim denmez..
krizcilerin, şu kriz dedikleri şey, 'herkesin krizi kendine' modeli bi krizdir.. bizzat bulandırdığı denize, minicik oltasını atıp, hem ucuna öyle ciddi-middi bi yem-mem de takmadan, devasa kriz yakalama rüyası gören bazı fırsatçı gerzek dingiller, en balık hafızaya sahip minik balıkların bile dalga geçip kıçlarıyla güldüklerini bilselerdi, öyle her önlerine gelen, yahut getirilip konan şeylere hoplayıp krizim hıyar diyene bi avuç tuz alıp koşmazlardı..
bu, bi kriz-mriz değildir.. durumlardan sürekli vazife çıkartan, çatık kaş, asma surat, kavgacı, muteriz, seksen doksan yıldır, koyduğun günden beri, koyduğun yerde otlayan, katışıksız gerici, mal, satükocu, hâlâ eski rüyaları tekrar tekrar görmek için ısıtıp ısıtıp önüne koyan , lakin artık milltin, tek kimsesinin iplemeyişinden en sosyal demokratlık kavesinden çıkamayıp, ancak orada kendini fasulyeden sayan, kendi çölünde kendine çalıp söyleyip, nereye gittiğini bilmeden yürürken, tutup, komünist faşist kapitalist ezintiye maruz bırakılmış dünya halkları için artık vakti gelmiş özgürlüklerin temsilcisi kutup ayısına toslama başarısını gösterebilen, dünyanın statüko bahtsızı tek bi devesinin içine düştüğü acıklı ve o malum akıbetten kurtulamama durumları olup başka da bişeyim değildir..
tarihi boyunca, hem miyop, hem hipermetrop, hem astigmat, şeşi sürekli beş görme kusurlu, nerdeyse hem bakarkör, hem zil gibi sağır, hem topal, yani hepten ayıplı, zırcahil, tek tipçi bi zihniyetin olura olmaza hoplayıp kıyameti koparması bu durumda çok normal bişeydir.. çünkü çamurluk cazgırlık, balçıklıktan başka bildiği bişey yoktur.. bu, onların tarihten gelen yegane özellikleri, dolayısıyla biricik vazifeleridir; ayıplamamak gerekir..
ortada fiili bi durum filan yokken, kendi kendilerine yeşillenip, "biz aslanız, fena sosyaliz, en sosyal demokratız, kartal gözlüyüz, bi baktı mı fena görürüz; bu bi kriz diyosak krizdir!.hem bu sefer de bizim dediğimiz olacak, biz kazanacağız!" diyerek ortaya fırlayıp ortalığı velveleye veren şu zavallı bahtsızlara kızmak yerine acımak daha akıllıca bi şeydir.. altmışlarca, seksenlerce yıldır, ülkemin en güzel, en namlı, en beleş, en zengin proteinleriyle beslenip, lakin bi türlü, beyinlerine karbonhidrat algısı dışında bi etki yaptıramadıklarından, gelişmemiş bakla kafa, nohut beyinle kalmışlardır..bu yüzden, memleketimin vaziyetlerinin gidişişatı sırasında normal yahut anormal bi şey olup, ne zaman şöyle bi kaos-kriz-darbeye aş erip umutlansalar hep aynı şey olmakta, barsaklarında oluşan gaz ve kazurat, hilkat garibesi mahluklar odluklarından, her zaman olduğu gibi, anüsleri yerine ağızlarından çıkmakta, bu nedenle dediklerinin, yaptıklarının, planladıklarının tam tersi olmakta ve sonra da, ortada bişey yokken durduk yerde ortalığı şu velveleye verişlerinden dolayı, kutuplarda kendi halinde yaşayıp giden kutup ayısı, şunların ta çöldeki kuru gürültülerini, çamurluklarının, kavgalarının seslerini duymakta, ta oralardan kalkıp gelip bulmakta, bi güzel altına alıp defalarca fena kaymakta..
demek pek memnunlar ki durumlarından bi şikâyetleri de yok ki, şu enstantanenin defaatle devam edip ilelebet sürmesini istemekteler.. zaten değişip anlamak, çağı günü gündemi yakalamakla ilgili bi meseleleri olsa, bu kadar zaman düştükleri bunca komik durum, sebep oldukları karamizahî hadise sonrasında, sanki hiçbi şey olmamış gibi sosyal demokrat mahalle kavesine çıkıp, yine o aynı "tek akıllı, tek bilir, tek parti" triplerine devam etmezler..
insan bi an için yaptıkları şu inanılmaz gaflara, basit bi zekanın bile kolayca çözebildiği en basit bi meseledeki isabetsizliklerine, fena çuvallayışlarına bakınca, şu zihniyetin, hani çölde imkânsız bi şekilde rastlaşan bahtsız deve-kutup ayısı durumlarına pek alışık oldukları düşüncesine kapılmadan ve hani şu meşhur avcı-ayı hikâyesindeki ayının, onca modern mükemmel donanıma sahip, vurabilmesi için verdiği her türlü izne, sağladığı imkân ve kolaylığa rağmen yine de her seferinde ıskalayan ve ama da anlaşma gereği altına alıp defaatle kaymak zorunda kaldığı avcıya, sonunda bıkıp isyan edip, “afedersiniz bilader!. siz avcı mısınız, ipne misiniz?!” diye soruşu gibi sormadan da edemiyo..
bu modellerden biri, ara ara lider değiştiren ana muhalefetin şu en son liderinin, güney ege sahillerimizin en güzel en sakin beldelerinden birinin, memleketin en bi kısım seçkinlerinin yaşadığı en korunaklı koyunda güzel güzel, şu ömür boyu ana muhalefet tatilini geçirmekteyken, birden gelişen ve daha o duyup mahalleye gelmeden doğal olarak, kendiliğinden, normal seyriyle bi saat içinde kendiliğinden gidişen şu istifa olayları ile gündeme gelen, normalde pek normal durumdan kendince, anormal bi kriz çıkartıp, tatilini yarıda kesip, ani bi mahalleye dönme kararı alıyo, gelene kadar beklentisi yüzünden heyecandan hop oturup hop kalkan yüreciği daha kapakçığını bile açmadan bi de bakıyo ki ortada hayalini kurduğu gibi bi fırtına, bi kriz-mriz durumu belirtisinden eser yok; morali fena bozuluyo, zaten bozuk kimyasını biraz olsun tamir edebilmek için, kendini gerisin geriye denizin kucağına atmak için yeniden tatil yollarına koyuluyo.. zaten de, görmemişin krizi olmuş, tutmuş şeyine su kaçırmış..

bıktık şu filmi kaç kuşaktır seyretmekten.. artık şurda, birinin kendilerine, "bırakın lan şu kuru gürültücü, içi boş teneke kafayı, olura olmaza hoplayıp gürültü çıkarmayı, vatan elden gidiyor ciyaklamalarını da!. sırt üstü yatın, şu kaçınılmaz şeyin tadını çıkarın!" demek suretiyle, yapabilecekleri en münasip işi, hayrına hatırlatması gerek.. ha, bu arada, şu hatırlatmayı yapan kişinin, yine insaniyet namına, şu iki gün erken, emeklilik isteme kahramanlığını gösteren canlarım benim, emekli komutanlarımıza emekliliklerinin tadını çıkarmaları için bodruma, dünyanın en meşhur darb… pardon, ‘nü’sel tablolarına imza atan o büyük ustamızın yanına gitmelerini de salık vermelidir..ustamız, şu kıytırık manzaraların kıytırık ressamı çırağı bob ross amcamız bile, “bak, elli yüz; ne istersen veririm abi!” deyip kendisinden ders almak için aylardır kapısında yatıp kuyrukta beklediği halde yüzüne bakmamaktadır.. lakin şu taze emekliklerimize hiç bekletmeden, beleş ders vereceğinden kimsenin bi şüphesi yoktur..hani, ne de olsa aynı ligde, aynı takımlarda top koşturmuşlukları vardır; en azından bunun hatrınadır.. ha bi de... şu yazıya, "konunun kıçının, başıyla bi ilgisi yok ki kardeşim!" filan diye itiraz edebilecek duyarlı vatandaşlar olabilir şurda.. o zaman, zeki mürenden, “gitme!.sana muhtacım!.hakkaten ya, gitmeseniz?!. size muhtacız!.siz olmadan ne yaparız, ne yapar bu ülke?!.halimiz n’colur!" şarkısı onlara gelsin..

hakkaten de gitmeseler; daha karpuz kesecektik!. Gerçi, her ne kadar bi Anadolu atasözü “karpuz kesmeyinen yürek soğumaz” filan der ama, yine de kesmeli!.
bu arada... hani kriz karpuz marpuz dedik ya şurda; şu kıymetli emekli büyüklerimiz bi ufak bi lüzum müzum daha görüp bi de giderayak istifaları sırasında sitelerindeki şu e-bildirgelerini de giderayak kaldırıp, boyunlarına üstün hizmet madalyaları olarak gururla asıp, öyle gitselerdi şişine şişine, şu kelek çıkmış vakti çoktan geçmiş malum kriz karpuzu tam da o zaman tadından yenmezdi.

yapma be sırrı!

Lan sırrı abi!.bizamanlar delikanlı adamdın wesselam, sarsılmaz dağ gibiydin gözümde, terbiyesizim!.fena severdim seni yani hani, biliyosun; seni de, altanı da.. Hem kirve değil miydik, hallarımızı aynen böyle, barabar yazdığımız, hani ‘tutunamayan’lardan?!
hem, kaç sofrada aynı ‘badılcanedev, tirşik’ başına oturmadık mı, değme çelikhan tütünü sarıp, kaçak çay içmedik mi, on iki eylülü, d.bakır cezaevini, işkenceleri, kayıpları konuş(a)madık mı; hem 'adam' adamlar ağlamaz da iken?!.
“kirveydik, gardaşdık, kanla bağlıydık.. karşıyaka köyleri, obalarıyla kız alıp vermiştik yüzyıllar boyu.. komşuyduk yaka yakaya; birbirine karışırdı tavuklarımız..bilmezlikten değil, fıkaralıktan.. hem pasaporta ısınmamıştı içimiz, buydu katlimize sebep suçumuz.. gayrı eşkiyaya çıkardı adımız; kaçakçıya, soyguncuya hayına...”
bak, şu nîmet gözüme dizime dursun, ekmek musaf çarpsın ki aynen böyleydi hallarımız!. böyle olmasına böyleydi de, siz kalktınız güvendiğim ‘dağ’ların anasının camına mart karı yağdırdınız!. gerçi bunu yapan ilk siz değilsiniz, ama siz yapınca fena koydu be ag!. hadi vazgeçin şu yeni sevdanızdan, dönüşsüz yolun son dönemecine girmeden aklı yeniden başa alın da indirin şu dağdaki kanlı katil sahibinin iti pneleri! Yok, indirmeyin; bi yiğitlik daha edip, aradaki ağır perdeyi kaldırın, yiyosa!.kaldırın da bi görelim şu kuklaların arkalarına dolanıp, geri dörtlü bölgesinde kimler kol geziyo, hangi ipne ülkenin ajanları cirit atıp ne tezgâhlar kuruyo, hangi ve nelerin 'trafik'lerini idare ediyo, şu itleri kimlerin üzerine niye salıyo, kaç 25-30 yıldır üst üste ne tür puanlar, hangi çıkarları devşiriyo, kaç milyar dolarları iç ediyo, hangi pozisyonda, hangi oyun komposizyonu gereği, hangi piyonlarını ortaya sürüyo?!..bunları bilirsek eğer, hani belki az geliştirilmiş, çokça geçiştirilip gidiştirilmiş bi toplum olarak, şu abuk ve subuk, iskim iskim höykürmelerle, hani o senin dediğin, “ayağını yaşadığı coğrafyaya basmayan söylemin bir faydası olacağına inanmıyorum!” sözünü de unutup, gizli açık o emperyal pezevenklerin ekmeğine bigüzel kardeş yağları sürüp, birbirimizi, yani ki ‘biz’i yemek yerine, az biraz ayıkırız da hani meseleleri, kurtuluruz şu ipne kenelerimizden, şerefsiz vampirlerimizden!

Salı

‘deli arif’ten mektup var; lili’ye!

tüküreyim, her daim herif görünmek zorunda oluşun verdiği ağırlığa!. acıyorum lan bunca zaman direnebilmek adına, karşı güç uygulamaya çalışmakla hebâ olan karşı güç çabalarıma, kuyruğu hep dik tutma bahanası harcadığım ömre, boşa giden zamana; tüküreyim, hayata direnmek adına beni yiyip bitiren ne varsa!. bunca zaman sonra kendime biçmeyi hiç düşünmediğim ve fakat o bi mecburiyetten üstlendiğim şu hayata karşı ağırabilik rolüme isyan edip ‘oynamıyorum lan!’ diyebilmeyi ne çok isterdim!.hem o zaman ‘adamlar da ağlarmış!’ unutulmuş repliğini son bi kez de hatırlatmış olurdum, unutmuş âleme, hem de canlı performans; ama öyle, sulusepken, salya sümük bi vaziyetlere de düşmeden, sessizce.. hem, orhan baba misali, ‘kaderimse çekerim’, ferdi tayfur abim edilgenliğiyle “hem ağlar, hem giderim, ama mutlaka da giderim” derken lisan-ı hâl ile ve ağlamaklı ve bu minval üzre yola revan olup çile çekmeye devam ederken, aynı zamanda da biraz da, bol acılı, sular sellerce gözyaşı dolu bir küçük emrah klasiğine de öykünerek… onun, çocukluktan gençliğe adım atma yıllarında, başrol oynatıldığı filmlerden, anası bazı türk filmlerinin unutulmaz kötü adamları erol taş ve açık-kapalı tüm tribün; ortak kanaati ve coşkusuyla, tecavüz coşkundan sonraki sıranın, perdelerin en kötü adamı sinsi nuri alçoya gelip, onun tarafından hunharca öpülmüş çocuğu oynadığı bi filmindeki ağlama sahnelerinde, kaşlarını aynı anda ve kolayca, iki yandan, biraz da çapraz ve yukarı doğru öteleyerek az ilerde bekleyen kaş birleşim yerine bi gıdım kala durdurma başarısını gösterebildiğini bilir seyirci ve bunu ustaca bulur ve küçük emrahın rol kabiliyetine yorar.. oysa emrah, sanki yönetmen talimatı ve sahne ve replik gereği rolünü gerçekleştiriyor sanılmasına karşın, kaş yapısı zaten yaradılış icabı, yani ki valdeden öyleydi..
neyse!.işte lili, bu durumlar karşısında ben, ferdi abimden “batan güneeeeşş beniii de aaall!”ı söylerken, aynı anda kaşlarımı şu güççük Emrah gibi yapabilmek için neler çekerdim bir bilsen?!. yani o masum yüzde doğal olarak yani yaradılışı iktizası nerdeyse “ters v” olmaya yakın kaşlara öykünüp zorlu bir uğraş ve taklitle, kaşlarımı onun kaş pozisyonuna sokabilmek için…

gülüm be! biz, sevdiğimize naz bile edemedik, ne de sevenimiz naz eyleyebildi bize.. oysa âşık usandırırmış fazlası; öyle derler! hani bırak fazlasını mazlasını, biz nazın bi tüyünün teleğinin rüzgârını tozunu bile görmedik! biz, bize kör topal bi sevdalı bile görmedik ki anasını satiim!. belki de bu yüzden biz ne usandık aşktan, ne aşkı usandırdık!. belki de bu yüzden biz hep âşıktık, serapa aşktık..ama o da ayrı bi dertmiş be; onu da öyle söylerler!.o makama hiç oturamadık ki, oturtulmadık ki, hiç naz edecek, naz görecek kadar yakın olmadı ki uzaktan sevdalandıklarımız; ki hayatta bi kez olsun bari bi naz-maz ede eyleye de, bizi usandıra?!
hani bizim de canımız vardı, biz de insandık; kıyısından köşesinden biraz hani!.o halde en azından bi kez bari olsun yaşamalı değil miydik ömr-ü hayatımızda bi sevdiğimiz sevenimiz olup da karşılığında bi naz-maz görme, naza çekme, çekilme denilen illetin nemenem şey olduğunu bilmek adına?!

lili, dert ortağım!.bi başına, adam gibi ağlanabileceğini bi tek sen öğrettin bana!.

yok be lili, şu an ağlamıyorum; gözüme 'sitem' kaçtı biraz!.

bugün günlerden...

...srebrenica; kerbelâ gibi.

menfur bi tecavüz girişimi olayı davası..

...yahut şiddetle fena hoyrat aşk, yahut da "niye vurdun lan, en verimli çağındaki adamı cevizlerinden?!
..
(bi hukukçu filan olmasak da bi bakalım, şu yarı amme yani ki kamu davası sayılan davanın dosyasında ne nedir, kim kimdir, kimler vardır, ne veya neler olmuş, kim hangi ifadesinde ne demiştir..
dosya münderecatına göre dava ilk bakışta bi taciz olayı davası..esas ve tek mağdur kişi tecavüze uğrayan kız gibi görünüyo gibi gibi..ama şurda kazın ayağı hiç de öyle değil işte!. olayın bizatihi mağduru kız, uğradığı ağır psikolojik akamet yüzünden konuşamamaktan müşteki olamamış, bu yüzden savcılık şu taciz suçunun toplum aleyhine işlenmiş bi suç olduğu kanaati ve görüşüne varıp ve biraz da şu yeni de ‘cumuk’ da gereği bi amme davası açmış, ama hepsi bu kadar değil tabi ki.. davanın aslı esası her ne kadar, felekten istisnasız, gün atlamadan çaldıkları gecelerden birinde azcık alkol alan üç itin, kıyak kafalarla, kendilerini bilmez bi vaziyette bi kıza uluorta tecavüz girişiminde bulunması, bunu kısmen de başarmaları ve sonuçta olayın bi şekilde şu yüce mahkemeye gelmesi gibi görünüyosa da öyle değil işte!. şu dava içinde ne davalar var ve bayaa bayaa da karışıklar hani.. dolayısıyla tecavüzcüler, tacizden davalıyken, ortaya bi anda şu kahpe Bizanslıların ezeli öpücüsü cüneyd gibi fırlayan biri tarafından uğradıkları darptan dolayı da mağdur, müşteki ve davacı oluyolar aynı zamanda; sanıkların şu 'girişim'leri sırasında ordan geçmekte yahut herhangi bi başka sebepten dolayı bi süreliğine durmakta olan, şimdilik n’idüğü belirsiz bi adam tarafından yapılan 'acizane' bi 'hafif' müdahale sonucu..
hâsılı; mesele o kadar basit değil yani!.yani iç içe acaip durumlar mevcut..anlıycaanız, mevzuu baya bi çetrefilli.. açıklaması da adamın beyninin maçasını bayaa bi sıkan cinsten.. bu yüzden, olayı, şurda okuyucunun kafasını bayaa bi karıştıran şu mabadından zumlama lüzumsuzluğunu bi kenara bırakıp, cepheden çekilmiş ayan beyan fotoğraflarına bakmak kaçınılmaz; ki buyurun, aşk ile:
şu üç zanlı; kızı bayaa bi tacizleri sırasında, yani tam da taciz üstüne taciz çekme çabaları esnasında ortaya bi anda nerden çıktığı ilk anda pek belli olmayan, mahkemenin kimliğini çözmekte şu bayaa bi zorlandığı, olaya hariçten müdahaleci şahısça darp yolu ile, pek bi şiddetli pek bi kötü muameleye maruz kalıyor.. yani ki şu ‘üç silahşörler’ gibi ‘üç tecavüzcüler’, taciz üstündeyken, mahalline gelip müdahale eden ve ama müdahalesinin dozunu biraz fazla kaçıran bi adam tarafından darp edilmek suretiyle ayrıca bi tecavüze uğruyolar.. şurda darp dediğimiz şey hakikaten bi ciddi bişey..sanıklar, şu yabancı adam tarafından darp edilirken, içlerinden en esas tecavüzcü sanık olanı, dosyada deliller arasında bulunan ateşli bi silah tarafından da ciciklerinden vurulup yarım adam, kadın daha doğrusu hadım da ediliyor..işte, şu üç zanlı, taciz üzre uğradıkları ağır taciz, darp, yetmezmiş gibi bi de içlerinden birinin; en ateşlilerinin ateşli bi silahla bi yaralanma yüzünden, aslında asıl davacı olundukları şu davada aynı zamanda, kendilerini şu hâle getiren adamdan davacılar da.. ha bi de; bunların yanında mağdur ve müştekîlerden biri de, şu olayların kendi mecrasında seyrettiği bi sırada olay yerine duruma el koymak üzere gelen asayiş ekiplerinden bi polis memuru..onun mevzusu ise; şu tecavüzcüleri darp eden adamı sanıkların üstünden alıp, önce hastaneye göndermek için ambülansa koymaya çalışırken tam göğsüne, belki de elde olmadan, gayr-ı ihtiyârî bi ufak tekme yemesi, bu vesileyle -doktor raporuyla da sabit- bi kaburga kemiğinin çatlamış olması..hem kalbi de varmış, maazallah.. yani ki o da bi nevi bi şikâyetçi şu adamdan..demek ki, direkt ve dolaylı olarak da olsa, onun da, aslî görevi dışında, hem bi şikâyetçi hem de bi tanık olarak bulunabilmek için bi nedeni var yani şurda.. yani dava içinde çok dava anlıycaanız; mağdur, sanık, müşteki, tanık, davacı davalı birbirine karışmış, arapsaçı bi dava yani..yani ki hâkimin, izleyicilerin, şurda bulunan, ilerde bulunması muhtemel tanık sanık müşteki, dinleyici, izleyici kim varsa artık; cem’i cümlesinin kafasını bayaa bi karıştıracak, insana 'e, çüş yani!' dedirtecek bi çok durumla iç içe bi dava bu.. işte, davanın asıl mağdurunun, asıl sanık yahut sanıklarının, olayın asıl esas oğlanının, esas kızının kim olduğu, tarafların kaç kişi ve kimler olduğu, kimin kimden şikâyetçi olduğu konusunu kolayca çözülemeyecek bi kördüğüm hâline getiren şeyler de bunların kendileri oluyo..lakin çok daha dikkatli bakılacak olduğunda, davada her iki veya üç belki de beş taraftan, cem'an dört, belki de beş, belki de daha da fazla sanık göze çarpıyo ve duruma göre de, beş yahut altı kadar da müşteki mağdur, bir de, gerçekte üç ama o an mahkemede olmayan bi sürü de tanığın var olduğu da anlaşılıyo durumdan.. tüm bunlardan başka, mahkeme huzurunda, sanık durumunda olan şu üç tecavüzcünün vekili, şehrin dişli ve baba barosuna kayıtlı üç baba avukat ve epeyce bi izleyicisi kitlesi de mevcut; al sana muhteşem seyirlik bi panayır yeri, bi ortaoyunu!. (bi dakka, bi dakka lan!.bi nefes al da, dur bi şurda!.şimdi ne demek ki bu?!.baştan beri kafayı isken şeyi sorucam lan şurda!.bu nası iş; bi adam aynı anda hem tanık sanık müşteki nası olur ki?!.yerim lan ben böyle davayı da dosyasını da!.
Da neyse!.şimdilik bunları düşünmeyi ‘az sonra!’ya bırakıp konuya dönelim biraz!.ne diyodunuz; ha, tüm bunlar yetmezmiş gibi, ilaveten, şu tüm darpları gerçekleştiren adamın olay esnasında fazlasiyle bi kalabalık, ayrıca olduğunca bi karışıklık yüzünden, kim yahut kimlerden geldiğini bilmediği, yine elde olmadan eline bi şekilde geçen, deliller içindeki odun kalas, levye ve bitakım kesici alet diye tesmiye olunan alet edevat arasında bulunan bi de bi ateşli silah var ayriyeten; bundan filan söz ediyodunuz)
..
hâkim, elinin altındaki dava dosyasını, şu parantez içi açıklamaların da ışığında, mahkeme salonunda muhtelif sebeplerden dolayı haazır bulunan özneli yahut öznesiz cümlenin cümlesinin, yani ki herkesin yüzüne bir kez daha, hızla mırıldanarak okuyup, durumu ve davaya konu olayı kabaca aktardığını kendince zannettikten, raporlara, delillere, dava müştemilatından olan diğer her bi şeye bi kez daha baktıktan ve içinden de 'biraz karışık bi dava; ama çözeriz evelallah!' dedikten de sonra, mahkeme salonundakileri tek tek şöyle bi süzdü..olayın üzerinden şunca zaman geçmiş, olayın şokunu hâlâ üzerinden atlatamamış, geçirdiği ağır psikolojik travma nedeniyle ağzını açıp konuşamayan, daha orda niye bulunduğundan bile habersiz, çenesi kitlenmiş, tek kelime etmeyen, etrafa boş boş bakan kıza baktı..sonra, şu kızın şu hâle gelmesine sebep, eli kolu bacağı, köprücük, kaburga kemiği sarılı, kafası gözü bandajlı üç zanlı adama.. sonra, şunları şöyle, yeni kreasyon, kar beyazı bandajlayan, elinde yüzünde bayaa bi çizik olan, görünmeyen yerlerinde bayaa bi çatlak ve yara izi mevcut, lakin buna pek aldırmayan, hâlinden memnun olup şikâyetçi mikâyetçi de olmayan, sanıkları darptan sanık adama.. sonra, şu adamın sonradan kazaen, yani ‘kendi kendilerine zarar verme’lerine engel olayım derken, can havliyle bilmeden bi ufak darp ettiği, şurda sanık tanık ve müştekîleri mahkemeye getiren görevli sıfatıyla bulunan ve yine şu adam marifetiyle, bi ufak tekmesiyle müşerref olmak durumunda kalan polise, sonra, aralarında, dosyada isimleri olmayıp, ilerde mahkeme görülürken tanıklık yapması muhtemel kişilerin bulunduğu kalabalık izleyici kitlesine bi göz gezdirdi ve her birini geçip, ilk direkt ve en önce şu darpları gerçekleştiren sanık ve aynı zamanda bi şekilde tanık da olan adama dönüp, “evladım!.karakol ve savcılıktaki ifadende abuk ve subuk bi sürü şey söylemişsin..hiçbi şey anlaşılmıyo anam arvadım olsun!.olay esnasında orda ne diye bulunduğuna, nerde yaşadığına, adresinin ner olduğuna dair adam gibi açıklama yok, bi kere..kâğıt mâğıt, geçim meçim, çöp möp, konteyner filan gibi bitakım anlaşılması zor laflar var sadece..güzel evladım, öncelikle sen kimsin; nüfusa kayıtlı bi vatandaş mısın, vatandaşsan ne iş yaparsın, görevin ne; bi kolluk kuvveti misin, değilsen de nesin?!. Ama hâlinden anlaşılan o ki, sivil yahut resmî bir görevli mörevli gibi durmuyosun.. sanırım, bu toplumumuzda bol miktarda bulunan, hariçten gazelci, haybeden müdahaleci sivrinin teki birisin!. De, ama müdahale ediş biçimine bakılırsa bayaa bi babaca ve candan müdahaleye etmişsin hani?!. Neyse, bak akıllı uslu, güzel çocuğum!.şurda davanın pisi piskopatı en kötü adamı erol taş’ı li van klif'i, ceki çen’i, bırkamıycanı sensin bi kere, bunu bil ona göre davran!.hem önce şu soruma cevap ver sen; sen, köroğlu, karaoğlan, tarkan mısın, cücü'müsün oğlum, yoksa şu, çok sevdiği karısı ve kızının kötülerce önce tecavüze uğrayıp sonra vahşice katledilen, kendi hâlinde yaşayıp giden bi mimarken şu menfur olaylardan sonra kendine toplumsal fena bi görev verip, bi anda kötülerin baş belası, amansız düşmanı, sıkı ders vericisi, bi numaralı katil olup çıkıveren bi adamı oynadığı ‘gece şahini’ filminin başrol oyuncusu, amerikanın cücü'sü C.Bronson musun?!. ondan mı etkilendin?!. yani ki bi fena etkilenme, esinlenme, öykünme, bi örnek mörnek alma durumu murumu mu mevzû bahis, ortada?!.şu adamları şu hâle bu yüzden mi getirdin?!.kendince, hayatını az biraz da tehlikeye atarak kurtarmaya çalıştığın, şurda tanık ve mağdur sandalyesinde oturan, müştekî olamayacak kadar kendinde olmayan, ruh gibi, kafayı yemiş, dilini yutmuş gibi duran mağdur kız neyin olur, tanıyo musun?! şu dili tutulmuş kızcaaz kardeşin, ablan, teyzen, yengen, kızın kızanın mıdır?!.bilir tanır mısın?!.yok, değilse eğer, olaya hangi saikle müdahale ettin?!.şu zavallı kızın maruz kaldığı iğrenç muameleye şahit olmak mı çıkardı seni bu kadar çileden; çileden bi çıkma ki, 'olmaz ki, böyle de çileden çıkılmaz ki?!' dedirten cinsten..
Yoksa, tamamen elinde olmayan bazı sebeplerden dolayı mı başvurdun şu fena şiddete?! Ayrıca, asıl merak ettiğim şey, olayın şu asıl baş müsebbiplerini şu şekilde komalık etmeyi bibaşına mı becerdin?!. Eğer öyleyse pes doğrusu yani!.alçaklık bu!. şu züppe yavşakları, şu üç adi sıpayı insafsızca şu hâle getirirken, hem de tek başına, hiç mi vicdanın sızlamadı?!.hele ki şu baş iti?!. hem de hayatının baharında, en en verimli çağında, bu gencecik yaşta cevizlerinden ederek?!! Yani şu aslan gibi yiğidimi genç yaşta ve en verimli çağında cepcevizsiz bırakıp, erliğinden erkekliğinden edip, ömrünün sonuna dek yarım adam olarak yaşatacak olman hiç mi oranda olmadı?!.ayıp, yazık, günah değil mi a benim angut evladım?!!. Peki ya şu diğer ikisi; el insaf yani!.insan bari onları boş geçer, hayrına..aşırı titizlik göstermenin ne âlemi var?!.şu şekil hacamat etmeyip, ellerinin yüzlerinin, bazı kemiklerinin şöyle üstünden hafifçe bi tozunu alıp bıraksan ne olurdu yani?!.hem olay sırasında sen, bu adamların az biraz alkollü olduklarını, alkollü bi şahsın ne yaptığını bilmez, dolayısıyla sorumlu tutulamayacağını bilmez misin?!.evladım, yoksa sen bi bidon kafa, göbeğini kaşıyan, cahil cühelâ, ipsiz sapsız halk takımından bi adam mısın ki, fena bi dallamalık yapıp olaya mabadından dalmak suretiyle, kafana göre bi ince müdahalede bulunup, şunları bi ince ameliyat etmek yetmiyomuş gibi, bi de üstüne şu üçünden birinin, yani üçün birinin, yani tecavüzcünün en önde gideninin tam da orasından, şu şeffaf naylon muhafaza içindeki suç aleti, şu ateşli silahla vurup, kuş ötmez, kervan geçmez, makine çalışmaz bi hâle getirip, suyunu kurutup, kupkuru bi dere yatağına çevirip, geleceğini karartıp soyunu sopunu ebediyen sürüyüp silkelemişsin?! hayatının bundan sonrasında ne yapçak şimdi lan bu adam?!.hem hayatının en mühim ve büyük zevklerinden birinden mahrum kalacak, hem zürriyetinden, doğal olarak da geleceğinden olacak..belki bi daha kimseye şu tür bi şey yapamıycak ama yazıktır günahtır be evladım!.(hakim şurda, nalına mı mıhına mı vuroyo, belli değil lan a.g!)
Ne yani, ipne mi olacak şimdi bu adam?! Güzel evladım, n’aptın sen böyle?!. işlediğin büyük cürmün farkında mısın?!. niye vurdun şu zavallı adamı cevizlerinden oğlum?!.manyak mısın sen; bu şiddet, bu celal ne?!. başlatacan beni şimdi anandan arvadından?!. neyse ya şimdi; dediğim gibi; emniyet ve savcılıktaki ilk ifadenden tek bişey anlaşılmıyo..çok şeyler gevelemişsin..hani kazara, kendi kendine ateş alan bi tabancadan filan söz ederken, aynı zamanda bi nişan almaktan filan da bahsetmişsin..peki bu ne şimdi?! tüm şunlar yetmezmiş gibi, bi de bu iş var!. hem nişan alıyosun, hem sen ateş etmiyosun.. silah havada bi vaziyetteyken, hani onu ters tutup, yani namlusundan ve o vaziyette fırlatıp attığın bi sırada, nası oluyosa artık kendi kendine ateş alıyo, gidiyo adamı tam oracığından, biricik sermayesinden, en hassas yerinden, top cevizlerinden vuruyo; ana, pardon, baba sermayesinden oluyo?!. Üstelik silah da senin değilmişmiş; ifadende öyle diyosun!. tamam anladık, silah senin değil, ama olay sırasında senin elinde ne arıyo?! adamı hem vurdun, hem vurmadın nası oluyo!. bi silahın kendi kendine ateş alması ne demek?!. sonuçta, her nası oluyosa artık, imkânsız mı imkânsız, en olmadık bi şey nası gerçekleşiyo!” diye, akılda tutması zor, bi yığın soru sordu ve “bak bu, son ve en sert uyarı! kabilinden bi mimik ve ses tonuyla; “artık gel de, şurda adam gibi baştan al, tüm şu olan biteni de sildirme bana, şu fezlekedeki öptüğümünün ifadeni?!” diye gürledi..
adam, heyecansız; “sayın hakimim!. eğer istediğimiz sorudan başlamak serbestse, soruları hatırladığım kadarıyla, cevaplarını arzediyim sayın hâkimim!” diyerek başladı sözüne..ama yine bi dallamalık yapıp, öncesindeki bi sürü, olmazsa olmaz cevaplara sahip, çok önemli soruyu atlayıp, doğruca son soruya geldi, şu vurulma hadisesi; müsaade buyurursanız, önce ondan başlayayım ben sayın hakimim!.
sayın hakim: tabi ki buyrun evladım!
sayın hâkimim, biraz sakarımdır ben, kör nişancıyım yani!.olay esnasında elime nasıl geçtiğini bilmediği şu tabanca da denilen metal aleti, halk arasında ‘namlu’ tabir edilen kısmından tutup, şu genç beyefendi adamın kafasını nişanlayıp fırlatıp atmaya çalışırken, lakin ve de ama nası oluyosa artık ve de ne de yazık ki, elimden çıkıp, planlamadığım bi istikamete doğru fırlayıp ateş almış kendiliğinden ve kendi kendine havada patlayan bir serseri kurşunu arkadaşın cevizlerine isabet ettirmiş..bu benim hiç beklemediğim, arzu etmediğim ve aklımın ucundan dahî geçmeyen bi durum..yine de tek müsebbibi ben görünüyorum şurda..gerçekten de hiç istemeden şu üzücü duruma ben mahal vermiş oluyo görünüyorum..hani böyle de olsa çok üzgün olduğumu belirtmeliyim şurda!”
Hâkim, sertçe, “lan evladım!.bu nası bi uçuk olay ve nası bi anlatış biçimi be!.silmek bi yana söktürtcen bana şu ifadeni!.doğru dürüst anlatsana şunu oğlum!.atarım bak, dışarı!.şeyy; yani içeri!. neyse!.anlat bakalım!. Öncelikle silahı nerden buldun?!. senin mi?! ruhsatlı mı?! Ruhsatlıysa ne marka?!.çakma ise, hangi yörenin el yapımı?!.
Nişanı, atışı, hedef vuruşu iyi mi, kaç mermi alıyo, tutukluk filan yapıyo mu?!
Şu tabanca senin değilse, kimin?!.olay ânında birden eline nası geçti?!.sonra, kendiliğinden nası ateş aldı?!.her şeyi baştan al ve adam gibi anlat, hadi güzel çocuğum, sakin sakin dinliyorum bak!”
Adam:
“ne silahı, ne ruhsatı, ne tutuğu sayın hakimim!.ben hayatta silah sevmem, korkarım ellemeye hem, elimi bile sürmem yani! Allah korusun, neme lazım, şeytan meytan doldurur!.zaten de benim hayatta bi silahım filan olmadı!.niye olsun ki, ihtiyacım mı var ki olsun bi silaha milaha, elim ayağım tutarken allaha şükür!.yani ayağımı boş verin, sadece elim varken başka hiç bi şeye cidden bi gerek filan olmaz ki!.
bakın sayın hakimim!.ben daha önce elime hayatımda silah almadım!.şu olaya dek ömrüm boyu kimseyle tek bi derdim merdim de olmadıydı benim!"
-silaha gel evladım, silaha!"
-ben de tam ordayım zaten hâkimim; silah diyordum tam da!.silah benim değil ekmek musaf çarpsın!
-tamam evladım; peki, peki anladık; senin değil!. peki o zaman eline nasıl geçti şu nalet alet?!
-arz edeyim sayın hâkimim! Şurda duran beyefendi var ya; ben, onun ve diğer şu kendilerine zarar vermek için çok çaba sarf eden arkadaşların... işte, kendilerine verdikleri şu pek zararlı zararı, zararın neresinden dönülse kârdır meşhur darb-ı meselimize tutunarak engellemek için canla başla uğraşırken ve sonrasında da onları sakinleştirme(!) eylemim esnasında, şu işaret ettiğim, cevizlerine kendi kendine hasar vermiş, bu yüzden yüce mahkemeniz huzuruna, altında on numara çocuk bezi, kolunda koltuk değnekleriyle gelen şu beyefendi var ya, işte o; bi ara, birden elini bel bölgesine attı ve şu masada hemen önünüzde duran ve aleyhime delil olarak sunulan, koyu renk bi meneviş çekilmiş, safi metalden mürekkep, Türkiye cumhuriyetimizin anayasasında “ateşli silahlar kanunu” çerçevesinde muamele görmeye aday, şu delikli demir nesneyi çıkarttı ve delik kısmını üzerime doğru tutup bir kaç kere yüksek sesle, biraz alev de çıkarttırarak patlattı..öyle çok ses çıktı ki hakimim, anlatamam!. e, azcık da korktum da ama ben!
-neee?!.ne demek lan bu?!.ne kadar mesafe vardı o anda aranızda?!
-üç, bilemedin beş metre sayın hâkimim!
-peki nasıl oluyor da sana bir şey olmuyo lan ve bir anda şurdaki adamın elindeki tabanca senin eline geçiyor ve adamı şeylerinden vuruyorsun ve yarım ediyorsun böyle?!
-işte, onu hiç hatırlamıyorum sayın hâkimim! Etraftan, sayamayacağım miktarda esnaf, gelen geçen, işli-işsiz, ipli-ipsiz, ipsiz-sapsız, başıboş ve sahipsiz mahluk üzerime doğru gelmişmiş; artık ellerine ne geçirmişlerse, hani allah ne verdiyse onlarla..şu tecavüzcü adamı yahut adamları değil, beni seviyolar güzel güzel..hani allah var, haklarını yememek de lazım; çok da cömert insanlar..dedim ya; hani, Allah ne verdiyse de hiç esirgemeden.. Bakın, hâlbuki o benden çok daha çekici, yakışıklı, genç..üstelik de arabası spor; pahalı mı pahalı, güzel mi güzel.. bi de spor giyimli, hem de zengin yani..niye onu sevmediler de, bırakıp benim bi gibi bi ipsiz sapsız bi züğürdü seçtiler, hiç anlamadım!.yani böyle aşırı yoğun ilgi gösterip iltifatlarını esirgemeyip üstüme üstüme gelişlerini hiç anlamış değilim sayın hâkimim; malûm, bizde cep delik, cepken delik; kimseye bi lira fayda sağlayacak durumda değilken anlıycaanız!.tamam!.toplumumuzun bi kısmının biraz dejenere olduğunu filan biliyorum, son yıllarda..zenginlere yalaklık etmeyi de pek seviyo, ama onlar, onca varsılın yanında, benim gibi bi çulsuzu seçtiler sevmek için. Hayret! Oysa o kadar da uyardım arkadaşları yani; hem yüksek sesle, 'ne olur beni böyle içten sevmeyin, katlanamam bu kadar yoğun sevgiye! Bakın, lütfen! Bu hâlimle üstünüze başınıza bulaşır kirletirim, temizlemekle de çıkmam sonra!' filan dediysem de dinletemedim!
-silaha gel evladım, silaha!.
-geliyorum sayın hâkimim; az sonra!. Ama o silah dediğiniz şey ööle sıradan bi şey değil hani!. O bir glock, o biiir efsane, o biiir tabanca, o biirr muhteşem bi şey! Ruhsatlısı da ruhsatsızı hem pahalı, hem çok yasak!.İşte bu kötü şöhretli aleti, şu kendini harap eden arkadaşın elinde görünce, birden çok paniklemişim, kendimi kaybetmişim korkudan..O an ne yaptığımı pek hatırlamıyorum bu yüzden, o kalabalıkta. O soğuk nesne elime nasıl geldi, hiç bilmiyorum!. sanırım, kendine çok zarar vereceğini adım gibi bildiğim bu beyfendiye bi şey olacak diye çok korkmuş olmalıyım ki, iyilik olsun diye elinden almaya çalışırken olupbitti her şey.. aleti bana doğru tutup kazara bir iki patlattıktan sonra, hiçbi şeyin farkında olmadan almışım elinden, nasıl olduysa artık.. tam da o sırada bu beyefendi olay mahallinden kaçmaya başladı, biraz uzaklaşınca hani elli altmış metre kadar, birden durup, bi kalas uydurdu yakındaki cami inşaatından, bize doğru koşmaya başladı..ben de hani, onun çekip benim elime nasıl geçtiğini hiç bilmediğim o aleti geri iade için ona doğru fırlatmak üzere tam da elimi kaldırmışken, birden, başının üstünde yüz, yüz elli metre yukarıya doğru, havaya, yani boşluğa doğru patladı! Nasıl oldu bilmiyorum ama öyle oldu!
-evladım delirtme bak insanı!..ne başı, ne yüz elli metresi, ne boşluğu; doğruca adamın cevizlerine gitmiş mermi; sekme mekme de yok yani, tam nokta atış! Keskin nişancı işi bu, başka hiç bi yerde ufacık bi hasar yok; sadece cevizler.. ilk ve son, tek atış ve tam isabet! Silahsa tam otomatik üstelik; bi kez bastığında tetiğe, içinde ne var ne yok hepsini boşaltan bi karakteri var ve buna rağmen ve üstelik, sen onca panik ve karışıklık sırasında tek bi atış yapmışsın ve maşallah, bingo!
-tamam da hâkim bey, ama ben kullanmasını hiç bilmediğim şeyi nasıl ateşler de beyfendinin mübarek minik cevizlerini kırarım?! Hani oysa ben tam beynine nişan almıştım!
-evladım!.bak aleyhinde vahim sonuçlara yol açıcak bişey itiraf ediyosun, olayı anlatayım derken, ona göre.. ve ben söylediklerini dikkate almak, zabıtlara geçmek zorundayım..
-olsun sayın hâkimim!. gerçek bu, yalan haram bak!.hani o aleti kendisine iade için fırlatmak üzere elimi kaldırmıştım ya?!! güzel evladım, güzel çocuğum, bak bu taammüden öldürmeye teşebbüse girer ve idamdan yargılanır, müebbet yersin, en son iyimser tahminle de otuz altı yıl brüt, ama yirmi dört yıl neti kesin, ona göre..bi daha düşün sen iyisi mi? gerçekten böyle mi oldu, niyetin bu muydu yani?!.yani kafasına mı nişan almıştın, iyi hatırla!"
-evet hakimim!..allah var, yalan sevmem ben!..aha şuraya çiziyorum; aynen böyle oldu, dediğim gibi yani!
-başka bir sözün var mı peki!
-hayır hâkimim!, niye olsun ki!. Beyfendilerin de başka sözü yoksa ben gidiyim artık!
-dur oğlum, çüşş!.yani nereye?!
-siz nereye derseniz hâkimim!
-evladım bak! Durumun hiç iç açıcı değil..gel şunu doğru düzgün anlat!
-ama dediğim gibi oldu hâkim bey!.başka da bir şey olmadı!
-peki!..benden günah gitti..yaz kızım; karar:
cinayete tam teşebbüsten idam, idamdan müebbet..bu sığırın şu ısrarına göre hafifletici bi neden de göremiyorum, ama sen yine da hafiflet şunu biraz; tecrübelisin, biliyorsun mevzuatı!.. ağır hapis; otuz altı yıl! Daha da hafifletici nedenden dolayı da yirmi dörde çek şunu! Onu da düşür biraz daha.. çünkü istemeden de olsa, şu genç arkadaşın belden aşağısına isabet etmiş kurşun. Yarım etmiş, en verimli çağındaki bu aslan gibi, damızlık boğa kadar güçlü genç adamı. Ama dur bi dakika! Delikanlının zürriyeti kesik kalacak bu durumda. Sen şuna bi on beş yıl daha ilave et; ki adalete yerini buldurmuş olalım değil mi?! Neticede burası mahkeme ve hâkimi de biziz!. adaleti biz sağlamasak, kaynım mı sağlayacak?!
-sayın hâkimim, izin verirseniz bi ufak maruzatım var tam da bu sırada!
-bi dakka kızım, yazma, dur, bekle biraz!.buyrun evladım!
-hâkim bey!.şu zürriyet kesme taksirli suçunu bi daha gözden geçirseniz..hani diyorum ki arkadaşın yerine ben zürriyetimi feda edebilirim; yani müsaade buyurursanız siz, müsaade buyururlarsa bu beyefendi onun yerine ben devam ettirebilirim zürriyetini, hem de seve seve!

hâkim, bu duruma tam da “oha yani!.çüşşşş!’ demeye hazırlanırken, o ara araya karşı tarafın üçlü ve güçlü, hayatlarında hiç dava kaybetmemiş ünlü avukat grubu, panter emel gibi zıpladı, çok da sinirli:
-ne münasebet efendim!..ne demek hafifletici neden?!
-nası ne demek?!. müvekkil(ler)iniz, sahipsiz kızı güpegündüz değil ama akşamdan sonra, geceye yakın, Ortaköy meydanının biraz loş bi kenarında, kafalar bayaa bi kıyak, beller kayık, zevkle ırzına tasallut etme girişiminde bulunmadı mı?. hâtta şu müvekkilinizin sert aletinin ucunu yarı beline kadar da sokarak kısmen de başarılı olmadı mı tecavüz girişimde?! Bu yetmediği gibi, başını çektiği o kalabalık motosikletli arkadaş grubuna da sırayla ikrâm etmeye kalkmadı mı, fedakârlık edip doymadan kalkarak sofradan?.Onlar da arka arkaya uzun eşşek marka dizilip, sırasıyla binmeye kalkışmadı mı bu zavallı kıza?
Vekil avukat:
-tamam da sayın hâkim; müvekkilim sarhoştu..sarhoşluk hâlini siz de bilirsiniz hani!.daha duygusal, daha sevecen daha hassas olurlar insanlar alkollüyken..bu da öylesi bir durum yani!.olay tamamen şu arz ettiğimiz hassaslıktan ileri gelmektedir..alkollü insan daha duyarlı oluyor meselelere..zaten müvekkillerim de dertten içerler hep!. Eh, dertli insan da zaten başkalarına asla zarar vermez; kendi doldurur kendi içer, hattâ kederinden bi köşeye çekilip kendi kendine ağlayanları bile olur. E ama müvekkilim ve arkadaşları bi ipnelik edip rakı içmişler ki, sormayın gitsin!.memleketimizde aslan sütü denir ya kendisine..hani fındık faresine bi damla içirsen aslan kesilir, 'bana serengetinin tüm dişilerini getirin lan!' filan der ya hani, öyle yani?!.de ama bunlar konumuz değil şimdi!. Şu olaydaki durumu kız kendi istediydi zaten..şahitler var, gelip yalvardı yani, müvekkilimin de içinde olduğu gruba yanaşıp 'ne olur; krize girmek üzereyim!.lütfen çok istiyorum ama!' demek suretiyle çok zorlamıştır şu müvekkilleri olduğumuz masum gençleri.. içlerinde en şefkatlisi olan şu baş mağdur ve müştekimiz de, kızcağızın böyle yalvarmalarına daha fazla kulak tıkayamamış.. merhametli gönlü razı olmamış yani, kızın bu tipten yalvarmalarına ve ona elinden geldiği kadar yardımcı olmaya çalışmış, aşırı talebi doğrultusunda.. Olay böyle olmuş tam da!. önünüzdeki dosyadaki ifadelerimizde belirtmiştik de zaten..
-demek öyle oldu; kız hiç direnmedi yani, değil mi?.bağırıp çağırmadı, çığlık filan atmadı, etrafından yardım istemedi..
vekil avukat girdi devreye:
-evet aynen öyle oldu hakim bey!.hâtta bırakın direnmeyi, şu tip muhabbetler terminolojisinde zevkten köşeyi dörtleyip acaip sesler çıkardı, bi takım bazı garip sesler bile çıkardığı oldu, şey boyunca!
-ne boyunca?!
-yani şeyy boyunca!. şeyy işte, anlarsınız!
-olayın sanığını doğrulayacak bir tek görgü tanığı olmasa da mahkememize gizlice müracaat eden, ismini vermek istemeyen bazı hem görgü hem duygu şahitleri öyle demiyor ama!
-yanlış görgü ve duygular onlar hakim bey!.onlar mı bilecekler?!.hem duygular delil sayılmaz, hukuk reeldir, di mi, duygusallığa yer yoktur..hukuk iki kere iki dört; matematik gibi bir şeydir, otomatik çalışır.. en sıkı matematikçi bahçelidir.acaip matematik hesap yapar, yeryüzünde onun gibisi yoktur..
-siyaset yapma olum, burası mahkeme!.
-a, evet!.elbet!.şey diyoduk; kızın o bağırtıları af edersiniz ama aldığı zevktendi yani..
-hayret!.ilginç!..kızcağızın dili tutulmuş ama, konuşamıyor..olaydan duyduğu korkudan, girdiği şoktan dolayı filan olabilir mi acebaa, yani aşırı şok durumlarından?!
-hiç sanmıyorum hâkim bey, hâtta eminim!.duyduğu heyecandan olsa gerek şu şuur kaybı..öyle ki sesini duyan, etrafta izleyenler bile acaip etkilenmişler şu seslerden, garip şeyler yapmaya başlamışlar kendi kendilerine, oracıkta.. hem bakınız şu kadar zaman olmuş, hâlâ geçmemiş etkisi; yüzüne bakın anlarsınız..bu dudumda müfteri durumuna düşüyor..aldığı hazzın etkisi geçsin, açılır bir süre sonra, anlatır olanı biteni..siz kararınızı verin bu arada, bizden çekinmenize de hiç gerek yok yani!.lütfen, yani rahat olun; kendi mahkemeniz gibi davranın!. Zaten siz bu mahkemenin tek hâkimisiniz!. (hâkim, tam da burada, içinden, ‘siktir lan yalaka!’ dedi)
-pekâlâ..bekleriz hep birlikte dilinin çözülmesini!
dedi ve o ara bal gibi de suçlu sanığa dönerek
-evladım, peki sen yardımına mı koştun kızın?!
-başlangıçta öyle gibi gibiydi sanki sayın hâkimim!
-peki sonra?!
-sonra… şurdaki hem davalı hem de benden davacı arkadaşlara hamfendiyi lütfen rahat bırakmalarını söyledim, kibarca ve sakince..
O ara, davalı ve aynı zamanda da davacı vekili avukat araya girdi:
-sakince mi?!!
-evet sakince!
Davalı vekili avukat:
-peki bu ağır hasar nedir o zaman?.müvekkillerimin üçü de nerdeyse komalık; iki kırık kol, kemikleri tuz buz olmuş bi adet sol bacak, ceman on iki adet kırık kaburga kemiği, nerdeyse patlamaya yakın bir göz, yedi adet, nerden baksanız önümüzdeki en az üç ay içerisinde hiç kullanılamayacak durumda haşat el parmağı, bol miktarda kaş açılması, kafa yarılması, dikişlik malzeme?!!
Adam, vekil avukatı hiç iplemeden sayın hâkimine dönerek:
-hayır sayın hâkimim, onları ben yapmadım!”
-nası yani evladım; kendi kendine mi oluştu şu kırık çıkıklar, yarılmalar, dağılmalar, acil servislik, yoğun bakımlık vaziyetler?!
-müsaade ederseniz, tıpkı silah konusunda olduğu gibi, şunları da kelimesi kelimesine aktarayım mı sayın hâkimim?!
-iyi olur hani!.buyur evladım, söz senin!
-hâkimim!..şunlardan biri, şurda şimdi bana ana arvat söver gibi bakanı, siz görmeden bana doğru sol elinin işaret parmağını ‘seninle çıkışta görüşücez ulan!’ der gibi, tehditvarî sert sert sallayan şu arkadaş; o menfur olay sırasında, nasılsa, bi an, yediği halta feci pişmanlık gösterip, yaptığı şeyin üzüntüsünden dolayı kendini olay yerinin hemen yakınında haazır bulunan duvarlardan duvarlara çarptı..çok engel olmaya çalıştım, ama ben çok çelimsizim ya gördüğünüz gibi, çok beceriksizim de üstelik; beceremedim engel olabilmeyi, gücüm yetmedi yani..hani bu yüzden yani..hem dayaktan sopadan kavgadan çok korkarım ben..hâtta nefret bile ederim..ben aslında kimsenin üzerine gidemem böyle..ama o geceki olayda tüm cesaretimi toplayıp, şu fobimi de yenip şu arkadaşı kurtarmaya çok uğraştım, kendinden..çok çok çaba sarf ettim, kendine vereceği zarardan korumak için ama olmadı işte, yetişemedim!. bu yüzden çok üzgünüm..bi de gördüğünüz gibi acaip iri kıyım ve iyi besili, güçlü..bi de uzakdoğu sporcusu..çok hareketli kendisi, elle tutulacak gibi değil!. o ân anladıydım bunu ama yine de kendine fena halde zarar vermeye devam etmesi karşısında dayanamayıp, kendine daha fazla zarar vermesini engellemek için müdahalede bulunmaya tüm gayretimle devam ettimse de yine durduramadım..bi türlü mani olamadım yani..o ara, kendi kendime ‘en azından, kafasına yaptığı son üç beş darbesini engellemeye yetişebilir miyim acaba?!’ diye çok ısrar ve acele ettim ama gene olmadı, ben yanına gidene kadar o kendini çoktan şu hâle getirmişti bile..çok üzüldüm durumuna, çok korktum da ayrıca çok fena bi durumda diye..bu yüzden başından bir müddet de ayrılamadım zaten..kavga, bağırtı, çağırtı, gürültü fobim yüzünden acaip bi şoka girer donakalırım ben böyle durumlarda..o bakımdan bi yere ayrılamadım yani..yoksa şu zavallı, kuş kadar cürmümle benim orda işim ne, değil mi?!
-peki evladım!.anlaşıldı!.sen tek bişey yapmadın yani, fiske bile vurmadın!.ya ötekiler; onlara ne oldu çocuğum?!.onlar da mı, olay mahallindeki aynı duvarlara taşlara çarptılar kendilerini, aşırı pişmanlıktan?!
-şu arkadaşlar mı; anlatayım sayın hâkim bey! Şu hemen arkanızdaki başı bandajlı kafası gözü sarılı, şişlikler yüzünden gözleri nerdeyse kapanmış, pek bişey göremeyen, birer kolları, bacakları alçılı beyfendileri mi kastediyorsunuz?!
-evet onlar!
-yanlış hatırlamıyorsam, ben o ilk arkadaşı kendini heder edip paralamaması için canla başla mücadele verirken, şu arkadaşlar ellerine nasıl ve nerden geçirdiğini bilmediğim kalınca inşaat demirleri, kasa, levye, bitakım bazı odunumsu şeylerle kendi kafalarına gözlerine şiddetle vuruyorlardı..hâliyle hepsine birden yetişemezdim; elimde iş vardı yani..yani şeyy!.iş dediğime bakmayın; o ilk arkadaşı kendine verebileceği zarardan korumakla meşguldüm ya, iş dediğim o!. yoksa iş-miş deyince yanlış anlaşılabilir, Allah korusun hani!.o bakımdan yani!
-Allah Allah!..ilginç!..devam et bakalım!.ya şu üçüncü? O da mı kendi kendine kırdı bir kolunu, kaval kemiğini, bi köprücüğünü?!
-niye yalan söyleyeyim hâkim bey, onu hiç göremedim o hengâmede..yani fark edemedim o bağırış çağırış sırasında..Allah var, görsem kesin söylerdim hani!..bakın, yalanı allah hiç sevmez!. (hâkim o ara ‘yalanını yiyim mi senin?!’ diye iç geçirdi, içinden -lan, şu mahkeme olayını anlatan sığır!.sen de amma sığırsın ha?!!.laf mı yani bu şimdi; bi iç başka türlü nası geçirilir ki, elbette içinden!-
Aynı anda, kafası gözü sarılı, olaya şahit olarak gelen o grup harici, etraftaki esnaftan gençleri çok yakından tanıyan, iri kıllı pos bıyıklı, modern bi briç bezik salonu kulübü; yani ufak yollu bi kumarane mumarane işleten, çevresi çok geniş, en adi mafyasından, mevzi mevki rütbe sahibi en yüksek adamlara kadar herkesi tanıyan, biraz da dayı tipli adam ileri atılıp söz arasına girmişti:
-bu adam düpedüz yalan söylüyor hâkim bey!..hepsini bu adam yaptı, ekmek çarpsın!.beni de o paraladı, anam arvadım olsun!
-ne yani yalan mı söylüyor şimdi bu adam da?
-evet hâkim bey!.
-ama bi onun cürmüne, bi de kendi cüssenize, görgü ve duygu şahitlerinin ifade ettiği ellerinizdeki kırıcı, delici, kesici, hasar verici aletlerinize ve adedinize bakın..nasıl olabilir ki bu?!
-hâkim bey bize inanmıyorsanız, onu zapt için getiren polise sorun!.Kendisi burada ve o da mağdur ve şikâyetçi bu adamdan!.memur bey şu adamı zapt-u rapt altına alıp hastaneye götürmek üzere ambulansa koyarken!
-ha, doğru ya?!
-bi dakka, bi dakka!..nasıl yani?!..bu adam hastaneye niye gitsin ki?!.hem darp edip hem hastanelik mi oldu yani?!. öyle olsa o da şikâyetçi olurdu!.
sayın hâkim şu darptan sanık adama dönüp:
-evladım ne diyor bakın avukat beyler! Sen ne diyorsun bu duruma?!
-hâkim bey!. olabilir yani!.arbede çıktı o ara..etraftaki esnaf, orda oturup kalkan bazıları da olaya müdahil olmuş olabilir..yani olayı ben gibi yatıştırmak filan istemiş olabilirler onlar da!..o arada da bana bir iki zararsız tekme yumruk, kalas sopa, nerden bulduklarını hâlâ çözemediğim bilardo ve okey ıstakası, beyzbol sopası, levye, terazi, kasa, sandalye, masa bacağı, maça kızı, turnuva kupası gelmiş olabilir..bir şey diyemem yani, görmedim durumu!.görsem gerçekten söylerdim!.
Hâkim sözünü kesmişti sanığın, memura işaretle avukata dönüp:
-neyse..buna bakacağız sonra..memur bey neden şikâyetçi acaba?!
Araya davalı vekili girmişti:
-sayın hâkim!.memur beyler bu adamı etkisiz hâle getirmeye çalışıp sedyeye bağlarken onun da göğsüne tekme atmış..memur beyde kalp rahatsızlığı var..raporda da belirtiliyor, dosyada..bu nedenle bilmeden ve kazaen de olsa ölüme tam teşebbüstür bu!.
-durun bir dakika..kafam çok karıştı..bu adam eli kolu bağlıyken üstelik, sedyeden uçan tekme çıkarıp memur beyin tam da göğsünün üzerine vurabildiğini söylüyorsunuz; ne yani şimdi, bu adam ninja gibi bi şey mi?!.
-daha da beter bir şey hâkim bey!.ah bi bilseniz?!!
(Hâkim içinden için için gülüyordu; baştan beri dinleyip de kolayca anladığı, kafasında çoktan çözdüğü olayı ilk anlamaya başladığı yerinden itibaren ve fakat hiç belli etmiyordu..nasıl belli etsindi ki; o herkesi eşit bi şekilde, ayrım yapmadan, işe duygularını da karıştırmadan adilce bi karar vermesi gereken adamdı; mahkeme reisiydi yani)
-şu dediğinize normal akılla inanmak çok zor!.gerçi tüm müştekiler ve şahitlerin ifadeleri tersini söylüyor ama başka bir şekil de yok sanırım şu durumda..üstelik sanık da zaten bazı şeyleri doğruluyor..
Evladım, avukat filanın yok mu senin peki!?. Bi yakının, şahidin; tek başına mısın burda?!.
-evet sayın hâkimim!. kimsemin olmaması pek normal bişey! Hem kim ne yapsın ki beni?!. Bulan almaz, alan elinden çıkaramaz, satmak istese üç parayı bırak; bi pula veremez.. para etmem, çünkü çok var piyasada ben gibilerden.. yakınlarıma gelince; bi yakınım yok..babamı tanımam..anamı hatırlamıyorum; hayatta mı, rahmetli mi bilmiyorum..beni sıçarken doğurduğunu zannediyorum, ama cami avlusuna bıraktığını iyi biliyorum..anlattılardı; sabah namazına gelen cemaatten biri bulmuş, karakola götürmüş, ordan esirgemeye, esirgemeden de sokağa.. buraya öyle gelmiş bulunuyorum.. ama doğumumdan sonra yaş ceza sahasına girip on sekiz içinde kemale erene dek güzel güzel de esirgenirken, sonra saha değil stat dışına şutlanmışım.. ordan erkenden çıkıp hemen de buraya gelmedim tabii ki!.onsekizim dolana kadar, haftada ayda bi ziyaretimize gelen, çoğunun isimlerini şimdi hatırlayamadığım bir sürü anne-babayla mutlu bişekilde yaşadım orada.. vadem dolunca da, üstümde bi ceket, bi kazak; sosyal bi hayata, dıi dünyaya tepe üstü şutlanmış vaziyette buldum kendimi.. ama pes edip vazgeçmedim; dört elle sarıldım ben ona, yani hayata.. ama ben ona dört elle sarılırken, o bana orta parmak gösterdi..lakin ben buna da hiç aldırmadım. Çünkü bi tek bana göstermiyodu ki; dedim ya, ben gibilerden çok vardı piyasada.
Sonuçta anlıycaanız geçinip gidiyoruz çok şükür!. Çalıştığım mücellithanede kırpıntı kâğıttan güzel bi yatağım var..orda kalıyorum, karnımı doyuruyorum. Büyük bir matbaa burası, iş de çok! Allah var, patronlar da iyi insanlar; üst baş, yemek de veriyorlar. Daha ne isteyim. Çokça paraya ihtiyacım yok anlıycaanız.. ama kendimden başka bakmakla yükümlü biri olsaydı tabi ki geçinemezdim bu kazandığımla. O bakımdan yani, yoksa niye istemeyeyim bir yakınımın olmasını. Konuşcak, dertleşçek biri olsaydı iyi de olurdu hani, ama yok işte!. Avukat için de imkân kısıtlı, ama imkân olsa bile avukat istemem ben!
-neden evladım, bu durumda bi avukatının olması iyidir?!.
-önceden tecrübe ettiğim bi durum yok ama avukatlara pek güvenmem ben, sayın hâkimim!. Bi onlara güvenmem, bi faşistlere, bi de insanlara..
-ne diyosun sen lan evladım! Anüsün... pardon ağzın duyuyor mu kulağından çık… pardon, kulağın duyuyor mu ağzından çıkanı?!.
-kusuruma bakmayın siz sayın hâkimim!.aldırmayın siz şu ipsiz sapsız konuşmalarıma!.Bu yaşta bu kadar fazla hayat depolayınca el kadar harddiske bazen karışıyor hatlar biraz..lakin karışık da olsa derdimi anlatabileceğime dair çok kuvvetli hislere sahibim.. sesimi vicdanınızın kulağına duyurabileceğimi de hissediyorum.. malum his bu; ota da konar köke de lakin işte, gördüğüm gibi, hislerim yanıltmıyor..siz…siz dinliyorsunuz; hem de benim gibi birini bile!
-ne demek evladım, elbette anlatacaksın meramını, biz de dinleyeceğiz di mi?!.burası mahkeme.. anlatacaksın ki çözeceğiz meseleyi! Haklı haksız böylece ayrılacak!.ama biraz düzgün anlat olur mu? Damdan dama atlar yar, hop sana yandım yapma yani!.
-haklı dediniz de; ben hayatımda hiç haklı olmadım kıymetli hâkimim! Hani hayatımda bi kere bari bi haklı-maklı olmuş, olacak olsam -o ara cebinden bi kuru simit parçası çıkarıp hâkime göstererek- nah şu nimet gözüme dizime dursun, dünya benim olur..
(Hâkimin hoşuna gitmişti şu acaip sanığın böyle deli saçması konuşmaları. Duygularını belli etmemeye çalışıyordu. Bu ciddi olayın bi tiyatroya dönüşmesine izin veriyordu böyle yapmakla. İçinden, ‘bazen en saygın, en ciddi adam bildiklerin bile kafa yapabilmeliydi, en ciddi durumlarda hayatla, kendiyle, olaylarla..hani, akıl beden ruh sağlığı için!’ diye geçiriyordu o anda. Ama nerdeyse bi seyirlik oyuna dönüşmeye yüz tutan, cıvımaya iyiden iyiye müsaitleştirdiği şu durumu kimseler çakmadan çabucak toparlaması da gerekiyordu.. salonda hazır bulunanlarca konunun dağıldığına kanaat getirilen bazı durumlarda, herkesi ciddiyete davet, kendine getiriş ve mevzûya yeniden dönüş anlamına gelen o klasik sinyali çakmaya karar verip, boğazında o an mevcut da olmayan gıcığın bi imitasyonunu, hemen oracıkta, o dakka imal edip göndermişti salonun ağır havasının orta yerine)
-öhö!. Hımm! Seni anlıyorum! Ama bu durum, şu olaydaki suçu meşru göstermez di mi ama?
Konuya dönersek, özetle; sen, zannınca bi tecavüz girişimi olayına, bi mecburiyetin, görevin olmadığı halde insanî bi hıyarlık(!) edip, iyi niyetinle ufak bi müdahalede bulunmuşsun..lakin bunu yaparken de, hani bilmezlikten tecrübesizlikten, ekstrem unsurlarını kontrol altında tutamazlıktan hani de etrafına epey bi hasar vermişsin. Bir kere şunu bil; sen bi görevli mörevli, bi kolluk molluk kuvveti değilsin!...
(hakim bunu derken içindeki insanla kıyasıya ölümcül bir savaşın içine gireceğini biliyordu hâkim. Çünkü onun, önüne getirilen bir dava dosyasındaki olaylara tutarlı bir karar verebilmesi için doğru bir bakış açısı geliştirmeye ihtiyacı vardı. Bunun için de, durumun hassasiyetine binaen konuya vaziyet alıp doğrudan sanal empati yapması gerekiyordu ki bu onun bazen tanık, bazen mağdur, bazen davacı, bazen davalı, bazen katil bazen maktul, bazen sanık olmasını intaç ediyordu. Yani, duruşma sırasında, sanki darp, tecavüz, gasp veya katledilen ya da bunların faili kişi ya da kişilerden yahut görgü şahitlerinden biri olup, fail meful; duygularını bizzat yaşamış gibi, yakından hissetmeliydi ki hakkaniyetli hükümler verebilsin)
..sonracıma, sen hâlâ şurda olan bitmeyenin farkında değilsin ama ciddi bi suç işlemişsin..anlaşılan o ki, şu pij… pardon; ipn.. yok, şu gençler azcık sarhoş vaziyetteler iken bi itlik… pardon, aldıkları az miktarda bi alkolün tesiriyle bi kusur işleyip şu kızcağıza tecavüze yeltenmişler.. öyle görülüyo ki dosyadaki doktor raporuna göre de kısmen de başarmışlar bunu..sonra her nasılsa işte, nerden de geldiysen sen girmişsin devreye ve kendine bi kutsal vazife verip kendince, kendince ve ama pek saçma yöntemlerle müdahaleye kalkışmışsın.. kalkışmak bi yana (ayakta zor duran, hâli hoşaf, kaportaları fena dağılmış, uzunca bir süreliğine, gece âlemlerinden günlük normal sosyal hayattan az bi süreliğine safdışı kalacak görünen gençleri işaret ederek) senin de açıkça gördüğün gibi, müdahalenin babasının aşırısını yapmışsın biraz; dünyayı kurtaran adam cücü, malkoçoğlu, Süpermen misali; kimse sana böyle bi vazife vermese de?!
Şimdi… bi daha asla böyle bişeye kalkışmaman için sana en baba bi ceza keseyim de gör!
Yaz kızım; kesin karar!.gerçi böyle sikim bi davada gereğini düşünmek biraz göt ister ama biz gene de teamülden şaşmayalım!.yaz kızım!.gereği düşünüldü:
mağdur kızın, önce fiziki tedavi ve bakımının yapılması, sonrasında ciddi psikolojik yardım alması, tüm masrafların nah şu genç erkek aslanlar tarafından son kuruşuna kadar karşılanmak üzre, memleketin en iyi hastanelerine sevki, ayrıca, hayatı boyu geçireceği travmaların telafisi, mahvolan gençliğinin ve hayatının kalanında sosyal hayata uyum sağlamasına yardımcı olabilmesi için, 100 150 milyon dolar kadar sembolik bi tazminat ödemeleri, şu tecavüzcü aslanların her birinin ayrı ayrı on beşer yıl hapsine, hapis cezalarını memleketin en mülayim suçlularının yer aldığı, şöyle parlaklardan hoşlanan, huırlı hırssız, cinsi sapık...pardon, ne dedim ben..şey; yani, yalnızca üçü bi arada, aynı koğuşta kalmak suretiyle çekebilecekleri bi cezaevine yollanmasına, cezalarını çektikten sonra alkolden ve toplumdan on beş sene kadar tecritlerine, şu tecavüzcü sanıklara kast-ı mahsusasız, düpedüz, kendince iyi niyetle, kişisel müdahalede buluniim derken, aslında fena darp yolu ilen fena bi suç işleyip şu üç sanığın şu marka ve şekil mağduriyetlerine sebep olan şu sanığa gelince; yirmi dört yıl, altı ay hücre hapsi, yaptığı darpların sonucu oluşan kırık çıkık, patlak çatlakların tedavileri bitip tamamen düzelene dek tahakkuk edecek tüm tedavi ve mahkeme masrafları da dahil, ne kadar mesarif hasıl olduysa ve de varsa kıyıda kenarda birikmişleri müsadere edilip, yed'i emin eli, tasfiye işleri kurumu artık her neyse işte, marifetiyle haraç mezat satılıp, elde edilecek gelirin azcık ucundan ve ama mutlaka kanunun öngördüğü kesim nispetinde kesilmek suretiyle tahsil edilmesine, bu adamın bi daha bi dingillik edip, olura olmaza tayyarelenip, şu tür olaylara sebebiyet vermemesi için, ne idüğü belirsiz it takımının bulunma ihtimali olan şu tür sosyal hayatsal yerlerden asgari beş sene kadar uzak tutulmasına…falan’..
ilâ ahir dava ve yepyeni olaylara ve maceralara atılmak üzere; neticesi…