Çarşamba

zeldâ da kim?!!

'zeldâ da kim la?!' die soran oluyo şurda!. zeldâ, müntehire marmara'nın iki isminden biri; "nilgün zeldâ marmara"

t.özlü, s.plaht gibi, onun intiharı da canımı çok yakmıştı..
oysa ne gürbüz isyanlar doğacaktı
eğer grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma!.


ama... bunu onlara diyemedim!.
yaşasalardı, yüzlerine hiç çekinmeden söölerdim terbiyesisim!.

zeldâ

bir kayıptı elbet zeldâ, kelimeleri şunca kıyama kaldırmak
lakin açmasan şu murassa sandığı sen
çıkartıp kılıfından, sıyırmasan kınından, söyletmesen
ebediyen paslanacaktı şu silah, şu namlu, şu hançer, şu dil
şu nemli mermiler;
kelimeler...

milâdımın sancısı şu şiirin ipini de  sen çekmiştin..
gölgemle kavgaya da sen itmiştin, hatırla!.
..
aşk ezelde aldığım büyük bir âhtı demek
ve yaşarken, hesabını lîme lîme verdiğim haz
öyle ki, şu kavga kadardı en az!.

iyi ki bir son verdin gelip zeldâ!.
şu şiirde artık aşkı susturmalı
ve zaman kalmalıydı kavgaya..

dedim ya; kavga en iyi bildiğim şeydi benim
‘bildiğim’ diyorum, çünkü biliyorum;
bu benim en sevdiğim tek narsis yanım
hiç sevemesem de ben beni, kavgayı
kendimle olanına bayılırım..

şu şiirde zeldâ; aşk ne gururlu gemiydi
bir liman, bir kıyı aramadan ıssız, ışıksız
bir kayalık bulup, vurdu kendini
vurdu ve attı dipsiz derinliklere
soylu bir intihârla..

gitti işte
gitti ve bitti!

.
..
...
(bir gün birinin bilmediğin bir yerde
gölgesiyle tutuştuğu bir kavga görürsen
ben ordayım, o benim..
ya çek tetiği, vur tam alnımdan
ya çekip al benden gölgemi!.)

bir gün, bir kıyıda bulursan enkazımı
toplayabilirsen, kırılıp dağılan parçalarımı
bir aşk daha vurmasın diye kayalıklara
fener edip yak;
uzaktan geçsin..
zeldâ, şimdi aşk en uzak!.

Perşembe

'huzur'

“huzur”un “hangi cehennemde” olduğunu soran Tenekeci İbrahim’e..



Franki: kediler huzurla ilgili bir çağrışım oluşturmuyor bende, neden acep?!
Nezir: du, niye böyle oluyo, anlatiim; şu kalın kütük kafamın kazma anlayışı, dinozor çağımın diliyle!.
şindi, sorduğun sorunun cevabı şöyle oluyo abicim;
bizim çocuklukta ders kitaplarının arasında, basit çizgilerle çizilmiş, mutlu aile ev resimleri olurdu; bi oda, bir soba, dibine kıvrılmış uyuklayan bi kedi… öyle yer etmiş ki hafızamıza, biri mutluluk huzur dedimiydi aklımıza hemen o kedinin mutlu mütebessim uyuşuk, mışıl mışıl uyuyuşu gelir, başka da bi zıkım gelmezdi..

ille de kedi!. niye kedi peki lan?!. cevap: tıs!. şu her mutluluk resminin demirbaşı meşhur ‘love-uk' (kelimeye elleme, bildiğin lavuk işte!. imrendim lavuklara, bi lavukluk da ben yapiim dedim ayaküstü şurda!) kedinin dibinde uyuduğu sobayı farkedene kadar kırk-elli yıl kadar filan geçmesi gerekmiş demek ki; ki dedelik yaşında anca..

aslında bütün sır o sobadaydı frenk!. zemheri soğuğu, zifiri gece, acaip karanlık, bi dağ başında, bir su kıyısında, adamın gerisini üç buçuk üç buçuk attıran ürpertici bi ormanda, ıssız sahillerde, uzaktan geçen gemilerin kamarasında… pencerelerinden ışık sızan bi kulübe, dışarda eşik kapatan kar, pervazında  rüzgârın ürperten uğultusu, içerde gürül gürül yanan soba, üstünde isli tencerede kurufasulye, bi kenarında buharı üstünde, eski, bakır çaydanlık, aralarındaki boşluklarda üç-beş kestane, içeriye mis koku veren bi iki dilim portakal kabuğu... kim öper bu güzelliğin dibine kıvrılmış, tabloya bi fırça eskizi, sahneye figüran bile olmayan bi kediyi!.

Salı

kuyu

var işte herkesin bir kuyusu, kuyusunda bir yûsuf’u..

Cumartesi

'hiçkimse'lerin hikâyeleri

kelimeleri şaha kaldırmak, sonu bir uçurumda biten yola çıkarmaktır.. yol biter kelimeler tükenmez.. kelimelerin bittiğini anladığı yerde atını sonsuza sürer gidenler; içimizde derin izler bırakarak..

meçhûl kalemler olup, kalem tutup, uzaklara, bilinmedik adreslere, karşılık bulmayacak mektuplar yazıp yollamakla hayata tutunanlar, yazmanın birtakım cümle elemanlarından, bağlaç ve imlâ işaretlerinden ibaret olduğunu sanır.. oysa onların bıraktıkları büyük anlamları vardır bizde saklı, içimizde ciltlere sığmayacak hikâyeleri öylece içimizde durur.. 
işte, biz ne çok ‘hiç kimse’yiz ve ne çok ‘hiç kimse’ var..

'hiçkimse'lerin hikâyeleri..

"dost; kişinin ikinci kendisidir" hz. ali


anlatılmaya layık bulduğun bir hayatı anlamamak, anlatılmaya layık bi hikâyenin kendi içine öylece sessiz ve sahipsiz ölüp gitmesi hayatta içimizi en çok yakan şeylerden.. bir cümlenin eşiğinde durmaya bile ehil değilken, gizem dolu bir hayatın hercaî hikâyesinin kapısını cömertlikle ardına kadar açık bulup, içeriye zorlamasız buyur edilmiş hafif âdemlerin ilk adımı attıklarında emsali az bulunur, çağlayarak akan hüzün nehirleri, anlam akışlarıyla karşılaşıp tek damlasını içselleştiremeyenlerin, yüreklerin ayak basılmamış yanlarını, bakir kıyılarını hoyrat çiğneyişlerle gezinişlerini, artlarına bakmadan, tek hâtırasız çekip gidiverdiklerini görmekse ayrı bir yangın, ayrı bir nedamet.. insan hiçbir hatırlayanı kalmadığında ölür asıl.. oysa geceleri sorgudan sürmeler çektiği gözlerinde kimselerin görmediği gizli hüzünler taşıyan, yüzünün her bir çizgisine hayatın bir anlam vurduğu, yazdığı her satırda, ellerini her nedamet duâsına uzatışında bir parça nasipleneni olduğumuz hayatları okumanın, bilmeden, tanımadan söylemenin, söyleşmenin gizil lezzetini tatmak kadar, bilmeden tanımadan susuşmanın da en güzel olduğu, aynı dünyaya, aynı iklimlere, aynı mevsimlere, aynı şehre, aynı yalnızlıklara, aynı hayata ait, uzakları yakın eden dostun gözlerinin, dostun ellerinin, dostun yarasının hikâyesi kadar gerçek değildir; ve hiçbir şey gerçek kadar çekici ve kışkırtıcı olamaz..

dost o ki; yaranı gösterdiğinde yaralarının üzeri lâlezâra dönüşüverir, hayatı bir başka boyutta algılamanın sırrı onunla görünür ve bilinir hâle gelir.. dost o ki; yaşarken yanıbaşında olup da pek çoğunun göremediği, yumruğundan büyük yüreğe sahip olduğunu görür, yalnızlığının gözlerinin içine bakar, uyurken sen rüyalarına gelir, başucunda sadık bir halayık gibi durur, nefes alıp almadığının telaşına düşer, neden sonra uyandırmak için en kanatmasız dokunuşla omzuna dokunur hüznünün, onu bir gelin başı gibi süsler senin için, gözlerini kapatıp sekineyle, tebessümle tek endişesiz baş konulacak bir yürekli bir omzun mimarı olup çıkar..

Salı

temennâ

şimdi içimde piç bir sürgün, uzun bir yalnızlık var..

allah kabul etsin cümle yalnızlıklarımızı..

Cuma

zelâl!.

hayatla kavga eder gibi yaşayıp, kelimeleri sanki olup bitmiş, olup bitecek, olup da bitmeyecek şeylerden intikam alır gibi söylemek?!. bakma dilimde uzun uzun dolandırdığıma; bir gereksizlik değil bu.. eğer biri olsa, sorsa, bir diyeceğim elbet var; zor günlerin ihtiyatı, bir kenara ayırdığım.. kelime deyince; nerde ne bulduysam kalbimi işaret eden, işe yarar, benim ya da değil demedim, aldım yol heybeme, gün gelir konakladığım bir su başında açar, hâlleşirim diye..

kelimeler... ilk gençliğimde dişlerimin arasında sıktığım mermi çekirdekleri gibi, zehrini son zerresine kadar emip, sonra ezip, yutuşuma bakıp, artık benim de olan, kurşundan beter kelimelere yüz de buruşturabilir insanlar.. lakin ben, kelimeleri o acı kurşunları tükürür gibi tüketmedim.. ne garip değil mi; kelimeyle intiharın 'ne'cesi bu!. açlığa açıklığa aşksızlığa susuzluğa sözsüzlüğe soluksuzluğa uykusuzluğa
mahkûm edip tuhaf bir şekilde ölüme direnen bedenimle gelip geçen her şeye kader deyip ilişmemek?!. yazarak yaşıyorum intiharımı.. bir tek de tesellim var; kimliksizlik, isimsizlik, adressizlik... zevahiri kurtarıyorum, günü kurtarıyorum; günümü yazarak kurtarıyorum ve bu yaşamak değil, yaşamaktan alıkoymak... alıkoyuyorum kendimi yaşamdan, yazdığım yere, inime trajik sığınağıma gönüllü hapsederek kendimi, kalbimi; kendimce..

sana yazışım kurtuluşum.. sana da yazmasam ben, ölürüm zelâl!

Salı

zamir...

... 'o'!

“isim bin harften müteşekkil olsa da zamir onun yerini alır”; muhyiddin-î arâbî


ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz
ey bilmediğim, 'ah'ından tanıdığım
ey en iyi bildiğim yabancı!.
senin yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış
unutulmuş ve ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin
sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca
yanıbaşına konar kimsesizliğimin..
...

Pazartesi

bazen...

... sırf gidemediğin için, uzaklara “uzak” dersin..
bazen “ne kolay uzağa 'uzak', yakına 'yakın' demek?!” dersin..
bazen oturup prangalarına bakar, umud eder kurtulacağın günü beklersin..

bazen “umut; çaresizlerin bindiği son kayık” dersin..

şarkı...

"sen hep beni mâzîdeki hâlimle tanırsın
hâlâ bilirim aşk ile bekler, inanırsın-selahattin inal"
seniha'dan..

Çarşamba

bayram üstü...



... şekerleme..

yaşamın dilime bıraktığı buruk pas tadını çocuksu bir akide şekeri sevincine çevirecek, tebessüm ettirecek olanı arıyordum.. bulduğumda iki adım sonrasında kaybedecek olsam da minnetim sonsuz olacak, adını hiç unutamayacaktım..

Pazar



mavi kelebek..

Sırplar'ın 1992-95 yılları arasında Bosna'da yaptığı toplu katliamlar sonrası kayıp mezarların yıllar sonra bulunmasına vasıta olan, bugün Bosna halkının acılarının simgesi hâline gelen kelebek..
mavi kelebekler mezarlar üzerinde açan "ölüm çiçeği" ile beslenir.. bu kelebeklerin takibiyle çok sayıda kayıp mezar bulundu..

Cuma

aşk...

"aşka uçma, kanatların yanar!"; sâdi şirâzî
"aşka uçmadıktan sonra kanatlar neye yarar?!"; mevlâna
"aşka vardıktan sonra kanadı kim arar?!"; yûnus

Pazartesi

'ölü'nün arkasından konuşuyorum...

... "ebû leheb'in elleri kurusun!.. kurudu da!".