seni sevdik chavez, güle güle git!.
ölüm bir son değil!.
mazlum halklar seni unutmayacak!.
Cuma
Perşembe
Salı
sövmek
sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir.. elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki!.
hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine!. ayıp yani!.
şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş oalmazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hal kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem.. lakin karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa o artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sukut etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..
acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bi kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..
hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hasıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..
hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine!. ayıp yani!.
şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş oalmazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hal kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem.. lakin karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa o artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sukut etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..
acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bi kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..
hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hasıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..
Perşembe
sehl-i mümtenî olsun dedik; ama..
sabah sabah hiç münasip kaçmayacak ama, bunu demesem sinirden şirpençe çıkcak, şurda söz etmesi hiç de münasip olmayan bi yerlerimde..
cahile laf anlatmaya çalışmak, cam kırığı yahut bi dikenli çalıyla taharet almaya benzer.. bir öküze izafiyet teorisi anlatabilir, hâttâ daha ileri gidip mübareği kuantum fiziği konusunda bile eğitir, biraz daha uğraşırsanız, bu konuda akademik kariyer bile yaptırabilirsiniz; de lakin, bi cahili insana saygı konusunda it kadar terbiye edemezsiniz..
zaten de at asil bi hayvandır, eşşek şeytan kadar inat.. at, binicisine zarar vermemek için yol seçer, lakin eşşek, üstünden atmak için olmadık yerlerden gider.. zaten de Hoca mübarek, üstünden atmak için inadına inadına yolun en sakat yerlerinden yürüyen eşşeğini yola koyup yönlendirmek için değneğiyle hafifçe ensesine dokunmuş, eşşek aynı anda gaz çıkarmış, o mübarek de, " hayret!. neresine vurduk, neresinden ses geldi?! " demiş.. zaten de bi bilge anadolu sözü de "eşşee bi gerdan kır demişler, tutmuş zart diye gaz çıkarmış" der.. zaten de bi ahmağa verilecek en güzel cevap da sükûtmuş.. zaten de imam-ı âzam "âlimlerle yaptığım bütün münazaraları kazandım, lakin kaç cahille münazara yaptıysam hepsini kaybettim!" der.. zaten de eşşeğe zerduşt palan vursan da eşşek yine eşşeoolu eşşekmiş.. zaten de şeytan, cahilin kuyruğuna yapışmış gezer, sırtına biner, kafasına göre yönetir, zıbarıp insanlık kurtulana dek de bırakmazmış.. zaten de cahile çüşş deyip durdurabilmek imkânsızmış.. zaten de cehalet ve cahil, insanoğlunun yeryüzünde en büyük imtihanıymış..
önümde bu kadar şahane de örnek varken, niye de bu kadar vitesten atıyosam?!.
cahile laf anlatmaya çalışmak, cam kırığı yahut bi dikenli çalıyla taharet almaya benzer.. bir öküze izafiyet teorisi anlatabilir, hâttâ daha ileri gidip mübareği kuantum fiziği konusunda bile eğitir, biraz daha uğraşırsanız, bu konuda akademik kariyer bile yaptırabilirsiniz; de lakin, bi cahili insana saygı konusunda it kadar terbiye edemezsiniz..
zaten de at asil bi hayvandır, eşşek şeytan kadar inat.. at, binicisine zarar vermemek için yol seçer, lakin eşşek, üstünden atmak için olmadık yerlerden gider.. zaten de Hoca mübarek, üstünden atmak için inadına inadına yolun en sakat yerlerinden yürüyen eşşeğini yola koyup yönlendirmek için değneğiyle hafifçe ensesine dokunmuş, eşşek aynı anda gaz çıkarmış, o mübarek de, " hayret!. neresine vurduk, neresinden ses geldi?! " demiş.. zaten de bi bilge anadolu sözü de "eşşee bi gerdan kır demişler, tutmuş zart diye gaz çıkarmış" der.. zaten de bi ahmağa verilecek en güzel cevap da sükûtmuş.. zaten de imam-ı âzam "âlimlerle yaptığım bütün münazaraları kazandım, lakin kaç cahille münazara yaptıysam hepsini kaybettim!" der.. zaten de eşşeğe zerduşt palan vursan da eşşek yine eşşeoolu eşşekmiş.. zaten de şeytan, cahilin kuyruğuna yapışmış gezer, sırtına biner, kafasına göre yönetir, zıbarıp insanlık kurtulana dek de bırakmazmış.. zaten de cahile çüşş deyip durdurabilmek imkânsızmış.. zaten de cehalet ve cahil, insanoğlunun yeryüzünde en büyük imtihanıymış..
önümde bu kadar şahane de örnek varken, niye de bu kadar vitesten atıyosam?!.
Salı
'yetki bey'
... tüm yetkili 'yetki bey'lere ve 'yetki'lerine..
(tüm 'yetki bey'ler ve 'yetki'leri, gariban vatandaşa güçlük çıkarmak için vardır)
'yetki bey'ler, makamını çıkarları doğrultusunda kullanmakta, şahsi tasarrufta bulunmakta, nalıncı keserliği hususunda pek mahir, etrafında özellikle de kalabalık bi kamuoyu da varsa, hava basmaya, maiyetindekilere yüksek ses, sert emirler vermeye, herkesin içinde aşağılamaya, aşağılık egosunu bu yolla sulayıp kendini tatmin etmeye bayılan bi tiplerdir.
not: bilenlerin duyanların, kamu yahut özel sektör, farketmez, etrafında böyle bi amire müdüre, başkana, idareciye sahip olanların şu "yetki bey" hikâyelerine insaniyet namına destek olmaları istirham olunur!.
(tüm 'yetki bey'ler ve 'yetki'leri, gariban vatandaşa güçlük çıkarmak için vardır)
'yetki bey'; tanımı, tarifi:
tek yetenek, az bi basiret, bi ehliyete mehliyete ihtiyaç duyurmayan, 'ahbap-çavuş, enişte- baldız, mektep-metres, amca-yeğen, dayı-yeğen, hısım-akraba, miras-intikal, kabile-klan, vb' ilişkiler ve 'yıkama yağlama, yüksek ve alçak yalama' modeli, son derece kullanışlı vasıtalar vasıtasıyla edindiği koltuğunda konsolos köpeği gibi son derece besili, kurulgan, buyurgan, ısırgan birisidir..
gerçekte bi tavuğun bile kendisinden cesur olduğu yetki bey, daha bi höt bile demeden geri dörtlüsünü dönüveren, lakin fırsat ve arka bulduğunda cesur komutan edasıyla sağa sola höyküren, emirler yağdıran bi hötöröf adamdır..
gerçekte bi tavuğun bile kendisinden cesur olduğu yetki bey, daha bi höt bile demeden geri dörtlüsünü dönüveren, lakin fırsat ve arka bulduğunda cesur komutan edasıyla sağa sola höyküren, emirler yağdıran bi hötöröf adamdır..
'yetki bey'ler, makamını çıkarları doğrultusunda kullanmakta, şahsi tasarrufta bulunmakta, nalıncı keserliği hususunda pek mahir, etrafında özellikle de kalabalık bi kamuoyu da varsa, hava basmaya, maiyetindekilere yüksek ses, sert emirler vermeye, herkesin içinde aşağılamaya, aşağılık egosunu bu yolla sulayıp kendini tatmin etmeye bayılan bi tiplerdir.
herifçioğulları, gönülleri olduğunda, lütfen istediği saatte işe gelirler, skrotum bi suratla, selamsız sabahsız doğruca makamatlarına yönelir ve mükellef ve mükemmel bi kahvaltı telaşı, arayışları içersine girerler.. mesailerinin başladığı işaretini veren ilk eylemleri budur..
oda, ofis, makam hizmetlisince hazırlanmış, açık büfe tarzı, süslü masaya aç bi fil iştahasıyla vaziyet olur, garip hırıltı ve homurtularla, çıkardıkları garip garip seslerle 'sabah kahvaltısı, 1. boğaz savaşı'na başlarlar, sanki de boğulacak gibi tıkınırlar..
kahvaltı bitimi, üstüne nerdeyse kova büyüklüğündeki özel öküz kupalarından keyif çaylarını içer, sonra bi güzel, bi dolu geğirir, ardından, sekreterlerine "saat10.30 a kadar tek telefon bağlamayın!. içeri babam gelse almayın!" emr-i talimatıyla, koltuklarında geriye yayılıp, yaklaşık iki, iki buçuk saatlik bi uykuya yatarlar, uyurken tomruk hızarı gibi horlarlar, ara ara da yüksek sesle yellenirler..
'yetki bey'ler, sabah-öğle arası uykularını alıp uyandıklarında günün geyiği başlamış olur..
masada ve elinde, telefonlar hiç susmaz.. müteahhitlerle mutad, karşılıklı, “acebaa bugün bize bu işten ne kadar yağ çıkar?” istişareleri, şehrin en can alıcı yerlerinde, paha biçilemeyen arsa, arazi, inşaatlar için ara buluculuk görüşmeleri -eski dilde ve de tabi ki de hayrına, yani meccanen; “tavassut”) filan, yardım ve destek vaadleri çerçevesinde planlamalar, iş takipleri, dış yatırımlar, ekstra gelir yolları görüşmeleri hızla geçildikten sonra zaten de vakti gelen öğle yemeği için, sözleştikleri bi iş adamıyla lüks bi restorantta iş görüşmesi yemeğine çıkarlar..
oda, ofis, makam hizmetlisince hazırlanmış, açık büfe tarzı, süslü masaya aç bi fil iştahasıyla vaziyet olur, garip hırıltı ve homurtularla, çıkardıkları garip garip seslerle 'sabah kahvaltısı, 1. boğaz savaşı'na başlarlar, sanki de boğulacak gibi tıkınırlar..
kahvaltı bitimi, üstüne nerdeyse kova büyüklüğündeki özel öküz kupalarından keyif çaylarını içer, sonra bi güzel, bi dolu geğirir, ardından, sekreterlerine "saat
'yetki bey'ler, sabah-öğle arası uykularını alıp uyandıklarında günün geyiği başlamış olur..
masada ve elinde, telefonlar hiç susmaz.. müteahhitlerle mutad, karşılıklı, “acebaa bugün bize bu işten ne kadar yağ çıkar?” istişareleri, şehrin en can alıcı yerlerinde, paha biçilemeyen arsa, arazi, inşaatlar için ara buluculuk görüşmeleri -eski dilde ve de tabi ki de hayrına, yani meccanen; “tavassut”) filan, yardım ve destek vaadleri çerçevesinde planlamalar, iş takipleri, dış yatırımlar, ekstra gelir yolları görüşmeleri hızla geçildikten sonra zaten de vakti gelen öğle yemeği için, sözleştikleri bi iş adamıyla lüks bi restorantta iş görüşmesi yemeğine çıkarlar..
..
bir süre sonra işler büyüyüp makamı ve koltuğu kendine dar gelen birinci yetki beyimiz, daire başkanlığına, oradan genel müdürlüğe, oradan müsteşar yardımcılığına ve sonunda müsteşarlığa aş erme zamanı gelir, taleplerini ufak ufak o yüksek mevkideki “hamil-i kart yakînimdir” kartlarını yazma selahiyetine sahip kimi varsa eş dost akraba hısım tanıdık, yoklama turlarına başlar..
çok geçmeden de yüksek makam sahibi 'yakîn'lerinden, yüksek yüksek makamlar sözü alan yetki bey'imiz, pek bi mutlu, 130 okka çeken kilosuna rağmen pek bi hafif, daha mesaisi bitmeden, kendi gibi bi bürokrat ve senelik izindeki eşine müjdeyi verip sersevincini paylaşmak üzere erkenden evine yollanır, dışarda mükemmel bi akşam yemeğiyle kutlayıp sevincinin sağlamasını yaptıktan sonra, sık sık biaraya geldikleri okey arkadaşlarını arar, zaten de hafta sonu olduğu için sabaha kadarana rahat rahat, bel altı muhabbetler, üstü açık kapalı fanfinfon lakırdı, bol neşe bol kahkahalarla sürcek, taşın şeyine vurma seansları için sözleşir..
akşam... okey maçları..
bi yandan taş yığma, fayans döşeme, ıstakaya bina yapma işleri sürerken, öte yandan, yetki bey'lerin, yurt dışında pahalı üniversitelerde okuttuğu biri erkek biri kız, iki sıpasının geleceği için masanın diğer üçüncüleri ile pişkin, yüzsüz, destek arayışları operasyonlarını başlatmış da olur..
bi yandan taş yığma, fayans döşeme, ıstakaya bina yapma işleri sürerken, öte yandan, yetki bey'lerin, yurt dışında pahalı üniversitelerde okuttuğu biri erkek biri kız, iki sıpasının geleceği için masanın diğer üçüncüleri ile pişkin, yüzsüz, destek arayışları operasyonlarını başlatmış da olur..
..
'yetki bey'lerin hikâyesi; son bölüm:
müstakbel makamı için hızla altyapı olaylarına girişen yetki bey, mevcut halefini gayet de 'demokratik' yollardan hal edip selefi olabilmek adına elini ayağını çabuk tutmak, operasyonlarını hızlandırmak, entrikalarını sıklaştırmak zorundadır.. birini makamından edip yerine oturabilmek öyle kolay değildir; karışık kuruşuk hesap ister.. adrese teslim espiyonaj faaliyetlerine tam gaz devam etmek, sağa sola isimsiz adressiz gizli şikâyet dilekçeleri, asılsız imzasız ihbarlar yağdırmak gelecekteki makamın sıhhat ve selameti açısından olmazsa olmazlardır..
şimdi soruyoruz: kimdir bu şerefsiz 'yetki bey'ler?!. hadd-ı zatında böyle durumlarda şu 'şerefsiz' sıfatı tek başına kullanılmaz!. bu yüzden sorunun doğru soruluş şekli, "kim bu adi şerefsiz, döt?!"tür..
şimdi soruyoruz: kimdir bu şerefsiz 'yetki bey'ler?!. hadd-ı zatında böyle durumlarda şu 'şerefsiz' sıfatı tek başına kullanılmaz!. bu yüzden sorunun doğru soruluş şekli, "kim bu adi şerefsiz, döt?!"tür..
not: bilenlerin duyanların, kamu yahut özel sektör, farketmez, etrafında böyle bi amire müdüre, başkana, idareciye sahip olanların şu "yetki bey" hikâyelerine insaniyet namına destek olmaları istirham olunur!.
Perşembe
"motteşem yozyıl"
çekim yılı: çekimsiz
bölüm sayısı: bir
yayınlandığı kanal: sanal anal kanal
yayın günü: bugün
yayın süresi: azamî üç-beş dakka
yayın saati: ne diyolar hani; "pırime tayme"
yayın saati: ne diyolar hani; "pırime tayme"
senaryo: çalakalem, hedef gözetmeksizin, veryansın grubu
sanat danışmanı: prof. dr. cibilliyet bozuk, "ben bilmem!. ben onların tarihçisiyim" tarihçisi
dizinti asistanı: hayal meyal
yönetmen: dıbıstan perişan
yapım: çok lazımdı ya yapım
tek bölümlük “dizin”in ana teması: harem-topkapı arası çalışan bi minibüste geçen, kurmaca, sallama, biraz ayıpsal vukuatlar üzerine bir deneme..
bi okumadan önce, mühim uyarı: öncelikle, bi alfabetik sıra gözetmeyen şu ‘dizin’in hiçbir kişi, kurum, gerçek tarih ve adam gibi diziyle tek bi alakası yoktur.. lakin karakterler ve karaktersizlikleri öyle tamamen de bi hayal ürünü bişe filan da değildir.. dolayısıyla kendi kendimize bi gelin güvey olunabilinir.. ha, bu arada, “dizin”in umumî ahlaka küllüm aykırı olduğu kabak gibi ortada olup, umuma açık yerlerden uzak tutulması gerçeği bi bakışta görülmeli, oturup malak malak sezon sonu, dizin finali filan beklenilmemelidir!.
sonuçta; küçük ya da büyük fark etmez; bu dizini her aklı evvel yahut aklı başında ferdin izlemesi sakıncalıdır.. yalnızca lümpenlere serbesttir..
bi af buyrun; asıl adı “ne muhteşem bi yüzyıl la” olan “dizin”in ‘muhteşem’ karakter(siz)leri ve karaktersizlikleri:
serpuş-t- ağa; şems-i siper paşanın yancısı
“buda kim ya la” kalfa; yalak lala paşanın yalayıcısı
morpenbe cariye.. kahperengi hatunun boyacısı
dımdızlak efendi.. kasayı humayunun gizli kasası
aşnafişne hatun; ırz-ı kırık ağanın kapatması
köftehor efendi; kahpehanım hanımın cilacısı
kancık haspa; yosma sultanın hizmetçisi
südübozuk ağa; hürremin kadrolu entrikacısı
şahsiyetsiz paşa; iboş liboş vezirin finosu
kalbicimâ hatun; cürm-ü meşhut paşanın uzaktan fena etkileyicisi
mendebur ağa; münafık kalfanın şirket ortağı
yanar döner kalfa; her yöne, dakkası bi akçe
kimkimeatladı ağa; saray aganigi maganigi sorumlusu
habertaşı hatun; meraklı melahat sultanın baş dedikoducubaşısı
ne iş olursa yaparım ağa; evirçevir hatunun muz ortacısı
overlok kalfa; çeşm-i çiş sultanın reçmecisi
kokmuş hatun; çirkef kalfanın yengesi
zencidiyar köle; nonoş yumoş paşanın kapı tokmağı
yürüyenmevta kalfa; içigeçmiş hatunun dert ortağı
dibitutmuş ağa; kelfodul paşanın düğme ilikleyicisi
boktan ağa; 'dizin'in bokunda boncuk bulucusu
hıh de oğlan; kahveçeken paşanın hıh deyicisi
kaknem kadın; sinameki paşanın nazlandırıcısı
feysbuk hatun; zeker efendinin internet hızlandırıcısı
sıkı maça paşa; hürremin netten net tanışıp özelden brüt yazıştığı sanal arkadaşı
combil ağa; dümbül kalfanın arada şöyle bi yoklayıcısı
herşeyfora hatun; kavunkarpuz kalfanın kuzeni
çarşıpazar kalfa; herşeyfora hatunun kankası
dikizci paşa; gösterçek hatunun özel gözlemecisi
topağa ağa; sultanın baş topçusu
ilişkisi yok hatun; çelişkisiçok paşanın bitişik ilişiği
içifesat kadın; hürremin baş danışmanı, danış paşanın baldızı
ayakçı ağa; kıyakçı paşanın kıyakçısı
ceneviz paşa; sadrazamın sol cevizi
gediknigar kalfa; gidikciğer paşanın gediklisi
bölüm adı: “reytingim, ama para bende”
bölüm özeti: padişah, topkapı-harem arası gece gündüz ring yapıp, daimi ereksiyon hâlinde direksiyon salladığından bi sefere çıkamamakta, yerine şehzade sefertasını göndermektedir.. hayat da zaten reytingdir..
bu tek bölümlük “dizin”den çıkarılcak dersler: “yok artık lan ag!”
Salı
benim sokak bercestelerim-ıı
“boş bi kafa, şeytanın çalışma odası”ymış.. herif, eflatun’dan kendine bi ufak çıkma yapıp, peşinden çok spesifik felasifik konuşmuş işte!.beni tam şeyimden vurdu şerefsizim; kalbimden..
cehenneme giden yol ii niyet taşlarıyla örülüymüş ya; büyük, boş bidon kafam, şu hiç gereksiz ii niyetim daha dünya cehenneminden, henüz de ölmeden başlatmış işte yolculuğumu..
şeytana merhamet edilir mi; ben ona bile acıyıp, düşünüp, ‘yazıktır lan!. bi evi barkı yoktur şimdi şu ipnenin dünyada!. hayatta bi kira vercek durumu da yoktur bunun!’ diyerek, sırf bi iilik olsun die, dingil dangalak lutfedip, şu zır boş beynimi bunca yıl boş beleş, bedavadan kullandırtmışım şu adiye, aptalca..
çok pişmanım!. ne boş yaşamışım?!.
çok geç kalmıştım!.ders alıp zavallı gariban anamı belleyen ‘geçmiş’imin yakasını toplayıp geleceğime bi çeki düzen vermenin, küçük de olsa bi umut ışığı kalmamıştı ortada..
oturdum, boşuna bi eylem olsa da, yine de mevzuyla ilgili kendime bi motto bari üretiim dedim, ürettim.. sermayeyi kediye çoktan yükledikten sonra, bi işe yarıycakmış gibi de sanki, çerçeveleyip başucuma astım;
‘pansiyoneri şeytan olanın, hayatının kalanını yalan yılanlar basar’
cehenneme giden yol ii niyet taşlarıyla örülüymüş ya; büyük, boş bidon kafam, şu hiç gereksiz ii niyetim daha dünya cehenneminden, henüz de ölmeden başlatmış işte yolculuğumu..
şeytana merhamet edilir mi; ben ona bile acıyıp, düşünüp, ‘yazıktır lan!. bi evi barkı yoktur şimdi şu ipnenin dünyada!. hayatta bi kira vercek durumu da yoktur bunun!’ diyerek, sırf bi iilik olsun die, dingil dangalak lutfedip, şu zır boş beynimi bunca yıl boş beleş, bedavadan kullandırtmışım şu adiye, aptalca..
çok pişmanım!. ne boş yaşamışım?!.
çok geç kalmıştım!.ders alıp zavallı gariban anamı belleyen ‘geçmiş’imin yakasını toplayıp geleceğime bi çeki düzen vermenin, küçük de olsa bi umut ışığı kalmamıştı ortada..
oturdum, boşuna bi eylem olsa da, yine de mevzuyla ilgili kendime bi motto bari üretiim dedim, ürettim.. sermayeyi kediye çoktan yükledikten sonra, bi işe yarıycakmış gibi de sanki, çerçeveleyip başucuma astım;
‘pansiyoneri şeytan olanın, hayatının kalanını yalan yılanlar basar’
Pazar
bi eylemin anatomisi; sonuçlar
ve sonuçlar...
bir:
doğal, kendiliğinden, spontane tepkiler sonuçları hesap edilemeyen tepkilerdir.. kontrol edilemeyen tepkilerden doğacak toplu eylemler, özellikle halk hareketleri, süper güçlerin, istihbarat örgütlerinin en çok tırstığı, üzerinde hassaslıkla durduğu, nerde nasıl duracağı, nasıl sonuç vereceğini önceden kestiremedikleri, böylece risk, tedbir, çıkara matuf yönlendirme haritasını çıkaramadıkları için bi taşla yüz beş kuş vuramayıp çıkarları doğrultusunda bi sonuç kotarıp faydalı bir dönüşüm sağlayamadıkları, fevkalade olumsuz niteledikleri, ceza sahası içinde, gözlerinin önünde, dokuz kusurlu hareketin dokuzunun da yapıldığı, çaresiz, bikenarda eli kolu bağlı seyrettikleri eylemlerdir; de lakin konumuz ‘öğrenci eylemleri’ olduğundan, şimdilik bunu bi kenara bırakmalıdır..
iki:
dünyanın tüm istihbarat örgütlerinin gizli demirbaş kayıt defterlerinde, bu türden sert çocuk, öfkeli genç, öğrenci eylemlerinin kayıtlandığı yığınla sayfa vardır.. bu sayfalarda, bir çok eylemin, “plan, ajite, yönlendirme ve kolay gerçekleştirme” oranı itibariyle, istatistik tabelalarında, beklenen faydaları kesin sağlama hususunda sürekli yükselen bir grafik çizdiği bir gerçektir.. zemin, zaman ve duruma göre yönlendirilip de bi sonuç alınamamış, başarısız olunmuş bi girişim sayısı da yok denecek kadar azdır.. vakta ki, nihai hedeflerine ulaşmış olsun ya da olmasınlar, bu derinler için çok da mühim bişey değildir; vurulan kuş sayısı, atılan tek taş sayısının her zaman, yine üstündedir.. kumandalı eylemlerle, zamanının derin şebekelerine bilmeden mükemmelen hizmet etmiş, sonunda işi bitmiş nice samimi angudun ipinin çekilip, bazen asılsız yargı yahut yargısız infaz yoluyla açık açık yahut fail-i meçhul edilerek itlaf ve bertaraf edildiği de, dünya kamuoyu önünde tarih boyu sık rastlanan ve toplumlarca da iyi bilinen bi hakikattir.. oyun başarıyla bitip perde kapandığında bazı oyuncular sahneden tamamen alınır, bazıları gelecekte başka bir oyun için el altında tutulur..
üç:
bi zamanlar yelkenlerine tüm dünyada iyi rüzgârlar alan, marksist-leninist, komünist düzen bi zaman sonra yemeyince takla attırılıp, yumuşattırılıp “sosyalist”leştirilen söylem ve eylem ve o dahi, sonunda halkların hiç orasında burasında olmayınca “sosyal demokrat” gibi hilkat-i garabeti yumuşakçası üzerinde karar kılınıp, zamana zemine en uygun bi 'yumuşak' hâline getirilmek istendiği halde, yine içinde en koyu faşizmden de faşist amiller taşıyor olması, başka düşüncelere sıfır yaşam hakkı tanıması gerçeği önümüzde, günümüzde hâlâ lök gibi durmaktayken, kaldı ki odtü okulumuzdaki bi takım güçlerce ‘hakimlettirilmiş’ gücün, kendinden başkasına hayatta tahammülsüzlüğünden söz etmek?!!. “sosyal demokrat” düşünce bile, farklı düşüncelere, dünya görüşlerine, inanca, aykırı bakış açılarına müsamaha göstermezken, odtüdeki şu hakim güç uygulamaları, geçmişten beri hâlâ bas bas “tam bağımsız, özgür mözgür bi üniversite” iddiasını sürdüren şu güruhun neresine sokulmalıdır?!.ayrıcana, sağın önde gelen isimlerinden kimilerinin, 70’li yıllarda, en cavcavlı dönemlerde odtü okulunda reislik yapmış, yaşamış, sorunsuz okul bitirmiş kişiler olduğu, bugünkü eylemcilerin yakın ataları sayılan zihniyetin 98’li yıllarda 28 şubat, öğrenci kılık-kıyafet katliamlarında, “ikna odalar”ında bi türlü ‘iknâ’ edilmeyen, okulundan eğitiminden, hayatından edilen on binlerce kız çocuğu bi hatırlanırsa, şu ‘özgürlükçü’ biladerlerimin ay ne kadar da demokrat, ne kadar da düşünceye saygılı, ‘iyi çocuklar’ olduğu kolayca anlaşılabilir..
dört:
doğal olarak, her ateşli gencin, eylemcinin gönlünde, en kalabalık seyirci toplama, önünde sahne alma, podyuma çıkma, sahne önünde topladığı gonu gonşu, yandaş yahut dangalak seyirci kamuoyusunun dikkatini, yerinden yayın tv, canlı haberci, projektör, objektif, kamera ve flaşları üzerine çekip orada o ana hazır bulunmayan kitlelerin gönüllerini fethetme, böylece toplumu bilinçlendirme, eylemini toplum katmanlarına yayma, sonunda topyekûn halka mâl etme, devrim yapma ve aradan da kahramanlar gibi çıkma gibi bi aslan yatar.. lakin, halkların nazarında öyle her aslan da aslan değildir işte.. çoğu sütten ağzı yanmış halkın, sonradan, yiycekse eğer, sunulan bütün steril yoğurtları septik düşünceyle üfleyerek yiyişi bundan ötürüdür.. halkın kayıtsız kalması, böylesi şeylere hiç itibar etmemesi, hâtta şeyine bile takmaması karşısında, öyle lafını sözünü bilmeyip, yok “bu halk sürüdür kardeşim!. bunlar bi boktan anlamazlar.. bunlara bi keskin bilinç kazandırmak, aydınlatma sürecimize sokmak olanaksızdır; sallayalım gitsin!” diyerek, topunu tamamını “bidon kafa göbeğini kaşıyan adamlardan oluşmuş, mal, animal bi yığın” diye niteleyip ileri geri, aşağılayıcı laflar edilmemelidir.. halk, sabreder sabreder, vakti gelince de çilesinden çıkıp bulduğu yerde karnınıza çocuğu koyar!.
sonuç itibariyle; halkın şunlara ilgisiz kalması bir kınama sebebi değildir..
beş:
‘öğrenci’ye, bi empati yapmadan duyulan bi sempati, başıboş bırakıldığında ya davulcuya ya zurnacıya kaçacak kız gibidir..evet, elbet; öğrenci genç müsamahası tüm dünyada yaygın bir şeydir.. memleketimde bu sempatinin arkasında, “okumak” olgusuna farkında olmadan, genel olarak atfedilen bi kutsallık yatmaktadır.. lakin, ne şekilde ve ne adına olursa olsun, “müsamahayı bi istismarın sonunda onun kaybına yol açacağı” gerçeği de aklın bi kenarında tutulmalıdır.. hem eylem dediğinin de bi kere bi amacı olmalı, ortaya konduğunda herhangi bi şeye değmelidir.. sonuçta bi sike değmiycek eylemler ta baştan bi ciddiye alınmamalı, bilinçsizlik katsayısı bilinçsizce yükseltip de azdırılmamalıdır.. geçmiş kuşak hareketleri dikkate alındığında şu eylemciler, davaları, iddiaları ve eylemleri sosyalist suya bi tirit bile değildir.. yıl 2013lere gelmiş hâlâ heyecan hız macera, ağızlarına yüzlerine bulaştırdıkları bi rüşt ispatı, bi öykünmecilik, bi nostalji puştluğu?!!. hayret yani!.
altı:
çok nedenden dolayı şurda eylem çok bi ciddiye alınmamalıdır.. doğru ya da yanlış, eksik yahut fazla, kusurlu veya kusursuz her bi şeye hoplayan, faydalı faydasız her bi şeye muhalif, muhalefete de muhalefet bi grubun eylemini hedefine ulaştırma çabası, “yumuşak g” harfinin, alfabeye girdiği tarihten bu yana ne kadar ıkınsa da bi kelimenin başına hayatta gelemeyecek oluşu çabasından farksızdır..
yedi:
kabul edelim ki bi okul idaresi olası bi mevzuu karşısında polis çağırmakla, polis de olaya sert yahut yumuşak fark etmez; bi müdahalede bulunduğunda ve hele ki de bu okullar odtü ve benzeri işgal okulları ise, idare bilinçli bi yanlış yapmakta ve polis de idarenin bu tatlı tezgâhına gelmektedir; yememeli!. bakınız, ciddi ciddi; bi kere bi okulda polisin ne işi vardır?!!. yani, polis zaten o okulda bulunmakla ve eyleme de bi karşı koymakla idarenin, eylemci örgütlerin, arkalarındaki güçlerin sinsi sinsi gülmelerine, ellerini ovuşturmalarına vesile olmuştur..
polisin ateşli gruplara müdahale mantığında ayrıcana da bayaa bi problem vardır.. bilinçsizce yapılan müdahaleler sonucu, menfur neticeler elde etmemek için, eylemci grubu, “hangi devirdeyiz?!!. bırakınız yapsınlar yaa, bırakınız geçsinler kardeşim!” demek suretiyle yaptıklarında yapacaklarında tamamen özgür bırakmak yoluylan, kırkın üstüne çıkmış, havale geçirmeye hazır ateşini bi boka yaramadan kendi kendine düşürttürüp ziyan etme yoluna gitmek, beter bi tahribatın, bazı bitakım iç-dış güçlerce aylarca sürdürülecek çok amaçlı, uzun uzun bıdı bıdıların daha başlamadan önünü kesmek adına, daha mantıklı, daha akıllıca ve manidar bi davranış olacağı kesindir.. şöyle ki yani; babaları dibine kadar tutup, yakıp yıkma, kırma dökme, yok etme arzuları azmış bi topluluğun heyheylerinin daha ayaklanmaya ilk adımı atmadan geçip, heveslerin kursaklarda kalması için, karşısına herhangi bir güç çıkarılmaması lazımdır.. karşısında bi güç bulamamaktan dolayı sıkılan eylemci, eyleminden, bi anlamı kalmayacağı için, kendiliğinden vazgeçer.. daha doğmadan ölen bi eylemin eylemcisi, “ne yapsak da bi ses getirsek lan?!” diye, et kafasını şöyle bi önüne alır, düşünür, gerçekte ne istediklerini aralarında mütalaa edip mantıklı bi karar da alıp, mantıklı eylemlere yönelir.. bu gerçekleşene kadar eylemcilere hiç ellenmeyerek beklemek, böylecene de hani arayıp da bulamadıkları şey olan karşı müdahale yahut karşı şiddet uygulamak, zaten kavgaya kaosa karışıklığa kurt gibi aç bi eylemci sürüsüne tadından yenmez, yanında yatılır aperatifler sunmaktır.. bırak bi sert müdahaleyi, bi yumuşak müdahaleden bile kesinlikle kaçınıp, eylem mahallinden üç beş bin kilometre uzakta durmak, son derece zararsız, sonuçta büyük fayda sağlayacak, bi nevi bi pasif müdahale biçimidir.. yani ki, karşısında karşı koyacak bi güç bulamayan, doğal da olarak bi etme-eyleme, eyleme gitme, meylem yapma gerekçesi kalmayan bi eylem, eylemcinin, eylemci güruh yahut grubun, eylem öncesi havale geçiren o kırka yakın ateşinin kendiliğinden düşüp normale döneceği tarihi, sosyolojik hakikati gözünün önünde durup dururken, üstüne üstüne gidip, ateşe benzin döker, ekmeklerine yağ sürer gibi, üstlerine biber gazı sıkıp, olayları daha da beter körüklemek de neyin nesidir?!.
diyelim ki, bunlar akıl edilemedi, öyle böyle bi halt yenildi, olan oldu; peki ya eylemcileri çıkışta göz altına almak neyin nesi?!. zaten bi müdahale etmekle, hazır ekmeklerine sürülmüş mis gibi bi yağ dururken, ayağa, ondan daha nefis bi muz orta yapmak da ne iş?!!. kimden yanasınız?!.
sekiz:
akıllı olalım!. biber gazı sıkmak hem pahalı bi sistemdir, hem de adamların zaten gazdan şişmiş karınlarını daha da beter şişirmektir, iş değildir!. polisi molisi okul kapısından içeri kesinlikle adım attırtmayıp, çıkışta eylemci ağbilerimizin, ablalarımızın ellerine aranjman çiçek buketleri tutuşturulup, gülsuyu, kolonya, kahve, yanında fıstıklı lokum ikram edilmesi, emin olun çok hoş, acaip şaşırtıcı, sapıttırıcı bi karşı eylem olur.. ne yani, yoksa bu önceden akıl edilmiş bişey olup da, üç beş kilo lokum, beş on bidon kolonya, bi iki şişe gülsuyunun hesabı yüzünden mi vazgeçilip müdahale edilmiştir?!. koskoca bi devlet için üç beş kuruşun bi lafı olur mu?!.
son sonuç olarak, dünyada güç savaşları, uzay parselizasyonu, istikbalin bi göklerde möklerde oluşu, bi uzay muzay davaları pek de bi yerimde de olmayarak;
devlet yetkileri, şu toplantıyı odtü okulunda değil de, bizim mahallenin kaavesinde yapmış olsalardı çok daha iyi olur, en azından, polis molis, kavga patırtı bağırış çağırış gürültü kopmaz, uzaya uydu gönderme olayı perdelenmez, olay, uzaya sanki ‘içi boş bi boru’, ‘bi kağıt parçası’ndan yapılan, kâğıttan bi uçak gönderiliyomuş gibi bi muamele görmez, basında, hakkında, kasıtlı olarak bi haber-maber, bi yorum-morum bulamama gibi durumla karşılaşılmaz, kaave kamu oyu vasıtasıyla diğer kaave kamuoylarında çok daha bi gündem bulur, uzaya gerçek bi uydu gönderildiği rahatça anlaşılır, aynı zamanda da bu kadar kapı cam pencere pervaz, okul, kamu millet malı, devlet hazinesi bi şekilde az da olsa bi zarara uğramaz, ülke ekonomimize ek bi masraf getirmez ve zaten de sürekli, “yetkililer böyle bi gaflette bulunsa da, odtümüze gelse de bi şenlik çıkarsak, bi yerli gibi görünen taşla, uluslar arası beş yüz on beş, bin kuş vursak?!!” üstüne hayal kuran örgüt, öğrenci iç-dış mahfillerin ekmeklerine böyle halis yağlar sürülmesini iştahla ve aport vaziyette bekleyen klasik eylemcilere böyle bi gün doğurulmazdı, ekmek musaf çarpsın ki!. zaten de müdahale, şenlik çıkarmak için eylemcilerin arayıp da bulamadığı bişeydir.. sonunda bi rakip, bi müdahil, bi sebep bulamayan eylemci, yapacak başka bişey de olmadığından, kendi kendine oynamaktan bi süre sonra sıkılıp bıkacak, kırıp dökme yakma, işgal işlerine kendiliğinden bi son verecek olma kesin gerçeği göz önünde tutulmalıdır..zaten de, iki cismin bi sürtüşme, sürtme, sürtünme, sürüşme, sürtüştürülmesinden, hele ki cisimlerden biri hidrogen kadar yanıcı, öteki oksijen gibi yakıcı özelliğe sahipse, bu muhavereden çok yüksek, kuvvetli ısılar doğacağı sadece odtü fizik bölümüsü öğrencilerinin değil, herkeslerin malumu olduğu, basit bi fizik kanunudur..
öğrencinin yapılan bi etkinlikten, hazır bulunan etkinlik kişilerinden hiç hoşnut olmamak, protesto gibi doğal bi hakkı vardır.. lakin engellemek için şiddet kullanma yoluyla, etkinliği de kişilerini de, davetlilerini de, sahibi ve hakimi olduğunu düşündüğü okul mekân bina ve ortamdan uzaklaştırmaya çalışma düşüncesi sakattır..
bi etkinliği şiddet kullanarak bertaraf etme yerine, tüm dünyada çok tehditkâr bi davranış olarak algılanan, işaret parmağını karşı olduğu hazirûn topluluğa karşı tutup hızlı hızlı sallama, orta parmak gösterme, protokole kıç dönme, hâtta tumanı donu indirip geri dörtlüyü fora etme, çoğu durumda son derece etkili bir eylem türüdür.. özellikle yabancı ülkelerde çok yaygın olan bu tür eylemlerin bi sonuç alma grafikleri, istatistikleri bunu gösteriyor.. kendini “çatık kaş, gergin yüz, asabi bakış, sert çocuk”la ifade etmenin, biyeri, yerleri yakmak, yıkmak, harabeye çevirmek yerine ortaya konulacak bu tür soft eylemler, ötekinden çok daha etkili, getireceği getiriden çok daha getirisi olan, çok daha bi sonuç alıcı eylemlerdir..
bir:
doğal, kendiliğinden, spontane tepkiler sonuçları hesap edilemeyen tepkilerdir.. kontrol edilemeyen tepkilerden doğacak toplu eylemler, özellikle halk hareketleri, süper güçlerin, istihbarat örgütlerinin en çok tırstığı, üzerinde hassaslıkla durduğu, nerde nasıl duracağı, nasıl sonuç vereceğini önceden kestiremedikleri, böylece risk, tedbir, çıkara matuf yönlendirme haritasını çıkaramadıkları için bi taşla yüz beş kuş vuramayıp çıkarları doğrultusunda bi sonuç kotarıp faydalı bir dönüşüm sağlayamadıkları, fevkalade olumsuz niteledikleri, ceza sahası içinde, gözlerinin önünde, dokuz kusurlu hareketin dokuzunun da yapıldığı, çaresiz, bikenarda eli kolu bağlı seyrettikleri eylemlerdir; de lakin konumuz ‘öğrenci eylemleri’ olduğundan, şimdilik bunu bi kenara bırakmalıdır..
iki:
dünyanın tüm istihbarat örgütlerinin gizli demirbaş kayıt defterlerinde, bu türden sert çocuk, öfkeli genç, öğrenci eylemlerinin kayıtlandığı yığınla sayfa vardır.. bu sayfalarda, bir çok eylemin, “plan, ajite, yönlendirme ve kolay gerçekleştirme” oranı itibariyle, istatistik tabelalarında, beklenen faydaları kesin sağlama hususunda sürekli yükselen bir grafik çizdiği bir gerçektir.. zemin, zaman ve duruma göre yönlendirilip de bi sonuç alınamamış, başarısız olunmuş bi girişim sayısı da yok denecek kadar azdır.. vakta ki, nihai hedeflerine ulaşmış olsun ya da olmasınlar, bu derinler için çok da mühim bişey değildir; vurulan kuş sayısı, atılan tek taş sayısının her zaman, yine üstündedir.. kumandalı eylemlerle, zamanının derin şebekelerine bilmeden mükemmelen hizmet etmiş, sonunda işi bitmiş nice samimi angudun ipinin çekilip, bazen asılsız yargı yahut yargısız infaz yoluyla açık açık yahut fail-i meçhul edilerek itlaf ve bertaraf edildiği de, dünya kamuoyu önünde tarih boyu sık rastlanan ve toplumlarca da iyi bilinen bi hakikattir.. oyun başarıyla bitip perde kapandığında bazı oyuncular sahneden tamamen alınır, bazıları gelecekte başka bir oyun için el altında tutulur..
üç:
bi zamanlar yelkenlerine tüm dünyada iyi rüzgârlar alan, marksist-leninist, komünist düzen bi zaman sonra yemeyince takla attırılıp, yumuşattırılıp “sosyalist”leştirilen söylem ve eylem ve o dahi, sonunda halkların hiç orasında burasında olmayınca “sosyal demokrat” gibi hilkat-i garabeti yumuşakçası üzerinde karar kılınıp, zamana zemine en uygun bi 'yumuşak' hâline getirilmek istendiği halde, yine içinde en koyu faşizmden de faşist amiller taşıyor olması, başka düşüncelere sıfır yaşam hakkı tanıması gerçeği önümüzde, günümüzde hâlâ lök gibi durmaktayken, kaldı ki odtü okulumuzdaki bi takım güçlerce ‘hakimlettirilmiş’ gücün, kendinden başkasına hayatta tahammülsüzlüğünden söz etmek?!!. “sosyal demokrat” düşünce bile, farklı düşüncelere, dünya görüşlerine, inanca, aykırı bakış açılarına müsamaha göstermezken, odtüdeki şu hakim güç uygulamaları, geçmişten beri hâlâ bas bas “tam bağımsız, özgür mözgür bi üniversite” iddiasını sürdüren şu güruhun neresine sokulmalıdır?!.ayrıcana, sağın önde gelen isimlerinden kimilerinin, 70’li yıllarda, en cavcavlı dönemlerde odtü okulunda reislik yapmış, yaşamış, sorunsuz okul bitirmiş kişiler olduğu, bugünkü eylemcilerin yakın ataları sayılan zihniyetin 98’li yıllarda 28 şubat, öğrenci kılık-kıyafet katliamlarında, “ikna odalar”ında bi türlü ‘iknâ’ edilmeyen, okulundan eğitiminden, hayatından edilen on binlerce kız çocuğu bi hatırlanırsa, şu ‘özgürlükçü’ biladerlerimin ay ne kadar da demokrat, ne kadar da düşünceye saygılı, ‘iyi çocuklar’ olduğu kolayca anlaşılabilir..
dört:
doğal olarak, her ateşli gencin, eylemcinin gönlünde, en kalabalık seyirci toplama, önünde sahne alma, podyuma çıkma, sahne önünde topladığı gonu gonşu, yandaş yahut dangalak seyirci kamuoyusunun dikkatini, yerinden yayın tv, canlı haberci, projektör, objektif, kamera ve flaşları üzerine çekip orada o ana hazır bulunmayan kitlelerin gönüllerini fethetme, böylece toplumu bilinçlendirme, eylemini toplum katmanlarına yayma, sonunda topyekûn halka mâl etme, devrim yapma ve aradan da kahramanlar gibi çıkma gibi bi aslan yatar.. lakin, halkların nazarında öyle her aslan da aslan değildir işte.. çoğu sütten ağzı yanmış halkın, sonradan, yiycekse eğer, sunulan bütün steril yoğurtları septik düşünceyle üfleyerek yiyişi bundan ötürüdür.. halkın kayıtsız kalması, böylesi şeylere hiç itibar etmemesi, hâtta şeyine bile takmaması karşısında, öyle lafını sözünü bilmeyip, yok “bu halk sürüdür kardeşim!. bunlar bi boktan anlamazlar.. bunlara bi keskin bilinç kazandırmak, aydınlatma sürecimize sokmak olanaksızdır; sallayalım gitsin!” diyerek, topunu tamamını “bidon kafa göbeğini kaşıyan adamlardan oluşmuş, mal, animal bi yığın” diye niteleyip ileri geri, aşağılayıcı laflar edilmemelidir.. halk, sabreder sabreder, vakti gelince de çilesinden çıkıp bulduğu yerde karnınıza çocuğu koyar!.
sonuç itibariyle; halkın şunlara ilgisiz kalması bir kınama sebebi değildir..
beş:
‘öğrenci’ye, bi empati yapmadan duyulan bi sempati, başıboş bırakıldığında ya davulcuya ya zurnacıya kaçacak kız gibidir..evet, elbet; öğrenci genç müsamahası tüm dünyada yaygın bir şeydir.. memleketimde bu sempatinin arkasında, “okumak” olgusuna farkında olmadan, genel olarak atfedilen bi kutsallık yatmaktadır.. lakin, ne şekilde ve ne adına olursa olsun, “müsamahayı bi istismarın sonunda onun kaybına yol açacağı” gerçeği de aklın bi kenarında tutulmalıdır.. hem eylem dediğinin de bi kere bi amacı olmalı, ortaya konduğunda herhangi bi şeye değmelidir.. sonuçta bi sike değmiycek eylemler ta baştan bi ciddiye alınmamalı, bilinçsizlik katsayısı bilinçsizce yükseltip de azdırılmamalıdır.. geçmiş kuşak hareketleri dikkate alındığında şu eylemciler, davaları, iddiaları ve eylemleri sosyalist suya bi tirit bile değildir.. yıl 2013lere gelmiş hâlâ heyecan hız macera, ağızlarına yüzlerine bulaştırdıkları bi rüşt ispatı, bi öykünmecilik, bi nostalji puştluğu?!!. hayret yani!.
altı:
çok nedenden dolayı şurda eylem çok bi ciddiye alınmamalıdır.. doğru ya da yanlış, eksik yahut fazla, kusurlu veya kusursuz her bi şeye hoplayan, faydalı faydasız her bi şeye muhalif, muhalefete de muhalefet bi grubun eylemini hedefine ulaştırma çabası, “yumuşak g” harfinin, alfabeye girdiği tarihten bu yana ne kadar ıkınsa da bi kelimenin başına hayatta gelemeyecek oluşu çabasından farksızdır..
yedi:
kabul edelim ki bi okul idaresi olası bi mevzuu karşısında polis çağırmakla, polis de olaya sert yahut yumuşak fark etmez; bi müdahalede bulunduğunda ve hele ki de bu okullar odtü ve benzeri işgal okulları ise, idare bilinçli bi yanlış yapmakta ve polis de idarenin bu tatlı tezgâhına gelmektedir; yememeli!. bakınız, ciddi ciddi; bi kere bi okulda polisin ne işi vardır?!!. yani, polis zaten o okulda bulunmakla ve eyleme de bi karşı koymakla idarenin, eylemci örgütlerin, arkalarındaki güçlerin sinsi sinsi gülmelerine, ellerini ovuşturmalarına vesile olmuştur..
polisin ateşli gruplara müdahale mantığında ayrıcana da bayaa bi problem vardır.. bilinçsizce yapılan müdahaleler sonucu, menfur neticeler elde etmemek için, eylemci grubu, “hangi devirdeyiz?!!. bırakınız yapsınlar yaa, bırakınız geçsinler kardeşim!” demek suretiyle yaptıklarında yapacaklarında tamamen özgür bırakmak yoluylan, kırkın üstüne çıkmış, havale geçirmeye hazır ateşini bi boka yaramadan kendi kendine düşürttürüp ziyan etme yoluna gitmek, beter bi tahribatın, bazı bitakım iç-dış güçlerce aylarca sürdürülecek çok amaçlı, uzun uzun bıdı bıdıların daha başlamadan önünü kesmek adına, daha mantıklı, daha akıllıca ve manidar bi davranış olacağı kesindir.. şöyle ki yani; babaları dibine kadar tutup, yakıp yıkma, kırma dökme, yok etme arzuları azmış bi topluluğun heyheylerinin daha ayaklanmaya ilk adımı atmadan geçip, heveslerin kursaklarda kalması için, karşısına herhangi bir güç çıkarılmaması lazımdır.. karşısında bi güç bulamamaktan dolayı sıkılan eylemci, eyleminden, bi anlamı kalmayacağı için, kendiliğinden vazgeçer.. daha doğmadan ölen bi eylemin eylemcisi, “ne yapsak da bi ses getirsek lan?!” diye, et kafasını şöyle bi önüne alır, düşünür, gerçekte ne istediklerini aralarında mütalaa edip mantıklı bi karar da alıp, mantıklı eylemlere yönelir.. bu gerçekleşene kadar eylemcilere hiç ellenmeyerek beklemek, böylecene de hani arayıp da bulamadıkları şey olan karşı müdahale yahut karşı şiddet uygulamak, zaten kavgaya kaosa karışıklığa kurt gibi aç bi eylemci sürüsüne tadından yenmez, yanında yatılır aperatifler sunmaktır.. bırak bi sert müdahaleyi, bi yumuşak müdahaleden bile kesinlikle kaçınıp, eylem mahallinden üç beş bin kilometre uzakta durmak, son derece zararsız, sonuçta büyük fayda sağlayacak, bi nevi bi pasif müdahale biçimidir.. yani ki, karşısında karşı koyacak bi güç bulamayan, doğal da olarak bi etme-eyleme, eyleme gitme, meylem yapma gerekçesi kalmayan bi eylem, eylemcinin, eylemci güruh yahut grubun, eylem öncesi havale geçiren o kırka yakın ateşinin kendiliğinden düşüp normale döneceği tarihi, sosyolojik hakikati gözünün önünde durup dururken, üstüne üstüne gidip, ateşe benzin döker, ekmeklerine yağ sürer gibi, üstlerine biber gazı sıkıp, olayları daha da beter körüklemek de neyin nesidir?!.
diyelim ki, bunlar akıl edilemedi, öyle böyle bi halt yenildi, olan oldu; peki ya eylemcileri çıkışta göz altına almak neyin nesi?!. zaten bi müdahale etmekle, hazır ekmeklerine sürülmüş mis gibi bi yağ dururken, ayağa, ondan daha nefis bi muz orta yapmak da ne iş?!!. kimden yanasınız?!.
sekiz:
akıllı olalım!. biber gazı sıkmak hem pahalı bi sistemdir, hem de adamların zaten gazdan şişmiş karınlarını daha da beter şişirmektir, iş değildir!. polisi molisi okul kapısından içeri kesinlikle adım attırtmayıp, çıkışta eylemci ağbilerimizin, ablalarımızın ellerine aranjman çiçek buketleri tutuşturulup, gülsuyu, kolonya, kahve, yanında fıstıklı lokum ikram edilmesi, emin olun çok hoş, acaip şaşırtıcı, sapıttırıcı bi karşı eylem olur.. ne yani, yoksa bu önceden akıl edilmiş bişey olup da, üç beş kilo lokum, beş on bidon kolonya, bi iki şişe gülsuyunun hesabı yüzünden mi vazgeçilip müdahale edilmiştir?!. koskoca bi devlet için üç beş kuruşun bi lafı olur mu?!.
son sonuç olarak, dünyada güç savaşları, uzay parselizasyonu, istikbalin bi göklerde möklerde oluşu, bi uzay muzay davaları pek de bi yerimde de olmayarak;
devlet yetkileri, şu toplantıyı odtü okulunda değil de, bizim mahallenin kaavesinde yapmış olsalardı çok daha iyi olur, en azından, polis molis, kavga patırtı bağırış çağırış gürültü kopmaz, uzaya uydu gönderme olayı perdelenmez, olay, uzaya sanki ‘içi boş bi boru’, ‘bi kağıt parçası’ndan yapılan, kâğıttan bi uçak gönderiliyomuş gibi bi muamele görmez, basında, hakkında, kasıtlı olarak bi haber-maber, bi yorum-morum bulamama gibi durumla karşılaşılmaz, kaave kamu oyu vasıtasıyla diğer kaave kamuoylarında çok daha bi gündem bulur, uzaya gerçek bi uydu gönderildiği rahatça anlaşılır, aynı zamanda da bu kadar kapı cam pencere pervaz, okul, kamu millet malı, devlet hazinesi bi şekilde az da olsa bi zarara uğramaz, ülke ekonomimize ek bi masraf getirmez ve zaten de sürekli, “yetkililer böyle bi gaflette bulunsa da, odtümüze gelse de bi şenlik çıkarsak, bi yerli gibi görünen taşla, uluslar arası beş yüz on beş, bin kuş vursak?!!” üstüne hayal kuran örgüt, öğrenci iç-dış mahfillerin ekmeklerine böyle halis yağlar sürülmesini iştahla ve aport vaziyette bekleyen klasik eylemcilere böyle bi gün doğurulmazdı, ekmek musaf çarpsın ki!. zaten de müdahale, şenlik çıkarmak için eylemcilerin arayıp da bulamadığı bişeydir.. sonunda bi rakip, bi müdahil, bi sebep bulamayan eylemci, yapacak başka bişey de olmadığından, kendi kendine oynamaktan bi süre sonra sıkılıp bıkacak, kırıp dökme yakma, işgal işlerine kendiliğinden bi son verecek olma kesin gerçeği göz önünde tutulmalıdır..zaten de, iki cismin bi sürtüşme, sürtme, sürtünme, sürüşme, sürtüştürülmesinden, hele ki cisimlerden biri hidrogen kadar yanıcı, öteki oksijen gibi yakıcı özelliğe sahipse, bu muhavereden çok yüksek, kuvvetli ısılar doğacağı sadece odtü fizik bölümüsü öğrencilerinin değil, herkeslerin malumu olduğu, basit bi fizik kanunudur..
öğrencinin yapılan bi etkinlikten, hazır bulunan etkinlik kişilerinden hiç hoşnut olmamak, protesto gibi doğal bi hakkı vardır.. lakin engellemek için şiddet kullanma yoluyla, etkinliği de kişilerini de, davetlilerini de, sahibi ve hakimi olduğunu düşündüğü okul mekân bina ve ortamdan uzaklaştırmaya çalışma düşüncesi sakattır..
bi etkinliği şiddet kullanarak bertaraf etme yerine, tüm dünyada çok tehditkâr bi davranış olarak algılanan, işaret parmağını karşı olduğu hazirûn topluluğa karşı tutup hızlı hızlı sallama, orta parmak gösterme, protokole kıç dönme, hâtta tumanı donu indirip geri dörtlüyü fora etme, çoğu durumda son derece etkili bir eylem türüdür.. özellikle yabancı ülkelerde çok yaygın olan bu tür eylemlerin bi sonuç alma grafikleri, istatistikleri bunu gösteriyor.. kendini “çatık kaş, gergin yüz, asabi bakış, sert çocuk”la ifade etmenin, biyeri, yerleri yakmak, yıkmak, harabeye çevirmek yerine ortaya konulacak bu tür soft eylemler, ötekinden çok daha etkili, getireceği getiriden çok daha getirisi olan, çok daha bi sonuç alıcı eylemlerdir..
Cumartesi
Cuma
bir eylemin anatomisi-ıı; cevaplar
bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu bi kez daha tekrar ederek;
uçuk ve abuk sorulara, kaçık ve subuk cevaplar:
bir: bu eylemin gerçek amacı aşşaa yukarı bellidir ve öyle masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem filan da değildir.. geçmiş bitakım bazı belirgin eylemlere ve alınan neticelerine, gelinen noktalarına bakılarak, hakkında daha çok şeyler de söylenebilir de, uzatmayalım!.
iki: eylemcilerin eylemi, tüm okul öğrencilerinin istek ve arzularıyla gerçekleştirilmiş orijinal bi eylem olmayıp, marjinalin de marjinali, kendi yarıçapında bile olmayan, ucuz bi eylemdir..
üç: veriler, yani ki odtü okulunda son genel nüfus sayımı sonuçları, toplam 24 bine yakın bi öğrencinin varlığından söz etmektedir.. eylemcilerin sayısı ise, en kaba en zorlama hesapla bin kadar olup, bu iki sayı oranlandığında ortaya, ortalama ve yaklaşık 1 bölü 24 gibi garip bişey çıkmaktadır; ki burdan biz, "ne idüğü belirsiz 1 şahsın, 24’ kişi adına, danışmadan, bilişmeden, hariçten karar verdiği" sonucuna kolaylıkla gidebilir, hâttâ da “bu, bal gibi de faşizmdir!” diyebiliriz..
dokuz: eylemci sayısının öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu kafadan ofsayttır..
‘küsurat’, ama işte bişekilde güç sahibi edilmiş, totaliter yaklaşık bin kişilik grubun tüm okula hakim olması, kafasına göre takılması, dilediğini yapması, iki üç beş gün bi iki amfi, yemekhane, okul işgal etmesi, okulun geri kalan, bi an evvel okulu bitirip hayata atılma arzusundaki 23 bin öğrencisini derslerinden üç beş gün bi alıkoyuyo filan olması, bu konularda bayaa bi tecrübeli bi okullarımız yöneticileri için çok da bi problem değildir..
‘küsurat’, ama işte bişekilde güç sahibi edilmiş, totaliter yaklaşık bin kişilik grubun tüm okula hakim olması, kafasına göre takılması, dilediğini yapması, iki üç beş gün bi iki amfi, yemekhane, okul işgal etmesi, okulun geri kalan, bi an evvel okulu bitirip hayata atılma arzusundaki 23 bin öğrencisini derslerinden üç beş gün bi alıkoyuyo filan olması, bu konularda bayaa bi tecrübeli bi okullarımız yöneticileri için çok da bi problem değildir..
on bir: eylemci nüfusun kaçının ve ille de odtü öğrencisi olduğu, aralarında başka okullardan ithal ‘öğrenci’ sayısı, hiç bi okulda bi öğrenci-möğrenci olmayanların, ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların miktarı hiç bilinmemekle birlikte, bu sorunun cevabı istihbarî, istatistikî bi bilgi içerdiğinden, soruyu ancak bi emniyet yetkilileri cevaplayabilir..
on iki: eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde, hangi karargâhta, ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya değildir.. niye olsundur ki?! evvelce söylediğimiz gibi; sorudur, akla gelir, ne sorsa yeridir.. sanki şurda, şu eylemin şu anatomisine boşuna mı bakılmaktadır?!.bu yüzden, odtü okulumuzun bu günlerde tamamen dışısından yönetilen bi iç kale olduğunu söylemek pek saçma, acaip de yanlış bi önerme olmaz.. sakın ola ki, şurda “olmaz!” denilmekle sorunun geçiştirildiği, kestirip atıldığı sanılmasın; ilerleyen cevaplarda ve bi başka sayfaya kalmış “sonuçlar” kısmında buna, fazla detaya da inmeden, şöyle bi kuşbakışı bakılacaktır..
yedi: odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış olduğu kesin olarak bilinmemektedir..bunun sebebi, epeydir alınan duyumlara göre, öğrenciler şu eylemcilerin temsil ettiği güçten fena tırsmaktadır.. bırakın açıktan bi yaşama şansını, ima yolu ile dahî, aykırı, farklı bi görüş dile mile getirmeye kalkmak can ve mal güvenliği tehlikesi açısından büyük risk taşıdığından, sıkı maça isteyen bişeydir.. yani ki, odtü okulunda hâl-i hazırda hakim, mevcuttan başka bi görüşün yaşama şansı sıfırın altında da değil, resmen ve cebren ve hile de ile; sıfırın ta kendidir..
on dört: eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri anlamaya çalışmak, odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmak pek bişey değiştirmeyecektir; çünkü gidişat, tıpkı gelişat gibi, aynı tas aynı hamamın uzun bi süre daha süreceği görüntüsü vermektedir..
beş: hayır!. bitakım uçuk sorular sormak ve bu sorulara kendince bi cevaplar aramaya kalkışmak niye yavşamış ‘bi komplo ve teorisi’ olsundur ki?!. dünyanın, hakim süpergüç ülkelerinin, çıkarları doğrultusunda, işgale uygun coğrafyalarda uluslararası derin kazı şebeke çalışmaları yapabilmesi için, istihbarat örgütleri gizli komutasında, zeminleri yumuşatıp, muvafık, son derece mümbit sahalar hâle getirici sivil öncülere, stk görünüşlü oluşumlara ihtiyacı vardır.. ilk planda istihbarat örgütleriyle inorganik, bi alâkası yok gibi görünen çoğu eylem, aslında en diplerde dibine kadar organiktir.. hemen yakın zamanlarda Kafkas coğrafyasında ‘bi turuncu devrim’ adı altında ve daha da dünyanın bi çok, eşkale ve işgale uygun yerinde, “halkını diktatörlerinden kurtarıp, ülkelerine barış huzur, özgürlük getirme” gibi, yahut farklı isimlerle sahneye konulan tezgâhların perde arkasında beyazsaray destekli, cia, sionazimosad oluşumlu bi vakf-ı soros’un, yahut benzer oluşturumların çıkması, “a,a!. ne enteresan bi tesadüf?!!” değildir..
dört. bu bi grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık destekleri, yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına, sürekli gündemde tutma çabaları çok anlama gelmektedir, çook!.
on: eyleme hiçbi şekilde bi müdahale bizce hayatta şart değildir.. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylem, kuru nefesle şişirilmiş balon gibi daha şişip patlamadan kendi kendine sönecektir.. denemesi de bedavadır..yani, hiç bi müdahale edilmeyen bi eylem bi gıdım yol almaz, öksürük sesi kadar bile bi ses getirmez, tek desibellik bi gürültü çıkaramaz.. müdahale edilmeyen bi eylemin ‘bi eylem’ arzetme özelliği gramajı sıfırdan da sıfırdır..
on dört: 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran, önce paris okullarında uç verip çoğu dünya ülkelerinin okullarına virüs gibi yayılan hippilik akımının öncülüğünde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, aynı yıllarda ülkemiz gençleri ve okullarında çok ama çok farklı bi şekilde mahreç bulmuş, coğrafyası karakteri itibariyle söylemleri tamamen farklı bi devrimci ruh oluşturmuş, ülkemizdeki öğrenci hareketleri düzene tamamen bi başkaldırı şeklini almıştır..
on üç: bugün, bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, o bi zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen alkol, uyuşturucu, seksin odtü okulumuzda bugün yeri ve öneminin bazı ‘öğrenciler’i arasında bayaa bi iyi olduğu, bunlarla arası pek iyi olmayan öğrencilerce çoğu zaman, korku yüzünden fısıltıyla, bazen de yüksek sesle ifade edilmektedir.. kimin ne yiyip ne içtiği, kimle ne yaptığı bizi hiç mi hiç ilgilendirmediğinden, alkol, uyuşturucu kullanımı yaygınlığını, tüketim miktarını sorgulama, günlük serbest seks paritesi, skalasını inceleme gibi bi gerzekliğe hiç mi hiç bi gerek yoktur.. zaten baştan böyle bir soru zevzeklikten başka bişey değildir..
yirmi bir: “eylem dediğin orijinal, kendiliğinden ve masum olmalıdır” diye yukarlarda biyerlerde, taa en başta demiştik.. bugünkü eylemlerin usta-çırak ilişkisi kapsamında değerlendirilebilmesi de mümkün değildir..hani ortada kabullendikleri bi 'usta' olsa, çırak diycem bunlara.. ama yok!. hani geçtik ustalıktan çıraklıktan, bari öykünme yoluyla birebir taklit eylemler olsa, ona da razıyız da, değil işte!.
dolayısıyle, bugünkü eylemci güruhun sakat düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun seviyeli düşünce ve bir duruşu olan karakteri arasındaki mesafe yerin yedi kat dibiyle, göğün altı katı arasındaki mesafe kadardır.. bu durumda, eylemcilere bugün iyi birer nostalji puştu demek, o 68 devrimci direniş ruhuna, eleştirilcek bi çok yanı olmasına rağmen, bıraktığı onurlu mirasa büyük hakaret sayılır..
dolayısıyle, bugünkü eylemci güruhun sakat düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun seviyeli düşünce ve bir duruşu olan karakteri arasındaki mesafe yerin yedi kat dibiyle, göğün altı katı arasındaki mesafe kadardır.. bu durumda, eylemcilere bugün iyi birer nostalji puştu demek, o 68 devrimci direniş ruhuna, eleştirilcek bi çok yanı olmasına rağmen, bıraktığı onurlu mirasa büyük hakaret sayılır..
on dokuz: odtü okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında 300. sıralarda, adını bayaa bi duyuran bi okuldur ve bunda da eylemci güruhun payı “on milyarda sıfır” bile değildir..
yirmi sekiz: "kardeş!. ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!" diye sormak ne kadar da komiktir!. ne olcaktır; zıkkımın kökü olcaktır..
en fazla şu olcaktır;
bu eylemci yavrularımızın büyük bi kısmı, çok da geçmeden, büyük ihtimalle zaten de kendiliklerinden, yakın ufukta belirmesi yakın bi “gelecek-mülecek, hayat, evlilik, çol-çocuk, geçim-müçüm-seçim” derdi şeye dayanınca sadık birer liberal birey, sıkı kapitalist adamlar olacaklarından, şimdiden “n’olcak bunların hâli?!” modeli bi endişeye tek bi mahal vermek yersizdir.. zaten de reel kapitalist sistem ile ütopik sosyalist sistemin, en tabandakiler esas alındığında aralarındaki fark yalnızca, mideye gidecek malzemelerin türü ilen alakalıysa, boğaz tokluğu ilen alkol tokluğuna talim etmek arasında gıdım bi fark yoktur..
Perşembe
bir eylemin anatomisi-ı
-anlamadan, dinlemeden, “urun, asın kesin, komayın; yok edin, yaşatmayın!”madan, çemkirmeden, höykürmeden, şavullamadan, cırlamadan, hırlamadan, şarlamadan;
‘odtü’ ve ‘bi eylemin anatomisi’
sorudur, kabında durduğu gibi durmaz, akla gelir, sorar; ne gelse, ne dese, ne sorsa yeridir..
mantıklı, mantıksız; akla gelen;
sorular:
1- bu eylemin gerçek amacı nedir?!. masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem midir?!
6- eylemcilerin eylemi, odtü toplam öğrenci nufüsüsünün tamamısısının görüşüne başvurup oy tulumu çıkan bi kararla da tüm odtü okulu adına gerçekleştirdikleri bi eylem midir?!
8- eylemci nüfusun toplam odtü nüfusuna oranı nedir?!. eylemciler, toplam odtü nüfusunun kaçta kaçıdır ve eylemci nüfusun kaçta kaçı öğrencidir ve ille de odtü öğrencisidir, eylemci sayısının okul öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu nedir?!
9- eylemciler arasında başka okullardan ithal kaç ‘öğrenci’ vardır?!. yahut da başka okulların öğrencisi olmayıp, yani hiç öğrenci-möğrenci olmayıp ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların sayısı nedir; şurda böyle bi soruyu sormanın bir gereği var mıdır, varsa da bu ne kadar mühim bişeydir?!
6- eylemcilerin eylemi, odtü toplam öğrenci nufüsüsünün tamamısısının görüşüne başvurup oy tulumu çıkan bi kararla da tüm odtü okulu adına gerçekleştirdikleri bi eylem midir?!
8- eylemci nüfusun toplam odtü nüfusuna oranı nedir?!. eylemciler, toplam odtü nüfusunun kaçta kaçıdır ve eylemci nüfusun kaçta kaçı öğrencidir ve ille de odtü öğrencisidir, eylemci sayısının okul öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu nedir?!
9- eylemciler arasında başka okullardan ithal kaç ‘öğrenci’ vardır?!. yahut da başka okulların öğrencisi olmayıp, yani hiç öğrenci-möğrenci olmayıp ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların sayısı nedir; şurda böyle bi soruyu sormanın bir gereği var mıdır, varsa da bu ne kadar mühim bişeydir?!
2- eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya mıdır?!
3- eylemde odtü okulundan olmayan öğrenci, hiç öğrenci olmayanların bi plan karar ve uygulama, zayıf ya da kuvvetli bi ihtimali göz önünde tutulursa;
burda odtü'nün oldum olası dışısından yönetilen bi iç kale olup olmadığını sormak, uçuk ve afakî bi bakış açısıyla, fena sallama bir soru olur mu?!
7- odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış vardır?!. bu farklı düşüncelerin, bitakım bazı bayaa bi destekli mevcut hakim görüş(türülüş) karşısında, yahut dışında yaşama şansları yüzde kaç sıfırdır?!.
14- 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran hippilik akımının öncülüğünde, paris üniversitesinde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, ülkemiz üniversitelerine nasıl yansımış, ne gibi bi etkisi olmuş, ne tür değişime uğrayıp bi kulvar değiştirmiştir?!
13- bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, bir zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen, alkol ve uyuşturucunun odtü okulumuzda bugün yeri ve önemi nedir, öğrenci nüfus geneline göre kullanım oranı, tüketim miktarı hangi diyarlardadır, amerika avrupa okulları ölçü alındığında günlük serbest seks paritesi ne durumdadır?!.
15- eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri iyi anlamak için odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmalı mıdır?!.
5- normal bi mantığı olmayan eylemlerin arkasında bi hinoğlu hinlik aramak, çiğnene çiğnene çürümüş, pazarda tahta tezgâhta, güneşin alnında yavşamış, üçüncü sınıf don lastiği misali ‘bi komplo ve teorisi’ sakızını çiğneme teklifi midir?!
4- bu bir grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık desteklerine ne gerek vardır ve yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına ne anlama gelmektedir?!
10- eyleme şöyle veya böyle bi müdahale şart mıdır?!. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylemin sonunda alabileceği şekil ve sonuçlar nelerdir?!
18- müdahale edilmeyen bi eylemin ses getiriciliği, gürültü çıkarıcılığı kaç desibeldir, müdahale edilmemiş olsa, şu eylemin, eylemci güruh açısından gerçekte ‘bi eylem’ arzetme özelliği kaç gramdır?!
21- eylemci grubun düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun düşünce ve karakteri arasındaki mesafe kaç uzay yolu, kaç milyar ışık yılıdır?!. eğer aradaki sonsuz mesafe yok sayılabilirse, eylemciler birer nostalji puştu sayılır mı?!
19- okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasına girip esamesini okutan bi okul mudur?!.
son olarak;
37- "kardeş!.ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!"dir?!!.
3- eylemde odtü okulundan olmayan öğrenci, hiç öğrenci olmayanların bi plan karar ve uygulama, zayıf ya da kuvvetli bi ihtimali göz önünde tutulursa;
burda odtü'nün oldum olası dışısından yönetilen bi iç kale olup olmadığını sormak, uçuk ve afakî bi bakış açısıyla, fena sallama bir soru olur mu?!
7- odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış vardır?!. bu farklı düşüncelerin, bitakım bazı bayaa bi destekli mevcut hakim görüş(türülüş) karşısında, yahut dışında yaşama şansları yüzde kaç sıfırdır?!.
14- 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran hippilik akımının öncülüğünde, paris üniversitesinde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, ülkemiz üniversitelerine nasıl yansımış, ne gibi bi etkisi olmuş, ne tür değişime uğrayıp bi kulvar değiştirmiştir?!
13- bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, bir zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen, alkol ve uyuşturucunun odtü okulumuzda bugün yeri ve önemi nedir, öğrenci nüfus geneline göre kullanım oranı, tüketim miktarı hangi diyarlardadır, amerika avrupa okulları ölçü alındığında günlük serbest seks paritesi ne durumdadır?!.
15- eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri iyi anlamak için odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmalı mıdır?!.
5- normal bi mantığı olmayan eylemlerin arkasında bi hinoğlu hinlik aramak, çiğnene çiğnene çürümüş, pazarda tahta tezgâhta, güneşin alnında yavşamış, üçüncü sınıf don lastiği misali ‘bi komplo ve teorisi’ sakızını çiğneme teklifi midir?!
4- bu bir grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık desteklerine ne gerek vardır ve yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına ne anlama gelmektedir?!
10- eyleme şöyle veya böyle bi müdahale şart mıdır?!. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylemin sonunda alabileceği şekil ve sonuçlar nelerdir?!
18- müdahale edilmeyen bi eylemin ses getiriciliği, gürültü çıkarıcılığı kaç desibeldir, müdahale edilmemiş olsa, şu eylemin, eylemci güruh açısından gerçekte ‘bi eylem’ arzetme özelliği kaç gramdır?!
21- eylemci grubun düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun düşünce ve karakteri arasındaki mesafe kaç uzay yolu, kaç milyar ışık yılıdır?!. eğer aradaki sonsuz mesafe yok sayılabilirse, eylemciler birer nostalji puştu sayılır mı?!
19- okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasına girip esamesini okutan bi okul mudur?!.
son olarak;
37- "kardeş!.ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!"dir?!!.
geçmiş..
sevgili, yüksek generalim!. siz ne renk işerdiniz?!.
biz, kırmızı ve kanlı!.
..
‘erken’dik, saf salak, silme malak bi ilk gençlikte, bi heyecan, bi körpe umut?!!.. aldanmaya müsaittik.. göz alıp, göz boyayan sihrine kapılıvermiştik çarpık ideolojilerin..
yüksek yüksek idealler koymuştu önümüze.. kendinden geçiren, büyülü bir yemekti.. bizi çıkarlarına itirazsız hizmete her an amade, robot köleler hâline getirdi..
her şey dünyayı global, yusyuvarlak tostoparlak bi köy edip, güzel güzel en tepeden yönetmek içinmiş..
geç de olsa uyanmış ve uyanmakla da, meğer çok önceden, tek kanal sabitledikleri alıcılarımın ayarlarıyla bilmeden oynamış, kulaklarına fena kar suyu kaçırmışım.. görüntümü kaybedince çok bozulmuş, fellik fellik aramaya başlamışlar.. oysa, tarihin hiç bi döneminde arabalarının hiç yolda kalmayacağından çok emin şu intertekerleklerlerin tekerlerine bi çomak sokacak adam ben değildim.. kaçmayı yediremesem de ilkel gururuma, bi kaçıp kurtuliim diye işte o zaman düşündüm.. eline sağ geçersem oyar alimallah dedim, kırdım ipimi, kopardım zincirlerini, ver elini biraz özgürlük; kaçtım..
bırakmadı peşimi itoğlusu, yakalayıp bi köşeye sıkıştırıp fena öpmek için ter terlediğim, kan işediğim yere kadar kovaladı..
sonunda, saklandığım yerde buldu.. bi çakı bile yoktu üstümde..
köşe kapmaca oynadık bisüre, sonra körebe..ben kör oldum, o ebe; fena dokuz dootturdu.. yine de o vaziyette bile zevkten dört köşe olup gözlerimden yaş geldiğini görünce skrotum suratlı ameliyatçılarım, bu sefer canım gerçekten yansın diye, özel Filistin askımda önce bi güzel gerdiler, sonra aşağıda aşağılık bi işe soyunup, kutsal mahrem bildiğim cevizlerimle fena oynadılar, doyana kadar.. sonra da verdiler cobu, ceryanı..
süjeydim ya ‘şefkatli’ kollarında.. o ara elim kolum doğal olarak bağlı olduğu için sadece yüzlerine işeyebildim.. o an farkettim, öyle bi durumda bile karşılık vercek gizli bi silahımın olduğunu..
kendisini bu vesileyle tanımıştım.. oysa doğduğumdan beri birlikte yaşıyomuşuz, onca yıl üstümde taşıyomuşum da haberim yokmuş.. kendini gizleyip gözüme hiç gözükmemesinden değil, şunca zaman geçmiş, fark etmeyişim.. hani görüp de ciddiye almamışlığım gibi bi durum da hiç olmadı.. bakarkörlüğüm bilmezlikten, hani hayatla kavgada oyalanmaktandı.. hani vaktinde farkedip de zavallıya bi gün olsun bi gün ışığına çıkarmamışlığım, bi gün yüzü göstermemişliğim, bi göze göstermemişliğim bu yüzdendi..
garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği bi ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o!. hem kavgada, kavgadan başka ne düşünebilir ki insan?!
garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği bi ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o!. hem kavgada, kavgadan başka ne düşünebilir ki insan?!
..
geçen geçmişti; de lakin, ihtiyaçtan hasıl bir kâr olmasa da, zarardan kârdı bu, hem de büyük kâr!. şu ince ameliyatlarda gösterdiği o büyük cesaret, şu muhteşem eylemi sırasında şu tanışmışlık?!!. namerdim çok sevinmiştim!. lakin bi yandan da çok içerlemiştim kendime, kendisiyle bu şartlar altında da olsa bi müşerref olmuş oluşuma..
hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek, yüzlerine işemek.. o, o an için elinden geleni cansiperane ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an..o artık yiğit kahramanımdı benim..
hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek, yüzlerine işemek.. o, o an için elinden geleni cansiperane ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an..o artık yiğit kahramanımdı benim..
aslanımın üreik asidi gözlerini yakınca daha da fena çıldırdılar, bi daa tek bi iş göremez hâle getirinceye, yüzde yüz kötürüme bağlayıncaya kadar dövdüler zavallıyı..
salaklar!. sonra, başka bi silahımın olup olmadığını kontrol için zaten hıyar soyar gibi soydukları çırçıplak bi adamın, zanlarınca o an için tek muhtemel mühimmat zula yeri gerimi kalın coplarıyla yoklayıp dibine kadar karıştırdılar, delici kesici alet, ateşli ateşsiz silah aradılar.. bulamayınca da, ne kadar da ‘yav almiim ben, sağ olun!’ desem de hırslarından kola, fanta şişesi ikrâmında bulundular, zorla.. oysa ben, güzelim ince belli cam bardakta, gözünü sevdiğim çay seviyordum.. o an canım ölümüne çekse de istemedim ama.. ‘vay!, bide çay ha?!. yanında da sigara?!!. yok yaa?!!. anan güzel mi senin!. beş on yıldızlı bi otelde, kral dairesinde, felekten de bi gece ister misin?!’ diyceklerini biliyordum..
çay-sigara benim zaafım, sevda derecesinde bağımlılığım..bi bardak ikram etseler hani kendiliklerinden, yanında da bi dal bi cıgara, bu kadar zahmetlerine bi gerek kalmaz, kendiliğimden çözülür, hem kesin netice de almış olurlardı böylece, kolayca..
ii ki bilmiyolardı..bi çay bi sigaraya çözülecek iradeyle ben n’apardım lan?!. yaşamak denirse buna, bu utançla nasıl yaşardım?!.
Salı
hayat üstüme üstüme geliyordu...
... üstüme almıyor, aldırmıyor, alınmıyordum hiç!. ilk gençliğimin üstünden o kadar da asır geçtiği halde, sanki bi gölgemmiş gibi, kaç zamandır kıçımdan ayrılmıyodu, 'bi yaşayamadın gittin beni be!. ne kabiliyetsizsin?!!' diyerek.. güya aklımı çelecekti giderayak, adi!.
şurda, güzel güzel iple çekerken sonumu, ona ‘dünyanın bi dolu orospu çocuğu zalim sırtlanlarıyla aslanlar gibi gireceğim bi çatışmada alnıma zevkle yiyceem nohut kadar bi kurşuna mı göz diktin, puşt?!. piyasasında kaça ki kilosu?!’ diye sordum, cevap vermedi..
…
lan hayat!. ama galiba haklısın la!. ara ara aklıma da gelmiyo değil hani, ‘bi devrim yapçam lan şurda, içimde, vazgeçcem, şu aklımızın erdiğinden beridir anamızı belleyen karışık kuruşuk düşüncelerden, kaçacam kaçışlardan, karışçam dünyaya anasını satiiim, insan içine, de yaşamak neymiş, görceksin!’ diye!.
de ama, o zaman ben 'ben' olur muyum ki lan; böyle kimseyle bi işi olmaz, bi işe yaramaz, yalnız, yalınçıplak, savunmasız, bibaşına, bu kadar ilkel kalır mıyım, tadım kaçmaz mı ki?!!
Cumartesi
bunları söylemesem...
...şirpençe çıkar sırtımda, kıl dönmesi olur mabad bölgemde.. hem, söölüycez dedik, söz verdik; yemek olmaz!.
“netekim”, generaller de bu ülkede bişekilde 100, 150, 200 daire, 45, 90, 224 dubleks yazlık, 50, 60 gariban arsa, 1, 2 trilyonluk keş para sahibi olabilir.. onlar ‘insan’ deil mi?!. gizli hesapları, daha da bilinmeyen, hesaplarında defterlerinde göremediğimiz ne mal varlıkları olsa ne olur?! n’olmuş yani kum gibi para, bok hesabı arazileri, arsaları varsa, öteki memurlardan normal de bi farkı olmasa da, aynı devlet hazinesinden maaş alan bi komutan da olsa, bi general bi ‘yüksek memur maaşı’yla sıradağlar gibi bi servet yapamaz mı yani?!. nerene, nie batıyo ki adamların zenginlikleri?!. bi general zengün müngün olamaz mı hayatta, bu ülkede?!.zaten de zengin generalin parası züğürt vatandaşın çenesini yorar..
yok, k.evrenin o kadar gizli parası varmış, sahip olduu kaç taşınmazını, komisyon incelemeye alcak diye, kaşla göz arası, acele acele, bi koşu gidip elden çıkarmış, görünmez yerlere taşımış.. yok napçakmış bu yaşta 45 daire yi, 90 yazlığı; birer tane, hadi bilemedin, ikişer tane neyine yetmiyo muymuşmuş?!!. darbe beşlisinin havacı olanı, uçak alım ihalelerinde, lockheed’den aldığı 'komisyon'larla edindiği 3-17 milyar dolara yakın keş parayla, 125 daire, 175 yazlıkla şimdilerde ne yapıyomuş?!. beşlinin karacı paşasının topu topu sadece 224 dairesi, 50-10 dubleks yazlığı, bi kenarda 55-15 milyon dolarlık kefen parası varmış.. varmış da 32 yıldır niye hiç artırmıyomuş, mirasçılarını hiç düşünmez miymiş, giderken kendisi gibi komutan eşine, or yahut korgeneral sıpalarına ne neyimi bırakçakmışmış, yazık değil miymiş; neyle geçinceklermiş?!. denizci paşasının biraz ‘birikmişi’yle, 150-200 lüks daireli bi iki lüks sitesi varken, darbenin candarmacısı, 40’a yakın daire, orda burda üç beş trilyonluk beş on arsa mursa, bankada az biraz, bir iki trilyon uyuklayan uyuz parayla içlerinde niye en garibanıymış?!. yok dünya tarihine mâlolmuş onca yıllık führer, stalin, duçe, ülkelerinin yönetimlerine darbe koyup ebedî cumhur-u general olup, kırk-elli yıl ülkesini yatıra kaldıra, batıra çıkara yöneten, dünyanın gelmiş geçmiş geçmemiş, yeni yetme diktatörleri bile ülkesini bu kadar soyup soğana çevirmemişmiş, kendine bu kadar mal varlığı yapamamışmış?!
yok, k.evrenin o kadar gizli parası varmış, sahip olduu kaç taşınmazını, komisyon incelemeye alcak diye, kaşla göz arası, acele acele, bi koşu gidip elden çıkarmış, görünmez yerlere taşımış.. yok napçakmış bu yaşta 45 daire yi, 90 yazlığı; birer tane, hadi bilemedin, ikişer tane neyine yetmiyo muymuşmuş?!!. darbe beşlisinin havacı olanı, uçak alım ihalelerinde, lockheed’den aldığı 'komisyon'larla edindiği 3-17 milyar dolara yakın keş parayla, 125 daire, 175 yazlıkla şimdilerde ne yapıyomuş?!. beşlinin karacı paşasının topu topu sadece 224 dairesi, 50-10 dubleks yazlığı, bi kenarda 55-15 milyon dolarlık kefen parası varmış.. varmış da 32 yıldır niye hiç artırmıyomuş, mirasçılarını hiç düşünmez miymiş, giderken kendisi gibi komutan eşine, or yahut korgeneral sıpalarına ne neyimi bırakçakmışmış, yazık değil miymiş; neyle geçinceklermiş?!. denizci paşasının biraz ‘birikmişi’yle, 150-200 lüks daireli bi iki lüks sitesi varken, darbenin candarmacısı, 40’a yakın daire, orda burda üç beş trilyonluk beş on arsa mursa, bankada az biraz, bir iki trilyon uyuklayan uyuz parayla içlerinde niye en garibanıymış?!. yok dünya tarihine mâlolmuş onca yıllık führer, stalin, duçe, ülkelerinin yönetimlerine darbe koyup ebedî cumhur-u general olup, kırk-elli yıl ülkesini yatıra kaldıra, batıra çıkara yöneten, dünyanın gelmiş geçmiş geçmemiş, yeni yetme diktatörleri bile ülkesini bu kadar soyup soğana çevirmemişmiş, kendine bu kadar mal varlığı yapamamışmış?!
aslanım! fena sorular bunlar! otur oturduğun yerde, çomak sokma derin kazı şebekesinin çemberine çarkına, taş atma bok çukurlarına!. hem, sen ne acımasız şeysin öyle?!.yardım etçeen, omuz verceen, 'haram-ı hoş olsun!. yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, sırasını beklesin!' diyceen yerde kınım kınım kınıyon, sövüm sövüm sövüyon, şu sırtlan takımının, üstelik üstünden yıllar yıllar da geçmiş, çoktan hesap aşımına uuramış mal mülklerini, 'varlık'larını mevzu ediyon, itin gerisine sokup çıkarıp, milletin gözü önünde rezil rüsva etmeye çalışıyon garibanları!. ayıp yani!. hem, bunca yıldır içleri boştur şimdi bu kimsesiz, yoksul ihtiyarların o zavallı yazlıklarının, dairelerinin, plazalarının.. arsalarının üzerinde de kuru otlar bitmiştir; yokluktan, üstüne sazdan samandan bi kulübecik olsun, yapamamaktan..
elimizde avcumuzda yok ama gönlümüz zengin bizim.. gelselerdi, döşerdik bi güzel; içlerini... giyim giyim giydirirdik; yani, üstlerine başlarına.. doyum doyum doyururduk; tıka tıka, tıka basa, basa basa, boğazlarına kadar.. lafı bile olmaz!.. hani gelseler, “n’apalım, o kadar daire yazlığımız, saraylarımız, köşkümüz var; yaptık yaptırdık ama içini ‘yokluk’tan bi türlü döşetemedik!” deselerdi, ekmek musaf çarpsın ki elimden geleni yapar, bütün imkânlarımı sonuna kadar zorlar, var gücümle bi güzel dayar döşerdim!. nie döşemiim ki?!. feda olsun her şey, vakt-ı zamanında rayından çıkmış demokrasimize çeki düzen veren, 'batmakta' olan ülkemi, vatanımı, canını dişine takıp bin bir emek ‘kurtaran’, ‘büyük kurtarıcı’mız generallerimize.. kurban olsun milyon milyar dolarlar, o kadar mal mülk, millet; ‘koç’larımın yollarına!. hem gelmişler şu yaşa, üç ayakları da çukurda; sokuverelim bi komisyona da öteye aklanıp, ak mak, pir-ü pak gitsin zavallılar!.
elimizde avcumuzda yok ama gönlümüz zengin bizim.. gelselerdi, döşerdik bi güzel; içlerini... giyim giyim giydirirdik; yani, üstlerine başlarına.. doyum doyum doyururduk; tıka tıka, tıka basa, basa basa, boğazlarına kadar.. lafı bile olmaz!.. hani gelseler, “n’apalım, o kadar daire yazlığımız, saraylarımız, köşkümüz var; yaptık yaptırdık ama içini ‘yokluk’tan bi türlü döşetemedik!” deselerdi, ekmek musaf çarpsın ki elimden geleni yapar, bütün imkânlarımı sonuna kadar zorlar, var gücümle bi güzel dayar döşerdim!. nie döşemiim ki?!. feda olsun her şey, vakt-ı zamanında rayından çıkmış demokrasimize çeki düzen veren, 'batmakta' olan ülkemi, vatanımı, canını dişine takıp bin bir emek ‘kurtaran’, ‘büyük kurtarıcı’mız generallerimize.. kurban olsun milyon milyar dolarlar, o kadar mal mülk, millet; ‘koç’larımın yollarına!. hem gelmişler şu yaşa, üç ayakları da çukurda; sokuverelim bi komisyona da öteye aklanıp, ak mak, pir-ü pak gitsin zavallılar!.
Perşembe
benim, sokak bercestelerim..
bütün zamanlar ‘geçmiş’ti, başka zaman bilmezdim..
yoktu bir geleceğim; “…ecek, …acak” konuşacak..
hayatı “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..
..
la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri, kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçak, kaçacak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı-çırpı, toprak-taş, saz-saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde hikâye ederdim..
gönül!. düzenlersek şunu biraz, bu;
“öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak..
sonra, geride kalmış ân kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.
geçmişi öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin ya davulcuya kaçar ya zurnacıya, ya da daha doğmadan zamanının anasından, henüz embriyo hâlinde, oracıkta tarihe gömmüş olursun, diri diri..
hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı, o ‘kuantum fiziği, teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!.çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgâl ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. dünyanın yakın bi gelecekte en büyük sorunu, su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan bi insan kalırsa..
zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..
kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek, elleriyle, bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da tevil götürmez”i bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..
şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının camı kadar açık metropol hayatında, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, makineleşmiş, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!
aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…
aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu sikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.
aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur..sittir çek git lan o zaman şu hayattan; git geber!” dese haklı!.
ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!..aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.
yani, aslında ben bayaa bi tırsıyom, bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. fena sakınıyom, başıma nerden ne gelcek, kim ne getircek die.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından, trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp, gecenin derinliklerinde kaybolup, geçmişin hâtırasına gömülmek için, tıpamı sıkıp, kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..
yoktu bir geleceğim; “…ecek, …acak” konuşacak..
hayatı “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..
..
la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri, kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçak, kaçacak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı-çırpı, toprak-taş, saz-saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde hikâye ederdim..
gönül!. düzenlersek şunu biraz, bu;
“öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak..
sonra, geride kalmış ân kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.
geçmişi öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin ya davulcuya kaçar ya zurnacıya, ya da daha doğmadan zamanının anasından, henüz embriyo hâlinde, oracıkta tarihe gömmüş olursun, diri diri..
hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı, o ‘kuantum fiziği, teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!.çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgâl ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. dünyanın yakın bi gelecekte en büyük sorunu, su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan bi insan kalırsa..
zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..
kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek, elleriyle, bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da tevil götürmez”i bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..
şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının camı kadar açık metropol hayatında, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, makineleşmiş, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!
aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…
aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu sikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.
aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur..sittir çek git lan o zaman şu hayattan; git geber!” dese haklı!.
ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!..aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.
yani, aslında ben bayaa bi tırsıyom, bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. fena sakınıyom, başıma nerden ne gelcek, kim ne getircek die.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından, trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp, gecenin derinliklerinde kaybolup, geçmişin hâtırasına gömülmek için, tıpamı sıkıp, kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
