Pazar

bi eylemin anatomisi; sonuçlar

ve sonuçlar...
bir:
doğal, kendiliğinden, spontane tepkiler sonuçları hesap edilemeyen tepkilerdir.. kontrol edilemeyen tepkilerden doğacak toplu eylemler, özellikle halk hareketleri, süper güçlerin, istihbarat örgütlerinin en çok tırstığı, üzerinde hassaslıkla durduğu, nerde nasıl duracağı, nasıl sonuç vereceğini önceden kestiremedikleri, böylece risk, tedbir, çıkara matuf yönlendirme haritasını çıkaramadıkları için bi taşla yüz beş kuş vuramayıp çıkarları doğrultusunda bi sonuç kotarıp faydalı bir dönüşüm sağlayamadıkları, fevkalade olumsuz niteledikleri, ceza sahası içinde, gözlerinin önünde, dokuz kusurlu hareketin dokuzunun da yapıldığı, çaresiz, bikenarda eli kolu bağlı seyrettikleri eylemlerdir; de lakin konumuz ‘öğrenci eylemleri’ olduğundan, şimdilik bunu bi kenara bırakmalıdır..
iki:
dünyanın tüm istihbarat örgütlerinin gizli demirbaş kayıt defterlerinde, bu türden sert çocuk, öfkeli genç, öğrenci eylemlerinin kayıtlandığı yığınla sayfa vardır.. bu sayfalarda, bir çok eylemin, “plan, ajite, yönlendirme ve kolay gerçekleştirme” oranı itibariyle, istatistik tabelalarında, beklenen faydaları kesin sağlama hususunda sürekli yükselen bir grafik çizdiği bir gerçektir.. zemin, zaman ve duruma göre yönlendirilip de bi sonuç alınamamış, başarısız olunmuş bi girişim sayısı da yok denecek kadar azdır.. vakta ki, nihai hedeflerine ulaşmış olsun ya da olmasınlar, bu derinler için çok da mühim bişey değildir; vurulan kuş sayısı, atılan tek taş sayısının her zaman, yine üstündedir.. kumandalı eylemlerle, zamanının derin şebekelerine bilmeden mükemmelen hizmet etmiş, sonunda işi bitmiş nice samimi angudun ipinin çekilip, bazen asılsız yargı yahut yargısız infaz yoluyla açık açık yahut fail-i meçhul edilerek itlaf ve bertaraf edildiği de, dünya kamuoyu önünde tarih boyu sık rastlanan ve toplumlarca da iyi bilinen bi hakikattir.. oyun başarıyla bitip perde kapandığında bazı oyuncular sahneden tamamen alınır, bazıları gelecekte başka bir oyun için el altında tutulur..
üç:
bi zamanlar yelkenlerine tüm dünyada iyi rüzgârlar alan, marksist-leninist, komünist düzen bi zaman sonra yemeyince takla attırılıp, yumuşattırılıp “sosyalist”leştirilen söylem ve eylem ve o dahi, sonunda halkların hiç orasında burasında olmayınca “sosyal demokrat” gibi hilkat-i garabeti yumuşakçası üzerinde karar kılınıp, zamana zemine en uygun bi 'yumuşak' hâline getirilmek istendiği halde, yine içinde en koyu faşizmden de faşist amiller taşıyor olması, başka düşüncelere sıfır yaşam hakkı tanıması gerçeği önümüzde, günümüzde hâlâ lök gibi durmaktayken, kaldı ki odtü okulumuzdaki bi takım güçlerce ‘hakimlettirilmiş’ gücün, kendinden başkasına hayatta tahammülsüzlüğünden söz etmek?!!. “sosyal demokrat” düşünce bile, farklı düşüncelere, dünya görüşlerine, inanca, aykırı bakış açılarına müsamaha göstermezken, odtüdeki şu hakim güç uygulamaları, geçmişten beri hâlâ bas bas “tam bağımsız, özgür mözgür bi üniversite” iddiasını sürdüren şu güruhun neresine sokulmalıdır?!.ayrıcana, sağın önde gelen isimlerinden kimilerinin, 70’li yıllarda, en cavcavlı dönemlerde odtü okulunda reislik yapmış, yaşamış, sorunsuz okul bitirmiş kişiler olduğu, bugünkü eylemcilerin yakın ataları sayılan zihniyetin 98’li yıllarda 28 şubat, öğrenci kılık-kıyafet katliamlarında, “ikna odalar”ında bi türlü ‘iknâ’ edilmeyen, okulundan eğitiminden, hayatından edilen on binlerce kız çocuğu bi hatırlanırsa, şu ‘özgürlükçü’ biladerlerimin ay ne kadar da demokrat, ne kadar da düşünceye saygılı, ‘iyi çocuklar’ olduğu kolayca anlaşılabilir..
dört:
doğal olarak, her ateşli gencin, eylemcinin gönlünde, en kalabalık seyirci toplama, önünde sahne alma, podyuma çıkma, sahne önünde topladığı gonu gonşu, yandaş yahut dangalak seyirci kamuoyusunun dikkatini, yerinden yayın tv, canlı haberci, projektör, objektif, kamera ve flaşları üzerine çekip orada o ana hazır bulunmayan kitlelerin gönüllerini fethetme, böylece toplumu bilinçlendirme, eylemini toplum katmanlarına yayma, sonunda topyekûn halka mâl etme, devrim yapma ve aradan da kahramanlar gibi çıkma gibi bi aslan yatar.. lakin, halkların nazarında öyle her aslan da aslan değildir işte.. çoğu sütten ağzı yanmış halkın, sonradan, yiycekse eğer, sunulan bütün steril yoğurtları septik düşünceyle üfleyerek yiyişi bundan ötürüdür.. halkın kayıtsız kalması, böylesi şeylere hiç itibar etmemesi, hâtta şeyine bile takmaması karşısında, öyle lafını sözünü bilmeyip, yok “bu halk sürüdür kardeşim!. bunlar bi boktan anlamazlar.. bunlara bi keskin bilinç kazandırmak, aydınlatma sürecimize sokmak olanaksızdır; sallayalım gitsin!” diyerek, topunu tamamını “bidon kafa göbeğini kaşıyan adamlardan oluşmuş, mal, animal bi yığın” diye niteleyip ileri geri, aşağılayıcı laflar edilmemelidir.. halk, sabreder sabreder, vakti gelince de çilesinden çıkıp bulduğu yerde karnınıza çocuğu koyar!.
sonuç itibariyle; halkın şunlara ilgisiz kalması bir kınama sebebi değildir..
beş:
‘öğrenci’ye, bi empati yapmadan duyulan bi sempati, başıboş bırakıldığında ya davulcuya ya zurnacıya kaçacak kız gibidir..evet, elbet; öğrenci genç müsamahası tüm dünyada yaygın bir şeydir.. memleketimde bu sempatinin arkasında, “okumak” olgusuna farkında olmadan, genel olarak atfedilen bi kutsallık yatmaktadır.. lakin, ne şekilde ve ne adına olursa olsun, “müsamahayı bi istismarın sonunda onun kaybına yol açacağı” gerçeği de aklın bi kenarında tutulmalıdır.. hem eylem dediğinin de bi kere bi amacı olmalı, ortaya konduğunda herhangi bi şeye değmelidir.. sonuçta bi sike değmiycek eylemler ta baştan bi ciddiye alınmamalı, bilinçsizlik katsayısı bilinçsizce yükseltip de azdırılmamalıdır.. geçmiş kuşak hareketleri dikkate alındığında şu eylemciler, davaları, iddiaları ve eylemleri sosyalist suya bi tirit bile değildir.. yıl 2013lere gelmiş hâlâ heyecan hız macera, ağızlarına yüzlerine bulaştırdıkları bi rüşt ispatı, bi öykünmecilik, bi nostalji puştluğu?!!. hayret yani!.
altı:
çok nedenden dolayı şurda eylem çok bi ciddiye alınmamalıdır.. doğru ya da yanlış, eksik yahut fazla, kusurlu veya kusursuz her bi şeye hoplayan, faydalı faydasız her bi şeye muhalif, muhalefete de muhalefet bi grubun eylemini hedefine ulaştırma çabası, “yumuşak g” harfinin, alfabeye girdiği tarihten bu yana ne kadar ıkınsa da bi kelimenin başına hayatta gelemeyecek oluşu çabasından farksızdır..
yedi:
kabul edelim ki bi okul idaresi olası bi mevzuu karşısında polis çağırmakla, polis de olaya sert yahut yumuşak fark etmez; bi müdahalede bulunduğunda ve hele ki de bu okullar odtü ve benzeri işgal okulları ise, idare bilinçli bi yanlış yapmakta ve polis de idarenin bu tatlı tezgâhına gelmektedir; yememeli!. bakınız, ciddi ciddi; bi kere bi okulda polisin ne işi vardır?!!. yani, polis zaten o okulda bulunmakla ve eyleme de bi karşı koymakla idarenin, eylemci örgütlerin, arkalarındaki güçlerin sinsi sinsi gülmelerine, ellerini ovuşturmalarına vesile olmuştur..
polisin ateşli gruplara müdahale mantığında ayrıcana da bayaa bi problem vardır.. bilinçsizce yapılan müdahaleler sonucu, menfur neticeler elde etmemek için, eylemci grubu, “hangi devirdeyiz?!!. bırakınız yapsınlar yaa, bırakınız geçsinler kardeşim!” demek suretiyle yaptıklarında yapacaklarında tamamen özgür bırakmak yoluylan, kırkın üstüne çıkmış, havale geçirmeye hazır ateşini bi boka yaramadan kendi kendine düşürttürüp ziyan etme yoluna gitmek, beter bi tahribatın, bazı bitakım iç-dış güçlerce aylarca sürdürülecek çok amaçlı, uzun uzun bıdı bıdıların daha başlamadan önünü kesmek adına, daha mantıklı, daha akıllıca ve manidar bi davranış olacağı kesindir.. şöyle ki yani; babaları dibine kadar tutup, yakıp yıkma, kırma dökme, yok etme arzuları azmış bi topluluğun heyheylerinin daha ayaklanmaya ilk adımı atmadan geçip, heveslerin kursaklarda kalması için, karşısına herhangi bir güç çıkarılmaması lazımdır.. karşısında bi güç bulamamaktan dolayı sıkılan eylemci, eyleminden, bi anlamı kalmayacağı için, kendiliğinden vazgeçer.. daha doğmadan ölen bi eylemin eylemcisi, “ne yapsak da bi ses getirsek lan?!” diye, et kafasını şöyle bi önüne alır, düşünür, gerçekte ne istediklerini aralarında mütalaa edip mantıklı bi karar da alıp, mantıklı eylemlere yönelir.. bu gerçekleşene kadar eylemcilere hiç ellenmeyerek beklemek, böylecene de hani arayıp da bulamadıkları şey olan karşı müdahale yahut karşı şiddet uygulamak, zaten kavgaya kaosa karışıklığa kurt gibi aç bi eylemci sürüsüne tadından yenmez, yanında yatılır aperatifler sunmaktır.. bırak bi sert müdahaleyi, bi yumuşak müdahaleden bile kesinlikle kaçınıp, eylem mahallinden üç beş bin kilometre uzakta durmak, son derece zararsız, sonuçta büyük fayda sağlayacak, bi nevi bi pasif müdahale biçimidir.. yani ki, karşısında karşı koyacak bi güç bulamayan, doğal da olarak bi etme-eyleme, eyleme gitme, meylem yapma gerekçesi kalmayan bi eylem, eylemcinin, eylemci güruh yahut grubun, eylem öncesi havale geçiren o kırka yakın ateşinin kendiliğinden düşüp normale döneceği tarihi, sosyolojik hakikati gözünün önünde durup dururken, üstüne üstüne gidip, ateşe benzin döker, ekmeklerine yağ sürer gibi, üstlerine biber gazı sıkıp, olayları daha da beter körüklemek de neyin nesidir?!.
diyelim ki, bunlar akıl edilemedi, öyle böyle bi halt yenildi, olan oldu; peki ya eylemcileri çıkışta göz altına almak neyin nesi?!. zaten bi müdahale etmekle, hazır ekmeklerine sürülmüş mis gibi bi yağ dururken, ayağa, ondan daha nefis bi muz orta yapmak da ne iş?!!. kimden yanasınız?!.
sekiz:
akıllı olalım!. biber gazı sıkmak hem pahalı bi sistemdir, hem de adamların zaten gazdan şişmiş karınlarını daha da beter şişirmektir, iş değildir!. polisi molisi okul kapısından içeri kesinlikle adım attırtmayıp, çıkışta eylemci ağbilerimizin, ablalarımızın ellerine aranjman çiçek buketleri tutuşturulup, gülsuyu, kolonya, kahve, yanında fıstıklı lokum ikram edilmesi, emin olun çok hoş, acaip şaşırtıcı, sapıttırıcı bi karşı eylem olur.. ne yani, yoksa bu önceden akıl edilmiş bişey olup da, üç beş kilo lokum, beş on bidon kolonya, bi iki şişe gülsuyunun hesabı yüzünden mi vazgeçilip müdahale edilmiştir?!. koskoca bi devlet için üç beş kuruşun bi lafı olur mu?!.
son sonuç olarak, dünyada güç savaşları, uzay parselizasyonu, istikbalin bi göklerde möklerde oluşu, bi uzay muzay davaları pek de bi yerimde de olmayarak;
devlet yetkileri, şu toplantıyı odtü okulunda değil de, bizim mahallenin kaavesinde yapmış olsalardı çok daha iyi olur, en azından, polis molis, kavga patırtı bağırış çağırış gürültü kopmaz, uzaya uydu gönderme olayı perdelenmez, olay, uzaya sanki ‘içi boş bi boru’, ‘bi kağıt parçası’ndan yapılan, kâğıttan bi uçak gönderiliyomuş gibi bi muamele görmez, basında, hakkında, kasıtlı olarak bi haber-maber, bi yorum-morum bulamama gibi durumla karşılaşılmaz, kaave kamu oyu vasıtasıyla diğer kaave kamuoylarında çok daha bi gündem bulur, uzaya gerçek bi uydu gönderildiği rahatça anlaşılır, aynı zamanda da bu kadar kapı cam pencere pervaz, okul, kamu millet malı, devlet hazinesi bi şekilde az da olsa bi zarara uğramaz, ülke ekonomimize ek bi masraf getirmez ve zaten de sürekli, “yetkililer böyle bi gaflette bulunsa da, odtümüze gelse de bi şenlik çıkarsak, bi yerli gibi görünen taşla, uluslar arası beş yüz on beş, bin kuş vursak?!!” üstüne hayal kuran örgüt, öğrenci iç-dış mahfillerin ekmeklerine böyle halis yağlar sürülmesini iştahla ve aport vaziyette bekleyen klasik eylemcilere böyle bi gün doğurulmazdı, ekmek musaf çarpsın ki!. zaten de müdahale, şenlik çıkarmak için eylemcilerin arayıp da bulamadığı bişeydir.. sonunda bi rakip, bi müdahil, bi sebep bulamayan eylemci, yapacak başka bişey de olmadığından, kendi kendine oynamaktan bi süre sonra sıkılıp bıkacak, kırıp dökme yakma, işgal işlerine kendiliğinden bi son verecek olma kesin gerçeği göz önünde tutulmalıdır..zaten de, iki cismin bi sürtüşme, sürtme, sürtünme, sürüşme, sürtüştürülmesinden, hele ki cisimlerden biri hidrogen kadar yanıcı, öteki oksijen gibi yakıcı özelliğe sahipse, bu muhavereden çok yüksek, kuvvetli ısılar doğacağı sadece odtü fizik bölümüsü öğrencilerinin değil, herkeslerin malumu olduğu, basit bi fizik kanunudur..
öğrencinin yapılan bi etkinlikten, hazır bulunan etkinlik kişilerinden hiç hoşnut olmamak, protesto gibi doğal bi hakkı vardır.. lakin engellemek için şiddet kullanma yoluyla, etkinliği de kişilerini de, davetlilerini de, sahibi ve hakimi olduğunu düşündüğü okul mekân bina ve ortamdan uzaklaştırmaya çalışma düşüncesi sakattır..
bi etkinliği şiddet kullanarak bertaraf etme yerine, tüm dünyada çok tehditkâr bi davranış olarak algılanan, işaret parmağını karşı olduğu hazirûn topluluğa karşı tutup hızlı hızlı sallama, orta parmak gösterme, protokole kıç dönme, hâtta tumanı donu indirip geri dörtlüyü fora etme, çoğu durumda son derece etkili bir eylem türüdür.. özellikle yabancı ülkelerde çok yaygın olan bu tür eylemlerin bi sonuç alma grafikleri, istatistikleri bunu gösteriyor.. kendini “çatık kaş, gergin yüz, asabi bakış, sert çocuk”la ifade etmenin, biyeri, yerleri yakmak, yıkmak, harabeye çevirmek yerine ortaya konulacak bu tür soft eylemler, ötekinden çok daha etkili, getireceği getiriden çok daha getirisi olan, çok daha bi sonuç alıcı eylemlerdir..

Cumartesi

Cuma

bir eylemin anatomisi-ıı; cevaplar

bütün toptancı yargıların çürük ve tehlikeli olduğunu bi kez daha tekrar ederek;
uçuk ve abuk sorulara, kaçık ve subuk cevaplar:

bir: bu eylemin gerçek amacı aşşaa yukarı bellidir ve öyle masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem filan da değildir.. geçmiş bitakım bazı belirgin eylemlere ve alınan neticelerine, gelinen noktalarına bakılarak, hakkında daha çok şeyler de söylenebilir de, uzatmayalım!.
iki: eylemcilerin eylemi, tüm okul öğrencilerinin istek ve arzularıyla gerçekleştirilmiş orijinal bi eylem olmayıp, marjinalin de marjinali, kendi yarıçapında bile olmayan, ucuz bi eylemdir..
üç: veriler, yani ki odtü okulunda son genel nüfus sayımı sonuçları, toplam 24 bine yakın bi öğrencinin varlığından söz etmektedir.. eylemcilerin sayısı ise, en kaba en zorlama hesapla bin kadar olup, bu iki sayı oranlandığında ortaya, ortalama ve yaklaşık 1 bölü 24 gibi garip bişey çıkmaktadır; ki burdan biz, "ne idüğü belirsiz 1 şahsın, 24’ kişi adına, danışmadan, bilişmeden, hariçten karar verdiği" sonucuna kolaylıkla gidebilir, hâttâ da “bu, bal gibi de faşizmdir!” diyebiliriz..
dokuz: eylemci sayısının öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu kafadan ofsayttır..
‘küsurat’, ama işte bişekilde güç sahibi edilmiş, totaliter yaklaşık bin kişilik grubun tüm okula hakim olması, kafasına göre takılması, dilediğini yapması, iki üç beş gün bi iki amfi, yemekhane, okul işgal etmesi, okulun geri kalan, bi an evvel okulu bitirip hayata atılma arzusundaki 23 bin öğrencisini derslerinden üç beş gün bi alıkoyuyo filan olması, bu konularda bayaa bi tecrübeli bi okullarımız yöneticileri için çok da bi problem değildir..
on bir: eylemci nüfusun kaçının ve ille de odtü öğrencisi olduğu, aralarında başka okullardan ithal ‘öğrenci’ sayısı, hiç bi okulda bi öğrenci-möğrenci olmayanların, ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların miktarı hiç bilinmemekle birlikte, bu sorunun cevabı istihbarî, istatistikî bi bilgi içerdiğinden, soruyu ancak bi emniyet yetkilileri cevaplayabilir..
on iki: eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde, hangi karargâhta, ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya değildir.. niye olsundur ki?! evvelce söylediğimiz gibi; sorudur, akla gelir, ne sorsa yeridir.. sanki şurda, şu eylemin şu anatomisine boşuna mı bakılmaktadır?!.bu yüzden, odtü okulumuzun bu günlerde tamamen dışısından yönetilen bi iç kale olduğunu söylemek pek saçma, acaip de yanlış bi önerme olmaz.. sakın ola ki, şurda “olmaz!” denilmekle sorunun geçiştirildiği, kestirip atıldığı sanılmasın; ilerleyen cevaplarda ve bi başka sayfaya kalmış “sonuçlar” kısmında buna, fazla detaya da inmeden, şöyle bi kuşbakışı bakılacaktır..
yedi: odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış olduğu kesin olarak bilinmemektedir..bunun sebebi, epeydir alınan duyumlara göre, öğrenciler şu eylemcilerin temsil ettiği güçten fena tırsmaktadır.. bırakın açıktan bi yaşama şansını, ima yolu ile dahî, aykırı, farklı bi görüş dile mile getirmeye kalkmak can ve mal güvenliği tehlikesi açısından büyük risk taşıdığından, sıkı maça isteyen bişeydir.. yani ki, odtü okulunda hâl-i hazırda hakim, mevcuttan başka bi görüşün yaşama şansı sıfırın altında da değil, resmen ve cebren ve hile de ile; sıfırın ta kendidir..
on dört: eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri anlamaya çalışmak, odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmak pek bişey değiştirmeyecektir; çünkü gidişat, tıpkı gelişat gibi, aynı tas aynı hamamın uzun bi süre daha süreceği görüntüsü vermektedir..
beş: hayır!. bitakım uçuk sorular sormak ve bu sorulara kendince bi cevaplar aramaya kalkışmak niye yavşamış ‘bi komplo ve teorisi’ olsundur ki?!. dünyanın, hakim süpergüç ülkelerinin, çıkarları doğrultusunda, işgale uygun coğrafyalarda uluslararası derin kazı şebeke çalışmaları yapabilmesi için, istihbarat örgütleri gizli komutasında, zeminleri yumuşatıp, muvafık, son derece mümbit sahalar hâle getirici sivil öncülere, stk görünüşlü oluşumlara ihtiyacı vardır.. ilk planda istihbarat örgütleriyle inorganik, bi alâkası yok gibi görünen çoğu eylem, aslında en diplerde dibine kadar organiktir.. hemen yakın zamanlarda Kafkas coğrafyasında ‘bi turuncu devrim’ adı altında ve daha da dünyanın bi çok, eşkale ve işgale uygun yerinde, “halkını diktatörlerinden kurtarıp, ülkelerine barış huzur, özgürlük getirme” gibi, yahut farklı isimlerle sahneye konulan tezgâhların perde arkasında beyazsaray destekli, cia, sionazimosad oluşumlu bi vakf-ı soros’un, yahut benzer oluşturumların çıkması, “a,a!. ne enteresan bi tesadüf?!!” değildir..
dört. bu bi grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık destekleri, yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına, sürekli gündemde tutma çabaları çok anlama gelmektedir, çook!.
on: eyleme hiçbi şekilde bi müdahale bizce hayatta şart değildir.. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylem, kuru nefesle şişirilmiş balon gibi daha şişip patlamadan kendi kendine sönecektir.. denemesi de bedavadır..yani, hiç bi müdahale edilmeyen bi eylem bi gıdım yol almaz, öksürük sesi kadar bile bi ses getirmez, tek desibellik bi gürültü çıkaramaz.. müdahale edilmeyen bi eylemin ‘bi eylem’ arzetme özelliği gramajı sıfırdan da sıfırdır..
on dört: 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran, önce paris okullarında uç verip çoğu dünya ülkelerinin okullarına virüs gibi yayılan hippilik akımının öncülüğünde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, aynı yıllarda ülkemiz gençleri ve okullarında çok ama çok farklı bi şekilde mahreç bulmuş, coğrafyası karakteri itibariyle söylemleri tamamen farklı bi devrimci ruh oluşturmuş, ülkemizdeki öğrenci hareketleri düzene tamamen bi başkaldırı şeklini almıştır..
on üç: bugün, bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, o bi zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen alkol, uyuşturucu, seksin odtü okulumuzda bugün yeri ve öneminin bazı ‘öğrenciler’i arasında bayaa bi iyi olduğu, bunlarla arası pek iyi olmayan öğrencilerce çoğu zaman, korku yüzünden fısıltıyla, bazen de yüksek sesle ifade edilmektedir.. kimin ne yiyip ne içtiği, kimle ne yaptığı bizi hiç mi hiç ilgilendirmediğinden, alkol, uyuşturucu kullanımı yaygınlığını, tüketim miktarını sorgulama, günlük serbest seks paritesi, skalasını inceleme gibi bi gerzekliğe hiç mi hiç bi gerek yoktur.. zaten baştan böyle bir soru zevzeklikten başka bişey değildir..
yirmi bir: “eylem dediğin orijinal, kendiliğinden ve masum olmalıdır” diye yukarlarda biyerlerde, taa en başta demiştik.. bugünkü eylemlerin usta-çırak ilişkisi kapsamında değerlendirilebilmesi de mümkün değildir..hani ortada kabullendikleri bi 'usta' olsa, çırak diycem bunlara.. ama yok!. hani geçtik ustalıktan çıraklıktan, bari öykünme yoluyla birebir taklit eylemler olsa, ona da razıyız da, değil işte!.
dolayısıyle, bugünkü eylemci güruhun sakat düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun seviyeli düşünce ve bir duruşu olan karakteri arasındaki mesafe yerin yedi kat dibiyle, göğün altı katı arasındaki mesafe kadardır.. bu durumda, eylemcilere bugün iyi birer nostalji puştu demek, o 68 devrimci direniş ruhuna, eleştirilcek bi çok yanı olmasına rağmen, bıraktığı onurlu mirasa büyük hakaret sayılır..
on dokuz:  odtü okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasında 300. sıralarda, adını bayaa bi duyuran bi okuldur ve bunda da eylemci güruhun payı “on milyarda sıfır” bile değildir..
yirmi sekiz: "kardeş!. ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!" diye sormak ne kadar da komiktir!. ne olcaktır; zıkkımın kökü olcaktır..
en fazla şu olcaktır;
bu eylemci yavrularımızın büyük bi kısmı, çok da geçmeden, büyük ihtimalle zaten de kendiliklerinden, yakın ufukta belirmesi yakın bi “gelecek-mülecek, hayat, evlilik, çol-çocuk, geçim-müçüm-seçim” derdi şeye dayanınca sadık birer liberal birey, sıkı kapitalist adamlar olacaklarından, şimdiden “n’olcak bunların hâli?!” modeli bi endişeye tek bi mahal vermek yersizdir.. zaten de reel kapitalist sistem ile ütopik sosyalist sistemin, en tabandakiler esas alındığında aralarındaki fark yalnızca, mideye gidecek malzemelerin türü ilen alakalıysa, boğaz tokluğu ilen alkol tokluğuna talim etmek arasında gıdım bi fark yoktur..

Perşembe

bir eylemin anatomisi-ı

-anlamadan, dinlemeden, “urun, asın kesin, komayın; yok edin, yaşatmayın!”madan, çemkirmeden, höykürmeden, şavullamadan, cırlamadan, hırlamadan, şarlamadan;
‘odtü’ ve ‘bi eylemin anatomisi’
..
sorudur, kabında durduğu gibi durmaz, akla gelir, sorar; ne gelse, ne dese, ne sorsa yeridir..
mantıklı, mantıksız; akla gelen;
sorular:
1- bu eylemin gerçek amacı nedir?!. masum isteklerden doğan, kendiliğinden, samimi bi eylem midir?!
6- eylemcilerin eylemi, odtü toplam öğrenci nufüsüsünün tamamısısının görüşüne başvurup oy tulumu çıkan bi kararla da tüm odtü okulu adına gerçekleştirdikleri bi eylem midir?!
8- eylemci nüfusun toplam odtü nüfusuna oranı nedir?!. eylemciler, toplam odtü nüfusunun kaçta kaçıdır ve eylemci nüfusun kaçta kaçı öğrencidir ve ille de odtü öğrencisidir, eylemci sayısının okul öğrenci toplam sayısı karşısında çizdiği kompozisyonun pozisyonu nedir?!
9- eylemciler arasında başka okullardan ithal kaç ‘öğrenci’ vardır?!. yahut da başka okulların öğrencisi olmayıp, yani hiç öğrenci-möğrenci olmayıp ama da işte, bişekilde eylem mahallinde bulunanların sayısı nedir; şurda böyle bi soruyu sormanın bir gereği var mıdır, varsa da bu ne kadar mühim bişeydir?!
2- eyleme karar vericilerin kim ve ne olduğunu, eylemleri nerde ne zaman, nasıl, ne için planlandığını sorgulamak bi paranoya mıdır?!
3- eylemde odtü okulundan olmayan öğrenci, hiç öğrenci olmayanların bi plan karar ve uygulama, zayıf ya da kuvvetli bi ihtimali göz önünde tutulursa;
burda odtü'nün oldum olası dışısından yönetilen bi iç kale olup olmadığını sormak, uçuk ve afakî bi bakış açısıyla, fena sallama bir soru olur mu?!
7- odtü okulunda öğrenciler arasında farklı kaç fikir, görüş, inanç, davranış vardır?!. bu farklı düşüncelerin, bitakım bazı bayaa bi destekli mevcut hakim görüş(türülüş) karşısında, yahut dışında yaşama şansları yüzde kaç sıfırdır?!.
14- 60'lı yıllarda avrupayı, amerikayı kasıp kavuran hippilik akımının öncülüğünde, paris üniversitesinde, öğrencilerin yurtlarda kız-erkek aynı odada kalma taleplerinden doğan öğrenci hareketleri, ülkemiz üniversitelerine nasıl yansımış, ne gibi bi etkisi olmuş, ne tür değişime uğrayıp bi kulvar değiştirmiştir?!
13- bayaa bi özgürlükler üniversitesi olan okulumuzda abd ürünü cola, mak danılt türü şeyler şiddetli protesto görürken, bir zamanlar hippilik akımıyla özdeşleşen, alkol ve uyuşturucunun odtü okulumuzda bugün yeri ve önemi nedir, öğrenci nüfus geneline göre kullanım oranı, tüketim miktarı hangi diyarlardadır, amerika avrupa okulları ölçü alındığında günlük serbest seks paritesi ne durumdadır?!.
15- eylemde olup bitirilmeye çalışılanları, oldubittiye getirilenleri, oldurup da bitirilmeyenleri iyi anlamak için odtü tarihinin olaylarının perde gerisine şöyle bi bakmalı mıdır?!.
5- normal bi mantığı olmayan eylemlerin arkasında bi hinoğlu hinlik aramak, çiğnene çiğnene çürümüş, pazarda tahta tezgâhta, güneşin alnında yavşamış, üçüncü sınıf don lastiği misali ‘bi komplo ve teorisi’ sakızını çiğneme teklifi midir?!
4- bu bir grup eylemci, kendi işini zaten kendileri aslanlar gibi hallederlerken, bazı hocaların, bikısım medyanın, bitakım politikacının, içerden yahut dışardan kıytırık desteklerine ne gerek vardır ve yapılan rüzgâra ek üfleme, verilen şu ilave gaz, görüntü hacmini büyütme amaçlı şu hariçten şişirme, kıç kadar yerde kopartılan şu devasa fırtına ne anlama gelmektedir?!
10- eyleme şöyle veya böyle bi müdahale şart mıdır?!. müdahale edilmeyen, kendi hâline bırakılan bi eylemin sonunda alabileceği şekil ve sonuçlar nelerdir?!
18- müdahale edilmeyen bi eylemin ses getiriciliği, gürültü çıkarıcılığı kaç desibeldir, müdahale edilmemiş olsa, şu eylemin, eylemci güruh açısından gerçekte ‘bi eylem’ arzetme özelliği kaç gramdır?!
21- eylemci grubun düşünce ve karakterleri ile 68 ruhunun düşünce ve karakteri arasındaki mesafe kaç uzay yolu, kaç milyar ışık yılıdır?!. eğer aradaki sonsuz mesafe yok sayılabilirse, eylemciler birer nostalji puştu sayılır mı?!
19- okulumuz, dünyanın ilk beş yüz üniversitesi arasına girip esamesini okutan bi okul mudur?!.
son olarak;
37- "kardeş!.ne olacak bu eylemci 'yavru'larımızın hali?!"dir?!!.

geçmiş..

sevgili, yüksek generalim!. siz ne renk işerdiniz?!.
biz, kırmızı ve kanlı!.
..
‘erken’dik, saf salak, silme malak bi ilk gençlikte, bi heyecan, bi körpe umut?!!.. aldanmaya müsaittik.. göz alıp, göz boyayan sihrine kapılıvermiştik çarpık ideolojilerin..
yüksek yüksek idealler koymuştu önümüze.. kendinden geçiren, büyülü bir yemekti.. bizi çıkarlarına itirazsız hizmete her an amade, robot köleler hâline getirdi..
her şey dünyayı global, yusyuvarlak tostoparlak bi köy edip, güzel güzel en tepeden yönetmek içinmiş..
geç de olsa uyanmış ve uyanmakla da, meğer çok önceden, tek kanal sabitledikleri alıcılarımın ayarlarıyla bilmeden oynamış, kulaklarına fena kar suyu kaçırmışım.. görüntümü kaybedince çok bozulmuş, fellik fellik aramaya başlamışlar.. oysa, tarihin hiç bi döneminde arabalarının hiç yolda kalmayacağından çok emin şu intertekerleklerlerin tekerlerine bi çomak sokacak adam ben değildim.. kaçmayı yediremesem de ilkel gururuma, bi kaçıp kurtuliim diye işte o zaman düşündüm.. eline sağ geçersem oyar alimallah dedim, kırdım ipimi, kopardım zincirlerini, ver elini biraz özgürlük; kaçtım..

bırakmadı peşimi itoğlusu, yakalayıp bi köşeye sıkıştırıp fena öpmek için ter terlediğim, kan işediğim yere kadar kovaladı..
sonunda, saklandığım yerde buldu.. bi çakı bile yoktu üstümde..
köşe kapmaca oynadık bisüre, sonra körebe..ben kör oldum, o ebe; fena dokuz dootturdu.. yine de o vaziyette bile zevkten dört köşe olup gözlerimden yaş geldiğini görünce skrotum suratlı ameliyatçılarım, bu sefer canım gerçekten yansın diye, özel Filistin askımda önce bi güzel gerdiler, sonra aşağıda aşağılık bi işe soyunup, kutsal mahrem bildiğim cevizlerimle fena oynadılar, doyana kadar.. sonra da verdiler cobu, ceryanı..
süjeydim ya ‘şefkatli’ kollarında.. o ara elim kolum doğal olarak bağlı olduğu için sadece yüzlerine işeyebildim.. o an farkettim, öyle bi durumda bile karşılık vercek gizli bi silahımın olduğunu..
kendisini bu vesileyle tanımıştım.. oysa doğduğumdan beri birlikte yaşıyomuşuz, onca yıl üstümde taşıyomuşum da haberim yokmuş.. kendini gizleyip gözüme hiç gözükmemesinden değil, şunca zaman geçmiş, fark etmeyişim.. hani görüp de ciddiye almamışlığım gibi bi durum da hiç olmadı.. bakarkörlüğüm bilmezlikten, hani hayatla kavgada oyalanmaktandı.. hani vaktinde farkedip de zavallıya bi gün olsun bi gün ışığına çıkarmamışlığım, bi gün yüzü göstermemişliğim, bi göze göstermemişliğim bu yüzdendi..
garibanı hayatım boyu, varlığını hissettirebileceği bi ortamlardan uzak yaşatmışım.. zaten de ben o tür ortamlardan uzak yaşayandım, kaldı ki o!. hem kavgada, kavgadan başka ne düşünebilir ki insan?!
..
geçen geçmişti; de lakin, ihtiyaçtan hasıl bir kâr olmasa da, zarardan kârdı bu, hem de büyük kâr!. şu ince ameliyatlarda gösterdiği o büyük cesaret, şu muhteşem eylemi sırasında şu tanışmışlık?!!. namerdim çok sevinmiştim!. lakin bi yandan da çok içerlemiştim kendime, kendisiyle bu şartlar altında da olsa bi müşerref olmuş oluşuma..
hiç fark edilmemekten bakımsızlıktan ölmek üzere, zavallı gariban solucanımın ince ameliyat sırasında bütün elinden gelen buydu demek, yüzlerine işemek.. o, o an için elinden geleni cansiperane ortaya koyuyordu.. zor şartlar altında, diktaya resmen korkusuz bi dikilişti bu.. nasıl da gözüme girdi o an..o artık yiğit kahramanımdı benim..
aslanımın üreik asidi gözlerini yakınca daha da fena çıldırdılar, bi daa tek bi iş göremez hâle getirinceye, yüzde yüz kötürüme bağlayıncaya kadar dövdüler zavallıyı..

salaklar!. sonra, başka bi silahımın olup olmadığını kontrol için zaten hıyar soyar gibi soydukları çırçıplak bi adamın, zanlarınca o an için tek muhtemel mühimmat zula yeri gerimi kalın coplarıyla yoklayıp dibine kadar karıştırdılar, delici kesici alet, ateşli ateşsiz silah aradılar.. bulamayınca da, ne kadar da ‘yav almiim ben, sağ olun!’ desem de hırslarından kola, fanta şişesi ikrâmında bulundular, zorla.. oysa ben, güzelim ince belli cam bardakta, gözünü sevdiğim çay seviyordum.. o an canım ölümüne çekse de istemedim ama.. ‘vay!, bide çay ha?!. yanında da sigara?!!. yok yaa?!!. anan güzel mi senin!. beş on yıldızlı bi otelde, kral dairesinde, felekten de bi gece ister misin?!’ diyceklerini biliyordum..

çay-sigara benim zaafım, sevda derecesinde bağımlılığım..bi bardak ikram etseler hani kendiliklerinden, yanında da bi dal bi cıgara, bu kadar zahmetlerine bi gerek kalmaz, kendiliğimden çözülür, hem kesin netice de almış olurlardı böylece, kolayca..

ii ki bilmiyolardı..bi çay bi sigaraya çözülecek iradeyle ben n’apardım lan?!. yaşamak denirse buna, bu utançla nasıl yaşardım?!.

Salı

hayat üstüme üstüme geliyordu...

... üstüme almıyor, aldırmıyor, alınmıyordum hiç!. ilk gençliğimin üstünden o kadar da asır geçtiği halde, sanki bi gölgemmiş gibi, kaç zamandır kıçımdan ayrılmıyodu, 'bi yaşayamadın gittin beni be!. ne kabiliyetsizsin?!!' diyerek.. güya aklımı çelecekti giderayak, adi!.
şurda, güzel güzel iple çekerken sonumu, ona ‘dünyanın bi dolu orospu çocuğu zalim sırtlanlarıyla aslanlar gibi gireceğim bi çatışmada alnıma zevkle yiyceem nohut kadar bi kurşuna mı göz diktin, puşt?!. piyasasında kaça ki kilosu?!’ diye sordum, cevap vermedi..
lan hayat!. ama galiba haklısın la!. ara ara aklıma da gelmiyo değil hani, ‘bi devrim yapçam lan şurda, içimde, vazgeçcem, şu aklımızın erdiğinden beridir anamızı belleyen karışık kuruşuk düşüncelerden, kaçacam kaçışlardan, karışçam dünyaya anasını satiiim, insan içine, de yaşamak neymiş, görceksin!’ diye!.
de ama, o zaman ben 'ben' olur muyum ki lan; böyle kimseyle bi işi olmaz, bi işe yaramaz, yalnız, yalınçıplak, savunmasız, bibaşına, bu kadar ilkel kalır mıyım, tadım kaçmaz mı ki?!!

Cumartesi

bunları söylemesem...

...şirpençe çıkar sırtımda, kıl dönmesi olur mabad bölgemde.. hem, söölüycez dedik, söz verdik; yemek olmaz!.

“netekim”, generaller de bu ülkede bişekilde 100, 150, 200 daire, 45, 90, 224 dubleks yazlık, 50, 60 gariban arsa, 1, 2 trilyonluk keş para sahibi olabilir.. onlar ‘insan’ deil mi?!. gizli hesapları, daha da bilinmeyen, hesaplarında defterlerinde göremediğimiz ne mal varlıkları olsa ne olur?! n’olmuş yani kum gibi para, bok hesabı arazileri, arsaları varsa, öteki memurlardan normal de bi farkı olmasa da, aynı devlet hazinesinden maaş alan bi komutan da olsa, bi general bi ‘yüksek memur maaşı’yla sıradağlar gibi bi servet yapamaz mı yani?!. nerene, nie batıyo ki adamların zenginlikleri?!. bi general zengün müngün olamaz mı hayatta, bu ülkede?!.zaten de zengin generalin parası züğürt vatandaşın çenesini yorar..
yok, k.evrenin o kadar gizli parası varmış, sahip olduu kaç taşınmazını, komisyon incelemeye alcak diye, kaşla göz arası, acele acele, bi koşu gidip elden çıkarmış, görünmez yerlere taşımış.. yok napçakmış bu yaşta 45 daire yi, 90 yazlığı; birer tane, hadi bilemedin, ikişer tane neyine yetmiyo muymuşmuş?!!. darbe beşlisinin havacı olanı, uçak alım ihalelerinde, lockheed’den aldığı 'komisyon'larla edindiği 3-17 milyar dolara yakın keş parayla, 125 daire, 175 yazlıkla şimdilerde ne yapıyomuş?!. beşlinin karacı paşasının topu topu sadece 224 dairesi, 50-10 dubleks yazlığı, bi kenarda 55-15 milyon dolarlık kefen parası varmış.. varmış da 32 yıldır niye hiç artırmıyomuş, mirasçılarını hiç düşünmez miymiş, giderken kendisi gibi komutan eşine, or yahut korgeneral sıpalarına ne neyimi bırakçakmışmış, yazık değil miymiş; neyle geçinceklermiş?!. denizci paşasının biraz ‘birikmişi’yle, 150-200 lüks daireli bi iki lüks sitesi varken, darbenin candarmacısı, 40’a yakın daire, orda burda üç beş trilyonluk beş on arsa mursa, bankada az biraz, bir iki trilyon uyuklayan uyuz parayla içlerinde niye en garibanıymış?!. yok dünya tarihine mâlolmuş onca yıllık führer, stalin, duçe, ülkelerinin yönetimlerine darbe koyup ebedî cumhur-u general olup, kırk-elli yıl ülkesini yatıra kaldıra, batıra çıkara yöneten, dünyanın gelmiş geçmiş geçmemiş, yeni yetme diktatörleri bile ülkesini bu kadar soyup soğana çevirmemişmiş, kendine bu kadar mal varlığı yapamamışmış?!

aslanım! fena sorular bunlar! otur oturduğun yerde, çomak sokma derin kazı şebekesinin çemberine çarkına, taş atma bok çukurlarına!. hem, sen ne acımasız şeysin öyle?!.yardım etçeen, omuz verceen, 'haram-ı hoş olsun!. yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, sırasını beklesin!' diyceen yerde kınım kınım kınıyon, sövüm sövüm sövüyon, şu sırtlan takımının, üstelik üstünden yıllar yıllar da geçmiş, çoktan hesap aşımına uuramış mal mülklerini, 'varlık'larını mevzu ediyon, itin gerisine sokup çıkarıp, milletin gözü önünde rezil rüsva etmeye çalışıyon garibanları!. ayıp yani!. hem, bunca yıldır içleri boştur şimdi bu kimsesiz, yoksul ihtiyarların o zavallı yazlıklarının, dairelerinin, plazalarının.. arsalarının üzerinde de kuru otlar bitmiştir; yokluktan, üstüne sazdan samandan bi kulübecik olsun, yapamamaktan..
elimizde avcumuzda yok ama gönlümüz zengin bizim.. gelselerdi, döşerdik bi güzel; içlerini... giyim giyim giydirirdik; yani, üstlerine başlarına.. doyum doyum doyururduk; tıka tıka, tıka basa, basa basa, boğazlarına kadar.. lafı bile olmaz!.. hani gelseler, “n’apalım, o kadar daire yazlığımız, saraylarımız, köşkümüz var; yaptık yaptırdık ama içini ‘yokluk’tan bi türlü döşetemedik!” deselerdi, ekmek musaf çarpsın ki elimden geleni yapar, bütün imkânlarımı sonuna kadar zorlar, var gücümle bi güzel dayar döşerdim!. nie döşemiim ki?!. feda olsun her şey, vakt-ı zamanında rayından çıkmış demokrasimize çeki düzen veren, 'batmakta' olan ülkemi, vatanımı, canını dişine takıp bin bir emek ‘kurtaran’, ‘büyük kurtarıcı’mız generallerimize.. kurban olsun milyon milyar dolarlar, o kadar mal mülk, millet; ‘koç’larımın yollarına!. hem gelmişler şu yaşa, üç ayakları da çukurda; sokuverelim bi komisyona da öteye aklanıp, ak mak, pir-ü pak gitsin zavallılar!.

Perşembe

benim, sokak bercestelerim..

bütün zamanlar ‘geçmiş’ti, başka zaman bilmezdim..
yoktu bir geleceğim; “…ecek, …acak” konuşacak..
hayatı “di’li geçmiş”e bağlayışım bu yüzden..
..
la gönül!. ben diyom ki, senin yerinde olsam, bööle duygusal mod, aşk meşk, şimdiki zaman kipiyle, yok “ölüyom, bitiyom” vaziyetlerine düşürmezdim kendimi.. en romantik fiilleri, balta girmemiş, insan görmemiş ormanların ormantik fillerine bırakır, ölmemek için direnen, bi deri bi kemik umutları, soyu tükenmiş artık fosil olmuş mamutlara havale eder, içimde göğünü yitirmiş kör albatros gibi acı çığlıklar atarak dönüp duran kimsesiz sahipsiz sesleri, kırık kemanımın en alt telinin en dip sesine çeker, kaçak, kaçacak hüzzam seslerin perdelerini kapatır, sonu gelmez arzuları, her şeye rağmen kendine bi gelecek bekleyen, yeni yeni filizlenen beklentileri sulamayı bırakır, daha yaprak açmadan bahar başında soldurur, hiç gerçekleşmeyeceği, gelmeyecek zamanlara gömer, üstünü de çalı-çırpı, toprak-taş, saz-saman, gün ay, yıl, asır; bigüzel örter, hayatın yaşanır dedikleri neyi varsa ilgilisine, meraklısına terk eder, sonra oturur, sahilde, bibaşına, taşlar üzerine, şu ‘hayali cihan değen’ geçmiş zamanın dibine, ucuz şarapla geçmişini yudumlayan berduş misali vurur ve ne varsa birikmiş, geçmiş adına, di’li geçmiş zaman kipinde hikâye ederdim..

gönül!. düzenlersek şunu biraz, bu;
“öldüm bittim, eridim, kül oldum tarzı, üstümüze sanki doğal derimiz gibi yapışmış şu çulumsu çapıdımsı arabesk şeylerden kurtulmak, dolayısıyla bi türlü çıkamadığımız şu ağlamaklı moddan çıkıp, şu modun modasını tüm zamanlarda geçirtmek için, şu edilgen kültürümüzün bi yerine önce ince bi cızık atarak başlasak bi yerden, sonra hani, zedelemeden, bi yırtık kesik açmadan, tam tulum çıkarır gibi soysak üzerimizden, fıtratımıza soyunsak bigüzel, bi çırılçıplak bıraksak benliğimizi de, bi görsek en yalın, saydam saf hâliyle; hani böylecene de içine işletip vaktin soğuğunu, hayallerimizi önce iliklerine kadar buz kestirerek zamanda dondursak da, geleceği hatırlatacak tek bişe bırakmasak..
sonra, geride kalmış ân kırıntılarını, anı kırıklarını yığsak üst üste, üstüne benzin döküp yaksak, bi güzel ısınsak da, geçmişin geçmişine yanmaktan daha reel ve faideli, gelecek zırıldamalarına geçsek hayatın?!” anlamına gelse de bi bakıma, ama öyle değil işte!.

geçmişi öylece, yüzüstü, bibaşına bırakırsan, ‘gelecek’ dediğin ya davulcuya kaçar ya zurnacıya, ya da daha doğmadan zamanının anasından, henüz embriyo hâlinde, oracıkta tarihe gömmüş olursun, diri diri..
hem gelecek dediğin, öyle dünya meseleleri arasında artık on numara bi yeri olan, insanlığın geleceği ilen alakalı, o ‘kuantum fiziği, teorisi eksik kalsa hayatımızda, insanlığının dibini bulmak üzere olan insanın dibinde ne gibi bi endikasyonlara sebebiyet verirdi lan acabaa?!’ konulu, yüksek ağız konuşmacıların, ‘a, azizim!.çok mühim bi konu!. ilgi duymayanın, gündemine almayanın, baş konu etmeyenin hayat damarlarından biri değil, tamamı kopmuş gibidir!’ tarzı güzellemeleriyle dolu, bol bilimsel sallamalı sempozyumlarına filan ilgi de duymak değil yani!. çünkü bu, gelmiş geçmiş en kutsal ineğimiz ‘bilim’imizin tapınıcısı bilimselcilerimizin, insanlık için tek bi endişe taşımadan, raatlıktan kuyruklarıyla oynama eylemidir.. bu yüzden, bi dönsek diyorum ben, kendime kendimize de, geçmişte ve gelecekte gerçek ve asıl meseleye de, dünyanın geçmişte fena baş belası şeyleri arasında en ön sırada, bi numara sıraya sahip, şu ‘buğday bitisi, süne zararlısı ile mücadele’ meselesine yeniden bi el atsak.. çünkü, dünyanın geleceğini tehdit eden şey, ne nükleer savaş tehlikesi, ne santraller, atmosfere salınan biyolojik, kimyasal gazlar, zehirli atıklar sebebiyle ozon tabakasının delim delim delinmesi, ne küresel ısınma, ne petrol ve yeni enerjiler için kan dökme, gariban ülkeleri işgâl ve halklarını topyekun kıyım katliam sorunudur.. dünyanın yakın bi gelecekte en büyük sorunu, su ve ekmek sorunudur; tabi ki geriye, o coğrafyalarda yaşayan bi insan kalırsa..
zaten de, öteden beri, mevcut bi “korunumu ve sakınımı kanunu” vardır enerjinin, yeni bi korumaya ihtiyacı yoktur..
kanun kanundur neticede.. işte bu nedenledir ki, birileri kalkıp, şu bilimsel mevcut meşhur kanundan esinlenip, hani insanoğlunun his dünyasına bi katkı olsun diye, iyi de niyetle, ‘kanunların insan ruhuna hitap eden bi yanı da olmalı; ‘aşk’ı da bi korumaya almalı!” diyerek, elleriyle, bin bir zahmet notaya dökmüş, sonunda çalıp söylenen “aşkın kanunu” diye bi şarkı bile bestelemiş.. hani de, “zırva da tevil götürmez”i bi an için yok sayıp, aklın tavanını da fena taciz edip, delip, uzaya çıkarıp, şu şarkı ile şu kanun arasında sırf şu iyi niyetin hatrına, şu imkânsız ilintiye göz yumabiliriz.. hâtta bununla da kalmayıp, ‘şu aşkın kanununu yazsam la bi, yeniden?!’ şeklinde yeniden yorumlayabiliriz de; sırf içinde bi ‘aşk’ kelimesi geçtiği için..

şimdi biri, birileri kalkıp, “la lavuk!. her şeye çıkar gözüyle bakan günümüz dünyasında, aşktan gayrı her bişeye, paraya, erke, statüye, konfora, sınırsız zevke, dibine kadar eğlenceye anasının camı kadar açık metropol hayatında, mekanikleşmiş, otomatikleşmiş, makineleşmiş, soğuk, hacimsiz, metalik şehir insanında bi gıdım aşk kalmış mı ki kanunu olsun?!
aşk yoksa çile, çile yoksa insan, insan yoksa hayat, hayat yoksa umut, umut yoksa ‘öte’, ‘öte’ yoksa ebediyet…
aşk yoksa insan yoktur, insan yoksa tanrı da yoktur.. aşkın olmadığı yerde, şu sikindirik dünyanın geçici şeylerine, heva ve heveslerine tanrı deyip tapınmak vardır.. “insan âşık değilse kâfirdir” diye bunun için söyler, İkbâl!.

aşk yoksa?!!. yani aşk yoksa yaşamanın da bi anlamı yoktur..sittir çek git lan o zaman şu hayattan; git geber!” dese haklı!.

ya haklısın bak, bilader!.. bakma şöyle aşk-maşk dediğime!. şu gönül beni düşürdü açığa böyle!..aşk deyince o hemen hoplar!. yoksa ben yemezdim!.
yani, aslında ben bayaa bi tırsıyom, bu dünyadan, hayatından, insanından, kanunundan, geleceğinden, meselelerinden.. fena sakınıyom, başıma nerden ne gelcek, kim ne getircek die.. onun içindir ki, n’olur n’olmaz lan diyerek, sabah çıktığım megapolün aşksız yollarından, trajik sığınağıma bir an evvel kapağı atıp, gecenin derinliklerinde kaybolup, geçmişin hâtırasına gömülmek için, tıpamı sıkıp, kaç tane de elim varsa artık, önümü arkamı sağımı solumu şu eşsiz göz gönül alıcı acaip görüntülerine, garip tuhaf hâllerine, pahalı tarzına dizaynına takılıp kalmaya her an hazır gözlerimi, yamulmak için bi fırsat kollayan kalbimi ellerimle kapatarak, ruhsuz insanlarının, zırhlı arabalarının çekiliyom önlerinden, sessizce ve hızla ve uzak geçiyom pırıl pırıl caddelerinden, bin neonla ışıl ışıl, şuh vitrinli mağaza, beş yıldız iştah açıcı restoran, dolu dolu kafeteryaları, neşeli meydanları, cıvıl cıvıl parklarından, dev, duygusuz alışveriş merkezleri kıyılarından, bulvar üstü, maddî değeri uçuk yüksek binalarının teras katları, yüksek balkon altlarından, bol dikenli telli, çok ve gizli açık kameralı, sıkı korumalı, kibirli plazalarının yüksek ihata duvarlarının dibinden, başımı eğerek, bi gölge gibi hiç fark edilmeden..

Cumartesi

tandoğan ağbiden açık mektup..

...tüm tandoğan ağbiler adına..
“dünyanın tüm tandoğan ağbileri!. sataşma saldırı var lan, birleşin!”-yerel tandoğan ağbiniz-
T.A: "sen de kimsin lan?!. ne ayaksın olum, bunlar ne ayak?!. kimsin lan sen!. niye korkak tavuk gibi parantez içinden içinden, yakana yakana konuşuyon aslanım!. çıksana ortaya, açık açık söylesene erkeksen?! şu hiç düşünmeden ettiğin lafları, meydanı boş bulup salvosuz salladığın şu kendince bi görüşleri, yalan yanlış iddiaları, sakat düşünceleri nerden alıp getiriyon buraya, önce onu bi de hele!.
ulan hasta mısınız siz olum?! örgüt mörgüt müsünüz siz lan yoksa?! bi toplum düşmanı, vatan haini misiniz siz?!!. hem söyleyin bakayım, o parantez içinde kaç kişisiniz, kilosunuz kaç, ederiniz ne, ayarınız kaç kırat, şu topluma katkınız kaç kuruş, katma değer katsayınız kaç kat şu toplumda?!. siz, yeryüzünde artık üç beş kalmış, toplumsal hayatın gerisinin de en gerisinde ve kaave kültür ve ahlakına sahip zeki çevik aydın insanlarımızın ve aydın toplumumuz şu olmazsa olmaz iplerinde el kadar bi parça bezi olsun bulunmayan bi tarih öncesi dinozorlar olmalısınız!. lan siz taa o ne zamanlar yok olmadı mıydınız, yavşaklar?!”
-way, sen misin tandoğan abi?!.ben de tam senden söz ediyodum!. ama gelip şurda konuşanın sen olduğunu bilseydim, kelime etmezdim ekmek çarpsın!

T.A: “yok, yok; sen de bişi var!.bi filimler karıştırıyon sen!. sen özgürlükçü mözgürlükçü bağımsız bağlantısız bi anarşist bişey gibi konuşuyon!”

-yok ağbi, hâşâ!.nerdee, ne gezer!.ne anarşiti, dinozoru; keşke olabilsem!. darvin dayıya yetişememiş, evrim geçirip bir türlü gelişmemiş, çağdışı, lavuk tek hücreli tavuğun tekiyim ben!.
tamam, biz biraz et kafa, şu, memleketin faydasına şeylerden anlamayan, bol karbonhidratla beslendiğinden kafatasında beyin yerine haşlanmış patates taşıyan, hayatta bi avuç kalmış kelaynak, kalas, kütük, fırınlık sobalık, başka da bi işe yaramayan odun gibi adamlarız.. zaten de gerçekten de anlamıyoruz attan eşşekten, futboldan, çağdaş sanattan bilmemneden diye, insanlıktan çıkmış, çağdışılar olarak hayat damarlarımızdan bırak bi ikisini üçünü beşinin kopmasını tamamı kökünden kesik demektir; bunu da biliyoruz hani.. hakkaten de ama, şu toplumda sayımız bi elin kaç parmağı kadar?!. biz gibi, futbol ilgisizi, ganyan dinsizi, çağdaş sanat kabızı, soyu çoktan tükenmiş, sopu saptan kaybolmuş, nesli kesik bi tarih öncesi ot gibi adamlar niye yaşar ki, di mi?!.
bu arada laf aramızda, anarşi manarşi, dikta ve monarşiden iyidir tandoğan ağbi!.

hani daha da biz, kaaveye hani biz gibi bi çay içmek için kazara düşmüş angut o aşırı younlukta kendine hasbelkader bi kıyı bulmuş, başında elli bin dert, içlerinde milyon sıkıntı, oturmuş kendi hâlinde, kara kara düşünen, gözü derdinden başka bişe görmeyen, hâliyle de kimseyle bi işi mecburi olarak olmayan, sakin huzurlu bi hayatın önlerinden, bi eliyle orta parmak sallayıp öteki eliyle o klasik bildik nasıl geçirdim size ama modeli hareketle nanik yaparak aheste aheste geçerken, yüzlerine aşkolsun yani bi gülmediği, fitboldan, attan, kaave magazin kültür sanat ve siyasetinden, reel politiğinden, eko dengesinden, ozon tabakasından, borsasından, arsasından, iş dünyasından, ekonomisinden, dünya pazarından, bankasından, parasından, üstünden çok kazanılan aposundan, kız kardeşi reposundan, yani ki toplumsal hayatın bu ve benzeri hayati şeylerinden, kısacası yaşamaktan bi zıkım anlamayan, ilk insanın üzerinden şu kaç bin yıl geçmiş, hâlâ koyduun yerde otlayan, zavallı, zır kör, kara kapkara cahil, çağdaş toplumlar için tek bişe ifade etmeyen, eski kafa adamlar, bi lüzumsuz da bişeyiz..
tamam kabul; hata ettik baştan beri, şu parantez içi sinsi sinsi konuşmalarımızda.. şu laflar pek yersizdi, anladık!. yani tandoğan ağbi, buyurduğun gibi biz, memleketin sıhhat ve selameti için, toplumsal barış yararına her görüldüğümüz yerde itlaf edilmeliyiz.. ama lavuğu öldür hakkını yeme demişler..
bu durumda biz size ağırlık, yüce toplumumuza safra olurken siz, tandoğan ağbilerimin biz gibi adamların kâbusu olması çok normal değil mi?!. yani?!. yine de ben, “şerefsizim, kâbus gibisin be tandoğan ağbi!” sözümü utanmadan geri alıyorum şurda!.

T.A: “bak olum!. madem bi ileri beş geri vites yaptın, sana hayatının nasihatini edeyim!. o sinsi sinsi dokundurup, ufak ufak ufalamaya çalıştığın, alaycı alaycı tenkit ettiğin kişi ve konular dünyanın tüm toplumlarında çoktan saygın yer, sağlam maya tutmuş, kısa sürede kökleri çok çok derinlere gitmiş, insan toplum hayatının en iri, kopmaz bi parçası olmuş, toplumsal uzlaşı ve sosyal barışın tesisinde, kitlelerin sakinleştirilmesinde fevkalade sihirli bir işleve sahip vazgeçilmez sopa, pardon; değneklerdir.. bunlar gibi, olası sosyal karışık kuruşuk kırışıklıkların düzeltilmesi, sükûnetin sağlanması, yüce halkımızın bireylerinin tamamının üzerinde hem fikir, tek bilek, tek yürek olduğu aynı kulvarlarda aynı hedefe coşkuyla yürüdüğü böyle kaç şey daha vardır şu memlekette ve dünyada?!. hani bi düşünsene bir kere, bööle ileri geri laflar edeceğine önce bi düşün bi kere; konu ve ilgi bi toplumun temel değerlerini sarsılmaz dinamiklerini oluşturan futbol, at vb gibi, asıl ve asil mevzulardan başka alanlara kayacak olduğunda maazallah, kafalara göre takılmalar, kaoslar, maoslar, anarşiler, manarşiler, neler neler olup toplumunuzun başına neler neler gelebilir, hiç düşündün mü?!.
biliyorsun sipor ve adamları çok mühimdir.. doğal olarak da sonuçta, şu ileri geri konuştuğun kişi ve şeylerin böylesine yararlı iş, uğraşı ve kişiler olmaları sebebiyle, hakkımızda, haklarında olumsuz düşünce ve kanaatlere sahip olmak bi nevi toplum düşmanlığı, vatan hainliğidir.. yüzde yüz toplum yararına olduğu hakim kültür ve erkçe test edilmeden ama oy tulumu onaylanmış, yasalarla da sağlam korumaya alınmış bi kişi, kurum ya da bişeyi aleni yahut gizli tahkir, tağyir, telin tezyif etmek suçtur ve huzur bozucu, çatlak aykırı ayaklanıcı seslerin ayıklanması hususunda yasalarımızın ve kamuoyumuzun aslâ tavizi yoktur.. dolayısıyla üstüne vazife olmayan işlerle uğraşıyorsun, birlik bütünlük ve beraberliğimizi zedeleyici şeyler söylüyor ve hiç de iyi yapmıyorsun.. kökleşmiş, derinleşmiş, bayaa bir derinlere işlemiş, kurum kurum kurumlaşmış kişi ve müesseseler hakkında böyle ileri geri laflar etmekten hiç korkmuyo musunuz siz olum?!. bu saygın işlerin başlarında, her bir yeri deliği iyi bilir, kimi kimseyi iyi tanıyan, hani sıkıysa bi dokun hesabı, derin ve güçlü uzuvları olan, aradığını bi dakkada bulan, uzanıp, alan toplumun en ileri, en saygın adamları vardır.. milli meselelerimiz arasına yavaş yavaş alıştıra alıştıra sokuşturulmuş, ilk iki sıraya yerleştirilmiş şeyler hakkında yüce halkımız önünde böyle uluorta parantez açılıp, parantez içi, yakana konuşur gibi kaçak kaçak, kaçık kaçık konuşuluyor olsa da, saçma sapan laflar edip oturmuş düzenle, sistemle bizle çok samimi olmaya kalkışamazsın.. yiyosa, hadi, bi maçı bi takımı bi sonucu, bi başkanını bi seyircisini, seyisini aprantisini, jokeyini, kulübünü, otunu atını ahırını, bi bişeyini bi eleştir, bi fitbol yazarı yorumcusuna tek bi laf söyle açık açık da, gör sonra ebenin kutrunun çapını!”

-haklısın walla!. hem walla da billa da şu realitelere baktığımda kazın ayağı öyle hiç de meydanı boş bulup sallayıp parantez içinden üfürdüğüm gibi de değil yani!. hani yerden yerin dibine kadar doğrusun!. dediğin gibi yani, gel de anasını satiim, bu uçuk aykırı düşünceleri uluorta seslendir bu toplumda, sıkıyosa?!!
evet tandoğan ağbi, cidden de çok iyi biliyorum; sipor insan ve toplum sağlığında gerçekten de çok mühim bir yere sahiptir, ama ‘sipor’!. gördüğün gibi sana şurda ufacık da olsa bi muhalefet filan etmiyorum, tek tırnak içinde ve yanında ünlem işaretli olmak kaydıyla sapına kadar katılıyorum sana tabiğ ki!.
atlar da melektir hadd-ı zatında!.onlara bi sözüm hayatta olmaz.. e, futbolcular da hâliyle insan.. lakin ya üstlerindekiler?!. üstündeki şebekler tam bi şeytan..
üstündekiler deyince yanlış anlama şurda.. sen iyi bilirsin hani.. hâttâ en iyi sen bilirsin.. sen ne malın gözüsün.. şeyy, yani, şunların üstlerinden, tek tek yalanmak suretiyle hayatta sayılamayacak servetler kazananlar, yarış atı, futbolcu, jokey, kulüp, bahisçi, bayii filan besleyip yeşil sahalarda, çim ve kum pistte koşturan, üstüne iddaalara tutuşup bahisler, lotolar, totolar oynayan oynatan ulus yahut uluslararası, tam karanlık yahut yarı aydınlık, gayr-ı yahut meşru, gayrı yahut resmî kurum kuruluş oluşum, öbek, şebek ve şebekeler.. hâtta bana inanmıyorsan tövbeli bi kumarbaz dayım var; şevki dayı.. atların da, her türlü kumarın, oyunun, oyuncularının ta anasına arvadına kadar iyi bilir.. benim sözüm değil bak tandoğan ağbi, ekseri kumarda zarlar hileli, oyunlar şikeli, bahisler şaibelidir diye o dedi.. ama kim ne derse desin, bazı tespitlerinde cidden çok haklısın bak!. dediğin gibi, şu şeyler, yani özellikle ve öncelikle fitbol ve at yarışı, toplum barışı, birey huzuru konusunda hayatta vazgeçilemeyecek, hayatî şeyler.. o zaman hâliyle de bu konularda az zamanda çok ve olağanüstü işler yapan, yapacak olan siz tandoğan ağbiler, öğretmenlerinin okutup öğretip ve nihayet yurda fevkalade yararlı insan ettiği kişilerdir.. dolayısıyla siz dünyanın tüm tandoğan ağbilerine, toplumlara yaptıkları olağanüstü hizmet sağladıkları katkı, gösterdikleri eşsiz sosyal sorumluluk örneğinden dolayı her birinize varsa devlet büyük nişanı, yoksa üstün hizmet liyakat madalyası filan verilmeli, dünya futbol federasyonları, jokey kulüpleri birliğinin fahri kültür elçileri, ömür boyu temsilcileri seçilmeli, yararlıklarınızın ilelebet sürmesi için nesilleri, yavru tandoğan ağbilerin devlet garantisi ve korumasına daha bi sıkı alınmalı, her bir damızlık tandoğan ağbi yüksek maaşa bağlanmalı, kaavesi kulübü bol olan şehirlerde pilot uygulama başlatılıp uygun tandoğan ağbi çiflikleri, modern tesisler oluşturulmalı, yerli yabancı tandoğanların aynı kaavelerde bir araya getirilmesiyle elde edilecek yüksek verimli kırma yahut kültür tandoğan ağbileri üretimine geçilmeli, yeni Tandoğan yavru ve tosuncuklarına yedikleri önlerinde yemedikleri arkasında, kıdemli tandoğanlar gibi bakılmalı, hizmet süreleri dolup emeklilikleri geldiğinde de en yüksek müsteşar damızlık tandoğan ağbi maaşı üzerinden emekli edilmelidir..

T.A: "tamam la tamam; yalak!.yalama artık!. peki, anladık hepsini diyelim!. ya şu yenilmez yutulmaz laflar?!..hani şu parantez içi (tandoğan ağbiler kimse için tek ve bi kılını, mesela en gereksiz bi kıç kılını dahî feda etmez.. hâttâ babaları için bile küçük parmağını dahi oynatmaz.. hâtta desen ki bi tandoğan ağbiye, ‘tandoğan ağbi!. bak, burda, tam da şurda, şu sol elimin orta parmaanın tam ucunda bi dolama neyi gibi bişey çıkmış.. necasetinden hayatta taharet edemeyecek olmayı bile göze de alarak, hayrına bevletsen şu yaralı parmaama bi kaç damla, yani o mübarek çişinnen de bi iileşse hani?!’ filan desen, sonuçta üç beş damla, yani bi gıdım bi şeyini bir karşılığı olmadan heder edecek olmaktan dolayı yapmaz) demek de ne demek?! zihin misin sen oğlum, bi dediğin bi dediğini tutmuyo!. o kadar çok arıza, o kadar çok çelişki, o kadar çok birbirini çürüten iddia var ki sözlerinde?!.hesapta o kadar ağır laf ediyon, sanki ilkokul bebesi gibi, yaptığın acaip komik hatalara bakınca insanın sana kıkır kakır gülmesi geliyo içinden!. bi taraftan cimri diyon, bi şeyini karşılıksız kimseye vermez diyon, arkasından kalkıyon, (tandoğan ağbi, güzel ülkemiz ve dünyamızın şu en mühim iki meselesi konusunda müthiş dâhi bi bilge, yarış bahis iddaa hususunda, hem ağzına kadar tulum tahmin tüyo dolu, tam bi ince bilgi, derin malumat deposu bi kâhindir.. işte, şu dipsiz derin, sonsuz at eşek futbol magazin bilgisini, o muazzam birikimini karşılıklı mütalaa yolu ilen paylaşma odaklı olmasa da, vaaz, dikte, söylev, nutuk, zoraki kaave konferansları yoluyla, kendine saklaması gereken bi iki ufak tefek şey hariç, bildiği tek bişeyi esirgemeden miri malı gibi yağmaya açıp, gelişigüzel döküp saçan, hesapsız dağıtan on numara bi cömert adamdır, allahı var yok, bilmem!. futbolcuların, kulüplerin, tüm yarışların ve pistlerin, atların eşşeklerin beygirlerin gelmiş geçmiş atalarının performanslarına bakarak, hayattaki koşan koşacak son fertleri hakkında müthiş bilgiler verip maç sonuçları toto loto şans oyunlarında bedavadan acaip tahminlerde bulunup tüyolar uçuran adamdır tandoğan abi!. bu meziyeti ile de etrafındaki biçok gariban kurbana tüyolar uçurur) filan diyon!. hani, övüyo musun, yeriyo musun, yermekten yerden yere vuruyo, yerin dibine mi geçirmeye çalışıyosun, yoksa yüceltiyo musun, lafı nereye getirmeye çalışıyosun belli değil!. bir türlü çıkamıyon içinden, kabul et; çuval çarşaf, dolanmışsın işte!.
ben seni ciddiye almazdım da!. zırım zırım zırvalayıp kıçıyla acaip güldürüyosun milleti kendine!”

-walla tandoğan abi, namerdim bak, şu yazıyı karalarken çok düşündüm karalasam mı karalamasam mı diye!. hâttâ elimi kalemime koydum, şöyle bi düşündüm, bi kara çalmadan önce ve dedim ki kendime, “du lan bi dakka!. ne lan bu, üç kelimede bi, bi tandoğan ağbilerden söz edip methiyeler dizmek, hem bazı bu tür at eşek fitbol magazin ağbileri bitin kadar da sevmezken?!’ filan diye derin bi iç, ön muhasebe yaptım.. hâttâ kendime, ‘şu laflar biraz ağır değil mi olum?!. neresine koycaz bunu o mubarek tandoğan abilerin?!’ bile dedim; yani çuvaldızı kendime de saplayıp, bi özeleştiri yapıp..
hani hepsini koy bi kenara, ‘şu burnundan kıl aldırmaz tandoğan ağbiler öyle şey adamlardır ki, buldu mu geçiresin gelir.. tandoğan ağbiler düğmedir; her görüldüğü yerde iliklenmelidir!’; peki bu ne lan, bu nası bi laftır diye, kendime acaip lirik sorular bile sordum, ekmek çarpsın!.
ya tandoğan ağbi!. şunlardan ben bile utandım doğrusu!. şimdi şurda kalkıp, “ne demek lan bunlar haa?!. bak şurda ağzımı bozmak istemiyom ama, ne diyon la sen, amuagoduum?!” desen karşılığında ben de senin tandoğan ağbi diye kekelemekten başka ne diyebilirim ki?!
lakin işte, bu saatten sonra geri vites daha beter bir uçurum yapar, bu yolun sonu kara toprakta biter diyerek, çaresiz de devam ettim bi yandan; yani mecburen.. yani hemen arkasından, tam da şarampole yuvarlayacakken cesareti, bi toplayıp direksiyonu, ‘naapalım, karalamış olduk bi kere!. işte, söz uçuyor, maalesef karalama kalıyor; senin de iyi bildiğin gibi!’ dedim..
işte gördüğün gibi, hani siz tandoğan ağbilerimiz kadar olmasa da, fikirlere, düşüncelere, yalnızca futbol eşek üzerine kurulu yaşam tarzlarına az buçuk öküzümsü bi tahammülsüzlük, bal gibi de bi gün görmemişlikle şurda bi lümpenlik de biz yapalım dedik.. ama görüyorum ki iyi halt etmişiz..
sonuçta sen haklısın yani tandoğan ağbi!.özür!. şurda kendimizle biraz değil bayaa bi çelişkiye düştük tabi!. ama asıl amaç  sezarınkini sezara, tandoğan ağbilerinkini tandoğan ağbilere vermekti; haklarını yani!. yani şurda ayaküstü bi haksızlık etmeyelim di mi?!.
tamam, biraz çelişik çülüşük konuşmuş olabiliriz şurda.. bi canız biz de, sonuçta bizim de şu et kafamız karışabilir di mi?!. ama abi yaa, bi bak hayrına şuraya şunlara bi be, şu güzelliğe bi bak be abi, şunlara, şu sıralı gaz sisteminden çıkma gibi mübareklere, bak şu sıralı, güzelim şeylere; ‘tandoğan ağbiler, kendi gibilerden başkalarını hayatta umursamayan, kendi egosunu sabah akşam muntazaman sulayıp büyütüp boy attırmaktan başka bi zıkım derdi olmayan bi adamlardır’ ve hemen arkasından da, ‘normal biri normalde yanlarında bi dakka bile oturmaya tahammül edemez!’
ne güzel di mi, ne düzenli!.
ne yani şimdi bunlar da mı gol değil be tandoğan ağbi, bunlar da mı ofsayt?!.

T.A: “salak mıyız biz lan?!. öperken ısırmaya, överken dövmeye, severken öldürmeye çalıştığını anlamıyoz mu sanıyom!. o yarım, üçüncü sınıf, sansasyonel, sloganik sıfır bilginle, seviyesi sıfırın da altında şu eleştiri kabiliyetinle kalkıp laf söölemeye cüret ediyon, hem de kime, kimlere; kendi âlem dünyalarının en seçkin, en saygınları tandoğan ağbilere?!. her şeyden önce bi kere, hani bırak bizi, biz yerli tandoğanları, artık da nerdeyse tüm dünyanın umum görüşüne göre, sen gibi futbol sevmeyen, eşek bilmeyen adamların hayat damarlarından en önemlisi kopmuş gibi olduğu konusunda bütün dünya aynı görüştedir.. hâttâ gibi filan değil, resmen kopmuş olduğuna inanır.. yani ötekiler sağlam olsa ne faydadır, böyle bi adam yaşasa kaç yazar?!.
gördüün gibi, bi adam bu dünyada bu ülkede yaşıyor ve nerdeyse tüm dünyanın halklarının gündemlerinin en başköşesini işgal eden şu en yüksek mevzulara yabancı, sanki satürnden gelmiş garip yaratık gibi bakıyor ve hayret ki hayret yani en ufak bi ilgi duymuyorsa, e hâliyle, şu ileri geri laflar ettiğin tandoğanlar ve aydın tebaalarının siz gibi zombilere ot muamelesi yapmaları, uzaylıymışsınız gibi görmeleri hiç de anormal değil!. yani!”

-tamam tandoğan ağbi!. şurda içinden belki, “sen de amma konudan konuya atlıyon be bilader!. bi orda bi burda, çekirge gibisin mübarek, yetişemiyoz ardından!. bi otur bi dakka yerine bi be!. hem yok ööle abi-mabi muabbetleri!. çabuk topla kendini!. hem zaten de gerçekte de bi abin de yok senin!.. yemişsin abileri!” diye geçiriyo olabilirsin.. fakat terbiyesizim ki bak öyle bi derdim niyetim yoktu; başladım mı tek bi taraftan öte tarafa çıkana kadar, tek bişey atlamadan meseleyi sonuna kadar götüriim, işi bitiriim dedim..
tandoğan ağbi!. bak, aslında ben tandoğan ağbilerle hayatta bi polemie filan girmezdim şurda şöyle, mahallenin kör nimeti gözüme dizime vursun; işime bakardım.. ama maalesef olmadı, şu fitbol, yarışlar, bahisler, iddaalar, hesaplar, insanlar çok üstüme geldiler, her yerden..
hani bu arada; lafa başlarken, en başta bi ayak muyak dedin de!.. tandoğan abi be; son altılıda ilk ayak ne, ne verdi son yarış, atlar kaç ayak?!. abi, hayrına bi tüyo versen?!
anladım, tamam ağbi, kızma!. sen ayak deyince hani?!. tamam, kabul, vazgeçtim; şu mübarek bayram arefesi bizim eşek kancık olsun!. mümkünse bu bahsi kapatalım artık.. söz sana bak, namert oluim ki bak bi daa burdan yazıp, ne açık, ne de parantez içi seslenmeyeceğim, bi daha sana ‘tandoğan ağbi’ filan demeyeceğim.. hani diyip de, zaten de kendimi bildim bileli kaç arefe bayramı göstermeden gelmiş geçmiş, dünya hâlâ ateşler içinde, dünyanın kanı akar her yerde her bayram, her bayram, hani “bayram gelmiş neyime/kan damlar yüreğime” iner her bayram, şu bayramı bari zehir etmeyeyim kendime.. tamam mı tandoğan ağbi!

Çarşamba

tandoğan ağbiler üzerine berbat bi yazı

-şurda tandoğan abilere bi sataşma mutaşma ihtimali söz konusu olduğundan, kendilerinin ve fanatiklerinin cevap hakkı saklı olmak kaydıyla-

her kaavenin bi tandoğan abisi mutlak muhakkak vardır.. güzel ülkemin ve dünyanın hemen her kaavesinde kulübünde vardır ondan bi tane, mutlaka..
şu tandoğan abi, yahut abiler kim mi?!. tandoğan abiler, kaave demirbaş gündemlerinin, muhabbetlerinin nerdeyse yüzde doksanını oluşturan, futbol ve at yarışı gibi, uluslararası kutsallığı hakkında tek laga luga edilemez mevzularda acaip derinleşmiş, her bi bokunu eksiksiz bilen, “ne sorarsanız sorun; söliiim la!” marka, yerli bilgeleridir.. şurda maçayı biraz sıkar, mabadı az daha zorlar, hani biraz da azcık ileri gidip maksadı aşırı aşıcı abartmayı az biraz daha sürdürürsek;
piyasada at ve futboldan söz eden, yazılı sözlü, yazısız sözsüz, görsel görmesel, işitsel, ne kadar yayın varsa sıkı takipçisi tandoğan ağbiler, bir nevi at yarışı gurusu, futbol tanrısı kaave adamlarıdır..
şurda şööle tanrı munru, guru muru demek biraz abes kaçıyor görünebilir.. lakin tandoğan abilerin bu kutsal konularla ilgili hassasiyetleri düşünüldüğünde onlar için böylesi sıfatlar kullanmak az biledir..

bi tandoğan abinin hayatı nerdeyse kaavede geçer dense yeridir.. her bi tandoğan ağbi kendi kaavesinin imparatorudur, kaave ondan sorulur..
tandoğan ağbilerin tahtları iç dış en iyi manzaraya sahip, kaavelerin her bi karışına kimsesine olayına hâkim, en stratejik yerindedir.. burlara bi göz dikmek şööle dursun, düşüncesini bile aklından geçirmeye cesaret edemez en delikanlısı.. yani ki hem semte yabancı, hem kaaveden muuveden habersiz, kültürüne küllüm fransız bi dallamanın kazara yolu düşüp de, oturcak boş bir yer ararken hani kaaveye şööle bi göz gezdirmesi, boş görüp boş bulunup yaklaşması linç sebebidir.. bunu, tüm dünyanın tandoğan ağbi kaave imparatorluklarının yapısına vakıf, bi kaave kimsesi olan herkes iyi bilir.. tandoğan ağbiler salt erktirler; yani erkin ta kendisi.. bi tür diktatör yani, malûm mevzularda kaave milletinin karşısında tir tir titrediği bi tiran; keskin, kesin, geri dönüşsüz görüş, sıkı racon ve ilk ve son sözün sahibi.. bi tandoğan abiyi dinlemek, her kaave ortam ve durumunda kesinkes mecburidir ve lafının üzerine hayatta zinhar laf şey edilemez.. tandoğan ağbilere yapılacak en ufak bi itirazın iması bile büyük risktir.. en hafifi konuşma yasağı, kaaveden kısa ya da süreli tarddır.. suçun durumuna göre, tandoğan abilere bi ufak dikilme adamı aforoz, linç, kıyma, düğme edilme gibi daha hayatî tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya bırakır.. hani bi hab-ı gaflette, ofsayta düşüp, boş bulunup bi herze yumurtlayacak mübtezelin infazı mucip olup, kaavede her daim haazır aslî taifesi ve diğer yardımcı seyirci kamuoyunca infaz oracıkta gerçekleştirilir.. akıllı bi kaave kişisi, kendini, yerini ve haddini bilir.. kendi fikir ve düşüncelerini kendine saklar.. hani fikrinin bi ince gülünün bırak bi diken kısmını deklaer etmek, yapraanın bi damarından bile söz etmeye kalkışmak, ağzını şööle bi açacak olmak büyük terbiyesizliktir.. hâl böyleyken bide karşısına çıkıp bi aşık atmaya teşebbüs etmek?!!.
zındık!. duymamış olalım!.

dediğimiz gibi; tandoğan abisinin tebaasından bir kaave kişisi, tandoğan ağbisiyle göz göze gelmekten bile kaçınır.. kendini bilen iyi bi kaave elemanı böyle yapar; hiyerarşik kaave düzeninde bakaya kalmış, kazaya bırakılmış, hususan ayrılmış yerini alır, tandoğan ağbisinin karşısında edebiyle sükutuyla kırar kıçını oturur, soru sorması gelince sırasını bekler, tutamayacaksa parmak kaldırır, mazeretini kaave ahalisi huzurunda beyan eder, öncelik izni ister, sorusunu sorar ve tandoğan abisinin gözünün içine bakar, sabırla heyecanla tandoğan ağbisinin gönlü olup tenezzül buyurup sorusunu cevaplayacağı ânı bekler..
tandoğan ağbiler genellikle ağır adamlardır, ağırdan alır, ağıra satarlar; genelde bu böyle bilinir ve sanki az buçuk da doğru gibidir..lakin kazın ayağı hiç de öyle değildir.. ortamın kıvamına bakıp, pek hoşuna gidip keyiflenen bi tandoğan abiyi bıraksan, bıkıp usanmadan, yorulmadan, hiç geri vites yapmadan ve hiç utanmadan günde on-on beş saat futbol geyiği, eşek kıritii yapar adi teres!.

tandoğan ağbilerin her üçünden beşi her konuda uzman olup, kargadan başka kuş, ıstanbulda barbaros balmumucu, ankarada çankayadan başka yokuş tanımamalarıyla tanınır..

uzatırsak eğer; benim ülkemin tandoğan ağbileri, tüm şu hak selahiyet ve yetkilere sahip, kaavelerinin tek adamlarıdır.. onlar ki, fitbolun ciğerini okumuş, yarışların ve atlarının iliğini sökmüşlerdir.. sanki tarihlerini bizzat şu tandoğan ağbiler yazmıştır ekmek çarpsın.. dünyanın çim sahalarında dop deptiren topçularının, çim ve kum pistlerinde koşan tüm cins eşeklerinin tamamının soyunu sopunu soyağacını mükemmel bilirler; hattâ babalarından, babalarının atasının soyundan soyağacından daha iyi bilirler, eşşooluları!. hani öyle de az uz da bi malumat sahibi değillerdir yani.. dünyanın en münasebetsiz, en futbol, en at yarışı evladına top ve nal toplatırlar.. tandoğan ağbiler, futbolun ve at yarışının beşiği şu ingilterenin bi ingilizinden, beşiklerine kerttikleri topla yatıp atla kalkan kolonilerinin, muz cumhuriyetlerinin her bir vatandaşından da ilgili ve bilgilidir.. çünkü muzluk cumhuriyetlerin en birinci kaliteli muzlarından birinde yaşamak, darbe, futbol, diktatorya şike vs konularında coğrafyasının en iyisi olmak öyle her tandoğana nasip olcak bişey değildir.. futbolu-u türkî’nin, atı eşeği yarışı, bahisinin emsalleri arasındaki mütâalaları yabana atılacak cinsten değildir.. bi tandoğan ağbi şu hususlarda ve daha diğer bi çok hususlarda dünyanın en lüzumsuzuna bile fena takar, on basar anam arvadım olsun!.

yaşayan efsanelerdir tandoğan ağbiler..

az önce otorite filan dedik de… tandoğan abilerin sahip oldukları şu yüksek otorite, babalarından kalma bi mirastır.. babaları da aynının tıpkısıydılar zatı.. mesela, semtimizin en yakın sipor kaave kulübünün tandoğan abisinin babası, yüksek bi rütbeden bi mütekait bi mütekait, ki sorma gitsin baha beyi ele alırsak, kendisi memleketin boğaz cumhuriyetinin en beyaz kesiminin en beyazlarındandı.. zamanında az bi küsuratken, düzeni bizzat kurup, nimetlerinin üstüne oturup, doğal olarak da iyi bi yerlerine pusu atıp ilelebet kapılanmış, hakkıyla ve layıkıyla tapulamışlardan, her bi boka maydanoz, her şeye muhalefet, hakkında tek kelime bilmediklerinin allamesi, mühim bi adam; hep üstte, hep güçlü, tek tipçi, tek partici zihniyetin yılmaz ve çetin müdafisi, tuzu kuru, dümen suları, düzen suları bayaa bi iyi, her devirde işlerini yürütüp gemilerini karada havada denizde gölde ormanda yüzdürmesini iyi bilen, usta kaptan ve dümenci, ilişilemez erişilemez, tenkit edilemez daimi şeflerinden biriydi..

çevresinin en saygın adamıydı baha bey; ortamının en usta kart karıcısı, en has kâât dağıtıcısı, iyi fayans döşeyicisi, en birinci okeye dönücüsü, yemesini içmesini üste çıkmasını, sıçmasını çok ii bilen, dünya cehennemmiş, yanmış yanıyomuş tek biyerinde olmayan, bayaa bi neşeli, bayaa bi piknik tip bi adamdı, betonu bol olsun..
tandoğan ağbi de tıpatıp babası sanki; hık demiş burnundan düşmüş.. tuttuğu takım, partiden tut, okuduğu gasteye ve daha da neleri nelerine kadar aynı tertip; tıpkı basım nüshası, babasının birebir kopyası deyyus.. normalde, semtin halka ait büyük parkının, en mutena, en müstesna, en sota yerine, kamu yararına faaliyet gösterecek spor kulübü kılıfı gibi geri çevrilemez bi gerekçeyle, devrin belediyesinden iç edilmiş, yavaş yavaş koca parkın nerdeyse yarısına yayılmış, etrafı yüksek çit, ağaç, sarmaşıklarla görünmez edilip zulalanıp, spor kulübü adı altında sabaha kadarana kumar döndürülen mekânda bugün, mahdumu tandoğan ağbi, babasının bıraktığı yerden sürdürmektedir saltanatını..
hani, bi iki ufak istisnayı saymazsak, tandoğan ağbiler için, nerdeyse tamamına yakını bi geçim müçüm derdi olmayan, mülk zengini babalarının iyi kira gelirleriyle tek sorunsuz, sıfır sorumsuz, tandoğanlar gibi yaşayan adamlardır desek yanlış olmaz..
tandoğan ağbilerde böyle babalar olduktan sonra?!.

tandoğan ağbi de gece dönen oyundan döner, uyur, sabah 1’de uyanır, günlük belli bazı, politik görüşüne uygun ceride-i mevkutelerini alıp son derece ergonomik klozetine def-i hacet için oturur, alttan üstten bayaa bi yüksek sesler çıkararak; bazen kahkahalar atarak, bazen de okkalı söverek okur, sonra kahvaltısını eder, sonra, öğleden biraz sonra kaaveye gelir, günün gelişmelerinin seyrini bekler..

bi toplum hayatının futbol ve at eşek yanında, kültür sanat, ekonomi, politika vb gibi, olmazsa olmazları vardır.. bu yüzden de, bi kaave ve kaave dışı aydını olarak tandoğan abilerin, bi toplumsal yaşamın vazgeçilemez kan ve can damarlarını ve üst yapısını oluşturan şu bitakım bazı şeylere bi ilgi alâka duymaması, bi haberinin olmaması düşünülemez..yani ki tandoğan ağbilerin, saydığımız o üstün meziyetleri yalnızca şu iki kutsal ve mühim konuyla sınırlı değildir..
şurda bi lüzumsuzluk örneği gösterilip, gereksiz bi ayrıntıya girilip boşboğazlık edilecek, sapla saman karıştırılacak olursa; toplumsal hayatın en en vazgeçilemezleri, sahne sanatları, sinema, müzik, konser, dans, pantomim, bale, opera, kantata, oratoryo, arya, müzikli oyunlar, güzel sanatlar yahut kişisine göre pek de güzel olmayan sanatların kalabalık dalları, resim heykel mimarlık, plastik elastik spastik sanatlar, moda etkinlikleri, defile podyum manken, faşing, kavun karpuz sarımsak, karazumbalak otu festivalleri ve vesaire şeyler dünyanın tüm tandoğan ağbilerinin yakın ilgi alanı dahilinde olan şeylerdir.. yapıları gereği besledikleri aşırı sevgiden çok, kaave dünyası halkının yoğun ve yüksek taleplerine istinaden ilgiyle ve fedakârlıkla takip ederler magazinel dünyayı.. malûm; arz talep ve dengesi meselesi.. tandoğan abiler talebi karşılamak için, en az futbol ve eşeğin olduğu kadar, az önce yukarda hususan sayılan kültürel ve sanatsal faaliyetlerin yan sanaii olan magazin dünyasının da kurdu olmak zorundadırlar.. zorunda olmak biyana, sözü edilen şu dünya, zaten de tandoğan ağbilerin hedef kitlesi, toplumun lümpen katmanlarıyla birlikte kurdukları, zaten de kişisel olarak da pek rağbet ettikleri, pek sevdikleri bi dünyadır.. e, hâliyle tıpkı at eşek futbol da olduğu gibi, şu dünyadan da kendilerinden kuş da sekmez tandoğan ağbilerin..

arz talep ve denge meselesi, çok alanın pazar çarklarını çeviren bi unsurken, eğlence sektörünün kalbinin pilidir.. her sektörde olduğu gibi, bu sektörde de yine bi tarafta aynı yığın vardır.. hani bu yığın da sıktıkça yağı çıkan nası da mübarek bi yığındır; yani kim nası ne kadar sıkarsa sıksın on numara kalite, bitmez tükenmez yağ, dilerse tulum çıkarır..
neyse!.

bi yığın, eğer yığınsa ve yığınca hareket ediyorsa, hâliyle pazardan tıpkı artık hıyar toplar gibi, önüne geleni seçmeden alır.. daha doğrusu önüne konanı alır.. yığının bu özelliğini bilen, sektörün yöneticileri, patronları, medya kralları, şu eşsiz kitlelerinin şu acaip teveccüh tercih ve psikolojilerini, garip zevklerini, beğenisini, talebini seve seve göz önünde tutar, ciddi saha araştırmasıyla ölçerek biçerek gıdım gıdım tartarak, ince ince de yönlendirir, yersen de yemesen de demeyeceği, tam da damağına göre bi menüyü hazırlar, önüne koyar; ortaya bayaa bi karışık.. bi şarkıyla, bi kliple, bi albümle, bi filmle, bi diziyle, bi defileyle, “işte o!” diyerek işaret ettiklerini, pastanın asıl görünmez kısmını bizzat götürmek üzere, yine yığın eliyle, ömür boyu krallar kraliçeler gibi yaşatmak üzere daha sıpa denecek yaşta zengin edip sosyeteye ve dolayısıyla, üstünden geçin, sırtı üstü yat modeli, magazin dünyasına ömür boyu tükenmez malzeme bolluğu içinde yüzmek üzere, katar..
yığının şu seçimsizliği her ne kadar başa çıkılmaz, önüne hayatta geçilemez bi ‘sanatçı’, artiz, film tv yıldızı, manken, şarkıcı vs enflasyonuna yol açsa da, lakin bu hiç de oralarında biyerlerinde olacak bişey olmayacağından tek bir sorun sorgu yaşamadığı gibi, her birini ayrım yapmaksızın, günlük güneşlik lümpen gündeminin başköşesine oturtur, her fırsatta öper koklar, tapınır, her gördüğü yerde de tuzunu alıp çılgın gibi koşar, üstüne atlar..

yığın, sektörün kalbini böyle tıkır tıkır attırırken, medyanın magazin tv.si ve basını, eğlence dünyası da bunu hâliyle hayatta karşılıksız bırakmaz, “gel seni bi yaşatiim de gör!” diyerek, onlara, göz zevklerine, acaip meraklarına hitap edicek, artiz, manken, sanatçı bozuklarından fosforlu yaldızlı bol yıldızlı, acaip renkli bi dünya kurar, bolca arz-ı endam ve seyran ettirerek
eğlenceye boğar, eğlencenden eğlenceye koşturarak bayaa bi ‘yaşatır’ hani..
işte, tandoğan ağbiler, magazin dünyasının, şu mugalata âleminin ekmeğini pastasını yiyen, boyasıyla foyasıyla geçinen, hem pazara sürücüsü, aynı anda hem de namısının da muhafızı, mezhebi geniş magazin medyasının kurtları kadar da iyi bilir.. yani artiz murtiz, ‘sanatçı’ munatçı, manken munken, gece hayatı, eğlence dünyası, magazin paparazzi dediğinde bi tandoğan abi, tıpkı footbol ve eşekte olduğu gibi, şunların da iciini biciini çıkaracak kadar iyi bilir.. yani şu âlemde de uçan kaçan kurtulmaz ellerinden; hani kim ne kazanır, kim nerde, kimle bi gecede neler yaşamıştır, kim kiminledir, kaç günlük, anlık, kaç zaman, ne kadar, kaçadır; alayını anasının nikâhına kadar bilirler.. yani git bi tandoğan abiden al, magazin dünyasının en taze en sıcak en renkli haberlerini; bu kadardır yani!.
yani ki kısacası, kaave hayatına yansıyan incir çekirdeği ceviz kabuu, günlük gündelik günübirlik mevzuu, vur patlasın çal oynasına bağlayan boş adam işi, ittir-i şeyden ne kadar şeyi varsa tamamı, kaavenin, doğal olarak da öncelikle tandoğan abilerin ilgi alanı dahilindedir..

kısacası tandoğan abiler, anlatacaz diye göbek çatlatmaktan ziyade, şurda bokunu çıkardığımız tüm şu hususî hususlarda yüksek yapmışlardır kendileri; gasteden okuma, tv.den duyma, sağdan soldan kulaktan dolma, kendinden olma, kuru yolma yoluyla da olsa... tandoğan abilerin, bu muasır tandoğan ağbi seviyelerine erişmelerinde sıkı takipçisi oldukları, bayaa bi köşe olmuş, fiks ve banko köşe yazarları vardır.. hani bayaa bayaa bi kutu kutu, kalıp kalıp, kelle kelle, kilo kilo mürekkep yalamış, gündem belirlemede ve değiştirmede harbi hüccet sahibi ademlerdir; 'âdem' değil 'adem'.. bi başka deyişle; ademoğlu dışkısı.. onların çızıktırdıklarından tırtıkladıklarıyla kendi kaave gündemlerini belirler, tandoğan ağbiler..
haklarını yememek lazım.. e, boru değil yani!. memleketin gidişatını, ahval şeraitini, gelmişini geçmişini de düz(enley)en öz hakiki en vatandaşlardır kendileri.. öyle az buçuk da değil hani; darbesinin dibine kadar.. çünkü halk ne cahil cüheladır; hiçbi şeyden anlamaz.. işler ona bırakılırsa ne olur sonra bu ülkenin hâli?!.

son ve sonuç ve e, ama artık da yeter be bilader olarak;
at eşek fitbol magazin, günlük anlık balçık politika, kıl kılçık kıytırık mevzulardan başka bi derdi meselesi olmayan, yalnızca kaave sınırlarına dâhil lumpen kaave kalabalıklarının duygu ve düşünce dünyalarına hitap eder tandoğan abiler..

lümpen yığın sınıfına dahil herkesler için çok şeyler ifade eden tandoğan ağbiler, yalnızca ve yalnızca futbol ve eşek geyiği sevmeyen, muhabbetinden kıl kadar hoşlanmayanlar için tam bi kâbusturlar.. öyle bi kâbusturlar ki, kaaveye mecburen, yahut kazara yolu düşmüş, bi bardak çay içmeye gelmiş bi adamı geldiine değil doğduğuna pişman, içtii, içecei bir bardak çayı zehir zıkkım eder burnundan getirir, kusturur.. lakin şunlar; şu, tandoğan ağbilerden gıdım haz etmeyenler, yeryüzünde nesli kesik, bi avuç bi dinozor kişi bile olmadıklarından, kan kusmaları, azap çekmeleri kimse için hiç de bi sorun değildir.. lakin yine de, bir avuç bile değil, zafer işaretine kalkmış bi elin parmakları kadar olsalar da, hani lafı bol kendisi hayatta olmayan demokrasi ve fikre ve görüşe saygı gereği, onların şu heyecansız, zevksiz zevzeksiz, geyiksiz, daracık, bidon kafa dünyalarından bakınca tandoğan ağbiler;
kıl, kılçık, kıl dönmesi, en sinir uçlarının ucuna ucuna dokunan, en sinir bozucu, en gıcık verici, en sinir tip, en sıradan bi lümpen kaave itleridir yalnızca ve başka da bi sıkım bişey de değillerdir..
..
sen neymişsin la böyle, tandoğan abi!.

Perşembe

32 yıl sonra, nihâyet!.


… “onların çocukları” yargılanıyor.. dönemin abd başkanı “cimi kartır” amcamızın deyimiyle, “bizim çocuklar”ın maharetli elleriyle bitirilen o müthiş 'iş'in, 12 eylül’ün hesabı soruluyor..darısı 27 mayısın, 28 şubatın başına..

kim mi ‘onların çocukları’?!. “onların çocukları” on iki eylül mahşerinin paşalar konseyinin beş atlısı, darbe; pardon, 'on iki eylül, huzur ve barış harekâtı'nın sınırsız sorumsuz mimarları,
onlar, darbenin hemen sonrası parlamentoyu feshedip, geleceklerini kesin, kat’î ‘teminat’ altına almak için, dönemin hukuk ordinaryüslerine hazırlattırdıkları, darbe ruhuna uygun, değiştirilemez, sonsuza dek de aslâ yargılanamaz düzenlemelerle sağlama aldıkları ‘darbe anayasa’larını, “kurucu meclis”leri vasıtasıyla referandum sandığına atıp, ustaca bir hokus pokusla, "yüzde doksaniki" gibi, ezici bir çoğunluğa, üstelik ‘büyük coşku’yla, müthiş bir oranla “evet”letme başarısını gösterip, nur topu gibi bir "seksen iki anayasası" ile taçlandırma gibi muhteşem bir ‘mucize’ye imza atanlar,
onlar, ‘ocaklara ateş düşürüp nice ananın yüreğine ölümcül acılar bırakıp, ruhlara büyük travmalar yaşatan, zihinlere hiç çıkmamacasına işkence, ölüm, sürgün kazıyan, tarihe ağır, büyük kara leke olarak geçecek, elleri kirli, kanlı adamlar,
onlar, ülkemde çıkardıkları yıllarca sönmeyecek yangın, açtıkları derin yaradan başka bir şeyle anılmayacak olanlar..
..
12 eylül 1980 darbesinin üzerinden 32 yıl geçti.. müdahale sonrasında TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu.
650 bin kişi gözaltına alındı.
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı.
7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi.. haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı.. idamları istenen 259 kişinin dosyası meclise gönderildi.
cezaevlerinde 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi.
14 kişi açlık grevinde öldü.
16 kişi “kaçarken” vuruldu.
95 kişi “çatışmada” öldü.
73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi.
43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.
388 bin kişiye pasaport verilmedi.
30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı.
14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti.
937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı.
23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
31 gazeteci cezaevine girdi.
300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü.
gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
39 ton gazete ve dergi imha edildi.
..

davacı değilim; lakin, bugün üçü hayatta olmayan şu ‘muhteşem’ adamlardan.. hâlâ hayatta olan, beşli çetenin, darbe konseyinin başına işkencelerin ölümlerin, idamların, mağdur edilenlerin hesabı,
20 milyar dolara yakın servetle, “dünyanın en zengin on generalinden biri” unvanına sahip, dönemin hava kuvvetleri komutanı olanına, “lockheed” komisyon rüşvetleri, askerî binaların tümünün, dış cephe kaplama, boya ihalelerini alan, dış cephe kaplama, boya fabrikasının gizli hissedarlığı,
darbe anayasasını hazırlayan ‘büyük hukukçu’lara işledikleri hukuk katliamı,
büyük destek veren iş adamlarına, neyin karşılığında destek verdikleri,
köşelerinde gün be gün darbe övücü yazılar yazan, besleme darbesever gastecilere aldıkları gücün kaynağı,
yalama yalak yardakçı yağcı artıkçılara sahip edildikleri büyük servetler sorulsun, şunları sanık sandalyesinde bir kez göreyim, yeter..
..
umarım şapkadan tavşan çıkmaz, dağ fare doğurmaz..
4 nisan; davanın ilk günü… darbeciler davdan rahatsızmış; biri kolunu kırmış aynı gün, birden rahatsızlanıvermişler, ilk duruşmaya gelememişler..
darbecilerin avukatları; “bu dava geçerli değil; bu anayasa bu meclis 12 eylülü yargılayamaz.. 12 eylül ancak 11 eylülün anayasasına göre yargılanabilir.. hem, on iki eylülde amerikanın parmağı, israilin uzvu, kontrgerillanın uzantısı araştırılsın!” buyurmuşlar..
bence de araştırılsın.. araştırılmazsa ta nakoyiim!
..
ulan ‘onların çocukları’!. amerikanın, israilin kucağına paşa paşa, büyük zevkle oturup 32 yıl boyunca acaip erkler, cepler kasalar ağzına kadar dolu, hayattan dokunulmaz, tatlı keyifler alıp neşe dolarken, sıra ezip geçtiğiniz ve ama en emniyetli de yer; halkın kucağına oturmaya gelince niye mızmızlanıyonuz ki?!
bu arada, unutmadan;
“12 eylülle ilgili, hakkımda dava açılırsa kafama sıkarım!” diyen, marmaris sakini, “nü”sel tabloların müthiş ressamı; sakın ha, sakın şimdi sıkma kafana!.
bir yargılan bi, önce, maçan bi sıkılsın, o kibirli kimyan bi bozulsun muhtemel darbe teşebbüsleri ebediyen bi tarihe gömülsün, darbe heveslisi apoletli apoletsiz torunlarının gördükleri tatlı erk rüyaları bi kâbusa dönsün, ülkeyi bağlı oldukları mahfillerin emir ve tavsiyeleri doğrultusunda ve diledikleri gibi yönetme hevesleri, o büyük iştahları kursaklarında kalıp içlerine lök gibi bir otursun, öyle sıkarsın; ömrün yeter ve yerse!

adanmış

1
(adını ‘nezir’ koymuştu nenen, hani; 'adanmış'; göbek bağını yollara atıp..ondan olmalı serseriliğin)
yağız bir küheylan gibi eşinip durma, bağlısın işte, prangalı; bir kuş gibi çırpınmasın yüreğin..
dün, başkent sokakları, dikimevi, cebeci, hacettepe, üniversite, topraklık, yine dikimevi; talebe evleri..yıllar sonra bugün; beyazıt, üniversite, ortaköy, kadırga, öğrenci yurtları, lâleli;
artık burdasın, hani şu adam yutan, yedi tepeli şehirde)
..
bu şehirde dile gelmeyecek ne sözlerin vardı
hayat, herkesten bir parça kendinde bulduğundu
şimdi mükerrer birisin
asırlar sonra ırmaklar dökülür içine şelâlelerden
ve bir kez daha yenilgi
çözemediğin tek soru; hayatın gizi neydi

düşsüz, ağır ölümlerdi uyuyup uyanamadığın
hayızlı bir kadının ara bezinden beter
isyana teşne târifsiz ruh halleri
cesetsiz cenâzelere gıyâbi namaz
ve köprüde kanatsız uçuşlar
başarılı intihar girişimleri
..
seslerini dinle şehrin
korku sayhalarını bastırma ninnilerini
ayrık hayatların özel havuzlarına dal
yan, her insan hikâyesine
dert yağarken üstüne şehrin
aç(ma) şemsiyeni açıl(ma) güneşlerine
sen kendine geceyi mekân seç
cılız ışıklı bir sokak lambası altında
bir parkın yorgun bir kanepesinden
müşterisiz bir sokak kadınını izle acıyla
kafanı, saçına taktığı karanfille masumiyetine tak
nöbetini tut, şehrin ve soğuğunun
taşlara park etmiş dilenciyle
ve yine nöbetini tut
ar(k)a sokaklarından birinde beyoğlu'nun
izbe bir evde yalnız bıraktığı
yüksek ateş nöbetindeki çocuğunun

bu eski istanbul evinin çıkmasında mevsimlik çiçekler büyüt
akşamları dönüşünde, yılgın yorgun
ahşap gemiler yap minyatür, çocuksu
salmadan kirli şehir sularına
gezdir gün görmemiş denizlerinde içinin
çalışılmamış ders notlarının aralarına bırak
mahzenlerinde küflendir yüreğinin
yokluğunun gelişine yazılmış
kadın kahramanı olmayan romanlarını

tepene bir bulut indir gözlerinden
yağmurlarını içine akıt
yeşerttiğin dikenlerini sula
büyüt ve kendine batır
kimseyi gözlerine iliştirmeden
diz üstü çök ve ağla
insana

sigaranın isinde karart lambanı
alnında biriktirdiğin secdeleri
gecenin ikinci yarısına sakla
bırak burnundan gelsin her şafak
gündoğumunu görme
ne çıkar, üç satırlık dost havası girmemişse
sitemle doldurduğun, perdeleri hep çekili odana
bütün mevsimler kış olsa ne çıkar
sen, kendi şarkının bestekârısın ya her akşam
kemanın dört tel, karaduttan bağlaman

haydi, bir şarkının en içli yerinde partisyonları parala
hüzünler düşür kemanının tellerine
türküler geç bir, bir en hüzzamından
ve bağlamanın göğsünde inlet derdini
boş ver, kimsenin ruhu duymasın
seni damla, damla eritir de bu şehir
sen tükenmeden daha bitmez bu şiir!
2
yine sıkı, sıkı ört perdelerini, yüreğine çekil
ıssız yataklara sığınmadan uyuma
boykot et, tek perdelik, göstermelik müsamereleri
tozpembeyi sil renk kutundan
kazık gibi gerçeklere demirle
sen, üzerinde toz, alnında ter biriktir
dilinde aynı pas tadıyla yaşa

kızma apartman sahibinin işveli kızına
aldırma kafana attığı mandala
ders notlarına tependen damlattığı çamaşır suyuna
göz ucuyla da olsa, gizlice bakışma
kiracılarından birinin serseri oğluyla kaçana dek
kaldırma kafanı, bakma yüzüne

sevme yine lüzumsuz kalabalıkları yürüdüğün yollarda
vurulma hain bakışlara
alıp götüren, öteye beriye savuran her birini
yine isyan et, gündeliği ucuz
ayaküstü, fastfood aşklarına
uzak dur, şuursuz kafelerden
ezeli düşmanı ol, muhallebicilerin

bir türlü bitemeyen okullarının sonuncusuna git
kendine en zula köşelerini seç
amfilerinin, 'hergele'lerinin
müdavimi olduğun fakülte kantinlerinin
çay sırası dahil, girdiğin tüm kuyruklarda hep sıra dışı ol
yine fark edilme
kalbin yine kırık olsun; notların gibi
hayattan da sınıfta kal

bölümden göz aşinası olduğun, uzaktan
‘ırmak gözlü’ dediğin, anlamlı bulduğun
güzel gülen, aslında ağzı pek kalabalık
yüreğine hiç bakamayacak
okulun o en güzel kızını
ve çenesinin dibine sakız gibi yapışıp
anlık heyecanlar toplayan
o kadınsı delikanlıyı meraklısına bırak
yazma hesaba
(o kız, merhametten prematüre, milli şef azgını
haramizâde yalısı sahibi suphi bey’in kızıymış
sâdece sevgilisine 'kız'mış
-bir gün ellerde manşetti tekmil sekiz sütuna birden
gelinciklerin ayçiçeği tarlalarında
su içtiği saatlerde çiy damlalarından
bir elinde sylvia plath, bir elinde nilgün marmara
acılarından miras olmayan bir nedenden
bir sabah vurulmuş intiharlarla-)
sen, gönlünü çal(amay)an güzelleri
içinde büyüttüğün özlemlere kezzap dökenleri
durak, kantin ve amfi aşklarını unut, öylece, yapayalnız
gözlerinde umursanmamış sevdaların nemi olsun
söylenmedik sözler, dilinde
ve heybende geçmeyen güzellikler

haydi, artık, senin de olan şehrin
piyasa yap meydanlarında; bahtın(a)çık
açıl yazlarına, sonbaharlarına asıl
uzayıp giden caddelerini arşınla, gelişigüzel
uygun olmayan adımlar at, öylesine
kaldırım taşlarını say, ritimsiz
duyduğun kaprisli telefon sözcüklerinden
ahizelere takılıp kalacak olanları seç
bir kulaktan girip ötekinden çıkmayacak
derdest edip ötekileri
sevdalın olmayacaklara bırak

ucuz tarife vapurlara bin
hiç kalkmayacak trenlere el salla
selamsız aşmaya (ç)alış mesafeleri
seferler düzenle uzaklara, yerli yersiz
atsız, eğersiz
bir çay bahçesinde, akşamları yine hep yalnız ol
ki bu en pahalı zevklerinden biri olsun
oturduğun masada üç sandalyeden ikisi hep boş
ve küllükte sigaran hep yanık dursun
çay söyle kendine ilk demden
aç, yanında gezdirdiğin, gasteyle kaplı kitabı
dosto’yla tost ye
iç, akşamdan kulağında kalan çaykovski eşliğinde
duyulmaz burada ney ve neyzen

yine şarkılar yaz adisyon kâğıtlarına
bestesiz güftelere dokun
eşlik et rossini’ye içinden
ve bir zampfhir flütüyle sükut!
varla yok arası, belirsiz, yoksul/n/ bir varlık ol
böyle yaşamaktan da hep zevk al
henüz bitmeden bu şiir
daha ne gizlerini açacak, sana bu şehir

Salı

ederlezi

beni burda bibaşıma bırakma lelia
al yalnızlığına..

bu şiiri sana yazdım lelia
bu şiir genzimi tarifsiz yakıyor
çünkü şiir tıpkı aşk gibi
acıyı hak eden bir şeydir

çünkü sen
kaderine işgâlden kalma melez bir aşk örülü
tenine çöl ateşi değmiş dul bir annenin
kederini hapsettiği ortayaş tülbendinin
sandığında soldurduğu gelinlik kurdelesinin
al'ından ve bir gelincik kırmızısından
bir parça daha 'al' dudaklarından sızan
solgun ve zor tebessüm
sen
parisin şanzelizesinde
kaldırım kafelerinden birinde
fonunda, edith piaf’ın hiç pastoral olmayan
o kusursuz aşk şarkılarından biri eşliğinde
kendine özgü bir sonla noktalanan
cezayirli bir yönetmenin çektiği
grî bir fransız filminde, bir puslu gizem
jilet kesiği mutsuz bileklerinle
dört dörtlük, sessiz bir intihar çağıran
bir otel odası yalnızlığı sahnesiydin

ne demeliydim ki şu mektupla sana lelia
ölüm tıpkı aşk gibi
saygıyı hak eden bir şeydi
bir yıldız daha kayıp, kapanmadan perde
son sahnene yetişmeliydim

bak, kitap gibi cümleler kuramıyorum bu gece de
yine unutup yıkayarak çıkıyorum kendimi sabahıma
ve sesimden, şiirimden, kavgamdan biçip
dağların yalnızlığına yaktığım türkünün
defterlere sığmayan son sözlerini yazıyorum mektubuna

lelia, bu mektupla sana
bir bağımsızlık savaşının daha başında, omzu/m/ başımda
savaşını kaybetmiş bir gerillanın
tutuşturduğu isyan ateşinde ıslattığım kanlı gömleğini
silahının kabzasından gayrısıyla hiç sevişmemiş ellerle sardığı
ve tek nefes bile çekemeden daha, başucuna düşen
filtresiz ve acı son sigarasını
lelia sana benden bir şey
sana alınyazımı gönderiyorum
al dudaklarına ki beni anmış olasın

bahar geliyor

(anne karnında kıvrılmış, parmağını emen ceninlikten henüz kurtulduğumda atladıydım, mekîn kılınmış en emniyetli mekândan aşağı.. hiç düşünmeden deli gibi atıldığımda üstüne hayatın henüz on altı yaşımdaydım..
“ben de varım lan!.gör bak, dibine kadar yaşayacağım seni! ” demediğim hayata, böyle tersinden bi atraksiyon gösterdim; gençliğimin baharında kapattım kapılarımı bahara, çarptım yüzüne ergenliğimin, tereddüt etmeden..
ayaklarım üstünde ilk durabildiğim gün yürüdüm üstüne en gerilim, en ölüm trafosuna yapıştım yaşamanın; yıldırımlarına paratoner ettim yumruğumu, fırtınalı asit sağanaklarına şemsiyemi açmadım; en tehlikeli prizlerine soktum parmağımı; yüksek voltaj ceryanına kaptırdım çocukluğumun güzel günlerinden arta kalanı, fena çekiciliğine kapılıp..
daha bi allah demeyi öğrenemeden, bi yumdum gözümü, açtım avuçlarımın ağzını, tutuverdim üstüme üstüme gelen en zehirli oklarını)
..
sonra büyüdüm
çıkmaz sokakların üstüne yürüdüm
kaldırımların altından geçen kanalizasyonların
kapaklarını kaldırıp karanlıkta, bir güzel aktım
koktum, kirlendim, kirlendikçe korktum
bu yüzden hep, her kalkışta pistten çıkışım
kayış koparışım her kayışta
her çıkışımda raydan
nişanlanmış gibi
tam kalbine nişanlayışım
üzerime üşüşenlerin
fersiz gözlerime perde çekip
çul çaput üşüyen tenime bir ürperti
kendimden geçip de çabuk devrilmeyip
düşerken gürültü çıkarayım diye
bağını çözmemişim dizlerimin
çaresiz kelepçeler vurup
tutup tutukladıkları tutuk ellerimle
böyle olmuş vuruşum tam alnından ölümü
direklerden dönüp..
(o saatten sonra yakışık almazdı boy ölçümü aldırmak; yüz top ters kumaşı tek kesişte biçen ve her tür dikişin kralını bilen, daha ilkokulda ellerine teslim edildiğim ilk hayat terzime aldırıp;
kadehinde geleceğimin kanı, kaldırtmak şerefime ve yanında iyi gider diye bir de geçmişimi, ânında bi güzel meze ettim; tek dikişte bitirip iştahla ziftlensin diye)
azgınlıktan üstüme atlayan şehvetli düzenime bir kez olsun baş kaldırmadan düşmek ayakları dibine; olmazdı, fiyaka bozardı o vaziyet(t)e bi göz bağı arakam, göz yummak, uyku-uyum arası uy(u)mak;
gözümü bile kırpmadım..
böyle olunca, belaya tırmık, cellatlarına yanaşık düzen
ve sükunete hep teğet yaşar insan; düzene değme noktalarında
şehrin gecelerinin en işlek, en ölümcül yaşam otobanlarında
uçurum kenarlarında harmandalı oynar
ben horonlar teptim üstüne, misketler, hüdaydalar oynadım..
en berbat, en çıkılmaz yokuşlarından aşağı yuvarlanırken
disiplinsiz inip, slalom yapmadan..

budaksız sıkı değnek gibi dümdüz ve kuyruk dikken
kolluk güçlerime fena yakalandığımda mazhar oldum yakın ilgilerine..
uzat dediler uzattım; ellerim ellerinde, gözlerim gözlerinde ve gözleri hep üzerimde..
çekince yakamdan çekinmedim ne geldiyse dilime boca etmekten; kulağımın duymadığı ağzımdan çıkanı paçamdan akıttım, belden aşağımda altta ince işlerle uğraşırlarken verince ellerine bir de, bir de üstüne yüzlerine işemekten fena mutlandım; pelte edip sürüklerlerken özel, hazır askıma asmak için kollarıma girdiklerinde gıdıklanıp fena güldüm..

fena dalga geçtiğimi hemen anladılar ve ben hiç aldırmazken yaptıklarına, onlar aldırdılar,
aldılar ve şanıma şanlarına yakışır biçimde, ikrâmsever ev sahiplerine, en ağır misafir misali daha bir hürmetle ağırladılar..

testis kadar beyinlerinin, uzun ellerinin, güçlü karıştırıcı parmaklarının akılları sıra ve kendince kendilerince düzenlerince ince ince fermuar çekince terbiyesizliğime, delik deşik edince irademi kalbura çevirip, sona erecekti yüksek çekinceleri.. lakin kafa kafaya gelince, kaba dayak teorimce kafa tuttuğumu, kafa çektiğimi, kafa bulduğumu, kafa attığımı, kafa yaptığımı bi ince, en berbat sonlarıyla ve ölemediğimi görünce bi türlü, kafayı yediler..

baktılar sonunda olmayacak, başa çıkamayıp iyi iş çıkaramayacaklar; yaktılar.. işte bu yüzden yanıklığı, tutukluğu dilimin; sesimin kısıklığı bu yüzden.. bağışlasınlar beni, bu yüzden selamımın bile küfür gibi gidişi gelişi, muhatabının içine işleyişi ve bu yüzden duyanın ne bet bir ses bu deyişine sebep türkülerimi, yüksek yerlere çıkıp yüksek ses söyleyemeyişim..

ben ne güzel; yaşamak varken
hayatımın içine bigüzel etmişim..

ben bile isteye yaptım oysa her şeyi
ve ben yaptım, oldu
güzel de oldu; cuk oturdu..
ta başta olduğu gibi hiçbir şeyim yine yok
ve pürüzsüz bulutsuz bahar gibi bir özgürlüğün üstünde oturuyorum şimdi..

Cumartesi

"kimsenin...

...uykusunun bi fesleğen mesleğen koktuğu yok" la akoyiim!.dikiim bööle dünyayı!