Pazartesi

aristokratların ruhu var mı?

romantizmin, dolayısı ile, fedakârlığın semtine uğramadığı bencil mahlûkat gruplarından biri de aristokratlardır.. hâl böyle olunca ve de bir mahlûk romantizmden vareste kılınınca, ol garaib mahlûkat için bir ruhtan, varlığından filan söz etmek son derece abesle iştigâl bişeydir.. bu durumda, romantizmden fersah fersah uzak bi aristokrata “ruhsuz-muhsuz” demenin bir yanlışı-manlışı, yanılışı ve kimseye de bir zararının olmayacağı gibi, ona aynı zamanda “odun” diyecek olmanın da abartılı bir yanının bulunmayacağı, özellikle biz, bidonik kafa tavsifiyle, göbek kaşıyanlar diye tesmiye olunan halk arasında, gerçekliği kesinlikle tartışılmayacak bir kesinlikte bir hükümdür..meseleye böyle dalgasız dubarasız yaklaşılınca hemen ardından âdemoğlunun aklına doğal olarak şöyle bir soru gelebilir; “peki öyleyse odunun ruhu var mıdır?”
işte, hadisenin çatallandığı yer de tam da burasıdır..toplumuzda, tuzruhu, sirkeruhu, kadınruhu diye bişeylerin varlığından söz edildiğini az çok herkes bilir de, lakin bugüne kadar “odunruhu” diye bir ruh cinsinden söz edildiğini hayatta duyan tek bi Allah'ın kulu olmamıştır.
elbet bir şeyi birilerinin duymamış oluşu onun varlığına bir halel getirmez; getirmemeli de!.böylesi karışık durumlarda, o bir şey üzerinde akılda bir şüphe oluştuğunda yapılacak en mantıklı şey, mevcut duruma en uygun soruyu bizatihi o şeyin kendisine sormaktır;
“ey odun!.bir ruhun var mı senin?!.varsa çıksın!”

yenidünya düzeni

Dünyanın merkezi dedikleri şehirde, üstünden kuş uçurtmadıkları görkemli kapitolün tepesinde,
kaleme çektikleri “dünya barışı(!) zirvesi”nin
iş bitirme bildirisiydi..

içlerinden en şişko ve kutsal olanı
aldıkları o kancık kararları
ilan etmek için açıp o yayvan yavşak, çamcık ağzını, söze
“işçiler, emekçiler ve orospu çocukları
ipsizler sapsızlar, serseriler
evsizler, barksızlar, köprüaltı kadavraları
sömürge şiveliler
lan ezik halklar!
dün, dünyanın kıçına güzel güzel parmak atarken biz
azcık(!) üstünüze gidip, az biraz(!) gerdik sizi
hani konjonktür gereği..
şimdi düşünüp de bugün adam gibi
şu büyük projemiz altına yatırdığımız iyi(!) niyetimizin kusruna bakıp
sakın su kaçırmayın kulağına, eşşekliğimizin!”
diyerek başladı..
sonra, bir yumuşak edasıyla
“bırakalım ama şimdi bunları
aramızdaki şu kan-bıçak düşmanlığı..
siz, dün başınıza ördüğümüz çorapları unutun
geçirdiğimiz o güzelim jüt çuvalları
mahkemesiz hükümlere, yargısız infazlara
kırdığımız kalemleri ve kemiklerinizi
biz, şu evrensel adalet taleplerinizi!”
diyerek devam etti mavallarına
martavallarına..

oysa aslında
"alın ve siktirin gidin, o pek ağırımıza giden özgürlük şarkılarınızı!"
diyordu kestirmeden..

ilan sonrası, mecburi kutlama törenlerine geçecekken tam
aynı anda, Tacitus, koşarak gelip şehrin varoşu, öte ucundan
“ıssızlık yarattıkları yerde ‘barış var!’ diyorlar; yemeyin!”
diyerek seslendi kalabalıklara, elindeki Agricola’dan..
ve dönüp yüzünü, yeni dünyanın yüzsüz büyüklerine
“siz; yasa, masa, kasa koyucular
eremeyesiceler, türemeyesiceler
tahtaya gelesi prematüreler!
siz; ‘yeşil tanrı’nın(!) tatlı dininin, hep üstte
talihli, kurnaz, mübarek(!) kulları
limitsiz soygunlar emeklisi, mülk zengini
her gece yüksek faiz veren bir bankayla yatan
sırdaş hesap, soylu, saygın, bol imtiyaz
hatırı sayılır sermaye doygunu
seçkin-geçkin-sevgili dullar!
sizin, yirmidört saat açık, dev alış-veriş mabetleriniz
aynı kaba işeyip, aynı çanaktan yediğiniz
yağ-bal ağırlama, mükellef sofralarınız
ve toplu istimnalar için coşkulu resepsiyonlarınız
örtülü ödenek ve arpalıklardan yedikçe semiren
“yetim paşababa”larınızın büyütüp
güzelleştirip “fukara parababa”larınıza pasladığı
ne manevî kızlarınız
stratejik, jeopolitik masalarınızda
köpürttüğünüz ‘yeni dalga’
bio-nasyon, dinamik ve ultra şoven bi megalo(man) idea
borsalar azdıran doyumsuz iştah
ekonomik mezalim, çeşit çeşit meze
ne bulursa yiyen, a kalite, global
kocaman karınlarınız
estetik, hassas, pek açık psikolojik harp oyunlarınız
kayıtları sağlam(!), geçmişi temiz oyuncak(!) silahlarla
ilk gençliği pek neşeli geçen
on yedi yaşından tek gün aldırmadığınız
silikonlu göğüslerinizden yılan sütü emen
henüz erkeçliğe kesilmiş ve cezai ehliyeti sıfır
kolluk gücü yüksek, kara zıbınlı
sakladığınız yerden çanak-çömlek patlatan
meşhur-meçhul-seri-sanal(!) cinayetlere tetik düşüren
“iyi çocuk”larınız vardı..

siz, kamuoyuna andersenden beter masallar anlatan
fevkalade örtbas bi medyanız
soytarı nefesiyle şişirilmiş küheylan kırması, beygir bozması
yavşak, yalak, yalama kırk yıllık kır at
melon şapka, çatal dil, ve poker surat
fevkalade nemrut, fevkalade diplomat
süper şarlatan, süper lafazan
kazuratı anüs yerine ağzından çıkan
kurulgan-buyurgan-çokça ısırgan
hilkat garibesi, bir morison sülümanınız
süper cüce, süper sidik, had bildirici
inzibat kültürlü, bir huysuz intikam
kapkara “karaoğlan”ınızla
holivud platosunda temize çekilmiş
ortak yapım, “bin yıl” ölçekli kusursuz plan
ne “fantastik yirmi sekizli” şubatlardınız?!

“anglo” ve “sakson”dunuz ve “sio ve amerikan”
mukavva kâğıda karakalem eskiz
süper karton, süper çizgi, süper karakter
müthiş “ekşın bir men”, süper puşt, süper termit
“süper orospu kız”, süper kahraman
ne süper yarasalardınız..

hani sizin çağdaş “izm”ler kapatması
sürtük ve yatık bi hayat tarzınız
ve her nasılsa hep kızoğlankız kalkan
erkle diktiğiniz yırtık bir beyin ırz zarınız
son kez, çok renkli, bol çeşit maskeli bir baloda
floransa işi, yıllanmış “hürriyet”ten
fazla içip, başı dönüp kendinden geçerken
ince güzelliklerin başını kesen o coşkulu Fransız ihtilâlinizden
nesebi gayr-ı sahih ve ama çokça meşhur
çokça kasap, bol bolşevik, çokça nazi
pek "çevik", pek "siyon" döllere gizli gebe
gizli-yerli-yaban karılarınız vardı..

siz
ana kraliçenin etekleri altından iş gören
has piçler
siz, zavallı dünyanın başbelaları
siz, ne anasını şeyettiklerim
yeryüzü paraziti, asalak mantar, kimyasal zehir
tiran kulaklarına kan üfleyen vampir
güzelliğe kabız, şerre ishal, azgınlığa abazan
milletler kurulunun arabozucuları
“insansız haklar”ınızla ne insancıl(!)
uluslararası, uğursuz ne şeytanlardınız!”
dedi ve bi güzel dalgasını geçerek
öfkeden gerilmiş yüzlerine, yüksek sesle
o meşhur halk şarkısını söyledi;
“oturmuş hesap yapar
ah ciğerimin köşesi!
dünya barışı(!)na giden en kısa yol
aman da kadifeden kesesi!”

Perşembe

ranza türküleri

(yalnızca /kaybetmişler/in bir /yitirme/ korkusu olmaz lili
bilsem ne aradığımı insanlığın dibinde?!)
..
beni yıllar önce mapusta tahtakuruları vurmadı lelia
ayağımı naylon terlik, belimi demir ranza
bir zamanlar, yitik neslin sıra başı temsilcisiyken
bir kış günü, soğuk nezaretinde yakalanmıştım
kolluk güçlerine, Ankara’da..

sırtım daha o ilk tanışmasında coplarıyla fena yanmış
ve arkam, muhtelif ebat meşrubat şişeleriyle
yine de ikrâmda kusur etmemek için hani
“kola mı, fanta mı?!” diye sorduklarında
“çay, lütfen!” demekle ben, safça
daha beter kudurtmuştum şu kuduzlarımı..

sıkı maçtı hani!
özellikle devre araları çok eğlenceli
bir yandan, kalleşçe vururken midemi ülserim
kollarım uzadıkça uzar, üstte
o klasik tarz, alabildiğine nazik askıda
öte yandan, altta, morarmış rengine en yakışan kabloyu
bağlarken kutsal(!) âletime, en tecrübeli subay
‘uygun adım’ marş söyletirdi
tazyikli su eşliğinde böbreklerime..
yetmez gibi, bir de üstüne
o utangaç husyelerimi, ağır aksak tekmeleriyle
açık açık bir buluşturması vardı ki, sorma
hem hiç utanmadan!.

işte, peşimden, adım adım gelecek
muhtemel nice aykırı adayın
tekinin bile fırsat vermeden, başkaldırısına
topunun başını, henüz birer
mikro(sko)bik minik yaramazlarken, ezip
filizlenmeden daha, kırıp geçirip
kaynağında böylece kurutup
tane tane böyle karartmıştı neslimin geleceğini..

tam o ara ben, hiç farkında olmadan
ince ince, iplik iplik, kanlı-küfür, küfür-kafir
ve sidik sidik iş/l/emişim yüzlerine
bu hâlimle ben, hassas gergeflerine düşen
ne kanlı bir kanaviçeymişim?!

en çok da şu kibar(!) iknâ seansları sırasında
şu ince iş ameliyatlarını tarumar ediş şeklime hayran(!) olmuşlar
ve ellerimle patlatışıma dikişlerimi..
bundan daha da ilginci
işlerine karışıp, içine şöyle bigüzel etmişliğim
hattâ, şu hâl-i perişanıma bile hiç bakmayıp
ve ellerindeki o şefkatli(!) /haydar/larına aldırmadan
Hasan Dağı’na oduna çıkmışlığım
ve hani, yüzlerine o /siktir/i çekmişliğimmiş
işte, asıl buna fena bozulmuşlar!

şu hassas hususlarda hiç de savruk değildim oysa, lelia
hep ölçülü(!) olurdu sataşmalarım
inan, şu /özel tımar/ tercihim; insanca(!)
şu /kaba dayak/ta ısrar edişim
vücut ısımı artırmak
ve acısını uyuşturmak içindi, kırık kemiklerimin..

sonsuz hoşgörüleri(!) ne içtendi
benden şu hiç esirgemedikleri şu yakın alâka
şu tartışılmaz şefkatleri(!)
ya şu kontrolsüz sevgi gösterilerine ne demeli?!
apaçık ispatı, şöyle “sevme”lerin(d)e beni
/bayılışım/dan belli değil mi?

benimle başları niye hiç hoş değilmiş
işte, ilk bakışta hiç anlayamamışım
dertleri neymiş; bunu o parlak geleceğim(!)den olma pahasına
çok sonra öğrenmiştim..
meğer adım, aşırı derecede tehlikeli
ve varlığım içlerine fena işleyen bişeymiş

iyi bir zanlıydım demek; zanları huzurunda
o /paşa keyif/lerini bozmaya her an hazır; serseri it
ve apaçık bir potansiyel tehdit
şu toplumsal huzur(!) ve o sonsuz barış(!) harekatlarına

tabii ki kuru gürültü değillerdi lelia
işlerinin eri adamlardı
yine de şunlara pabuç bırakmak çok ayıp olacaktı
bu yüzden onun yerine
silme isyan ve değme terslik, pelteleşmiş et
ve bir yığın kırık kemikten ibaret
bir çuvaldan söküp başıma ördüğüm
şu kaçık çorabı bırakmıştım önlerine
yığılırcasına..

boşunaymış oysa şunca dikleniş, şunca inat
eğer düzen(leri)ne boyun eğip, af dileseymişim hizâya gelip
yaptıklarıma rağmen hiç /d/üzülmeyecekmişim(!)

bu yüzdenmiş işte her şey, şu müşfik(!) muamele
dâvâlarımın hep gizli/kapaklı celselerde görülüşü
ve bana bile kapalı oluşu
şu hâkimsiz mahkemelerimin..

lelia, şunlara tek değme noktam bu değildi elbet
ve şu dışlanmışlığımın tek nedeni
ters düşüncelerimden ziyâde, asıl felâket
“ben de ne olayım, eğer değişirsem!” diyerek
var gücümle dayanıp, muhkem kapılarına
geçen onca zamana rağmen, şu değişime
hâlâ aptalca(!) direnip
şu arkaik çemberlerini hiç teğet geçmeyip
üstelik tam ortasından; düpedüz kesişimmiş..

bakma gururlanıp /işte!.uzlaşmadım!/ deyişime
uzlaşamadığım bal gibi kendimdim aslında
bir de tuhaf tecellilerle karşıma çıkan
şu acâip kaderim!

hani er meydanı olsaydı şura
ve şunların o mübarek(!) serlerinde az bir yiğitlik
şu idam gömleğimi erkenden giymişliğimle
bükemediğim bileklerini, bilsen nasıl da öperdim(!)?!.

Salı

mahzen kafe

 "Kapısından girilince karşınıza çıkan eski ve bakımsız apartman görünümünün ardından, nemli havayı soluyunca “kim buraya kafe diye oturmaya gelir” diye düşünüyor insan. Kuruyemişçi, manav, kasap, balıkçı dükkanlarının arasından açılan demir kapının arkasındaki bu gizli yer, hiç de alıştığımız kafe mekânlarına benzemiyor. Burası ne bir apartman ne de sinek avlayan bir yer.. İşletmecisinin deyimiyle “okumuş, entel” hatırı sayılır müşteri kitlesi ve ünü gizliden gizliye yayılan bir atmosferi var. Akşam Fatih’e indiğinde, Fatih Camii’nin Boyacı ya da Börekçi kapısından Malta’ya çıkan herkes, ünlü Çarşamba pazarının kurulduğu, Darüşşafaka Caddesi’nin başındaki cami duvarıyla bitişik olan bu eski binaya geliyor. Saat beş olduğunda, avukatı, hakimi, gazetecisi, öğrencisi, yazarı çizeri, şairi, müzisyenini ağırlayan kafe, mekân tutanların bir türlü kalkıp gitmek bilmemeleri yüzünden, gecenin üçüncü yarısına kadar açık kalıyor. Bazı geceler mekânın müşterileri arasındaki amatör-porfesyonel müzisyenlerin, neyden kemana, bağlamadan yaylı tambura, perdeli perdesiz gitar, çeşitli perküsyon aletleri ve enstrümanlarıyla verdikleri harika müzik ziyafeti dinlemeye değer...
mekânın karanlığından mı yoksa tarihinin etkisinden midir bilinmez, sohbetin rengi vakit ilerledikçe öyle çok koyulaşıyor ki... Şikâyetçi değil bundan, kafenin işletmecisi Ömer Kurhan... kendilerinin de çok sonra fark ettiği bir ünleri var müşterileri arasında. Ancak bunun nasıl oluştuğunu pek bilmiyorlar. Tek bildikleri ağızdan ağıza, herkesin kafeyi birbirlerine anlatmaları... Daha çok beylerin geldiği (bayanların gelmesi tercih edilmiyor çünkü) Mahzen Cafe’nin görünüşte çok fazla bir özelliği yok. Duvarlarına kilim asılmış, oturma düzeni sedir tarzında yapılmış, çayı, çorbası, kahvesi olan sıradan bir yer. Hatta içindeki nemli kokusu itici bir özellik bile taşıyor. Ama özel ray sistemi ile yapılmış ve depremde hiç zarar görmemiş tavanına baktığınızda, duvarlardaki 1 metre aralıklarla duran demir halkaları fark ettiğinizde ‘burası neymiş’ diye sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Bahsettiğimiz yer, Fatih Malta pazarında bulunan Taşhan’ın giriş katındaki Mahzen Cafe. İstanbul’un fetihinin 550. yılı nedeniyle Fatih Belediyesi’nin hazırladığı “Fatih: İlk İstanbul” (bulabildiğimiz tek kaynak) adlı kitapta Taşhan ile ilgili şu bilgi yer alıyor: “Fatih Malta’dadır. H. 863/M.1459 yılında Fatih Camii şantiye mekanı olarak yapılmıştır. Vakıflar tarafından şahsa satılmıştır. Tonozlu, Bizantik izler taşıyan bu han halen ticari amaçla kullanılmaktadır.” Bu bilgiye göre Taşhan’ın Fatih döneminde yapılmış olduğu anlaşılıyor. Ancak Fatih dönemi mimarisini en iyi bilen Ekrem Hakkı Ayverdi’nin araştırmalarında (Fatih Dönemi Mimarisi Kitabı) Taşhan’ın adı geçmiyor. Bizzat Taşhan’ı görmeye giden, Ekrem Hakkı Ayverdi ile uzun yıllar çalışan Fetih Cemiyeti’nin başkanı İbrahim Aydın Yüksel, 1990’lü yıllarında başında yapılmış bir 20.yüzyıl binası olduğunu ifade etti Taşhan’ın. Mahzen Cafe’yi müşterileri açısından cazibeli kılan, yapıldığı dönemlerde burasının at ahırı olarak kullanılması. Duvardaki atların bağlandığı ve fenerlerin asıldığı demir halkalar hâlâ duruyor. Yığma kara taşlardan yapılan duvarlar, esnafların bütün kötü çabalarına (!) rağmen kendini korumayı başarmış. İstanbul ve çevresinde hatırı sayılır bir Kırım Tatar göçmen nüfusu bulunduğu aşikâr. Taşhan ve biraz aşağısındaki Hamza Efendi’nin kahvesi, 1930’larda Kırım göçmenlerinin buluşma yeriymiş. O yıllarda Zehra Kural ve babası göç etmiş İstanbul’a. Taşhan’ın yaşayan iki tanığı var. Biri 91 yaşında olan Zehra Kural, diğeri ise ara sıra Mahzen Cafe’ye uğrayan, bu handa doğup büyüdüğünü söyleyen yaşlı bir teyze. Yaşlı teyzeyi bulamadık; ama Şehzadebaşı’nda eşinden kalan evde yalnız başına yaşayan Zehra Kural’dan Taşhan hakkında bildiklerini öğrenmeye çalıştık. Zehra Kural, Kırım’da komşu oldukları bir aile burada kaldığı için annesiyle birlikte Taşhan’a ziyaret geldiğini anlattı sadece. Hanın ikinci katına çıkarken merdiven başında bir kuyu bulunuyor. Belli ki, hanın müşterilerinin kullandığı su, bu kuyudan sağlanıyormuş. Üç katlı olan hanın her katında 6 oda var. Şu anda çok bakımsız. Bazıları atölye olarak kullanılıyor, bazıları ise boş. Çatısı Fatih Camii’nin bahçesine bakıyor. Yaz akşamlarının sohbetleri aşağıdan yukarıya taşınıyor bu nedenle."
-gazeteden-

Pazartesi

vay!.blogum açılmış, haberim olmamış!

(..gene geç kaldık!.biz zaten de hep geç kalırız, hayatın bişeylerine..kapandığından da, vaktinde haberim olmamıştı!.lan ben ne habersiz bi adamım?!)
..
blogum açıldığı için ne bi kutlama yapacam, ne 23 nisan çocukları gibi sevinçten, ter ter tepinip, zıpım zıpım zıplıycam, ne de ağdalı bi tebrik teşekkür seremonisine girişicem; ben, koycam!.bu boku yiyen zihniyetin ta a.g!.
sapık mısınız siz, olum!.durduk yerde ne diye muhterem valdelerinizin hatrını sordurup, zaten gidişi bozuk "hâl ve gidiş" notlarınızı düşürttürüyosunuz ki bize?!

Pazar

şifre

seçkinler..hayatın v.ı.p’inde seyahat edenler.. çok meşgul hayatlarının içinden, şehrin uğultusuna kafiye, şehvete ve hırsa acıkmış guruldayan kalplerini vernikleyip, kontak anahtarları, kredi kartları ve kokuşmuş elleriyle, gösterişsiz büyüyen, görkemsiz konuşan, merasimsiz gömülen sıradan insanların kabri üzerinde vals yapıp, pek keyifli bir Hollywood filmi fragmanının kucağında sızıveriyorlar. Gece bize kalıyor, en güzel gecesine erişemeden vurulan delikanlının ve kötürüm kızların yüreğinde büyüyen sevdaların ekranlara henüz düşmeden zaplanan trajedisi de..

çünkü yaşam
binlerce bombanın, bir gecede
bir yerlere düştüğü bir saatte
bir sanatseverin boynunda ve bileğinde
zarif bir imitasyon aksesuardır
en ince dantelalar gibi işlenir
düşünceleri
son derece transparan..

aynı anda bir afrodit larvası daha düşer dünyaya; el bebek
henüz sıyrılmıştır ki kabuğundan
geleceği gündelik telaşlardan yalıtılıp
özel havuzlarda damıtılıp
önceden belirlenen kulvarında
güvenle koşmaya hazırdır..
bale, şan dersleri, sen-benua, konservatuar
bilâhâre güzel sanatlar
sonra bakmışsın bir anda podyum hazırlığında
turizm elçisi, tv spikeri televole ve paparazzi
kraliçe adayı, süpernova
yeni bilenmiş, usturadan daha keskin
doğurgan olmayan müteharrik kelimelere gebe diliyle
usta bir matahari'dir..

(hemen her gün seçkin ajanslardan rumuzsuz mektuplar geçilir
posta kutularına..
soylular için
reklamik de olsa, bazı organizeler ücrete tabi değildir..

çok bahar akşamı boğaz’a karşı alabildiğine keyfi
çigan eşliğinde saltanatını sürdüren balık ve rakı
arka planında yatan, turşu tadında
pek de sıra dışı olmayan pahalı bir aşk(!)
yakalanır en sığ yerlerinden..
aslında mütemadiyen sanattan anlayan
ve ayrıca inzibat kültürlü de olmayan
pek elit bir adamdan bile müşteki olmak racondandır

vazgeçilmez can simididir stres
neyse ki oldukça terbiyeli işkembe
gecenin sabaha yakın vaktinde
çok geçmeden imdada yetişir
pahalı dostlar arası geyik sofrası
gündem, öyle ayarlanmış filan değildir
medya, suare, borsa gibi, oldukça spontanedir
hemen ardı sıra, yaşamın
tekdüzeliği şiddetle tekrar tel’in edilir
her bunalımda kuyruğuyla oynamaktan boğulmuş hapis yalnız(!)lar için
özel kaçış turları düzenleyen acentelerin
iyi ki paket halinde hazır, sürpriz “out door” gezileri vardır

ve cemiyeti ilgilendirmez, hâliyle
başkentlerin sükuneti hep aldatır.
kasalar ısmarlanır, muhkem
pazarlar kurulur her kabine değiştiğinde
en demokrat kardeşlik terâneleri dile gelir
ve “al gülüm-ver gülüm” lü detant
ne kadar da değerlidir.
fena kanayan şâirler içinse, gece kalemin kanlı mürekkebi
her şiir bir şifredir..

Perşembe

yirmisekiz şubata medhiye

..daha dört gün var ama olsun!.
..
"28 Şubat'ın mimarı benim" Sisi
Anadolu atasözüydü; “kel yanında kabak anılmaz!”dı..
Daha dün, nereye baksan 'eylül'dü..gün ve hayat, onlarca yıl ve artık yarım asır, belki de bir ömür; ne çok ve inadına nasıl da 'eylül'dü ve eylül sevmeyenler nasıl da huzursuz...
sayfalar kapatan, sonlar yazdıran, ocaklar söndüren, ömürler tüketen, unutan, unutturan, vefadan yana çok sınanmış ve hep yanıltmış yıllar, o bir tek günü nasıl eskitip de tarihe gömememiş?!.
Hani istihbarat, ilk tahrirat defterimize mühim kayıtlar düşmek üzere, hayata karşı, ölmek hariç ilk ve tek başarılı girişimimiz sayılacak anadan doğum eylemimizden hemen sonra, kundakta mimleyip, henüz emeklemeye başladığımızda, karakollarının karakaplılarının ilk sayfalarına törenle düşürmüştü kulağımıza okunalı üç gün olmuş adımızı.. öte yanda, şu sinir bozucu psikiyatrlar klinik defterlerine kayıtlıyorlardı, yaş hani az biraz ilerleyip de ilk gençliğe demir attığımız yıllarımızda.. mirasyedi savurganlığında, bozukpara gibi harcamıştık gençliğimizi, en güzel günlerimizi..işte bu yüzden, şu piskopat psikiyatrlar, düğüne gider gibi, gülümseyerek ölüme sürüklediğimizi görünce, şaşkınlıktan o yiyesi Freud’cu bilinçaltlarına etmişler, nice sonra kendilerine geldiklerinde, bebekliğimizi, çocukluğumuzu, o sonu hiç belli olmayan, kadere kalmış ilk gençliğimizi, sonuçta total olarak; hakkımızda atılıp tutulacak, kayda değer ne varsa; özel notlar alıp, özenle fişleyip kayıtlamaya koyulmuşlardı ‘kimlik ve kişilik arayışı’ aşklarımızı, henüz emekleme devresindeki kendimiz kalma çabalarımızın aşağılanmamış yanlarını.. oysa "klinik vak'a" deyip, bir yandan böyle asap bozucu edâlarıyla bilinçaltımı kurcalayıp, psikolojim hakkında kalem üşürürlerken, öte yandan dibine indikleri, üstüme fena çökmüş o bilinçsiz bilincimin altından, benliğime evvel emir, ezelde işlenmiş şu 'ben'i nasıl çıkarıp kazıyacaklarını düşünüyorlardı kara kara..

Çok sürmediydi darbe sonraları bayağı form tutmuş, kozmik ve üniformik leke çıkarıcı adamların varlığımdan fenâ halde pirelenmeleri; hani konjonktür gereği, zaten baştan ayağa hâkîye boyanmış ülke sathında, zaten hakî renge kendiliğinden dönüşen kalemler kadar, o zamanların ve hemen her zamanların o, kargadan başka kuş, hakîden başka renk bilmeyen darbe boyacılarının, sabit fiks ve banko ve tek renkten müteşekkil, başka bir rengin mevcudiyetinin hayatta söz konusu olamayacağı o kutularına daldırıp çıkardıklarında, mükemmel tutmuş olduğunu görüp öğündüler.. hakî hakî yazan kalemleriyle, önüme, ardıma, adıma açtıkları dava dosyaları da dâhil tüm kayıtlara ve istatistik cetvellerine “aykırıdır, tehlikelidir, hakkında fiş gerektirir; fişsiz bi boka yaramaz; ilerde, vakti geldiğinde, müsait bir zeminde, mesela bi köşe başında, karanlık bi merdiven altında, izbe bi yerde, ıssız bi duvar dibinde hem hayat prizinden fişinin ve hem iplemediği, şeyine bile takmadığı hayatının ipinin çekilmesi olmazsa olmaz bi zorunluluktur..bu yüzden, biletinin dünden kesilip, her an eline tutuşturulacak bi şekilde hazır hâlde, el ve göz altında tutulması millet ve memleket menfaatinedir!” diyerek, kayıtlarından düşürme merasimlerinin uvertürü olan, 'hayatın, zaten zor tutunulabilen dallarından düşürene kadar silkeleme' kararı alırlarken, ruhum, âlem-i ervahtan, asıl vatanı cennetin bi locasından birinden, 'haşr gününe kadar hükümsüzdür!' denilip, her insan gibi, geri bölgesine bi 'kader ve sınav' tekmesi yiyerek, çoktan postalanmış bulunuyordu dünyaya..
Hani, Lokman’ın o deli suyuna düşürdüğü ve bugüne dek kimselerin bulamadığı şu ölümsüzlük iksirinin terkibine dair, o tek kayıp sayfayı bulmaya işte tam da o ara ahidlendiydim!.her nasılsa ve de nasıl da garip bi şekildeyese direnip 'eylül'de bi ölemeyişin ardından kendimi hapsettiğim loşluktan, boşluktan, yalnızlıktan, uzaklıktan, yabanlıktan, yabanîlikten, asosyallikten dolayı gün görmemiş yüzümü az biraz gün ışığına çıkarıp, hayattan kendime az biraz “yaşamak” almak için, bin yıllık bi kış uykusuna yattığım mağaramdan azcık başımı uzatmaya da böyle niyetlendiydim..
Uzattım da iyi halt mı ettim; kış geçmemiş erken uyanmışız..yetmezmiş gibi bi de aylardan şu eksik şubatmış; bi de üstüne üstlük, gün yirmi sekizine çok yakınmış, üstelik de darbe planlarını, sanki memlekette bi 'eerkek'(!) kalmamış gibi, şu nonoşlar kraliçesi, şu mimarisini ziktiğiminin Sisi'si hazırlıyormuş..sokiim topuna, ne şans var lan bende!.
N’apalım; çaresiz geçmesini bekliycez!.ama inşallah bu sefer caddelerden, ara sokaklardan bi tank-mank yürütmezler!.

Pazartesi

hedef tahtası

O mermiler kıçına girsin; ruh hastası, piskopat pezevenk!

Cuma

"bazı komutanların kendi süs köpeklerine bakmaları için ‘özel yetkili asker’ görev..."

Sevgili günlük!.. evvelki gün gastelerde, “bazı komutanların kendi süs köpeklerine bakmaları için ‘özel yetkili asker’ görevlendirdiği ortaya çıktı.” başlığıyla çıkan asılsız haberler yüzünden moralim çok bozuktu. Vatan haini bunlar, asker düşmanı.. Haber bu kadarla kalsa iyi; daha da neler neler söylemişler. Hele bi içimi dökiim sana, o iğrenç haberlerin detayını ekleyeceğim!.
Tarçınım kadar taş düşsün başlarına!. bi kere minik tarçınım, öyle bi süs köpeği filan değil, o, kaç dilde talimatı ana dili gibi anlayan, soylu bi İngiliz kanişi, soylu ailemizin çok hassas bi elemanı..sadece bu kadar değil tabi ki, o bin kilometre ötedeki tehdit unsurlarını koklayarak belirleyebilecek, izini sürecek, arayıp bulacak, takibat altında tutacak stkların, bazı aykırı yazar çizer kişilerinin, esnafların, bazı cemaat ve dışı, üyelerinin, bağlantısızların, hiçbi erkin tehdidini, baskıyı sikine sallamayanların telefonlarını dinleyebiliyor, sıcak takip yapıyor, fişleme yapıp adlarına fiş kesiyor, haklarında gizli raporlar hazırlayabiliyor.. Ben, tarçınımın bu olağanüstü gayretleri için, üstün hizmet madalyası, maaş bağlanması, ödül verilmesini beklerken, şu çıkan, kuru yolma iftira haberlere bakar mısın?! İşte, o moral bozukluğu ile bakımını yapmayı hiç aksatmadığım darbeli matkabım; pardon sen günlüğümün günlük ayarları üzerinde çalışma yapamadım.
Dün de çok fena gergindim, sevgili günlüğüm, çook!. bazı kendini bilmezlerden, konuyla ilgili gelen yığınla imzasız mektup, kimliği belirsiz imayıllar, bazı gizli görüntüler, cd ve belge imajları canımı çok sıktı. Bazıları ismimizi bile vermiş, hem de hiç utanıp sıkılmadan, korkmadan da; hayret yani!.ama üçbeşi hariç, bi çoğunun ismi, adresi yok; ki gidip tarçınımla, kaattan kaplanımla inlerini daatıp, ev bark ocaklarını tarumar ediiim, başlarına geçiriiim adilerin!.birileri de, tutmuş, koleksiyonuma katmak için ömrümü verdiğim, kendileri hakkındaki fişleri geri istiyorlar. Lakin bunun ülke güvenliği açısından kozmik bi sır olduğunu bilmiyor, gafiller.
Sevgili günlüğüm..iyi ki sen varsın! Hani sen de olmasan kime, ağlar, kiminle dertleşirdim! Kimse beni anlamıyor şu günlerde. Eskiden olsa, herkes hani mecburen çok iyi anlardı. Sıkardı biraz anlamamak!.
Ah, o günler; esas duruşta hepsini ayakta hizaya sokar, kodumu da oturturdum!.olmadı, fail-i meçhûl yapar, asit kuyularında kebab ederdim, kemiklerini kıyamete kadar bulamazlardı..
Sattılar beni işte, aleyhimde ne lakırdılar etmeye başladı, müptezeller! Bi zamanlar, hiçbi örtülü ödenek harcamasından kaçınmayarak tertiplediğim o mutad akredite yalak ve yalamalar toplantılarıma, aldığım brifinglere koşa koşa, ayakları şeylerine vura vura, gelen, kapıkulum bildiğim o medyatörlere, bol bol ikrâm ettiğim o akredite pastalarım haram zıkkım olsun!

Sevgili günlük!.minik tarçınımla ilgili çıkan şu menfur haberler kadar, yalnızca sana itiraf edebileceğim, bundan daha bi menfur olay beni ve aileyi daha da perişan etti. İnsan içine çıkamaz olduk! Biricik kızım tarçınıma, gözünden daha çok sakınarak bakmasını emir ve talimat eyleyip, özel yetkilerle donattığım ve başına herhangi bir olumsuz iş geldiği vakit, anında haber vermesi için son model, ‘sokia’ marka bi cep telefonu sokuştur...; pardon tahsis ettirdiğim er, dün akşamüzeri, ingiliz marka biricik cins kanişime hava aldırmak için gezintiye çıkarttığında, bu onurlu görevini ifası sırasında, garnizonun talim yerinin topağaç mevkii dolaylarında çişi gelen nazlı kızımın, küçük ihtiyacını gidermek için çalılar arasına girmesini fırsat belleyen ve sahaya nasıl sızdığını belirleyemediğimiz, feleğin çemberinden geçmiş, bi adi sokak çomarı ırzına geçiyomuş az kalsın. Zavallı kızımın çığlık atması sonucu etraftan yetişen kahramanlarım sayesinde, menfur emelini gerçekleştiremeden apar topar kaçmak zorunda kalmış da, daha patisine erkek patisi değdirtmediğimiz tarçınımın o minicik körpe boncuğu çizilmekten böylelikle kurtulmuş. Yine de, n’olur n’olmaz diyerek, bekâret testi için gotaya kontrole gönderdim. Rapor sonucuna göre, kızımın boncuk bölgesi civarında bolca çomar spermi izlerine rastlanmasına rağmen, şükür ki bi duhûl vakası filan yaşanmamış.
Alayını topladım alayın. Olayda ihmâl ve kusru görülenleri fena halde cezalandırdım. Birine ellibin şınav çektirdim, birine çek-pasla esas duruş; günde seksen saat tuvalet nöbeti yazdım, sonuncusuna ise, tüm alayın postallarını hakî renge boyama cezası verdim. Lavukların cezalarını verdim de lakin garsonlar ve çaycılar, reçmeciler, overlokçular, son ütücüler bölüğünden bazı bedhahların işbirliğinden kuşkulanmıyo da değilim. Bu yüzden, İstihbârî bilgilerimi kaynaklarımı, kötü günler için biriktirdiğim fişlerimi yeniden gözden geçiriyorum. Bu konu üzerinde ciddi çalışıyorum.

Benim biricik günlüğüm!.şu günlerde güvenlik tedbirlerini fena artırdım. Lakin o kadar olağanüstü çabaya rağmen bazı şeyleri engelleyemiyor, milletin ağzını o kadar da torba ettiğim halde büzemiyorum. Dut yemiş bulgar şeyi gibiler adiler, habire konuşuyolar..yasak masak koydum ama ne çare; dinlemiyolar!. Bütün alay, hattâ memleket bu menfur tecavüz girişiminden çok, beni konuşuyo; minik tarçınımıza, bana, aile efradımıza, sevgili eşime mânâlı mânâlı bakıp imâda bulunuyorlar. Başımıza gelen şu talihsiz olaydan sonra, sevgili tarçınımız ruhsal problemler yaşamaya başladı, sık sık sinir krizleri geçiriyor, uykusuzluk sorunu had safhada; bazı geceler çığlık atarak uyanıyor. Psikolojik yardım alması kaçınılmaz.

Sevgili günlük! Nazlı tarçınımızın maruz kaldığı tecavüz girişimi ile ilgili, güvenlik zafiyetini kökünden halletmek için, amerikadan son teknoloji, erken uyarı sistemine sahip, dünyada sayısız ailenin minik tarçınım tipi, değerli soylu bireyleri için imal edilmiş, son derece kullanışlı, sorunu kökünden halledici bi bekâret kemeri getirtiyorum. Bundan böyle, eşsiz tarçınımın elmas kadar değerli boncuk bölgesinin etrafında erkek sinek uçsa ânında haberim olucak!.
Arz ederim günlüğüm!  

Not: sevgili günlüğüm!.işte o asılsız haber; “köpeği için özel yetkiler verdiği askere birer cep telefonu verdiği iddia edilen G.deniz’in, askere köpeğin başına herhangi bir olumsuz iş geldiği vakit kendisini anında haberdar etmelerini emrettiği öne sürüldü.
Vatanı korumak için milletin evladını gönderdiği askeri birlikte askerleri köpek bakıcısı yapan C. G.deniz, ‘tarçın’ ismini verdiği köpeğine bakmaları için iki asker görevlendirmiş. Sabahtan akşama kadar köpeğe bakıcılık yapan erler köpeğin her türlü ihtiyaçlarını karşılamak zorunda.
Tümamiral köpeğini o kadar çok seviyor ki, normalde erlerin askeri birlik içinde sivil dolaşması ve cep telefonu kullanması yasakken, köpeğe bakmakla görevlendirilmiş erler bu yasaktan muaf tutulmuşlar.”

Salı

lan hüsnü!.

..behey mübarek(!)!.behey angut!.dedik ama o kadar, di mi; 'ibnelik etme bak, başına iş gelir sonra!' diye!
gel şimdi otuz yıldır kan kusturduğun halkının adaleli kollarına!.

Çarşamba

Çin astrolojisi üzerinden burçlar..

2011 yılında gariban ülkemin bitakım, bazı burçlarını neler bekliyor?!.

Öküz: Şimdi ben sana bu yıl ne diyim; adın üstünde, öküzsün işte!.Ye, iç, yat, ineklerle gününü gün et; memleket meseleleriyle ilgili tek bi şey düşünme!.keyfine bak yani koçum! yani ki 2011 yılı sana öküzlükten başka yeni bişey getirmeyecek!
Kaplan: Sinsilikte ve acımasızlıkta üstünüze mahlûk tanımam!.bu özelliğinizi iyi kullanın. Bütün bi yıl sizin!.bu yılki darbe, suikast, cinayet planlarınızla ilgili, ejderha, yılan, maymun, köpek ve domuzla rahatlıkla işbirliği yapabilirsiniz. İhtiyaç duyduğunuzda, Orwel’in ‘hayvan çiftliği’ isimli mükemmel eserinden fevkalade yararlanabilmeniz de mümkün!.
Tavşan: Bokunuz bu yıl da ne kokacak, ne bulaşıcak!.derin güçlerin dümen suyunda iyi gidiyorsunuz yani!.kulaklarınız dik, gözünüz açık, uykunuz hafif olsun!.en küçük bi çıtırtıda soluğu doğruca abd, kanada, fransa, isviçre gibi bol huzurlu(!) ülkelerde rahatlıkla alabilirsiniz. zaten de yıllar evvelinden büyük maharetle kotardığınız devlet ve banka hortumlamalarınızın semeresi yatırımlarınız, sırdaş banka hesaplarınız oralarda sizi bekliyor!.hani hedeflediğiniz, ‘daha çok imtiyaz, daha çok erk, daha çok yağma darbe havucu, daha çok kaynak, daha bi çiftlik, daha bi konformist yaşam, daha bi akar, daha bi atar, daha çok haybeden gelir’ için erketeye yattığınız yerden sıfır riskle, özlediğiniz vurgun düzeninin şartlarının oluşması için çaktırmadan giriştiğiniz, ufak ufak, adım adım ilerlettiğiniz altyapı olayları sayesinde istikbaliniz pek bi parlak görünüyor!.yalnız, bunun için, ergenekon yıldızınızın darbe burcuna girip eski parlaklığına kavuşması gerekiyor. Biraz beklemeniz lazım yani!.hani olası bi karışıklık-marışıklık durumunda, tıpkı on iki eylül de olduğu gibi, ülkeden sıvışıp, üç beş ay sonrasında, ortalık yatışınca, yatırım ve kaldırımlarınızın başına fatihler gibi dönebilirsiniz.
Ejderha: Burcunuzun bu yıl size getireceği şeylerden bahsetme gereği duymuyorum. Ülkemizde bi süre daha uykuda kalınız!.kazara uyanıcak filan olursanız hani, vakit geçirmeden önce telavive uğrayınız, yakın akrabalarınızı ziyarette bulununuz, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpünüz, yüksek, karanlık dostlarınız ve ikiziniz enflasyon ile birlikte ekonomilerini boğazına dek boka batırana kadar iştahla yiyiniz içiniz, bol bol israf ediniz, işinizi bitirip fermuarınızı çektikten sonra batıya yöneliniz; batıya, sürekli batıya doğru gidiniz. Cehennemin dibine kadar yolunuzun olduğunu iyi biliniz, ama siz bi canavar olarak, öyle hemen kestirmeden cehennemin yolunu tutmayınız; özellikle vasingtonda uzunca bi müddet konuşlanınız.. pek sevdiğiniz büyük  iflaslar, şirket batmaları için, özlediğiniz ortam, durum ve imkân şu an pek bi mevcut..yani ki ekonomi otobanları üzerinde ‘harmandalı’, ‘çökertme’ gibi oyunlar için vakit çok müsait!.dünyanın anasını ağlatan, başka barış ve demokrasi şampiyonu(!) ülkelerin ekonomik sonlarını hazırlamada büyük katkılarınız olabilir..mesela ingiltere ve fransa; hatırlarını sormadan geçmeyiniz, hatırları kalmasın yani!.
Yılan: Bu yılın en şanslısı, ekmek çarpsın sizsiniz!.üç vakte kalmaz, bazı azman engerek biraderleriniz mapustan çıkarılıp mebus ediliyor. Bunun için bazı tek partici örgütlerimiz, darbesever stk(!)larımız, iç ve dış derin güçlerimiz, babaların babası, kırk yıldır ülkemin başına "baba" diye çöreklenmiş moruk militarist, morison sülüman'ımızın da yüksek gayret ve büyük destekleriyle cansiperane çalışmalar yapıyor. İşleriniz ayna yani!.
Koyun: (bu kadar vahşi ve azgın mahlukatın arasında ne işi var lan bu koyunun burda?!.hangi aklına soktuğumun sikik kafalısı getirdi bu zavallıyı buraya?!)
Maymun: biliyorsunuz di mi; gelmiş geçmiş bütün yıllar sizin..özellikle üçünüz bi aradayken!.tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, bu yıl da bi salaklık etmeyip, sıhhat ve selametiniz için, yine maymunca davranın; görmeyin, duymayın, konuşmayın şurda!.
Horoz: Bilader!. sen şurda yazılan çizilen, konuşulanlara, spekülasyonlara bu yıl da aldırma, kimseyle polemiğe filan girme, güzel güzel işine bak!.bak, zaten ortalık yoluk tavuktan geçilmiyo!.
Köpek: Geçtiğimiz yıl, kurnaz bi tilkinin oyununa gelip attığın taklalar yüzünden bu yıl durumun hiç de iyi görünmüyo!.çok dikkatli olmalısın!.ne yediğine, ne içtiğine, kiminle düşüp kalktığına, kimin kapısında yattığına çok dikkat et, siyastrolojik (s)oyun tehlikeye girebilir!.
Domuz: 2011’de de hâlin içler acısı olacak!.Son bikaç yıldır, devlet yağı, miri malı yağmadan, hortumdan, ihaleden, derin güçlerin sermayelerinden nasiplenemediğin için tazıdan da beter bi haldesin. Bu yıl sana daha da beter gelecek; iğneden ipliğe dönmen kaçınılmaz. sakın beklentilerini yüksek tutma gibi bi dangalaklık içine girme!.hani bundan onlar yıl evvel filan olsa neyse!. Sen iyisimi, hani bi zamanlar, üç beş dinozor hariç, tek bi Allahın kulunun okumadığı, günde üç bin bile satamadığı halde buna rağmen, malum derin güçlerin büyük desteğiyle suni solunum yaşatılmaya çalışılan, bugünlerde esâmesi okunmayan, perme perişan yerlerde sürünen bi renksiz ceride-i mevkutenin, geçmişte o parlatılmış günlerinde, köşesinde, gündeminden düşürmediği için, halk arasında ‘domuzcu köşe yazarı’ nam tesmiye olunan zatınının ahrete çoktan irtihali yüzünden uzunca bir süre kimseden bi medet filan umma!. Bence bu günlerde, silivri dolaylarındaki steplerde bi süre, bi umut gezin, tıpkı yılan gibi, darbenekoncuların çıkışını bekle!.hele bi mebus olup mecalise girsinler, seni mutlaka görürler. Özellikle bi ‘ballıbay’ derin şahsiyetinin koltuğunun altından hiç ayrılma; çünkü şu sözünü ettiğimiz, bugün toprak olmuş malûm domuzcu şahsiyet kişisinin ilk ve son talebesi, mirasçısı, manevi evladı odur ve bugün geçmişten gelen şu beslenme ile ilgili meseleni bilen bi tek o vardır memalikte..bütün umudun onda yani, bizden söylemesi!.

Pazartesi

game over

“darbeler devri kapanmış mıdır?!”; soru bu!. Bu soru, bazı güzide(!) dünya memleketlerinde güncelliğini hayatta yitirmeyecek olan, pek mühim bi sorudur. Yanlış anlaşılmasın, şurda ‘bazı güzide(!) dünya memleketleri’nden kasıt 'muz cumhuriyetleri'dir. Şu mühim(!) açıklamayı yaptıktan sonra, şu mühim sorunun cevabının aranıp, tartışıldığı platformlara bi göz atmak gerekmektedir.
Soru basittir lakin, ulemasından cühelasına, ehalinin kafası pek bi karışık olup, konu ile alakalı abuk ve subuk, çatlak ve patlak sesler meydanlarda, medyalarda gırla gitmektedir.
Hiç de azımsanamayacak, iyimser bi kitlenin görüşüne göre, “darbeler; evet, kesinkes kapanmıştır!. Bi daa öyle her önüne gelen kafasına göre takılıp, bi darbeye marbeye yeltenemez artık, çünkü vatandaş darbelere karşı uyanık hâle gelmiş ve fena halde hassaslaşmıştır. Yani, bırakın darbe-marbe yapmayı, darbenin “d”sinden, “m”sinden söz edilse bile fena halde huylanmakta, kaşınmaya başlamaktadır!”
Bu görüşe muhalif, konunun bi hayli uzmanı sayılacak güruh ise, endişelerini, “hayır, darbeler devri aslâ kapanmaz, heveslisi çoktur, en hafifi bin yıl sürer, bu böyle devam eder gider!” şeklinde bi ifadeyle dile getirmektedirler.
İşte gördüğünüz gibi, vallahül azim, ulema ve cühela bu konuda ihtilaflıdır. Bizim görüşümüz ise, aşağıda elan buyrulduğu şekildedir, ellemeyiniz!
Bi kere şurda, hiç de ööle, ileri geri buyrulduğu gibi, ortada bi fiili-miili bi durum filan yoktur!.eğer olsaydı, böyle bi darbe-marbe devrinin, öyle hemencecik, kolayca, kendiliğinden yahut da, birileri tarafından “kapattık!” denildiğinde kapanıverecek, “yontma taş devri, lâle devri, buz devri vb” filan gibi, vakti geldiğinde sonlanacak, lalettayn devirlerden bi devir-mevir olmayacağı bal gibi aşikârdır. Hani yani o zaman, ne günah işlenirse işlensin, ne yapılırsa yapılsın, hesap sorulamayacak, kimsenin adını bile ağzına almayacağı, fena tırsacağı, değil bin yıl, onbinlerce bin yıl sürecek bi ‘muz devri’nden söz edileceği güneş kadar ayan bi gerçekliktir. İşte asıl böylesi bi durumda bi darbe felaketinden söz etmek mümkündür ve işte, maazallah, o zaman şöylesi bi devre, “kapandı, mapandı” diyecek olmak, en erken bi lalelikten başka bir şey de olmayacaktır.

Şükür ki, bugün şöylesi uğursuz şeylerden söz etmeye bi mahal yoktur, çünkü ortada böylesi bi felaketi işaret edicek bi vaziyet yoktur, bu yüzden de, şimdi şurda, lafı fazla da sündürmeden, asıl lâlezarlığın yapıldığı meseleye gelinmelidir!
Bi kere, öncelikle, şurda durup dururken darbe-marbe lakırdıları etmenin ne alemi vardır, bu ne kadar gereksiz, konuyla hiç alâkasız ve bilgisizce ileri sürülmüş ne acaip tarz ve usûlde bi şeydir, şunu diyen, böyle demekle, kime niye hizmet etmekte ve ne demeye çalışıp, konuyu nerelere vardırmak istemektedir?!.
Gerçek olan şudur ki, tüm bu hararetli tartışmalara sebep olan şey, aslında darbeyle marbe girişimiyle uzaktan yakından alakası olmayan bi şey ve aynı zamanda bal gibi de “en üst seviyede, son level, en harbî, bi harp strateji oyunudur. Yani, özetle ve tek ve uzun bi cümleyle şu, “yazılım konfigürasyonlarının ilk temelleri taa atamız âdemden hemen sonra atılmış ve sonraki devirlerde konunun uzmanlarınca geliştirilen olağanüstü bi oyunun ilk atasından tescilli adıdır. Stratejisi ve prosedürünün bugünkü, şu son ve en mükemmel hâlini alabilmesi uzun yıllar almıştır. Bunun için, yüz binlerce uzman, çağlar boyu, geceli gündüzlü çalışmıştır. Onlar tarafından binlerce kez ele alınıp, milyonlarca kez test edilip, denekler üzerinde sayısız kez denenip, piyasa sürülmüş, garantili bi oyun olup, tamamen de, gelişmiş b.sayarlar üzerinden oynanır. Orijinal adı “ancak b.sayarda oynanabilen, karmaşık ve çok yönlü harp oyunu" olup, “son sistem stratejilerle donatılmış, en güzel bi harp oyunu senaryoları” serisinin, en son ve en kalıcı bi örneğidir. Öyle ki, şu uçmuş bilişim teknolojisinin, ömrünü ve devrini tamamlayıp, yerini, yepyeni ve ondan daha acaip bi üst teknolojiye bırakmadıkça modası hiç geçmeyecek bi oyundur. Bu oyun, harp oyunu severlerinin zevkine hitap eden bi ürün olmanın yanında, doğal olarak, talebi de arzı da şöyle aşırı yoğun olduğu sürece piyasadan, uzun, upuzun bi zamana dek kolayca kalkmayacak talipli ve pek hevesli taraftarları tarafından, bıkıp usanmadan, zevkle oynanacak ve bitmek de tükenmek de hiç bilmeyecek bi oyundur.. Bu, son sürüm oyunu, zihinlerimizi bulandırmak için, şurda, “darbe” filan diye tesmiye edip, ardından da “bitti, tükendi, kapandı, mapandı” ifadelerini kullanmak ne kadar da yersiz, ne kadar da anlamsız bişeydir?!!.
Yani ki, bilgisayarda 'stratejik harp oyunu' severlerin içi rahat olsun!.Şu oyun, öyle kolayca bitiverecek, tükeniverecek, kapanıverecek bi oyun değildir! Hani, b.sayarın fişinin kasıtlı çekilmediği, ya da mahallenin trafosu, haylaz veletlerce patlatılıp, elektrikler kökten kesilmediği sürece, şu oyun, meraklılarının o sonsuz istek, arzu, iştaha ve hayvansal olmayan temel içgüdülerine bağlı olarak b.sayar sonsuzuna kadar, sonsuz kez tekrarlanabilecek bi oyundur. Kısaca, şurda bi endişeye mendişeye hiç mi hiç bi mahal yoktur. Endişe duyan, kendi payına, oturduğu yerde halüsinasyon gören saf bi dallamadır. Olsa olsa, en fazla yeniden ve de bi “tık”la, kolayca başlatılmak üzere bi “game over” olur, hepsi o kadardır!

İyi oyunlar dileklerimizle!

Cuma

karanlık cinayetler

eylül öncesi;
binlerce fail-i meçhûl
sonrası;
onyedi bin kayıp..
...
Emeç
Dursun
Mumcu
Aksoy
Anter
Kutlar
Hablemitoğlu
Üçok
Kışlalı
İzzettin Hoca
Özal
Bitlis
.
..
...
yıllardır...

hrant dink..
dört yıl oldu!.

hanzala bunun için de dönmeyecek yüzünü!

"asimetrik psikolojik harp" yahut "asimetrik paralel"

"ülkemde, bazı karanlık güçler tarafından asimetrik psikolojik harp veriliyo"muş-gastelerden-
açıklama, bizzat, dönemin sevgili gnkrmybşk'nınımızdan..zannediyorum ki hazretim bilvesile ile demek buyuruyolar ki; "ülkemde on yılda bi, hiç atlamadan yapılan mutat darbeler zinciri bozulmasın diye, önümüzdeki yıllar için planladığımız masum bi darbe-marbe hazırlığımız filan varmışmış..bundan söz eden bedhahlar, bilmiyolar mı ki, bu bi, b.sayar üzerinden oyanan sanal bi strateji geliştirme oyunudur..hem o kadar da yazıldı çizildi şurda ama di mi, 'game over' filan diye!"
Yani ki, şu ‘darbe-marbe’ türü söylentilere malzeme edilen şu bazı ifadeler, tamamen çağdaş jimnastik sporuna yönelik olup yaptığı çağrışımlar tamamen mesnetsiz ve gereksiz şeylerdir..bu tür iddiaları dile getirenler, toplumu infiale sürükleme amacı gütmekte olan bazı karanlık mahfillerin, kendi çıkarları için, maksatlı uydurdukları, gerçeği yansıtmayan söylentilerden ibarettir.
(oy ben senin asimetrik psikolojik harp ve sanal strateji oyun anlayışının ta .mına bacaamı sokiim, e mi?!)
biz şu parantez içi konuşan adamın bu pek manidar ve içli sözlerine kulak asmadan, muhtelif basın yayın organlarından günün gündemi ilen ilgili derbeyan salvosuz sallamaları okumaya devam edelim; buyrun!.
"öncelikle şurda, öncelikle “asimetri, psikoloji, harekât vs” gibi kelime ve kavramların bi darbeyle marbeyle hiçbi alakay-ı fiiliyesinin olmadığını peşinen söylemiş olalım!
(tabi tabi, ne darbesi; tam da buyruduğunuz gibi; sanal strateji oyunu, spor!.cidden de, şu abuk subuk lakırdıları hangi yırtık ağzının fermuarını diktiğim, üst katından antika halımı bembeyaz iç çamaşırlarının üstüne silkelediğim çıkarır ki bu lafları?!)
...öncelikle şunlar, direkt olarak, yaklaşmakta olan denizcilik ve kabotaj bayramı ve önümüzdeki günlerde ülkemizde yapılacak olan 117. uluslararası jimnastik olimpiyatı ile alâkalı olduğu hepimizin malum olması gereken bişeydir..zaten de aynı cümle içerisinde kullanılmış olmaları bunu kolayca ve güzellikle ispat etmektedir..ulusalcı beyin adamlarımızın üzerinde ittifak ettiği yegâne görüş budur ve aklın yolu da zaten birdir..inanmıyorsanız ekmek musaf çarpsındır..daha da inanmıyosanız ananızın ta .mına kadar yolunuz vardır..Ayrıcana da, şu konuda avamın görüşüne bile göre, ki şimdi şurda belirtilecek avamın görüşü bilimsellerimiz nezdinde yalnızca şu hususa has olmak üzere ve yalnızca şu an için pek bi muteber bi görüştür, burda belirtmiş olalım!.
(hemen yedik biz de; hiç ara vermeden devam!)
...dedik ya; "asimetri, psikoloji, harekât, kozmik mozmik" v.b ifadeler, tamamen jimnastik sporu ile alakalı terimler olup ve zaten de, aynı cümle içerisinde kullanıldığında, bundan yalnızca “asimetrik bar üzerinde, psikolojisi bozuk bi jimnastikçinin, masa hakemlerini ve seyircileri yanıltmaya yönelik, ritmik olmayan, dengesiz hareketleri” bütünsel anlamı çıkmaktadır..Netekim bakınız, şu cümlede geçen “bar” ifadesi de, pek zorlama imâlarla, bi “darbe”ye filan işaret ettiğine dair fevkalade uçuk iddialar karşısında, zaten başlı başına bir delil hüviyeti taşımaktadır..yani ki “bar” kelimesinin ifade ettiği anlam; gerçek anlamda da, mecazi anlamda da, bildiğimiz “bar”, yani ki ‘kafa demleme yeri’ olduğu kadar, memleketimizin Erzurum ve yakın havalisinde oynanan bir tür efelenme, erkeklenme, yiğitlenme, dadaşlanma, tayyarelenme oyununa verilen addır da..şayet şu ifade az daha genişletilecek olursa konu daha da iyi anlaşılacaktır. Sonuç itibariyle şu “bar” kelime-i âdîsi, ‘simetrisi bozuk bar’ anlamına geldiği gibi, içinde, “roof bar, pub, asmalı meyhane, akşamcı bar” gibi, birbirine yakın akraba, cins yahut özel isim kelimelerin ifade ettiği anlamları da içermektedir. Bu nedenle şurda, şu kelimelerin harflerinden pek zorlama bi ebced hesabıyla “27 mayıs, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat, 27 nisan ve daha da nicesi..” gibi tarihlere denk geldiğini ifade etmeye çalışıp, bunların bi darbeyi, bi e-muhtırayı işâret ettiği çıkarımında bulunan kafa, fevkalade angut bi kafa olup, bu nası bi kafadır böyle, allasenizdir.. Ayrıcana şu açıklamalarımız bi espri-mespri değildir. Şurda esprisi olmayan bişeyin, peşinen bi anlayışının-manlayışının varlığından söz ediyor olmak doğal olarak son derece anlamsız bişey olacağından şurda yer alması muhtemel bi ‘espri anlayışınıza sokiiim!’ cümlesi, doğru kurulmuş bi cümle olmakla birlikte, kullanım yerinin yersiz ve ayarsız olacağı fevkalade açık bişeydir..Bütün bunların ışığında konuyla ilgili görüş belirten ve şurda çok ciddi ve bilimsel açıklamalarda bulunan kişilerin fevkalade ciddî şu ifadelerini ‘espri’ olarak niteleyip, “anlayışları”na da bi şeyler sokuşturma eylem ve çabasındaki şu yazının bi yerlerinde geçen, sanki bi konuşma balonundan seslenen, harici bi hıyar görüntüsü veren zat, fevkalade yersiz ve tamamen bomboş bi çaba içerisinde, halktan, bidon kafa, göbeğini kaşıyan bi yazar-çizer adam fotoğrafıdır..
Çoğumuzun bildiği gibi, jimnastik sporu, “aletli ve aletsiz” olarak ikiye ayrılır. Aletsiz jimnastik, herhangi bir alet kullanmaksızın, uygun bi zeminde, mesela yer minderinde yapılan dans, benzeri; ritmik ve kesintisiz hareketleri içerir. “yer hareketleri” de denilen aletsiz jimnastikte “zerafet, denge ve esneklik” gibi özellikler öne çıkar. Aletli jimnastikte ise, ya çember, ip, lobut, top tüfek veyahut da kurdele gibi hafif aletler, yahut da barfiks, paralel bar, paralel olmayan bar, yani üstüne basa basa 'asimetrik bar', halka, kulplu, kulpsuz, ipli ipsiz, saplı sapsız beygir, atlama beygiri, zıplama beygiri gibi, vücudu bi yay esnekliğine kavuşturan jimnastik sporu ve bu sporda kullanılan alet, araç-gereçler için kullanılır..
Kısaca, şurda, “barfiks, paralel bar ve asimetrik paralel bar, kulplu kulpsuz beygir, atlama beygiri, halka”dan söz edilmesi, nerdeyse yüz-yüzelli yıla yakındır kullanılan jimnastik aletlerini tanıtma ve geliştirme amacı taşımaktadır. Öyle bazı artniyetli kafaların iddia ettiği gibi, bin yıl filan sürecek bi 'darbe' planının uygulama safhalarından biri filan değildir, tööbeler olsun!.

Salı

muhal durumlar

lan fazıl! hayatında bikez olsun, bi de şu toprağın bi türküsünü söyle be, a.g! ne yani, çağdaşlık ölmüş mü?!
imza: 'göbeğini kaşıyan, bidon kafa' adam