Pazar

bi tenkid yazısı…

(… türk musikisindeki doaçlama taksim örneinde olduğu gibi; konu üzerinde gezinmeler.. tepinmeler.. ya da transpoze misâl, türk müziğinde bir makamı, perde aralıklarını koruyarak bir başka perde üzerine göçürme, yahut da  başka bi tonda seslendirmeyi konu ve yazı üzerinde yapma.. konu ne?!. konu çağın fenâ hastalıklarından “gübecik açmak ve nevrotik semptonlar, nevrasteni” vs…); bi bilog yazısı üzerine, tüy dikme kaabilinden bi nazire biloglama…

eğer “göbek açmak” gibi yeni anlamsız bi eylem bir aşağılık duygusunu mâtuf bir mesaj içeriyor ve bunun da yaşadığımız şu zamanda pek de var olduğunu düşünmediğim toplum dayatmalarına karşı mâsum bir tepki olarak ortaya çıkış şeklinde niteleniyorsa bu kör bakış ve sıfır açı görüş açısı da en az vâkıânın kendisi kadar sığ, sağlıksız, içi boş ve salt ilkel ve köksüz, niteliksiz bir niceliktir.. böylesi bir tepki, bir varoluş mücadelesine atfediliyorsa bu daha da sakat bir durum aldırır, mevzûya, meseleye..

mâsum bir yanlış değerlendirme değildir bu!. bu, toplumu, olayları doğru yorumlayamayacak kadar câhil bırakılmış, dikkatleri başka yönlere çekilmiş, konulara karşı ilgisiz bilgisiz lümpen toplulukları ucuz ve basit algılarla yönetmenin adıdır..

nevrozlu yelloz bi kişilik özelliklerine sahip insanlar katı, endişeli, içe kapanık, ağırbaşlı, asosyal, aşırı kontrollü ve kendisiyle ilgili olmayan sorunları bile, kendisiyle ilişkiliymiş gibi sanma özellikleri gösteriyolarmış?!.
nevrotik kişilikler duygu yoğunluğu yaşarlarmış.. değer, kabul görme, korunma ihtiyacı duyarlarmış.. bu ihtiyaçları giderilemeyenler bağımlı, korkak, çekingen bir tutum sergilerlermiş..

nevrotiklerin duyguları sabit değilmiş, ne yapacaklarını kestirmek zormuş, çoğu zaman bize anlamsız gelen davranışlar içine girerlermiş..
devâm;
dışa dönük kişilikler de nevrotikliğin aksine, sosyal, çevreye açık, konuşkan, iyimser, aktif, rahat, geniş, kaygısız, dünya yansa mâbadında olmayan, vb. özellikte tiplermiş..

“nevroz” çeşitlilik arzedermiş.. dış etkilere tepki olarak oluşan nevrozlarda bir tetikleyici olmadığında kişi bir etkilenme göstermezmiş falan?!.

sizi gidi nevrotik kişilik(siz)ler!. semptomlarınızı yiyim sizin!. ve hakkınızda bilimsel bilimsel söz üşüren uzmanlarınızı ve görüşlerini de!.

ne çok şey söylemişler bea!!.
yine de konu hakkında muhtelif açı ve sebeplerden kalem oynatanlar daha bişey görmemişler, çünkü onlara farklı bişe gösteren olmamış!.
bugün biz burada mevzûnun bi bişeyi olmadan bunu yapacağız; şu bilimselci geçinen adamlara farklı bişey gösterip yeni yollar açacağız ve fakat açtığımız yoldan, gösterdiğimiz ülküye yürüyecek olmalarından fevkalade istifade edeceklerinden hiç emin de değiliz ve bu duygular içinde kendilerini kutlamadan, doğrudan dirrekten öpme eylemine girişiyoruz, ki buyrun;
hepsi otorite anasını satiim?!!. senin iliğine böbreğine, derin rasatın, ensesine yapışan hislerin, bizzat mülâkî, vicâhî olup, bizatihi yaka paça daldıkların, saç-baş, sakal-bıyık yoldukların hava civa?!!.

şimdi, iğneyi şunlara batırıp adamları cıyak cıyak bağırttırıp, kendine saplaman gereken çuvaldızı saklamak olmaz.. kimsiniz ki sen şu yegâne otorite hükmündeki psikiyatrların, psikologların, psikonörologların, psikososyologların görüşlerinin önünden kâğıtsız pasaportsuz, secdesiz geçmek gibi densizlik yapıp, kebâir bir suç işlerken bir de ondan daha büyüğüne imzâ atıyor, cenab-ı hazretlerinin vilâyetlerinin yüksek makamlarından, mülki âmir ve âmiriyelerinden izin almadan, huzurlarında görüşlerini tek kol aralığı hizaya getirip komutla uygun adım yürütmeden, uluorta gösteri-geçit yaptırtıyor, üstüne küstahlığına tavana çıkartıp bir de görüş bildirme cüretinde bulunuyorsun?!. dingo’nun ahırı mı bura!!.
terbiye fukarası, arz-ı hürmet mahrumu, şirâzesiz, şâkülsüz, şumülsüz şemşâmer, ‘hastalarını, pardon, saygıdeğer müşteri(!)lerini mayın eşşeği gibi kullanıyorlar’ ne demek lan?!.

aslanım, bu alanda at oynatmak bayaa bi maça ister.. sende maça değil, kontrolsüz, câhilâne, mal bi cesâret var, alayına gider yapıp, dikiliyorsun?!.
nevrasteninin kralı sende!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken, bizzat sen kendin hastayken, adamlara ordinaryüs seviye, tabiplik taslıyorsun?!.
senin korkular, aşşağı yukarı, umûmiyetle her yaratılmışta bulunan doal, normal korkulardan değil, seninkiler dibine kadar fobi, bi mantığı olmayan korku.. normalde normal korkular sen gibi nevrotiklerde zirveye çıkar..

çok şey yaşamışların hayata tutunuşları için umutları kalmıyor.. işkenceler, kaçaklıklar, sürgünler, hastalıklar, ölümlerden kalanlar hayata küsmüş…

kuşağından ayakta kimse, kendini ifâde edecek bi kişi bile kalmayınca kendilerini işe yaramaz, çöp hissediyorlar.. çöpün bile bu modern zamanlarda bir ülkenin şehrin, metropolün medeniyet göstergesi olduğu, geridönüşümle ciddî değer kazandığı gerçeği karşısında kendini çöp bile hissedemiyorlar..

yaşadıkları duygu endişe ve korku değil.. yalnızlaşma, istisnasız yalnız hissetme, yaşlanarak hayattan düşme, yalnız ölme korkusu değil.. zaten yalnızlıkla ana-baba bir, tek yumurta ikizi olanların böyle fobik vehimleri olmaz.. loserler zaten yalnızlığı severler.. yahut mecburi sevmek durumundalar, çünkü onları gören aslan görmüş gibi kaçar.. en yakınları bile!.

korkularınızdan endişelerinizden yakalanma gibi bi durumunuz yok yâni!. ve bu korku ve endişelere karşı geliştiren savunma mekanizmaları ile çatışma eğiliminiz de yok yani ki, ilerleyen zamanda yorulup bıkıp usanıp nevrotikler gibi, bi detant, bi yumuşama içine girip, uzlaşma yolları arayış ve çabalarına giresiniz?!.

tam mânasıyla nevrotiksiniz falan dedim de, yanlış alarm, yanlış teşhis!. nevrotik saplantılar, kökten yahut saptan saplanmalarda, normalde kendi yoluna engel olarak kendinizi görmeniz, edilgenliği çok ileri uçlara götürüp, kendinize acı çekecek olmadık sebepler üretmeniz, etrafınızdaki ortalama insanlardan daha fazla acı çekiyor olmanız gerekir;
çoğu zaman acısının da farkında da olmayarak…
siz naabıyonuz, bi köşede unutulmuş, çürüyüp, geberip gidecekmiş; zerre umrunuzda değil; gülümsüyonuz, el uzatmadığınız, bi adım atmadığınız hayata dünyaya, dalga geçer gibi?!.

hayata küsmek, geri çekilmek, sinmek, heyecanını, yaşama sevincini yitirmek, verdiğiniz şu aptal saptal tepkiler?!. onca kaabiliyet, kapasiteniz ve potansiyeliniz varken canlı canlı ıskartaya çıkartıp olduğu yerde çürümeye terketmek?!.
genel geçer akış çerçevesinde hayata ters, bir mantık kalıbına oturmuyor..
nevrotikler bunları sadece kendilerini iknâ edebilecek, yine kendilerince savunma şekilleri geliştirirlerken sizinkisi?!. kimseyi bişeye iknâ olmaya, izah etmeye çağırma gibi bi ihtiyacınızın olmaması?!.
bunu anlamak zor!. küsen insan ‘ben size çok kırgınım!. tâmiri çok zor.. ama çaba harcayın!.’ der, lisân-ı hâl ile, ilk bakışta istemsiz gibi görünen, sitemli nazlı gibi görünen uzlaşma arayışına girer, ama sizin böyle bi derdinizin olması için birilerine, sisteme, topluma göbeğinizden, kuyruğunuzdan, ayağınızdan, yakanızdan, boğazınızdan bağlı, dibinize kadar bağımlı olmanız gerekir ki, siz gırtlağınıza bıçak dayasalar kimseye eyvallah etmezsiniz.. kaldı ki adına savaş verdiğiniz, uğruna öldüğünüz ülke bağımsız ve sizin değil, sermayenin, darbecilerin, paşaların, yüksek bürokrasinin, sistemin payandası, beslemesi stk’ların, bunların hepsinin ardındaki kökü dışarda mahfil güçlerin, bütün bu güçleri bi tas yal, bi parça kemik için koruyan lümpen beyinsizlerin.. sizin bu ülkede çöpünüz bile yok, çünkü çöp sizsiniz!.

ne diyon lan sen öyle, lümpen, sürü, inek-minek, sağmak, et süt yün kıl tüy?!. yaşamaya dâir bidünya korkun varken yapıyorsun bunları üstelik?!. üstelik çok tehlikeli biçimde?!.
bulaşıyorsun adamlara, yüz yıldır sessiz sedâsız, tıkır tıkır bigüzel işlettikleri sistemlerine çomak sokuyor, çarklarının dişlilerine taş, tekerlerine takoz oluyor, kılcal kanallarını tıkıyorsun?!. kafayı mı yedin olm?!. ne demek lan, ‘bunlar bireysel klinik vakâları yaygınlaştıran, geleceği olmayan umutsuz ülke, toplum var etmeye sevkeden ciddî maniplelerdir..’?!. daha ilk saniyede kokoreç mi edilmek istiyorsun, hafazanallah?!.
hem sen, yaşadığın bidünya acayip hadiselerden sonra nevrasteniye tutulup, kendi kendini tutuklayıp, inine, mağarana, mahzenine gömüp kendini, hayata dünyaya sırtını dönmemiş, küsmemiş miydin lan?!. ne olmuş yâni, bidünya işkence mapus darbe kaçak sürgün hastalık ölüm görmüş, gençliğin hebâ olmuşsa?!.
yok, hasımları da kendileri de vatanı kurtaracakmışmışlarmış?!.
kimden, neyden?!. en büyük tehlike, düşman, laf anlamaz, söz dinlemez, haşlanmış patates beyinli, yabancı güçlerce güdülen lümpen yığınlarken, gölge düşmanın farkına varmayıp, birbirinizle çatışıp, savaşıp, ne yaptıysa kendine yapıp edenler, kırıp kırılıp kaybedenler olmuşken, kendileriniz edip, kendileriniz bulmuşken?!.
hadi, diyelim ki kırılan kırıldı, düşen düştü, kalanlarınızın yaşama tutunmaları için ne gerekçeni vardı lan?!. yok, ‘bize ne yaptılar, bize ne oldu, çilekeş, batsın bu dünya, kaderimse çekemem’ tarzı, arabesk edilgenlikler?!. çocuk musunuz siz olm, kalkıp mücadele etmek, milyonlarca herkes gibi rızkınızın, payınıza düşecek olanın peşine düşmek varken ne küstünüz, küsüyonuz, çekiliyonuz hayattan; sahneden düşürüp kendinizi?!.

yanıbaşınızda ne insanlar başarıyorlar bunu.. hem de eğitim görgü görenek geçmiş tecrübe gelenek karakter akıl ahlâk vs sıfır, ama küstah ve cüretkâr ve kurnazlıkta seviye ve yeteneği ölçüsünde atılımlar sergileyip, ciddî kazanımlar elde edip, acımasız patronlar olurlarken?!.

zaten de lümpen sürü mübarekler bol berekette mübarek zeytin gibidirler, sıktıkça yağları çıkar.. bunun için önce istihsâle hazırlama yerlerine, farkettirmeden, sanki gönüllü gidiyorlarmış gibi, toplu halde, zarifçe(!) ve kibarca(!) sürülürler.. etleri, sütleri, yünleri, kılları, tüylerinden âzâmî istifade için ilk olarak sterilize edildikten sonra bir sonraki aşamaya, rafine sağma işlemine tâbi tutulacakları bölüme geçirilir, son damlalarına kadar sağılır, kaynatılırlar, kaynatma sonucu yüzeyde biriken atık ve artıklar rejime gübre olarak değerlendirilmek üzere alınır, bir tankta bir müddet soğumaya bırakılırlarken, diğer yandan mâmûl hâle gelmiş ürünler kalite kontrol sonrası bant sistemiyle paketleme bölümüne sevkedilir.. ürünler artık piyasaya özenle sunulmaya hazırdır..

şu tipler, şu nesebi gayrısahih, şu düşük karakter, alçak boylarıyla başarıdan başarıya koşup ülkenin işgal kuvvetleri, lümpenler zoraki zorba sahipleri olurlarken, siz?!.
dün ölümüne sahip çıktığınız ülkeniz asıl şimdi elden gidiyor.. dedim ya, sizin şu güzelim memalikte el kadar bi yeriniz yurdunuz mülkünüz meskeninin tüten bi ocağınız yok!. babalarınızın da yoktu, dedelerinizin de!.

o kadar eğitimizin, tecrübeniz, vicdan ve merhametiniz, fedâkârlığınız, insanlığınızla?!. ne alıkoyuyor sizi, hareket etmekten, hayatla bağ kurmaktan, yaşamayı istemekten?!. yaşadığınız geçmiş mi, burnu düşse eğilip almaz gururunuz mu?!.
bu ülkede, bu lümpen kafa toplumda eğer maksadın başarı, para, kazanmaksa dünyanın hiçbi yerinde bu kadar imkân ve şans, uygun şart yoktur.. burda başaramazsan başka yerde nah başarırsın!.
tek ihtiyaç sebat… başlamak, ufak-büyük demeden bi iş tutmak, ufak bir yer edinmekle başlayıp, sebat edip dünya kadar yere sahip olup imparatorluğunu ilân etme, başarı hikâyeleri yazma hususunda tam bi cennet bi ülke!.

ne dersek diyelim, hepimizde biraz nevrotiklik var yâni sonuçta.. zaman zaman dengeli seyreden yörüngemizden çıktığımız, hayatın yüzeyinden derinine düştüğümüz olur.. tepkilerimiz yersiz, davranışlarımız tutarsız, mantıksızdır.. böyle zamanlarda kendi sesimizi duymak istemediğimiz, başka yoğun seslere kulak verip, sesimizi bastırmaya, kendimizi o seslerle ıspata, yansıttığımıza çabaladığımıza şahit oluruz..

birinin yetiştiği âile, çevre eğitimi, geldiği kültürün ortalaması bir yerde bulunup, ötesinde aşırı bir davranış biçimi ortaya koyması rûhî probleme işâret.. modern tıp bu ârazları “nevroz, nevrasteni, nevrotiklik” olarak isimlendirmiş..
içinde bu kadar imkân ve müsâit şerâit barındıran bir sistem ve toplumda bütün bunlara rağmen sana hâlâ bi işe yaramayan, boş biri olduğunu düşündüren, hayata küstüren ne?!. işte bu tam da nevrotikliğin ta kendisi!.

çatışmalarla dolu dış ortama bir tepki olarak doğan, böyle bir ortamla karşılaşılmadığında ise bireyin kişiliğini etkilemeyen nevrozlar,
kendine olduğundan fazla değer vererek aşağılık duygusunu telafi edeceğine inandığı donanımları dikkatleri üzerinde toplama arzusu ile elde etme gayreti içinde olanların nevrastenisi, modern-postmodern zaman ve toplumlarda üstünlük aracı, saygınlık ölçütü olarak lanse edilen paraya, dünyanın her yerine seyahat etmeye, kadınlara, erkeklere, paha biçilmez koleksiyonlara, kıymetli tablolara, antikalara, gösterişli mekân, ağır mobilyalara yahut bunlar kadar kıymet verilen, kolay servete dönüşme potansiyeline sahip üstün bilgiye vs sahip olmakla önce başkalarını etkilemeye, kendini de tatmine mâtuf bir eğilim gösteren nevroz türü, insanlardan duygusal olarak uzaklaşmakla duygusal bağımsızlık sağlanabildiğine inanan nevroz…

küserek duygusal soyutlanma yaşamak, kendini de dâhil etmek üzere hiçbir şeye önem vermemek, ciddiye almamak kişiye olağanüstü, kişisel bir iç tatmin yaşatır.. kişi mutludur bundan.. birinden, toplumdan, sistemden bir isteği, beklentisi yoktur, yardıma, desteğe, ellerindeki bir şeye ihtiyaç duymaz.. bunlar kişinin hayatı için bilinçli de olsa, kısıtlamalara neden olabilir.. ve fakat hayattan, çevreden bir talebi olmayan yahut kalmamışlar, hayatî ihtiyaçlarını minimalize etmişler için bir nevrozdan söz edilmez..
başka biri için; isteklerin frenlenmesi, bastırılması, ihtiyaçlarının karşılamasını engelleyeceğinden, bunun sonucu olarak gerçek acılara muhatap olması anlamına gelir..

bilinç düzeyine çıkmayacak derecede hafif ve hemen unutacak kadar kısa süreli sevgi, öfke ve kuşku duygularımız vardır.. bu duygular bizimle ilişkisiz ve geçici olabilir, ama aynı zamanda artlarında büyük bir dinamik güç saklayabilirler.. bir duygunun bilincimizde uyandırdığı etkinin şiddetinin onun gücü ya da önemiyle bir ilgisi yoktur.. bu, yalnızca haberimiz olmadan endişelerimiz olabileceği anlamına değil, aynı zamanda bilincinde olmamıza karşın bu endişelerin hayatımızı yönlendiren en önemli etken olduğu anlamına da gelir.. 

söz konusu endişe ve korku ve bunların kişide meydana getirdiği nevrotik davranışlardı.. işte, sizin büyük tehlikeler karşısında olağanüstü cesur, dirençli faal oluşunuz yalnızca bir tek şey karşısında darmadağın olur; ki bu tek zaafınız da, sevdiklerinize ilişecek, bir zarar verecek durumlar karşısında.. bu endişe korku içinizde hep vardır ve karşısında çaresizsinizdir ve bu da sizi gizli nevrotik yapar, üstünüzden ırak olsun!.

bazı endişe ve korkular bâriz mantıksızdır, çözümsüz çatışmalar meydana getirir.. etrafında sorumlu oldukları arasında böyle biri bulunan kişinin hayatı çok zordur.. bu tip nevrotikler kendindeki ârazı kabul etmek, değiştirmesi gerektiğini görecek yerde, sorumluluğu dış dünyaya atar ve tutumunu belirleyen gerçek nedenlerle yüz yüze gelmekten böylece kurtulduğunu düşünür..

bazı nevrotik insan aynı anda hem herkese egemen olmaya, hem de herkes tarafından sevilmeye çabalar, aynı anda hem herkese uyum göstermeye hem de kendi isteklerini onlara kabul ettirmeye çalışır, hem insanlardan uzaklaşmak ister, hem de onların ilgisi, sevgisi, dikkati için kıvranır..



yazı azcık da bi feminiz(!) bi bakış açısı izlerini taşıyor.. başka bi ortamda nezaketi elden bırakır, allah şu kulu yarattı elbet derdim de O yarattığı için elbet de, ama da şu kulu da şu yazıyı kaleme aldı demez, feminiz düşünceye bi yazar, yazılır, öyle bi erkek donu giydirirdim ki, daha şuracıkta, hazır, bidünya gönüllü düşman kazanırdım da, yeri değil!.

feminizm kadın hakları adına bi mücâdele yolu falan değil, doğrudan erkek düşmanlığı!. bıyıklı kadın felsefesi yâni!.
özgür, bağımsız kadın vs nâne ve terâneleri adı altında kadını şekilden şebeğe sokup, üzerlerinden müthiş statü, erk, sermâye elde etmede gelmiş geçmiş en meşur, en verimli sömürü aracı feminizm.. yıllar yıllar evvel kaynağında havlu atmış bir sapık ideolojiyi üçüncü dünya ülkelerinde yaşatma çabaları büyük şeytanlık, buna âlet karılar da harbi maldır.. çok da oralarında olmayacak olsa da kendilerini buradan kınıyorum!.

kadın bi cinsel obje olmamalı, doğru!. fakat tepeden tırnağa abazan bırakılmış, henüz aydınlanma evresinde emekleyen bir toplumun ham ve şekilsiz de olsa var olan ahlâkî dinamiklerini yok etmek için cinsel cinneti bilinçli patlatma ve yoğunlaştırma seansları olarak nitelediğim, doğal ve sağlıklı olmayan bakış açılarına teşne, ilkesiz, çürük, hastalıklı beyinlerden neşet eden söylemlerle karşılaştığımda, kasıtlı olarak yapılan kadın-erkek ayrımı ile her ikisinin de sığındığı kaçınılmaz yer olan, “insan olma” kalesinin muhkem duvarlarının yıpratıldığını, yapılan bu tehlikeli ayrımın kadına ve erkeğe zarardan başka bir şey vermeyeceğini düşünüyorum.. femi’lere âit,
“ya doğru dürüst bir feminist, ya da aşağılık bir seksist!” söylemi yıllar evvel insanlık çöplüğündeki ait olduğu yeri almıştı..

bukowski felsefesinin izlerine denk düşüyor bu tür infialler..
ben bu sözü “ya doğru dürüst bir insan, ya da sefil bir mahlûk” olarak değiştirip düzeltiyorum, çünkü güzellik adına aradığımız tüm nüvelerin insanın fıtratına ezelde, yaratılışta konulmuş olduğuna inanıyorum..
eğer insana ve insanlığa, onun ortak değerler hafızasına doğru ve iyi ve anlamlı katkılar yapabilme endişesi taşıyorsak, bunun yolunun, yine ondan hareketle ve yine en küçük bir sapmaya meydan vermeden, hepimizin önünden hızla akıp giden hayatın içinde tepetaklak olmadan konumumuzu iyi belirlemekten geçtiğini bilmemiz gerek..
kendimize doğru bir duruş tercihlemişsek, insan adına gerçekleştirilecek tüm arayışların kaynağında bu olmalı bence!.

boru değil, söylediklerimiz, savunduklarımız, beyan, dikte, deklâre edip zihinlerini bulandırıp, kalplerini bozduklarımız, dengelerini sarsıp ayağını kaydırdıklarımız, yollarını saptırdıklarımız; etkilediklerimizden sorumluyuz.. hesabının bu dünyada istenmesi çok zor, çünkü sistem yüz senedir sizin ve ‘öte’ derdiniz de yok.. dolayısıyla; atın tutun, yapın edin, ama bigün?!.

neyse,
allah herkesin çarşısına göre pazar versin!. hangi kıyılarda îmarı tâmiri imkânsız yıkım yaptığınız zerre oranızda olmadan;
şimdilik bakın dalganıza!. elbet günü gelir, biri çıkar, çeker neşterini, dibinden kökünden hâlleder, cemiyetleri ifsâd eden ‘dalga’larınızı!.