deliler-ayrı tür; dünyanın ve hayatın dengeleri-

'deli'
Madem ‘deli’ dedik bi kere ve de delilerden söz etmiş bulunduk, hep beraber buyurun bi ‘deli hikâyesi’ne! Bizzat şahidi olma gibi bir güzelliğe erişemesek de, birinci tekil bi ‘deli adayı’ ağzından, Bakırköy Amateminde dinlediğim, birbiriyle iç içe geçmiş, anlattığınca da ‘ayniyle vâkî’ bişey. Hem şöylesi zor bulunur iki hikâye de biarada; ‘bankada havale beklerken çıkan üçüncü dünya savaşı’yla, ‘vagonda yaşayan, sıyrık adam’ın hikâyesi. Adına bakıp aldanmayın ama. Bu bi ‘deli’ saçması, bi ‘deli’ hikâyesi. Hiçbi kişi, kurum yahut olayla da tek bi ilgisi yok; malûm, deli hikâyesi.
Yalnız, hikâyeye geçmeden önce delillerle ilgili biraz bi açıklama-maçıklamaya ihtiyaç var.
Öncelikle deliler, sık sık bizim boyutumuzun dışında seyahat ettiklerinden, bizden baya bayaa ‘öte’ye, ötelere baktıklarından söyledikleri pek bi akıl dışı kabul edilir. Zaten de bu yüzden ‘deli’dirler ya; biz onlara akıl erdiremediğimiz için.
Şu ‘öte’ye, ötelere bakmak, ötelerden bişeyler görmek, hayâl yahut düş görmenin sonucu bişey midir; bunu biraz açmak gerek. 
İlk insandan bu yana ne kadar deli gelmiş geçmiş ve halen var olanlarının ağızlarından hayâl gördüklerine dair hayatta tek kelime çıkmamıştır. Daha bir Allahın bi deli kulundan ‘çok hayal görürüz biz!’ sözünü kimse duymamıştır. Lakin yine de onların sürekli bişey gördükleri düşüncesi aramızda pek yaygın bi düşüncedir. O ‘bişey’ dediğimiz ‘düş’ müdür; değil elbet, düş değil, hem hiç değil, çünkü düş, uyku sırasında görülen bişey. Oysa deliler hep uyanıktırlar. Uyumayan biri de gözü açık bi düş müş göremez haliyle. Yani ki deliler düş görmez. Peki hayal?! Olabilir, mümkündür. De lakin bazen, konuştukları zaman öyle laflar ederler ki, o anki konu, vakit, vakıayla hiç alakası olmayan, bunun, gerçeğin babasının da babası olduğunu aradan geçen nice zaman sonra gelişen durumlardan anlarız. O zaman hayal de değilse nedir delilerin gördüğü iddia edilen şu şey?
Esasında şeydir o, şey, şey olmalı; bi terim, bi ruhsal bir hastalıkla ilgili terim, hani psikiyatrların ‘sanrı’ da dediği. Hani arızî durumlarda duyu organlarının gerçekte var olmayan şeyi algılayışı, yani ki objesiz idrak da şu bi türlü hatırlayamadığımız kelime ne; buldum, tamam! Hani bi zamanlar, ülkemiz tarihimizde, muhterem eşleriyle birlikte ilk bankamızı batırma şerefine nail olup, patır patır banka batırma çığırını açmış, bunun için yurt dışlarında, tercihan da amerikada eğitim görmüş, devleti dolandırma, banka hortumlama sırasında ne cins hortum kullanılacağını iyi bilen, bi dönem bi hökümatımıza baş’lık bile yapmış, isminin önünde porof ve dr; ikisi bi arada, kocaman da bi ünvanı da olan, medar-ı iftihârımız bi akıllı sarışınımızın o yiyesi dillerinin bi türlü dönemediği sözcük; hani bi psikiyatr terimi de olan bi sözcük. O bi zamanlar, meydanlarda yaptığı konuşmalara, o pek meşhur “ben sizin ananız değil miyim, ben sizin bacınız değil miyim?!” diye başlayan sarışın pek akıllı hatunumuzun, bi konuşması sırasında bi türlü ifade buyuramadığı ve diyebilmek için nerdeyse yarım saate yakın uğraştığı bi kelime, ‘halülülü..halisülü..halüsülü..halüsünü, halüanüs..hall-üanüs’ gibi bi kelime, pek bi anlam içeren şunca kelimeyi geçtikten sonra yorulup, “yabancı bi kelime; o şey işte!” diyerek atladığı şey, demeye çalışıp başaramadığı şey; kısaca ‘halüsinasyon’ kelime-i adisi.
İşte, delilerin gördüğü iddia edilen şey ‘düş’ değil, halüsinasyon yani ki, lakin yine de konu, bu kelime üzerinden giderek bi açıklamaya ihtiyaç duyuyor. Gerçi, toplumumuzun o her bişeyi çok bilen, çok okumuş, çok aydın(!) kesiminin yaygın kanaatleri delilerin sürekli şundan gördüğüdür de, eğer bu doğruysa, bu durumda o zaman, halüsinasyon delilerin geçim vasıtası gibi bişey olmalıydı. Yani deli halüsinasyonsuz yapamazdı. Delilerin gıdası gibi bişeydi bu, bi nevi, o zaman yani. Ama pek mantıklı değildi bu vargı yahut yargı, çünkü hiç bi canlı halüsinasyonla beslenmez, hayatını bunun üzerinden sürdüremez, toplum içinde bununla statü sahibi, zengin filan olamaz, bununla yüksek atlama, büyük sıçrama yapamaz. Peki o da değilse neydi o zaman delilerin sürekli içinde olduğu ayrık dünyanın nedeni?! İşte, tam da şurda, onların bizim göremediklerimizi görebildiklerini bir kez daha söyleyelim ki deli haklarına saygı gösterip, içeceksiz garnitürsüz ayaküstü yemiş olmayalım.
Bu absürt açıklamaları yaptıktan sonra şu deli hikâyelerine dönebiliriz. Hikâyenin anlatıcısı, alkol bağımlılığından kendi isteğiyle amateme yatmış biri, bi deli, yahut adayı; bunu hikâyenin ilerleyen yerlerinde görüp anlayacağız.
Şu hikâyeyi orada, amatemde, hiç tanımadığım, Tanrının imtihan için yolda karşıma çıkardığı bi uyuşturucu bağımlısı genci götürüp yatırdığım yerde dinledim, şu deli sevgimizden mütevellit, genci ikinci ziyaretim sırasında tanışıp, bi çay içimi sohbete oturduğumuzda. O ki hikâyenin adından da anlaşılabileceği gibi, bi bankada bi havale beklerken çıkan yahut çıkardığı bir üçüncü dünya savaşının hem başkahramanı, hem de mağduru. Kendi hikâyesiyle bağlantılı olarak, bizzat öz ağzıyla anlattığı öteki hikâyenin kahramanı ise, bi evi olmayan, bi vagonda yaşayan, çöp konteynerlerinden kâğıt toplayarak geçinen, dolaştığı yerlerde ‘hafif sıyrık’ bilinen bi adam ve ama bakıldığı zaman, kendisinde var olduğu sanılan ruh ve akıl sağlığı problemlerinden dolayı da tek bi tedavi de görmemiş, hem buna tek ihtiyaç da duymamış, kimseciklere tek zararsız, aksine, belki birine birilerine belki de koca toplumun ta kendisine çok faydalı olabilecek de biri..
Anlatıcısı olan, bankada havale beklerken çıkardığı üçüncü dünya savaşı sonucu götürüldüğü karakolda tanışmış şu ‘deli’yle, hikâyesine orda tanık ve sonra ortak olmuş ve daha sonra da ahbap arkadaş… macera sona erdikten sonra bırakmamış şu, hayattan kendini şutlamış, aslında dahî denilecek kadar zeki, işte bu yüzden de fena ‘deli’ bi adamın peşini, kaldığı yerde çokça ziyaretine gidip deli deli, derin derin sohbetler etmiş, başka nice başından geçen hikâye dinlemiş.
Şunların ikisinin hikâyelerinin kesiştiği yer, bi karakolmuş. O karakol, hikâyelere doğal sahneymiş de hem.
Anlatımına, anlatım bozukluğuna filan da bakmadan, tekmilini birdenmiş.
..
“Sıramı bekliyordum..önümdeki sırada, genç bir kızcağız vardı, ardında iyi giyimli bir bey ve bir başkası daha. Bana göre, nemrut dişisi suratlı, itici, önüne geleni ısıran lakin cicilerini teşhirde hiç de tereddüt göstermeyen memure bayan, sorun neydi bilmiyorum ama önce genç kızı payladı, sonra da adama çok kötü bi çift dalışla paçasını kafasına geçirdi, sonra da, kolayca tahmin edebileceğiniz gibi bana geldi sıra. ‘en iyi banka bizim banka!’ diyen reklâmlara hiç aldanmasam da, yine de bir bankaydı burası. Burası, cumhuriyetimiz tarihimiz, ülkemiz vatanımız ve dahi bazı ‘en halk’ halkımız için çok mühim, çok müstesna bi yere sahip, kuruluşu, varlığı, duruşuyla çok ama çok çok manidar bi bankamız olsa da, neticede halktan, sıradan biri için çok bi özel bankaydı. Olmasaydı ne fark ederdi, onu da bilmiyorum.
‘sıradaki!’ diye çağrıldım. O anda ne kadar gururlandım kendimle, bilemezsiniz. Sıradaki bendim çünkü. ‘işte, sabırsızlıkla beklediğim o müthiş an; dayak sıram geldi!’ deyip, yanaştım bankoya Allaha sığınarak. Bi yığın soru sordu, asabi bir şekilde. Nöbetçi subay geldiydi aklıma o an, geçmişten, o en güzel(!), en anlamlı(!), en bi sonbahar ‘eylül’ümüzünden hemen az sonrasında, mamaktan, iri burunlu bi yüzbaşı bi şey, nâm-ı diğer ‘ayı cengiz’, bi diğer lakabı şey cengiz; af buyrun, işte ‘şey cengiz’, yani, yani ‘işkenceci cengiz’, olura olmaza bi bahane bulup, allah yarattı demeden, ağız burun dağılana, yıkılana kadar döven, dövdüren, annesi bîgünah ama kendisi ‘çocuğu’ cengiz..
Aklıma malûmum cengiz geliverince tüm bedenimi ateş basmıştı. Çenemi tutamadım. Her an ısırmak için aportta bekleyen memure bayana, ‘bu bankanın, şu bankosunun, sizin bulunduğunuz tarafında inzibat olabilmek için ne gibi şartlar aranıyor, adaylarda acebaa?’ diye sormuşum farkında olmadan. Nee, sen misin son sistem ef onaltı, dünyanın en iyisi(!) merkava marka tank gibi karıya sapanla taş atıp sataşan?! Resmen intihardı bu; tıpkı, kafayı yiyip, aklını çırılçıplak soyup, robokop görünümlü, tam teçhizat bi sio-ameriko askerinin önüne atmak, atlamak gibi bişeydi. Teyzem bi vitesten attı, bi köpürdü, koca bankayı başıma topladı. Ağzı da fena bozuk üstelik; bi hakaret makaret, yedimden yetmişime bi saygı sevgilerini sunma, bi ayılıp bayılma?! Derken, ızbandut gibi bi güvenlik görevlisinin yakamı paçamı, oramı buramı çekiştirdiğini hatırlıyorum. Ondan cesaret alan, saçları vangogh sarısına boyalı balçık memure bayânem, cıyım cıyım cıyaklayarak, bankonun müşteri tarafına geçti, yani bana, yani benim tarafıma. Benim tarafıma dediysem, benden taraf anlaşılmasın, yani benim bulunduğum tarafa. İkisi birlikte nasıl da güzel hırpalıyorlardı beni. Bi de bi çarptığımının bi idârecileri yanaştı yanımıza, hep birlikte, yakın alâkalarını esirgemeden, kibarca(!) ve Allah da o an ne verdiyse artık, güzel güzel sevmeye başlamışlardı. Aklıma, geçmişteki o sorgu seansları gelmişti ya, aynı korku ve dehşeti yaşadım o an. (anlaşılıyor ki bu, o zamanlar yirmi dörtlü, otuzlu yaşlarda olan adam, o muhteşem netekim paşamızın o muhterem oniki eylül barış(!) gününün ardından, epey bi sene-i devriyelerince, nasibini fevkalade almış biriydi). Bi ara kendimi kaybedip, bi tane patlatmışım güvenlik görevlisinin abuş suratına. Ardından o balçık bayana bi tokat, bi de ufak tefek kıçına ufacık bi tekme; sonra ver elini karakol, sorular, kimlik tespiti, ifâde vs. Karakola ifade için apar topar paket halinde götürülürken polis abilerimden biriyle sıcak bi diyalog da yaşamıştım. Sevecen bi tavırla sormuştu durumu. Bense o anki suyumun dalgasına muvafık bi dille aktarmıştım olayı kısaca. Güldü. Gülüşünden, ‘be biladerim; hasta filan mısın sen?!’ dediğini çıkardım o an ben ama belki de yanılıyordum. Bunu ilerde öğrenecektim.
Bayan şikâyetçiydi. O ara, bir sürü ahbabını dostunu, akarbay-ı taalukatını aramayı da ihmal etmemiş, vakit geçirmeden. Tabi ki onlar da, bu nazik davete hayır demeyip, buyurup gelmişlerdi çok geçmeden. Güvenlik görevlisi, o azcık, yakışıklı ve kahraman bir amerikalıyı -ha bu arada; bütün amerikanlılar pek yakışıklı pek kahramandırlar. Hani pek bilinir bir şeydir de bu, biz şurda biufak hatırlatmış olalım yine de- andıran köşebent kafasında emanet gibi duran ablak suratındaki yakışık almayan bi iki çizik için ufak bir tamirattan sonra katılmıştı bize ve haliyle de biraz sonra başlayacak olan çılgın partimize..
Sesler büyüyordu, bense gülümsüyordum. Beni karakola getiren o polis memuru abi, sesini özellikle şu balçık taifeye duyuracak şekilde, iş başındayken, kendi ofislerinde memurelere böyle hitap etmemem gerektiğini sûni bir azarla tembihliyordu. Bunu, bayanı ve yanındakileri yatıştırmak için yaptığını hissettim bir an nedense, nedense sadece benim yakalayabildiğim, ilkine biraz benzeyen, ama bi daha başka bi gülümseyişinden. Yaptığım şu iş sonradan hiç hoşuma gitmeyecek olsa da onun ‘ellerine sağlık bilader!’ dediğini duyar gibi oldum. Ne bileyim, öyle hissettim bi an işte ve insan da, hislerinde her zaman olmasa da bazen yanılabilir ama di mi?!
..
Karakola girdiğimizde, ikinci bir komediye şahit olacaktım, ömrüm boyu unutamayacağım asıl hâdiseye. Biri, bizzat komiser tarafından kibarca seviliyordu. Ben gibi, otuz yaşlarında, hırpani kılıklı bi adam demiyelim de, bi adem, yani boş, bomboş biri; hayatla mayatla bi ilgisi olmayan bi serseri. Zaman ilerledikçe, dayak yiyen adamın hikâyesinin ööle sıradan, boş bi adem hikâyesi olmadığını anlıyordum. Komiserimin karşısında, koltukta, modern görünüşlü bi başka bağyan, ayak ayaküstüne atmış, marka sigarasını tüttürüyor, bir yandan da olayı anlatıyordu. Gözünü bayandan ayırmayan komiserimin yayvan tavırlarından, onu tanıdığı izlenimine kapılmıştım. Ama yanılmış da olabilirim. O ara hamfendi bağyanının adının şermin olduğunu da öğreniyordum. Şermin hanım, güzel sanatlar rölyef heykel peysaj mezunu, aynı zamanda iyi de bi iç mimar, hâliyle de aynı zamanda modern plazaların ön cephelerini son derece ilginç tasarımlarıyla, değişik materyallerden süslemesini yapan bi firmanın sahibesi bi bayanmış; bunu da öğreniyorum kaşla göz, lafla söz arasında. Merhum muhterem pederleri, vakt- zamanında, bi yandan, ülkemin o en vazgeçilmez, o tek parti bi döneminin o en bi tek partisinin yönetiminin onursal üyeliğini sürdürmekte, öte yandan da, yine ülkemin mühim bi bişeyi, bişey ‘biseyeka’sı gibi yüksek bi kurulunun en önde gelen üyelerinden biriyken fazlaca ilerleyen yaşı yüzünden emekliye ayrılmış, uzun zaman dış danışman olarak hizmette bulunduktan sonra, eski takım ve silah(!) arkadaşlarıyla, yalnızca mühim adamların gidebildiği bayaa bayaa kulüp bi kulüpte briç oynarken, kronik böbrek yetmezliği yüzünden aniden fenalaşmış, şeker komasına girip masada vefat etmişmiş.. Merhuma burdan bi rahmet de ben diliyorum.
Neyse, vesaire; müteveffa müşarünileyhin biricik kızları Şermin hanım hiç de öyle şımarık şıllık bi tipe benzemiyodu ilk bakışta. Hani aksine görmüş geçirmiş, olgun bi hamfendi izlenimi bırakıyodu görende. Allah var, güzelce de bi bağyandı, hani ağzı da kalabalık filan da değil gibi de görünüyodu, daha ne olsun?!
İlk izlenimlerim buydu ama o neden buradaydı; bu insanlar, şu deli serseri?! Hani üstüme çok bi vazife olmasa da hemen anlamam lazımdı, anlamasam çatlar ölürdüm oracıkta. Lakin şu merak ve ondan dolayı çatlamak tamamen kişisel bi rahatsızlığımdı. Çatlasam da oracıkta kimsenin bi suçu olamazdı bunda. Bunu açık bi beyan kabul edebilirsin de burada, laf arasında hani!
Olası bi hengâmenin daha başlarında sayılırdık ve dananın kuyruğunun kopma noktasına henüz vardı. Hislerim bana, şu mevcutların üzerine bizimkiler(!) de eklendiğinde, çok geçmeden fevkalade güzel geçicek bi resmi daire partisinin az birazdan başlayacağını söylüyordu. Gerçi şurda şu âna kadar olan biten her şeyi inceden inceye ayrıştırmama ve kendi durumum hiç de iç açıcı olmadığını görmeme rağmen, aslında, ben şu serseri kılıklı adamın hikâyesini merak ediyordum. Yavaş, yavaş da öğreniyordum da. Sonra da sıra, haliyle benim hikâyeme gelicekti.
Deli görünüşlü orta-genç adam, aslında kendi halinde, zararsız birine benziyordu, her ne kadar görünüşü ürkütücü filan birini andırsa da, aslında alabildiğine eğitimli, boğaziçi mezunu, ikinci okulunu da biraz sıyırdığı için terk biriymiş de neyse şimdi, konumuza dönelim biz; hani bi erkenlik merkenlik yapıp, olaya erken ve ama yanlış bi teşhis koymamak için.. İşte, şurdaki seyirlik hadiseyi ve doğal olarak da hikâyesini, araya bi laf maf sokup sokuşturmadan, baştan sona dinlememiz gerekti; dinledim.
Şimdi üzerinden bayağı tarih geçmiş olan, geçmiş tarihlerde bir gün, hani bizim, bankada yaşadığımız olayla eş zamanlı olarak, kadıköy-karaköy seferini yapacak olan dokuz yirmi vapurunun kalkışına on dakika kala cereyan etmiş olay ve kadıköy karakolunda henüz bitmemişti, anlattığım kadarıyla; gördüğünüz gibi. Lakin araya bişeyi de almamız gerek; hani aydınlatıcı bilgidir, olmazsa karanlıkta kalır bazı şeyler, sonra durum kolay anlaşılmaz, hem milletin aklına elli bin türlü asılsız şey gelir, hem de olay hikâye nasreddin hocanın kuşa çevirmek için kolunu bacağını kanadını budadığı hindisine döner. Şu gereksiz, uzun açıklamalar o bakımdan yani.

(Çok geçmiş yıllarda başlayıp, şu deli hikâyelerinin geçtiği yılların başına kadar süregelen bir uygulama vardı, şehir hatları, eski adıyla şirket-i hayriye vapurlarında. O yıllarda birinci sınıf yolcuların seyahat ettiği yerler birinci mevkii diye nitelenir, kalan yerler ise, ‘öz vatandaş’ların(!), vasıfsız, sıradan halk dediklerinin doluştuğu yerler olduğundan, ikinci üçüncü on yedinci mevkiiler olarak anılmaya bile tenezzül edilmez, ‘mevkiisiz’, şimendifer diliyle ‘kuşetli’ tabir ve tesmiye edilirdi. Bahsi geçen birinci mevkîlerin oturma yerleri, yan yana oturma yerlerinden müteşekkil değil, bilakis müstakil koltuklardan mürekkepti. Hemen her sabah, birbirlerini akraba, yakîn vs. kadar iyi tanıyan, hep aynı yolcuların yüzlerine aşinaydı bu mevkiler. Dolayısı ile koltukları da, şu her bir birinci sınıf yolcunun, o birinci sınıf ‘gerisi’ne aşina da koltuklardı. Böyle olunca da her biri, sanki o seçkin yolculardan birinin kıymetli mabadına birebir eşleşmeli tahsisli gibiydiler. Kimsenin, kimsenin yerine oturmaması gibi bi teamüle de ev sahipliği yapmış oluyolardı o ‘bi zamanlar’, şu hazret-i koltuklar. Unutmadan, bu koltukların aynı zamanda bi nesil sonrasına miras kalabilme gibi acaip bi hususiyeti de vardı, hani bugünün devre mülklerine misal. Ahni tam olarak onlar gibi, bi tapu mapu hususiyetleri olmasa da buna yakın bişeydi. Şöyle ki yani; uzun yıllar aynı koltuklarda seyahat eden seçkin, boğaz sakini ebeveynler, yani bu hususiymiş gibi hizmet veren mevkiinin seçkin müdavimleri, aboneleri, çoğu zaman, yanlarında seyahat ettirdikleri çoluk çocuk, torun torba, yani ki eserleri olan yeni, mini mini nesilleri de, mevkiiye de, mevkiinin insanlarına da, şu malum koltuklarına da aşina eylerlerdi, gide gele, getire götüre.. herkesler bilirdi ki, kim kimin kıymetli evladıdır, ayalidir, âyânesidir, şahh-ı şaheseri şahanesidir; işte bu nedenle de, pek de tabii de olarak, büyüklerinin yerlerine kendilerinden sonra oturabilmeyi birinci dereceden hak etmiş birinci sınıf vatandaş olup çıkarlardı ilerleyen zamanlarda. ‘miras’ dediğimiz oydu. Aslında miras da değil, alın teri de hiç değildi lakin yetki devri, ihkak-ı hak bişey olabilirdi. Yoksa tabii ki ellerinde bi koltuk moltuk tapusu mapusu yoktu, olamazdı da. Ama işte yine de böyleydi durum o zamanlar ve yıllar yılı da böyle devam etmişti, ta ki bunun ne kadar da çirkin, ne kadar ayıp, ne kadar da ayrımcı bişey olduğu konusu ciddi biçimde gündeme gelip, mevkii-müvküü, sınıf-mınıf, siyah-beyaz‘vatandaş’(!)-halk(!) ayrımı ayıbı ortadan kaldırılana kadar.
Hikâyenin yani ki giriş ve gelişme, didişme ve de karakola kadar gidişme bölümünün gerçekleştiği mekân, devrin vapurlarının, şu birinci mevkileri yerlerinin, yazılı yazısız kaidelerinin tatbiki hususunda bildiklerim kadarıyla kafamdaki tavsifi bu, Bu düşünsel açıklamadan sonra sıra, olayın nasıl başlayıp ne şekilde geliştiğini tavzihe gelmişti; dinliyordum)
.. 
"Birinci mevkide, merhum babasının o haşmetli hörmetli mabadından ‘miras’ yerinde oturan şermin hanım, sabah sabah taze çekilmiş kahve çekirdeğinden mamul, buharı üstünde o mis gibi türkkavesini ısmarlayıp, tam da alıp, yanında da devrin bi hamfendi sigarasını keyifle tüttürmekteyken ki o zamanlar bunların hiçbiri yasak değildi, lakin sadece, babadan atadan kaptandan torpilli olanları hariç, fifi cinsi, dört ayaklı hayvanatın bu tür mevkiilerde seyahat etmesi az biraz memnu idi, birlikte seyahat ettiği kutsal(!) fifileri tarçının gelen o mübarek(!) çişleri yüzünden o pek bi aristokrat ve muhteşem keyifleri kaşla göz arası firar etmiş, derhal orta türkkavesini ve sigarasını önündeki masaya bırakıp, biricik tarçınını dışarı çıkarmak zorunluluğu hâsıl olmuş. Ama lakin üzerinden fazlaca vakit geçmeden de, dışarı çıkmaya hiç bi lüzum müzum kalmadan mesele halloluvermiş. İngiliz tip, kaniş cinsi tarçın, Şermin hanımın yüksek desteklerine ihtiyaç duymadan kendi işini bi güzel kendi görerek, çözmüş meselesini ve işte de ne olmuşsa, tam da, minik tarçın o ‘küçük meselesini’ hallederken olmuş. Yani karakoldaki şu ‘yan komşu vukuat’ımızın başlaması, tamamen, tarçının aniden gelen o ‘küçüğü’ yüzünden gerçekleşmiş, bunun üzerine cereyan eden gelişmeler meseleyi ta bu karakollara kadar getirmişmiş."
(Yalnız burada bi şey takılmıştı kafama; şu serseri, kılıksız n’düğü belirsiz adem, yalnızca soyculların seyahat edebildiği o birinci mevkii yerde, bu kılıkla, bu deli statükosuzluğu ile ne arıyodu?! Öyle ya, hem parasız pulsuz da bi serseri?! Çözemediğim şu meseleyi harıl harıl düşünürken, konuyla ilgili çok geçmeden, anlatıcısından gelen bi açıklama imdadıma yetişmişti. Gördüm ki olayın evveliyatı varmış; o kadar da basit değilmiş mesele yani.)
Şu deli adem, cebindeki az ve son bi parayı gişeci memura uzatıp bilet istemiş, memur da sırf tiyatro olsun diye ona bi birinci mevkii bilet vermiş, üstünü cebinden vermek üzere. Deli adem vapura binmiş, doğruca birinci mevkiinin yolunu tutmuş, kendi boş bi koltuğa oturmuş, sırtındaki kirli torbasını da az çaprazındaki koltuğa oturtmuş, erkenden. Tabii gelenin gözü ilk ona takılmış, sanki kokmuş bir şey bakar gibi bakıp, duyulmayacak bi sesle de ‘ıyyy!’ çekerek yüz buruşturup yüzlerini çevirmek istemişler de ne mümkün?! Bu kez de kafalarına takılmış; böyle bi adam burda ne arıyo diye. O ara salon da dolmaya başlamış, bütün koltuklar dolunca da, ülkemin, o yıllarda, en öp öz hakiki bi iki üç ‘vatandaş’ı ayakta kalmış, öyle kalınca da hiç de aranmadan doğruca şu deli ve torbasının oturduğu koltuklara dikilmiş gözleri. Onlar da bakmışlar ki tepeden paçaya pasak bi adam ve torbası; bi güzel kurulmuşlar koltuklara, o,o gel keyfim yapıyolar. Fena bozulmuşlar duruma. Bu yeni gelenler, Şermin hanım, muhterem valdeleri ve kucaklarındaki minik tarçınlarıymış. Öylece ayakta kalıp dik dik bakarlarken, tanıdık birileri, kibarca yerlerini verip, deliye de ters ters bakarak dışarı çıkmışlar, ama onların ve şu, tarçına da dahil içerdekilerden yüzde doksanyedisinin bakışları deli adamın hiç de biyerinde değilmiş. O, bi otist gibi, etrafında ne var ne yok, kim kimdir, kim kimin nesidir, kim kimle ilgileniyo, kim kime n’apıyo; habersiz, o an kafasında ne varsa onunla meşgulmüş. Başına gelen görevli, daha doğrusu az önce dışarı çıkanlarca gönderilen görevli kimsenin iskelesine uğramadan doğruca deliye yanaşıp yapışmış, kaşları çatık sert bi ifadeyle. ‘bilet!’ demiş sertçe. Deli adam uzatmış biletini kafasını dönüp yüzüne bakmadan. Görevli, biletin bu mevkiiye ait olduğu görmüş, lakin seçkin kamuoyunun kendisinden beklediği asıl ve asil(!) davranışı hiç teklemeden gösterip, adama daha bi beter salçalanıp ‘çık!’ demiş kovar gibi bi ifadeyle. De demiş de öyle demesine, tınan kim?! Bi delinin bi şeyi tınıp yahut tınmaması gibi şey yoktur aslında. Yani durumu bilip anlayıp bilinçli olarak hiç iplememek durumu yahut da iplemek… Bi deli için böyle bi durum söz konusu bile değildir. O bi yerde bişeyi yapıcaksa yapar. Yani şu mevkide şu koltukta oturacaksa oturur, kalkacaksa kalkar, şurda laf biraz dangalakça olucak ama vakıa böyle. Yani hâşâ huzurdan ‘inek’ ismi cinsi, bi sıfata tamlama mamlama yapılmadan ‘kutsal’dır yani deli ve de canı isterse kıpırdar, kalkmadan kalkmaz yani. İşte şu deli de, tüm ısrarlar, keskin ve sert ve çatık, tehdit içeren bakışlardan bihaber; yerinden bile oynamamış haliyle. Hâtta ki durum, kıpırdatabilene de aşk olsun yani modeli. Çaresiz, herkes yerine, köşesine; lakin homurtuyla, ters ters bakmaya devam ederek. Kimse de ‘deli bu ayol!’ filan da demeyerek. Hâlbuki öyle baksalar ve deseler hiçbi sorun kalmıycak ama mesele o değil; mesele ‘nasıl olur yaa?!. burada, bu adam; hayret bi şii yaa?!’ marka, erk, statü iplemezliğinden mütevellit, sanki bi fena halde refüze edilmişlik etiketli, bi aşağılanmışlık duygusundan neşet eden bi hâl. Böyle olunca da, yalnızca buna odaklanıp, bi deli meli dinlemezlik durumu hâsıl olmuş ve minik tarçın da dâhil, sinir sinir hırs hırs, asabi asabi bakışlar daha yoğun bi şekilde deli adamın üzerinde birikmeyi sürdürmüşmüş. Aslında şu durum, hani kırklı yıllarda, o bi milli bi şeflik döneminin, mühim mi mühim bi gastesinde, sekiz sütuna birden çekilen meşhur manşettekine benzer bi durumun sanki tıpkısının kendisinin aynısı bi duruma benziyo. Hani “halk, etrafı dikenli teller, yüksek duvarlarla çevrili florya plajlarının çitlerine hücum edip, devirip denize üşüştü; ‘vatandaş(!)’ denize giremiyor!” misali bişey de neyse, konumuz bu değil şimdi..
Birinci mevkii de homurtular kesilmiş, kimsede artık tıs yok, yalnızca minik tarçının kahramanca verdiği tepki var ortada. Minik tarçın, adama, inci gibi dizi dizi, bakımlı dişlerini göstererek minik sesiyle hırlama pozisyonunda; bişey yapıcak ama ne?! ısırmak?!!. Olabilir; de ama değil işte!
Herkesler, tarçının, gidip adamı paçasından ısıracağı kanaatinde ama tarçın, kendinden umulan o cesaretten dolayı değil de çok çok başka bi nedenden dolayı, Şermin hanımın şu kaniş cinsi fifisi, muhterem annelerinin kucağından, atlayıp, salonda, yerleri, dip köşeleri aranıp koklayarak şöyle bi tur attıktan sonra, doğruca adamın ayakları dibine gitmiş, şu serseri kılıklı adamın paçasına, arka ayaklarından birini kaldırmak suretiyle, bi güzel işemeye teşebbüs etmemiş, bizatihi işemiş-bu arada şermin hanımın itinin de, kendi gibi alabildiğine pahalı bir bayan, yani kaniş, yani dişi bi şey olduğunu da öğreniyorum- adam da, şermin hanımın köpeğini, pek de canını yakmayacak bi şekilde, ayağıyla hafifçe iterek “ooşt” bile dememiş, çok kısa bi “hoşt” çekmiş sadece; alaysız aşağılamasız, pek bi doğal, yani korunmak için, kazasından belasından. Suçu buymuş, ama vay sen misin şermin hanımın sevgili valdelerinin o evlad-u ıyâli gibi sevdiği şu cins ingiliz iti kanişine “it” diyen? Konsolos köpeği kadar kıymetli fifiye “it” demek?!! Bu ne cüret, bu ne densizlik?! Şermin hanım fenâ halde içerlemiş bu çirkin hitaba, hem son derece soylu bi kandan gelen safkan ingiliz itinin itildiğine, hem de bu serseri kılıklı adamın şu cins kanişine “it” diye hakarette bulunuşuna da, derhal ve yüksek sesle ve hatta ciyak desibelinde bir tonlamayla ve orada “haazır!” bulunan kamuoyunun da kimisinin yakın ilgi ve desteğini de alarak adama pek sert bi çıkış yapmış. Adam ise, bu çıkışlara hiç aldırmadan “it de, it!” diye tutturmuş durmuş. İşte Şermin hanım bunu bir gurur meselesi yapmış. Ben karakola gelip olayın kalanına şahit olana kadar gelişen gidişen olay buymuş.
..
Karakolda bulunan herkes adama, bayanların kanişinin bir adı olduğunu hatırlatıyosa da, o âna kadar ağzını açıp tek kelime etmeyen deli adam, ilk kez onun bir “it” olduğu konusunda bi tek heceli bi kelime, her şeyi kolayca açıklayan bi cümle düşürmüş ortaya ve ‘it de it’ diye de tutturmuş ısrarla, hem az biraz şekil değiştirmiş, yer yer mor ve çizik suratına da hiç aldırmadan. Hâtta nerdeyse ben bile, olayın tatlıya bağlanması için tavsiye edecek olduydum özür dilemesini, ama nerdee; aksine, direniyor ısrarla, cins İngiliz tarçına it demekte. O direndikçe de, ben, gözümü kırpmadan, tek harfini bile kaçırmadan dinlemeye.. Hikâyenin hani şahidi olmadığım bilmediğim yerleri de doluyordu. Burada ağzından it de it haricinde başka kelam çıkmayan deli, vapurda bülbül olmuş da demedik laf bırakmamış işte şermin hanmın muhterem anacığı şu teyzeye, minik kızları tarçına. Ama Şermin hanıma dönüp tek kelime etmemiş. Çünkü onu taciz eden asıl, yaşlı valdesiymiş. Adamı, ben karakola getirilene dek şöyle hafifçe(!) seven, aslında bekçi şevket, polis memuru vefik ve şermin hanımdan ziyâde, muhterem valdeleri ve o hafifçe ittiği “it”ti, biraz da komiser cavitmiş.  Çünkü bekçi şevketle, polis memuru vefikin aslında adamla bi meselesi yokmuş; tanımazlarmış da, ama komiserlerinin davranışlarından, bu hırpani kılıklı adamın varlığı ile kibar soylu ve yaşamayı birinci dereceden hak eden, seçkin ve mühim insanları rahatsız edebilecek biri olduğu kanaatine varmalarımış. Yani adam, varlığıyla potansiyel bi huzur bozucu görüntüsü veriyordu. Tedbiren de saf dışı edilmeliydi demek, haliyle ki, bu kadar sevilmişti. Lakin ben, o sevilme sahnelerine yetişememiştim. Yetişseydim ne olurdu artık; Allah bilir.
Trajikomik de olsa yaşanmış, yaşanıyordu işte şu hikâye ve kim bilir daha da neler neler olucaktı. Lakin biraz toparlamalıydım, çünkü baya baya dağılmıştı konu; hani kim kimdi neydi; bi daha almalıydım baştan. Aldım da!.
“Hikâyenin şu kahramanı, serseri, pejmürde kılıklı, kâğıt toplayarak geçinen, kimse bilmezmiş ama boğaziçi terk ve vakt-i zamanında memleket meselelerini kafaya biraz fazla takmaktan bicon balata ne varsa, genç yaşta sıyırmış, hafif bi ‘mayhoş’, hafif bi ‘tatlı’ bi adem, yani bi ‘deli’ydi anlayacağınız. Öteki kahramanları, birlikte başrolü paylaşan yıldızlar; tuzu kuru bi mütekait, mühim, saygın ve ama merhum bi bürokratımızın, modern, alımlı, havalı, biricik kerimeleri, epey yaşlı ama genç kız gibi bakımlı ama rüküş ve maydanoz kılıklı ve fevkalade çevreci bi teyze olan muhterem zevceleri ve her ikisinin de çok ama çok sevdikleri biricik ‘kız’ları ‘tarçın’.. Hep birlikte modada, babadan kalma bi köşkte otururlar.
Teyze, şu kızının evine gider sık sık. Çok konuşan, her şeye karışan, ham nasıl da kopkoyu bi sosyal bi demokrat bi teyze. Biraz nalet, huysuz geçimsiz, saldırgan, kart, rüküş bi teyze işte. Her boka maydanoz bi teyze, sittirgit teyze, çevreci sittirgit teyzenin teki işte. Bu sittirgit ve her boka maydanoz teyze, yanında süper süslü kızı Şermin ve cins fifileri, birlikte kadıköyden vapura binmiş, minik tarçın gelip adamın ayakları dibinde dolaşırken, bi ara, kirden pasaktan rengi kaybolmuş pantolonunu, parkta bi ağaç dibi işeme yeri zannedip arka sağ bacağını kaldırmış bi güzel işemiş, adam da şermin hanımın cins itini “itoğlusu” diyerek hafifçe itmiş; bütün olay bu. Olay bu ama maydanoz kılıklı kart ve rüküş teyze ve şermin hanım olayı orda bırakmamış işte, buraya karakola kadar getirmişmiş ve itlerinin bu kılıksız, pasaklı, toplum içinde beşinci sınıf bile olmayan serseri adam tarafından hafifçe itilişine pek bozuldukları için şikâyetçi olmuşlar, en çok da, minik tarçınlarını hafifçe iterken, şu serseri kılık, deli adamın ona “it” deyişine bozulmuşlarmış.. Adam da o kadar uyarıya rağmen bi türlü vazgeçmemiş it demekten ama..çok ayıp etmiş yani..üstelik bununla da kalmamış tenkit etmiş, hafifçe memleket meselelerine de değdirerek vapurda, herkesin huzurunda ve; “ama ya teyze!.o kadar çok hayvan var ki memleketim meydanında, sokağında, vapurunda, otobüsünde, kuyruğunda, sırasında, hastanesinde, postanesinde! Meselâ şu görevliye bi soru sor, kuduz it gibi bi dakkada ısırsın seni. Birine azcık şefkat göster, anında tepene çıksın tepelimakak gibi, azıcık elini uzat, kıçına girsin, kanını emsin topal bi bit hesabı, kuyruk sallayana bi el salla da bak, bi dakkada yapışsın şeyine. Anladın mı teyze?!!’
Ama şu konuşmalara bakılırsa hiç de bi deli sözü değilmiş yani şunlar. Çünkü deli, telgraf metni gibi kısa konuşur. Tek heceli kelimelerle en fazla üç, bilemedin beş kelimelik bi cümle kurar ve söyler. Ve çoğu da tekrarlardan ibarettir cümlelerinin, sabit bakışla, dediğim dedik misali. Ama o resmen kitap gibi konuşuyo, katip gibi yazıyomuş olayı. Hayret ki hayret; deli demenin de ötesi, delinin nirvanasında bi minerva bu adem. Hem yalnızca bununla kalsa da iyi, bunları söylerken bir yandan da fena fena da söylenmiş ama nası biz öylenme; “lan, nerden bindim, binmez olaydım, kadıköy-karaköy, dokuz yirmi vapurunun şu birinci mevkiisine. Kendi yetmiyomuş gibi fifisini getirmiş çevreci teyzem. İstisnasız, memleket nüfusumun elli milyonunun, kırk dokuz milyon yediyüzseksen bin beş yüzünden daha değerli sanki itoğlusu. Şimdi bişey daha söylesem alimallah ayılır bayılır, ciyak ciyak bağırır, cümle âlemi başıma toplar. Davacı olmak üzere karakola şikâyette bulunur. Komser cavite de anlatamam derdimi. Komser cavit tırsar bu tip geçimsiz kart, huysuz karılardan. Çünkü ya mütekait bir şey üyesi karısıdır, ya hariciyeci tuzukuru birinin bilmem nesidir, ya emekli paşa artığı birinin bişeyi. Önemli insandır anlayacağın, belki de birinci sınıf bi vatandaştır, beyaz türktür, boğaz sakinidir, vip bile olabilir.” de demiş. Üstelik başına gelebilecekleri de bildiği halde yine düşündüğünü söylemekten vazgeçmemiş. Şermin hanım ve çevreci teyze, komserin, olayın vahametini daha da kavrayabilmesi için şikâyetleri arasına bunları da sokuştururken adam kendisine daha bişey sorulmadan söze başlamıştı; “bak komserim! Bu kadın çok çirkef, çok çamur yani, yani balçık senin anlayacağın!. Bulaşıcı hastalık. Ben istemeden bile bulaşıyor. Oysa bak komserim, Allah belamı versin, ben mikrobun, zeki çevik, aynı zamanda ahlaklı olanını sevmem ama bu, bu başka bi şey! Beyin savunma mekanizmamın, vücut kimya direncimin tanımadığı bi mikrop! Yani neme gerek; karışmam, kim istiyorsa o sevsin! Eğer ki sevmek zorunda kalacaksam, tuzu kuru cins bişey olmasın da, isterse ahlaksız, hımbıl, gece hayatı olan bi mikrop olsun; yani lütfen Yani ki bir alt kültür, altsınıf insanı, aşşaalık biri olarak bunları sevmek zorundayım, biliyorsunuz. Yoksa haddim değil, kıymetli büyüklerimizin sevdiklerini sevmek; öyle değil mi, komserim?. Bakın komserim; ben mikrobun içinde yaşıyorum bile isteye, yani ki mecburen be komserim. Yani ki ben de bir nevi mikrop sayılırım, değil mi?
Şu mikroplar, komserim; hiç korunmadığım halde hiç biri bana bulaşma gibi bir eğilim göstermiyor, ama bu, bu kadın; bu kadın mikroba bile bulaşabilecek cinsten be komserim. Ben bile buna şeydiven, yani tek parmaklı eldiven, yani el prezervatifi kullanmadan elleyemem, bulaşır. Mâlum, bir de dilzervatif var, bilirsin komserim! Hâtta hayatta yükselmek istiyen herkese lazım olan cinsten. Hani biyerde daire başkanı, müsteşar yardımcısı, amirmamir müdür, memur filan olmak isteyenler için yani; hani yükselmek için yalamakta kullanılmak üzere, fevkalade sonuç verici, yepyeni bi icad bişey. Merak buyurmayın komserim, çok hijyeniktir, çabuk da sonuç aldırır yani! nerden mi biliyorum; çünkü onu ben icad ettim komserim, şurda, kaşla göz arasında!. Patentine tek bişey istemedim komserim; geli istediler, verdim! Zaten de bilirsiniz piyasan; çeşit, çeşit de üretimi var; işin durumuna göre fonksiyon icra eden türleri var, muhtelif yalamalar ve çıkar icabı yalamalar için. Şimdi n’olur bırak da gidiim be komserim!” diyordu ama komserimse hiç oralı olmadığı gibi o mükemmel aksanıyla; “hoop la! Nereye gidiyon sen bakıynn?! Daha işim bitmedi seninle, otur hele şuraya sen bi!” deyince adam iyice dağıtıp güzel güzel duaya da başlamıştı; “bak komserim! Sen beni burda, bi suçum günahım olmadan tutuyon ya, bu karı var ya, bu karı, inşallah sana da bulaşır komserim. Sen, beni şeyinin yarısıyla dinleyip yine bildiğini okuycan ya, sonra ben de isyan edip, kafir-küfür, düzen-düzülen yapacam ya, sonra sen beni eşek suya gidip, yemyeşil çimenleri görüp, su yolundan sapıp ortalıktan sıvışıp kaybolunca ve üç beş gün dönemeyinceye kadar da adamakıllı ıslatacan, sonra ver elini, mahkeme, dgm filan yapıcan ya, sonra beni, devletin manevi şahsiyetini tezyif, tagyir, tahrip, tahkir, her ne boksa işte, onunla suçlatacan ya?! Ya vallah be komserim, devletin maddi ya da manevi şahsiyetiyle ilgilenmek gibi bi lüksüm hayatta olmaz benim; ben kimim ki be komserim. Eskiden, hani az biraz düşünürdüm yan, hani düşünce suçlusu olmaya aday biri gibi gibiydim az biraz, ama yaa komserim, ben bunları geçeli çok oldu. O eskidendi, şimdi çok uslandım. Yok, yani normal de pek uslanmadım da çaptan düştüm diyelim yani. yani sen öyle anla!
“gençliğim geçti gelin” anlayacağın be komserim! Artık hiç anlamıyorum bu tür mülahazalardan..bak yeminle, hazzetmiyorum da. Yapma be komserim bırak gidim! Söz bak, vallah bu karıya bi daa “maydanoz kılıklı, çevreci siktirgit teyze filan demiycem! (nee?!.üstüne üstlük bi de “karı” ha?!!) bak, bi daa dersem beyoğlunun ara sokaklarına düşiim! Bak, gençliği pörsüdüğü, beyni sulandığı için elinde çevreci teyze olmaktan başka yapacağı bir şeyi kalmamış, can sıkıntısından öteye beriye sataşan geçimsiz huysuz nalet teyze” de demiycem bu teyzeye. Tamam, komserim, söz; bi daa böle hitap etmiycem ama her şeye bulaşıyor bu teyze, herkese sataşıyor be komserim! Bi de kanunlar manunlar da hep ondan yana! Tamam, komserim! Pes ediyorum; bu teyze beni yüksek düşünceleri ile fena şekilde dövdü! Tamam, sosyal demokratlar en büyüktür. En büyük şey, yani sosyal demokratlık onlardadır. Tamam, sosyal demokrat halkçı demokrasi en iyi rejimdir, tuzları kuru falan da değildir, daima fakir fukaradan yanadırlar, mülk zengini de hiç değillerdir. Topu millişefin partisinden de değildirler, milleti de yıllar yılı hiç soymazlar, güzel güzel. Tamam, komserim, koskoca ve güzelim de bi banka da onların nam-ı hesabına çalışmaz, yönetim kurulları onlardan oluşmaz, bankanın büyük ortakları, küçük küçük(!) hisse sahipleri de değillerdir. Tamam, tamaaam; bu teyze huysuz demokrat, kart da değil, tamam! Ne kartı, ne moruğu; bu teyze, bal gibi ve olmayan anam, olmayan avradım olsun ki yirmilik taze, manken alimallah! Hem beyaztürk de değil, en en türk de değil, yani asıl gerçek türk. Yalı çetelerini de bilmez bu teyze; ergenekonu, mergeneokunu, darbeyi, darbeci generalleri de, oniki eylülü de!. hani şu meşhur ‘netekim paşa’mıza da hayran, âşık mâşık da değildir. Ölen kocası saygın biri değil ve cem’an da iki yarı devlet bankasının kasasını boşaltıp batırmaktan mütekait de değil.. hâttâ bırak onu, baba bir medya holdingin patronunun sıkı dostu ve aynı zamanda bi büyük şirketinin arapalığında yönetim kurulu üyesi filan, dünyanın sayılı zenginlerinden bi emekli paşa maşa filansa hiç değil!
-ne lan..sen sermaye düşmanı allahsız kominiz misin yoksa?
-estağfurullah komserim, ne münasebet? Haddime mi düşmüş? Adam gibi bi kominiz kaldı mı ki şu adi  dünyada? Topu topağı, ilginç ve pek usta taklalar atıp sermaye liginin, üstü kapalı, yemyeşil dolar sahalarında top koşturan profesyonel libero oldu. Adam gibi adamlar göçtü gitti bu dünyadan, yahut hayata küstü, ben gibi orda burada, sahilde, taşlar üzerinde, barakalarda, kulübelerde yaşıyo, kâğıt mağıt, teneke kutu pet şişe toplayarak moplayarak geçiniyo. Hem kimseler bilmeden de. yani ki topluma kıl kadar zararsızlar komserim.
-lan sen sağcıya da benzemiyon, öyle olsaydı hiç sorun çıkmazdı zaten. Dur lan; yoksa sen?!.
-yok, komserim töbe! O dediğinden hiç değilim, baksana imandan geldiği söylenen şu şeyden bende zerre yok; yani temizlikten! Hayatımda hiç temiz olmadım yani!. nası oliim ki; ev bark, su, sabun hak getire! Ben, ülkemde soğuk ve yağışlı geçen kışları terk-i mahluk bi sahilde, sazdan samandan, tozdan dumandan, denizden gelen tahtadan, naylondan, çöpten, ottan boktan mamul kışlık kulübemde, saçak altlarında, metruk binaların bodrum katlarında, merdiven altlarında kış uykusuna yatarak, uzun ve kurak geçen yazları ise, yazlığım(!)da; parklarda, çimenlerde, boş kanepelerde, banklarda, uzun oturarak geçiririm komserim!. 
-peki ne iş yaparsın sen lan?!
-elinin körü komserim! Bırak gideyim n’olur! Daha bi kamyon kâğıt toplamam lazım. Mâlum, geçim zor. Diktiğiminin şu boğaziçinden mezun olduk, kimse iş vermedi. Şu işe başladık. İşte, şu ikinci okulu da niye zamanında bitiremedim sanıyon lan komserim. Hep bunlar yüzünden işte, hakzızlık(!) dizboyu, şeylerinden başka bir yığın malvarlıkları da olan, fakat o küçük yumuşakalrını uluslararası borsada oynayan usta bir broker gibi çok iyi değerlendiren şu kevaşe de elbette haklı olacak! Ya komserim! Bu ülkede bizden başka tek adam gösteremezsin kendini önemsiz bulan, herkes önemli vatandaştır bu ülkede. Biz mi, ne bizi komserim; biz zaten yokuz, hiç var olmadık ki anasını satiiim. Sıradan, adî bile sayılmayız yani!. hiç bi sıraya kabul etmezler ki bizi. Komserim bak beddua edecem sana, bana teröriz(!)mişim muamelesi yapma!
-sen ne diyon la hâlâ?!!
-günah benden gitti komserim! Bak bedduaya başladım bile. Gerçi hayatımda tuttuğunu hiç görmedim ama hadi neyse, senin şu mübarek gül hatrın için edeyim bâri! Bak komserim, dilerim bu maydanoz kılıklı teyze yapışır yakana, bırakmaz. Evlenme teklif eder, kabul etmezsen seni kaçırır, zorla ırzına geçer, sonra kadıköy altıyoldaki lüks dairesini, osmanbeydeki büyük hanı, büyükadadaki muhteşem yazlığını üstüne yapar. Yapar ama o muazzam diliyle de her gün ananı şeyeder, sana dakka başı pitbull muamelesi yapar. Ne kızıyon be komserim, dua gibi beddua sana işte; evin bile yok hem, kiradasın işte. Hem sen tek maaşla nasıl okutacan ki beş tane bebeyi. Üstelik ikisi üniversitede.. Fena mı olur yani?” dese de kurtulamamış kibar kibar sevilmekten ve koklana koklana bolca öpülmekten. Aslında komiser cavit, semtten yıllardır tanıdığı, geçmişte milli şef amcanın emlak zengini ettiği, kalıntı ve çok soylu bi ailenin çok güzel ve çekici ve havalı kızı olan şermine, geçmişten gençliğinden beri duyduğu ilgi yüzünden, komplimanına, komplimanına davranması sebebiyle büyümüş olay. Ama adam da, şermin hanımın fifisinin hâlâ bir “it” olduğu konusunda ısrar etmekten bir türlü vazgeçmiyor. Aslında olayda bu kadar büyütülecek bir şey olmamasına rağmen, komiser cavit, adama biraz da, vicdanına danışmadan, azıcık fazlaca yüklenmiş.
O ara komiser, yeni çıkmış yahut çıkıcak bi kanundan bahseder gibi olduydu; “cumuk, mucuk, cumcuk, camcık, çamcık, yahut da, ya da her neyse işte, ondan. Ama ‘cacık’ der gibi geldi bana, ya da ağzından öyle bir şeyler çıkar gibi oldu, adamsa hiç de oralı olmadı.
Hikâye böyle devam etti. Benim mesele ile öteki karışıverdi gitti, olaya bizden başka duvarlar şahitti, bi de o adam ve bi de özel olarak ben, bi de, şermin hanımın siteden komşuları, onunla birlikte karakola gelen, bir muhakkik edasıyla olaya şahit olmak üzere orada haazır bulunan, kahraman bi kurumumuza uzun yıllar hizmet ettikten sonra, mütekait olan, emekli şeybay râci beydi.. Hepsinin beyanına dayanılarak tutanaklar hazırlandı, böylece adam, bi de hakaretten makaretten mahkemeye gidicekti.
Aslında adam nasıl da adressizdi. Adres olarak verdiği yer komik bir yerdi; tarihi h.paşa istasyonunun o büyük arazisinin metruk bir köşesine terk edilmiş, kırık dökük tarihi bi vagonunda yaşıyordu ama olsundu, bu da bir adres sayılırdı.
(Anlatıcı, anlattığı hikâyeye bi parantez açmıştı. Olayın çok sonrasından bahsediyordu, çift parantez içinde)
..
((Sonradan ziyaretine gittiğimde görmüştüm. Yıllardır o vagonda yaşıyormuş, eski vagonda, üzerinde, yılların verdiği yıpranma ve yorgunluğun izleri arasından bir tarihi okumak mümkündü. Haydarpaşadan, Hicaza kadar kaç kez gidip gelmişti, yapıldığı ilk yıllarda. İmkânsız denilen bir rüya gerçekleştiğinde, sefere çıkan ilk trene bağlanmış, çıktığı her seferde, geçtiği her kasaba köy, şehir, çöl, gece ve gündüz, ahşap ve metalden mürekkep bedenine hayatın çiziklerini yemiş, şu zor hayat yolculuğu kalbine derin izler bırakmış. Yıllar sonra bile, büyük ve tarihi garın uzak bi köşesinde, gelişigüzel büyüyen, karışık ağaç ve yeşillikler içerisinde yarı gizlenmiş ve kolay fark edilmeyecek durumda, denize ve yan tarafındaki yüksek eski taş duvarın dibinde, yine eskimiş rayların üzerinde öylece duruyodu; yaklaşık doksan yıldır hiç fark edilmeden ve belki hiç umursanmadan. Oysa o hâli, duruşu, içinde yaşayan o adam, herkesten çok, bir anlam ifade ediyordu bana göre. Onu ilk keşfeden adamdı o, sanki gizli bir el tarafından, bir şeyleri belgelemek ve ispat adına korunuyordu, hem o adam ve hem de, o adam kadar pejmürde, yorgun ve sessiz şahit, o tarihi vagon..yoksa çoktan, haddehanenin yolunu tutarlardı ikisi de.))
(sonra yine konuya dönmüştü, kaldığı yerden ama araya şu çift parantez içi açıklamayı yaptığı için de, kendine fena halde bi zılgıt da çekerek)
Her neyse lan, hemen duygusal platforma zıplatma düşüncelerini. Mâdem olayı hikâye ediyon; rasyonel bir gözlemle devam et!
Ne diyodum; ha!. İşte şermin hanımın o ittiğiminin iti böyle ısırmıştı hayattan genç denebilecek yaşta emekli, kimseye zarar vermeden, kendi dünyasında yaşayan, hafif sıyrık, biraz filozof, ama dünyayı da ipinde pek sallamayan şu özgür adamı.
..
Hafta sonuna sarkmıştı iş..nezarette geçirdik akşamı..konuşmayı çok istedim o pejmürde, dünyayı pek de sallamayan adamla..istekli görünmüyordu sohbete...kelime etmeden, bi köşeye o, bi köşeye ben; kıvrılıp sabahı ettik..sonunda mesai saati geldi, hükümet uyandı, yerine oturdu, sevk hazırlıkları yapıldı, nöbetçi savcıya arz edildik; önce o sonra ben.
..
Aynı anda huzurundaydık genç savcının. Dosyalara bakıyodu. Uzun, uzun gülümsedi, sıcak bir gülümsemeydi. Ardına yaslandı, hikâyelerimizi dinlemeye koyuldu, önce onun hikâyesini. Kısaydı hikâyesi, kestirmeden gitmişti, en küçük bir heyecan belirtisi göstermeden, dümdüz bir ifadeyle. Kestirmeden, tıpkı kısa bir telgraf metni gibi; “kadıköyde, vapurda, sabah dokuz yirmi sularında, kadın, yanında başka bir kadın, ama ötekinden yaşlı. İtleri, ayağımın dibine, sağ arka bacağını kaldırarak işedi, iti “hoşt itoğlusu!” diyerek hafifçe ittim, bayan çok kızdı; belki de değildi, bilmem.
Bayan kızınca yanındaki yaşlı kız da kızdı. Sonra bir beyefendi kılıklı bir adam müdahale etti. Ettikleri şikâyetti. Karakolda şöyle oldu, böyle oldu dediler..onlar iyi, olan biten ve ben ise çok çok kötüydük, kötü şeylerdik yani ve ben de şu vukuatın müsebbibiymişim. Komserin ağzı bozuktu, önce sövdü, sonra yanındaki iri kullarından bi ikisine dövdürdü ama ben aldırmadım!”. Bazı yerlerinde çocuklaşıyordu anlatırken, gözleri sürekli, hedef gözetmeksizin savcının odasını geziniyodu. Birinin yüzüne hiç bakamayacak ruh hâlini keşfetmiştim onda. Bu duyguyu tanıyodum; zahmetliydi birinin gözlerine bakmak. Soru sorardı, öylesine boş olmayan bir bakış, böylesine gözlerle sorulan sorular sıkıcı olurdu, cevabı hiç olmayan sorulardan. Kendince, bir cevap arama mecburiyeti daha da sıkıcıydı. Bu yüzden en iyisiydi, kimsenin yüzüne bakmamak, hiçbir şeye dikkat kesilmemek, kıyamet kopsa, “neler oluyor ya, hüoop, bi şey mi var?” diye sormamak, en iyisiydi modern hayatta, çağdaş dünyada. Soru sormazsan rahatsız etmezsin. Sorar gibi bakmazsan da kimsenin paşa keyfini kaçırmazsın. Hani, birinin, “Evet, sen; konuş bakalım!” der gibi, bakması ne kadar sinir bozucu bi şey?!
..
Savcı gülümsüyordu ifadeye. Olayın komikliğinden çok pejmürde adamın bu kıyasıya doğal anlatış biçimine gülüyordu bence. Deli, filmi hiç kesip koparmadan, hiç de bozmadan aynı düzende bitirmişti hikâyesini. O sırasını savmış, sıra bana gelmişti. İşte, asıl üçüncü dünya savaşının başlamasına sebebiyet verecek olay buydu; geçmiş, geçmişim. Nefret ediyodum birine geçmişimden bahsetmekten. Ama Allahtan genç savcı anlayışlı adamdı. Gülümsemişti, hem de çok güzel. Yarı gülme, yarı hüzünlenme arası dikkatle dinlemişti beni de.
Hikâyelerimiz onu iknâ edebilmiş olmalıydı ki “dava açacağım ve ortalıktan kaybolmayacaksanız serbest bırakacağım!” demişti, tatlı sert sıkılıkta bir tembihle.
Nereye gidebilirdim ki, gidebileceğim her yere gitmiştim, en son gidebileceğim yerdeydim, başka bi yer de yoktu benim için; “hah işte burası benim menzilim! Burada durcam ben, hem nasıl da güzel, yeşillk, sakin, su kenarı; hayatımın kalanını huzurla tamamlayacağım yer!” diyebileceğim. Kendi yüreğine sürgün bi vatansızın gidebilecek neresi olabilirdi ki, tabi ki şu hafif sıyrık adamın da.
Daha bi şey söylemedim, bu anlayışlı genç savcıya. Gülümsedim sadece, o da anladı.
Ama belki şu deli adamın gidebileceği bir yer vardı.
Ona da sordu savcı. Zor duyulur bir ses ve zor anlaşılır bir dille konuştu. Ağzından duyabildiğim yalnızca “haydarpaşa..eski vagon..kulübe” kelimeleri oldu.