trafik hikâyeleri

-'bilok hocam'a; geçmiş olsun dileklerimle!-
(walla kıymetli hocam; bi de böyle bi model bi hikâye vardı elimizde! Bu da, özü itibarı ve özeti cihetiyle bal gibi gerçek! Ben anlatiiim de hani, açar açmaz bilmem!)
..
bi trafik hikâyesi daha!
Genellikle servis araçlarının arkasında “hatalıysa arayınız!” şeklinde bi yazı vardır ve altında da muhtemel şikâyetler için de mutlaka bi tel no su. Bu tip araçların şoförleri, viran olası hanelerinde evlad-u iyal, ‘geçim’ ve onun en uzatmalı sevgilisi ‘derdi’ olan ücretli çalışanlar olup, bu yüzden elleri kolları direksiyona, ayakları gaz-fren-debriyaja bağlı, haklı haksız; bi yığın şikâyete maruz kalan, patrondan amirden, şeften, trafik bekçilerinden bi kamyon zılgıt-fırça-sinn-ü kaf yiyip, boyun bükmekten başka bi çaresi de olmayan, gariban kısım vatandaşlardır. Hani yoksa keyf için bi şikâyet mikayet edenin niye ta .mına bile koymasınlar ki? Ne yani; âleminki patlıcan da şu garibanların ki bebek iğdesi mi?!
Şu elzem tespiti yaptıktan sonra, hep beraber olaya ve mahalline geçelim!
Yer yine bi İstanbul trafiği
Olay: malûm bi İstanbul klasiğinin tam tersi bi şii. Bu sefer mağdur bi yaya vatandaşı değil, bi sürücü. Şaşırma, ama öyle! Ama bu, bildik, o fişlan çakal tip sürücülerden değil; bi cidden gariban. Ama biraz sıyrık. Yahut da başına gelenlerden sonra sıyırmış. E, ben de zaten dünyanın en orijinal sıyrıklarını ve sıyrıklıklarını çok seviyom ya hani!
Neyse! Şu hikâyesi konu adamın aracı kafayı iyiden sıyırmıştı heralde. Yokyok, sıyıran araç değil de şoförünün ta kendi olmalıydı. Hem şu bi servis minibüsü aracı dediğin kafayı nası sıyırsındı ki?! Bi beyni yoktu ki sıyıracak?! Hani, son model, b.sayar hafızalı bi korvet filan olsa neyse; bunun sıyırmak için, baskı balata bicon haricinde tek bi bişeyi yoktu, olmazdı da!
Aracın şoförü âdem kafayı niye sıyırmış; bunu kullandığı aracın arkasındaki, o çok ama çok tuhaf, olağanüstü acaip bi yazıdan anlıycaktım. Aracın kıçının sağ tarafının alt kenarında, tamponun az üstünde hiç görmediğimiz, nev-i şoförüne mahsus bi ibareyi iyice okuduktan sonra.
Tamı tamına şöyle yazıyodu: “benim adım şoför eyüp; hatalıyım, hem bile bile! Hemen ara! Aramazsan ta a.ına koyiiimm! Meraklısı için de tel no su şu: 0212 851..21”
Okuduğum şu şeyi yanlış görüp yanlış okuduğumu sanıp, gözlerimi iyice oğuşturup, şu çıkartmayı dikkatle, harf harf ilerleyerek bi kez daha okumaya koyuldum. Doğruydu; kelimesi kelimesine aynı, ilk okuduğum gibi; gıcır gıcır. O halde gerçeği hiç vakit geçirmeden anlamam lazımdı. Yoksa içime hastalık verirdi alimallah! Bu müthiş bulmacayı, daha doğrusu intihar teşebbüsünün nedenini hemen ve mutlaka çözmem gerekti. Çok geçmeden çözdüüydüm de, ama kendimce. İkinci okumam henüz bitmişti ki, saksımın motoru, daha dinamosundan bi tek gıdım akım almadan kendiliğinden başlamıştı gündüz tarifesinden o gürültüsüz çalışmasına.

İstanbul trafiğinin belki de ilk ve tek kurbanlığına aitti yazı. Kendini kurban olarak sunmuştu zavallı. Trafikte seyreden milyondan fazla sayıda kasabın şefkatli(!) bıçaklarının altına hiç direnmeden kuzu gibi yatıp, boynunu uzatıp, hem hiç kıpırdamadan.
Tahminen şöyle anladım bu sıyrıklığı ben; “arayın lan ipneler!.semerimiz sırtımızda nasıl olsa!”. Hâtta çok çok ileri de götürdüm anlama eylemimi; “Beyler, hamfendiler, konforlu araçlarında kuşlar gibi uçarak, tazı gibi kaçarak, kanguru gibi sekerek, trafiği sikerek yol alan tüysüzler, yeniyetmeler, ter-ü tazeler, manita gezdiren yalıçapkınları, parası bol ve velakin bi işi gücü olmayan değil, bi işe gerek duymayan, burnundan tek gereksiz bi kılı bile aldırmayacak derecelerde yüksekten bakan, yüksekten rütbelerden mütekait, en beyaz türk boğaz, yalı çetesi artığı, kıçı kırık mafya sıçmığı, patron bozuğu tipler, üstü açık porchelerinde, önlerinde altı şeritli bomboş bi otobanı bile 'serbest, sırtüstü, kelebekleme, kurbağalama, kaplumbağalama' stili kullanarak gezinenler, cins ingiliz kanişlerinin röfleli tüylerini üstü açık lamborjinisinde havalandıranlar, lale devri laleleri, süslü sünbül moruklar, rüküş yellozlar, kart tazecik(!)ler, soylular, soyszular, asilzadeler, rezilzâdeler, ortaağır sıklet; huylu-huysuz, geçimsiz, gçirimli geçirimsiz ablalar, ağır sıklet ‘oha’ teyzeler, lüks arabalarını iki-üç ayda bir, periyodik 'hava aldırma gezmeleri'ne görürenler, alışverişe, çişe, gösterişe çıkaran teşhirciler, ekmek almaya arabayla gidenler, ‘Hadi çocuklar! Boğaz'a kahvaltıya!’ modeliciler, yola değil, sanki yolun üstüne çıkmış, işi ağırdan alan taze gerdek damatları gibi, zavallı yolu iş görüp yolla ağır ağır, zvekine zevkine iş tutanlar, manzaranın doyumsuz seyrine dalanlar, üç şerit; tekmil tıkayıp, ağır ağır seyredip yolun tadını çıkaranlar, artlarındaki hastayı, postayı, işine gücüne geç kalmış ustayı hayatta düşünmeyenler, yol tanrılıklarını ilan edip tek bi allahın tek bi kuluna yol vermeyenler, hayat hakkı tanımayanlar, trafikten çok, çalışan millet kısmısının anasını iskenler; topunuzun .mına koyim lan! Sizin yüzünüzden, asabi adi şerefsiz patronuna her seferinde geç kalış derdini anlatmak zorunda olanların, bu yüzden göbeği çatlayanların, belediye otobüsüne sabah erkenden, normal vaktinden üç saat önce bindiği halde işine yine yetişemeyip, amirinin, her seferinde o nokta atış, keskin nişan, o üstenci buyurgan, çatık bakışlarının hedefine düşenler, tam bi faşist olduğu halde, âlemi ne kadar sevecen, ne kadar da anlayışlı biri olduğuna inandırmak için, karıncayı iskip belini incitmeyen model; son derece demokrat maskesini takan idarecinin kibar fırçalarıyla karşılaşmaktan kafayı fena üşütme noktasına gelenler; yani ki ben gibi! Damalı damgalı, sessiz eşşeklerin de sesiyim ben!”
Bunlar hızla geçerken düşüncelerimden, şunlar da, içime sanki bi güneş doğar gibi doğmuştu; “ben, bi büyük şirketin, boğaz tokluğu; şoförüyüm. Arkamda nal gibi o meşhur mecburi çıkartma... On dört saat boyunca köpek gibi çalışıp, hayvan gibi direksiyon sallayan, bu Istanbul yolları, çöllerinde milyonlarca kutup ayısının altına alıp, gün boyu inim inim inlettiği bi bahtsız deveyim. Bi sene çalışsam, o markalı kedi köpeklerinizin üç günlük 'mutfak, kuaför, hastane, cilt, estetik' bakımı harcamasına yetişemeyeceğimi de iyi biliyorum. Sağa sola bakınmayın; araç benim kullandığım servis aracı! Kıçındaki şu çıkartmanın suçlusu günahkârı da benim, hâliyle! Onu, bi saat önce, patenti tamamen bana ait, elan okumuş olduğunuz şu yenisiyle değiştirdim. Ama tel no.su aynı, koyum .mına! Hem, tamı tamına, rakamı rakamına! Merak edenler için: öncekinin üzerinde “bu araç hata yaptığında muhakkak ama muhakkak arayınız! Arayınız ki biz onun, ta…!! Telimizin no.su da: 0212 851..21” yazıyodu. Ama şimdi, böyle, işinize gelirse! Artık sağa sola bakınıp hata aranmayın! Size zahmetler olmasın diye, kolayca bulmanız için elli bin tane neden bırakıyorum yüksek önlerinize. Arayın lan yoluklar, tosunlar tosuncuklar, yayvanlar yavşanlar, yavşaklar, yola bayıla ayıla, şu g.t kadar yolu, çimenli yayla yolları, bereketli sonsuz çavdar tarlaları eyeleyen inekler, siz; yayla ve geniş arazi kancıkları! Sırf yeşillik olsun diye son model arabalarını, son model kedi köpekleriyle birlikte gezdirenler, tombul teyzeler, yaşlı öküzler, yeni sıpalar, seçkin ve varsıl, yolların hususi tahsislisi bay ve bayanlar; durmayın arayın! Hem cep telefonu diye de bi şey de var artık; anında görüntü yani! Arayın şirketi, edin şikâyetinizi; hem de en beleşinden! Siz telefon buyurun, şikâyetiniz ânında patronun önüne gelsin! Patronuma bi koşu yetiştirmek ve size ânında dönebilmesini sağlamak için, aportta bekleyen dünyanın en hızlı tazısından beter, elli tane de dobermanı var; duyurayım!
'önüme kırdı, tehlikeli biçimde şerit değiştirdi, gereksiz yere kornaya bastı, hızlı gitti, üstüme çıktı, cart etti, curt dedi!' deyin, gerekli gereksiz; arayın lan! Hâtta bu da yetmez; 'ara babam ara!' yapın! Beleş dedik ya! Yani nerden ararsanız arayın; para pul yazmıyo, beleş işte! Yazsa aramazsınız ki zaten gavatlar. Kıymetli paralarınız pullarınız! Ama bizim kesik yevmiye pek ucuz! Malûm; boğaz t-y-okluğu; ucuz iş gücüyüz!
Geçenlerde içinizden pek duyarlı bi rospu çocuğu şikâyette bulunmuş. Derdimi anlatıyom, anlamıyo şerefsiz patron. Şikâyet esas çünkü! Yok öyle savunma mavunma, soruşturma, ifade, tutanak mahkeme! Önce infaz, sonra… sonra yargılama diyecem sandınız, değil mi?! Çok beklersiniz! Önce infaz, sonra yevmiye kesimi; şöyle accık ucundan! Dert anlatmaya muhatap merci mi, yok, tek merci, tek ve bi kez ve son konuşan patron. Hadi, diyelim ki yumuşak bi ânına, yumuşakça bi yanına rastlamış olalım o gün. Hani, akşamdan çakırkeyf. Hani, bi ufak kaçak kaçamak yapmış, günlük. Şehir dışı bi risortta, ünlü ve pahalı bi oyuncu-mankene çakmış ve ama işte evde karı çakmamış. Keyif gıcır yani! Ama boşuna iyi niyet beklemeyin; en eşref saatinde bile ısrırır bu ibne, hiç acımaz! Zaten de bizi görenin, ne hikmetse hemen ısırması gelir.

Her zaman olduğu gibi, yine, şikâyetin karşı bi muhatabı yok! Şikâyetini isktiğimin şikâyetçisi ile ilgili en ufak bi bilgi. Numarayı istiyom ‘yok’ çekiyo. Yalan değil, çünkü gerçekten yok; kim niye alsın ki şikâyetçinin no.usnu, ellerinin altında ben, her an hazır vaziyetteyken?! Öte yandan, zaten şirkette mimliyiz; o zaman hepten buhar tüm şikâyetçiler; sırra kadem! Yani ki ortada istemediğin kadar şikâyet var da ve ama edicisinden kıl kadar bi eser hak getire! Neyse?! Üstüne bi neyse daha! Şimdiye dek hepsini yuttum da, lakin biri vardı ki mideme oturdu, hâlâ da çıkmadı, hem üstüne o kadar da def-i hacet eylediğim halde. Hani, öyle bi şikâyetti ki, peygamber eyyubu bile vitesten attıracak cinsten ekmek çarpsın!
Olay şu: Karıyı dört yol azında, dört bi yanından fena sıkıştırmışlar; veriyorlar kornayı, yakası açılmadık küfrü, el kol hareketlerini, alet edevat sallayışlarını. Kimi mecburen hani, kimi trafik ibnesi ibneliğine, kimi çakal çakallığına. Şoka girmiş teyzem; bi sağından gelen kornaya dönüyo, bi solundan gelen kaldırım aazı okkalı sövmeye, bi acaip acaip mânâlara gelen bi el kol işaretine, bi gerçekten beyfendi, kibar bi vatandaşın serzenişine... yani ki dört bi yanı trafik yamyamları ile sarılmış, bunalmış iyice ki; nasıl hem?!
Hâline acıyıp, ardımdakilerin ana avrat dümdüz; çıldırtıcı kornalı tehdit, aşırı iyi niyetle, şahsıma bulundukları iyi dilek ve temennilerine rağmen, önümdeki yarım araç boyu az bi boşluğu, kanımın son damlasına kadar aslanlar gibi savunup, yola da karıya da bi kol kanat gerip, rahatça çıkacağı alanı kendisine ikrâm ettim kan ter içinde ve sıkıştığı yerden çıkarttırıp, ilerleyip kurtulmasını sağladım; hem o berbat durumundan, hem girdiği şoktan.
Ben, “nası da bi iyilik yaptım ama?!” diye sevinip yoluma devam etmeye hazırlanırken, o, bu tür durumların o bir türlü anlayamadığım diliyle, bana bi kesik bakış fırlattı, bişeyler söylene söylene gitti; yanında, eşantiyonu olarak; seri seri işaret parmağı sallamalarla. Ne olduğunu anlamadım o an tabii ki. Biraz düşündüm; hani belki başkasınadır diye filan, ama bütün tabelalarının yönü kullandığım şu minibüsü ve şoförünü; yani ki 'ben'i işâret ediyodu. Yine de bozmadım, o anki iyi niyetimin keyfini ve en azından orta parmak orta parmak yapmadı diye de ayrıca bi ek teselli de verdim kendime.
O gün akşam oldu da eve gittik..veletler ekmek bekliyo. Götürdüydük biz de. Oturduk sofraya. O günün menüsü, dünün günüsünün tıpkısının aynıydı. Sofradakiler, allah ne verdiyese; çala kaşık bulgur, kelle soğan, ayrandan müteşekkildi. Sofra faslından sonra, hane halkının istekleri, dilek ve şikâyetleri, kırtasiye masrafları, okul harçlıkları faslı... sonra uyku..
Ertesi sabah, besmele çekip kontağı çevirip doğru sabah servisine. O günü akşamına dek sorunsuz ettik. Tam da evin yolunu tutmuşken, şirketten gelen cibilliyetini siktiğim bi karakterdeki bi telefon bütün moralimi altüst etmeye yetti. 'derhal şirket merkezine avdet buyurunuz! Patron, keyfinize bi ufak rötuş yapıcak; bi hâl hatır sorup çıkıcak!'
Al işte .mına goyum; bi daa! İşin yoksa göt patronu dinle dur, anasını satiiim! Dinlemesine gene dinliyecem de kuzu kuzu, bu sefer ki öyle yenilir yutulur cinsten bi şikâyet değil hani! Bi de şikâyet sahibi, dünün günü, o, trafikte yol verdiğim bağyanın ta kendisi. Elbet bi müneccim filan değilim! Durumu, patronun bahar başında kızana gelmiş, dişi kokusu alıp bazukasını kasıklarından tam tekmil uzatmış, sakız çiğneyen erkek eşşek gibi yayvan yavşak tavırlarından, konuşmalarından anladım. Bi de 'dün bi hanfendiyi sıkıştırmışsın; c.paşa önünde, alt geçidin orda!' deyişinden. Tam ağzımı açıp, söze tanrımı şahit tutarak yeminle başlıycam ki lafıma, patron ibnesi “Sus! Haksızsın! Bayanı çok kötü strese sokmuşsun! Bi de mını mını söylenmişsin heralde!” diye höykürerek daha doğmamış lafımın anasını iskmez mi? Kendi kendime 'tanrım!' dedim, 'seni dinlemeyen beni niye dinlesin ki?!'
Sustum çaresiz. Ama içimden ‘adi ruspu! biz, canımız, hâtta zavallı gariban anamızın o zavallı camını, o yaşında kuru kuruya sildirmek pahasına büyük fedakârlıkta bulunalım, sen gel, bundan hiç bi sikim anlamadığın gibi, bi de dönüp şikâyette bulun! Sığır! Sikiim uyanık saftrikliğini senin! nası anlamadın ki bal gibi de şikâyet edeceğini, yaptığı ohareketlerden?!’ diye, töbe; hem nalına, hem mıhına değil, şu koca çuvaldızı kendime, yıllardır kullanılmamaktan körelmiş, paslanmış minicik toplu iğnemin azcık ucunu da şu ruspuya batırarak, o anki çok özel çok güzel(!) duygularıma, patronun hemen gözleri önünde, ama o hiç görmeden, duymadan böyle bi geçit resmi yaptırdım; hem bi de üstüne, şahane de bi gece fener alayı da düzenleyerek. Artık, kocası mı, hasbınd'ı mı, ip mi, sapı mı, samanı mı, sapığı mı, ası mı, yedeği mi, yüzü mü, astarı mı; neyse işte, onun ta kendisi.. heralde o gün karıdan aldığı ihtar darbeleriyle kendinden geçmiş, olayın hemen ertesinde şirket merkezine, plakaya dayalı şikâyette bulunmuş. Hangisine yaniim ki ben şimdi?! Pis şıllık, hadi minneten münnetten, şükürden teşekkürden geçtik; o hengâmede nası aldın o pilakayı?! Hadi aldın diyelim; peki ezberinde nası tuttun onca saat?! A be kancık! Sen 'haklı haksız, günahlı günahsız' deme, yeme içme, gel o kocan mı başka bi şeyin mi; artık her ne boksa ona, bi güzel ısırttır şeyimizi! Hadi, o neyse de, asıl patron bekliyo salyalı ağzıyla. Bi de kuduz ki ipne! Ama bunları düşünmenin sırası değil şu an; patron fena halde aportta bekliyo!
Çaresiz uzatıyoz şeyimizi; hadi bi an evvel bitir işi diye! Yani ki bi ufak tebrik makası için bi yanağımızı değil heralde; okkalı bi fırça için suratımızı, bi yevmiyeyi isktirmek için cebimizi. Hani o ara, şirketin o kadar evladından bi insanevladı çıkıp sormuyo da 'kim lan seni şikâyet eden, edip duran?!' diye.
Bunu düşünüp ne artislik yapıyosam sanki ben de; hem öyle birinin hayatta çıkmayacağını bile bile! Hani olsa biri, sorsa; bilsem söyleyecek miyim ki?! Söylemem, anam arvadım olsun söylemem! Çünkü şikâyetçinin anasını herkeslerden önce benim zikmem lazım; da ama nasıl, bu da ap ama apayrı bi mesele tabi ki! Gerçi hani şu aklımızdan fena halde geçen menfur eylemi pratiğe dökecek olsak, yani ki bilsem şu .mına koduğumun şikâyetçisini de, hani şöyle bi üstüne çıkma eylemine kalkışsam, ülkemin tüm emniyet güçleri, ne kadar birimi masası varsa, alıp anında üstüme çıkar. Hani desen ki, şu iğrenç işi gizli kapaklı yapmaya kalkacan, e bu sefer de elli milyon tane yakın zum, gizli açık mobese kamerası. Onlar da yetmese, hani, halkımın o gariban kısmısı hariç, geri kalan, nerdeyse yüzde doksan, doksan beşlere varan, yüzellibeş’i gözü kapalı, ezbere bilen, milyonlarca, beleş yüzellibeşçi vatandaş var; onları nedecem?! Hani, gariban zaten de bilmez de yüzellibeşi, ikiyüzseksenaltıyı, yediyüzseksenyediyi; bi işi olmaz da lakin şu yüzellibeşi zevkine ayakyolu etmiş duyarlı(!), olayı bi bakışta kavrayan, ne gördüğünü daha ilk bakışta anlayan, hiç de yanılmayan o kartal bakışlı vatandaşlarımın keskin gözlerin den nası yırtacam?!' Dediğini bile duydum! Zavallı! ne kadar da çaresizdi!
Duramazdım artık orda..şu tırnak içi, düşünce ve anlayışlarıma fısıldadıklarına harfi harfine hak verip, üzüntüyle ayrıldım ordan! Hemen terk etmem lazımdı orayı; yoksa şu garibanın başına gelen, düşünce balonumu patlatacak sivrilikte haksılızğa tahammül edemeyip, alet-i edevatı derdest eyleyip, ölüm- kalım demeyip, şu şerefsizlerin üstüne fena halde taarruza geçebilirdim.
Elimden dilimden bi kaza çıkmadan ayrıldım olay mahallinden. Isatnbul'un, başka bi tarfik olayının mahalline yetişmek üzere.
..
ha, bu arada, unutmadan?! Şu bilokumun sezeryanla doğumunu gerçekleştiren muhterem bilok hocama teşekkürümü, şurdan şöyle etmek istemezdim ama elimden gelen bu; şu bilok acemiliğinde!
Kendisi bi trafik şerefsizi tarafından bir süreliğine yatağa mahkûm. Hesapta teselli olsun diye, aynîyle vakî bi başka trafik hikâyesinden bi kısmısını edebimiz müsaade ettiği ölçü(!)de, olayı aktardığı sahife-i mahalle yazdıydık. Dizindeki o feci sıyrıklara, muhtelif çürüklere muhallebi olmayacağını biliyoduk ama yine de yazmış bulunduyduk o vakit, bi gaflete düşüp.
Şu hikâye ilk hikâyenin zıddı gibi bi durum arzetse de daha ilk okuyuşunda maksadımızı anlayacağından yüzde yüz eminim çünkü o, sıkı okuyan, okuduğunu da iyi anlayan ve olayları iyi tahlil edip diyeceğini de hiç kıvırmadan, lafını eğip bükmeden düpedüz diyen, derken de hani iyi de söven alabildiğine zekî biri! O yüzden bi endişem yok yani, şurda!
Ha, bi de; burdan da bi "geçmiş olsun!" hocam! Ve lütfen de kabul edin, şu 'bi trafik hikâyesi daha' adı altında aranje ettiğimiz 'çiçeğimiz'i..