29 Mart 2017 Çarşamba

en çok da yalnızlıkta susarmış insan

... öyle diyolar.. eğer de böyleyse ben büyük yalancıyım, çünkü çok konuşuyorum ve en çok değil, tek sözünü ettiğim şey de “aşk”, “yalnızlık” ve “susku”..
insan genelde kendinde olmayan şeyden söz edermiş en çok; hiç anlamadığı, ama en çok lafını ettiği şeyden.. buna göre de, sözün özü; hem yalancı, hem ağlak!.

yani kısacası;

‘yürü git lan!.’

21 Mart 2017 Salı

sevgili, sanal ‘dün’lük!.

‘yazmalıyım!’ dedim sana kıvrana kıvrana ve döndürdüm durdum dilimi sağa sola, sınırsız imkânlarının ihatalı hisarından içeri nüfuz edebilmenin yollarını arayıp durdum; bir gediği, bir kapısı var mıdır acep, cürmümüze münhâl diye..

buldum da… tarama cihazı diye bişeyi varmış…
ardından siyah inciler gibi harfler döken, mis gibi mürekkepli, eski dolmakalem, güzelim el yazısı, ‘ipek tozu’ndan mamûl, âherli kâğıdın imaj diye bişeyi falan alınıp, sanalın yüksek de müsaadeleriyle; öyle kaydedilebiliyomuş..

yani, bi şekilde bi yol buldum bulmasına da, tam da içeriye adım atacağım, yine tuttu şu bildik ‘ilkel’lik, ‘eskikafa’lılık hastalığım, âniden..
başım döndü, içim bulandı.. korkarım doğuştan tutulduğum şu ‘aptal hastalık’ modernizmin fevkalâde steril sınırlarına da (b)ulaşa, kalın, yüksek, muhkem ihatalı, ‘eski’ye, ‘geçmiş’e yasaklı duvarlarına dayana, yıka?!.

farkettiği yerde de yaşatmayacağını da biliyorum..
yani; belaya tırmık, ecel(im)e el ense çekiyorum; bit pazarına nur yağacak olma tehlikesi pahasına, ‘eski’ye rağbet ediyorum..
zaten de öküzün ahmağı kasabın bıçağını yalarmış..
fakat, işte;

“geçmiş güzeldir” diyo bi ârab atasözü” ve ‘mâzî’ de unutmaz, uyu(t)maz, susmazmış!.

o zaman; "festina lente"

bir kimsenin, bir şeyin kemâle ermesi, onun başladığı yere dönmesidir-bir sûfî
(kaç sefere çıktık, kaç kez geri döndük fakat doymadı hiç ruhlarımız.. çünkü kıraç ve çorak topraklarda sürüdük adımlarımızı.. üstelik bazı yolculuklara teçhizatsız çıkılır diyerek, yalınkılıç düşmüştük ya yola.. baktık ki ne bir yudum suyu var murdar olmayan, bu yolların, ne bir lokma helal ekmeği..)
ol rivayettir ki, balıkçı balıkçıyı uzaktan tanır, yolcu yolcuyu bilir ve aynı yolda yürüyenler danışmazlar birbirlerine.. oysa aynı yolda ve bir başka yolda gidenler gibi, bilmiyorlar benim gittiğim yolu.. bir yolu yürürken ben, hep ‘dağlar nerede?’ diye sormak istiyorum, dağı gören yok, ‘yağmur yağmaz mı hiç buralara?’ diyorum, ömrü boyu saçak altında durmuş olanlar, istihzayla bakıyorlar yüzüme.. bak, elim üşüyor, ocağa bir dal meşe at, birlikte ısınalım diyorum; randevularını, iş yemeklerini, toplantılarını ve ‘yüksek değere haiz’ evraklarını, süper projelerini, doymak bilmez iştahalarıyla, yaldızlı ve füsunlu ve fakat sonlu ve geçici nimetlerin yansıttığı parlak ışığı gösterip, geçiştiriveriyorlar..

gözleri olan yok bu şehirde, baktıklarımdaysa derin bir karanlık.. çocukluğumun kitaplarının cinali’sinin bile daha anlamlı bir hayatı vardı; babası ona at alır, o da ona yem verirdi.. atı tanıyan, peşinen rüzgârı, özgürlüğü ve asaleti tanımış olurdu zaten.. atı olan, ona hürmetten fırıldak gibi dönmez, gönüllü kölelikten tiksinir ve soysuz bir it gibi davranmaz ihtimâl..
kim göğsünde deli bir tay, kızıl bir kısrak, yeleleri doğudan batıya uzanan bir küheylân taşıyor bu şehirde, bilmiyorum.. bilmek isterdim oysa!.

ömür 'uzun', yol' kısa', menzil 'yakın'.. acele et; yavaş yavaş!.

14 Mart 2017 Salı

yumruk kadar kalp...

yumruk kadar, fakat can sarması bir kalbin anlaması aşkîliği nispetince.. 'aşk', anlamak gibi büyük ve ağır bir yükü getirip kalbin kapısına bırakır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..

sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..

izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..

9 Mart 2017 Perşembe

"yalnızlık" dedikleri...

“yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına.. oraya, sert ve sağlam bir havanın estiği yere.. senin yazgın sinek kovalamak değil” demiş o alman delisi..

demek seviyo ki yalnızlığı, yalnızları öyle diyo!. bi ‘yalnızlık’ gördüğünde yanıbaşında kayıtsız kalamıyo, bi yalnız gördüğünde yalnızlığına sataşmasa onun yalnızlığı da çatlıyo ortasından, yaklaşıp bakmasa, sormasa niye diye, canı yanıyo?!.
bu işin ucunda fena terslenmek de var, ama olsun; her yalnız tersler yalnızlığına sinsice olmasa da sessiz yaklaşan bi başka yalnızlık gördüğünde ve elbette de niyetini anlayana kadar..
neyse!. işte o da kucağında emzirerek büyütmüş katilini işte, onun yalnızlığı da göğsüne bastırdığı, kanatarak emzirdiği, doymak bilmeyen quasimodo, onun da kendini dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bi biri, bişeyi yok; ve yok yalnızlığına tutsaklığında gelip bulacak, bi tas su verecek bi esmeralda’sı?!.

yalnızlık yalnızlığı besler, ağlamak ağlamayı, yazmak da yazmayı.. yalnızlık sonsuz kelime üretiyor, kelimeler çoğaldıkça da artıyor yalnızlık.. ve yalnızlık fena söyletiyor.. meselâ bi “yalnızlık” yazsak şu guugıl teyzenin kalçasına, milyar trilyon ‘yalnız’ ve ‘yalnızlık’ getirir karşımıza.. 
başka bişey söylüyor olmalı, ya da ben böyle anladım; “yalnızlık = kelimesiz kalmak” diyeni.. içimizden bi başka biri de “susmak en büyük hâlidir aşkın!”.. “öyleyse” diyor, “… aşk yine istisnasız yalnızlığa, yalnızlık da suskuya çıkar” demekle belki de arayı bağlıyor..

yalnızlık yalnızca kendiyle çiftleşir.. erselik bişe, partenogenes; 7/24/365, kendi kendini dölleyen, bi ömür habire hamile bırakan kendini, yeni yalnızlıklar doğurmak için..
pek doğurgandır yani yalnızlık; hep kendini doğurur.. ebesi de kendidir; kendi elleriyle doğurtur kendi yalnızlığını..

gururludur da yalnızlık, kıl aldırmaz meselâ o hep havada burnundan, bırak tek tane bi kıl çekebilmeyi, yere düşse eğilip almaz gururundan.. o kadar yani!. ama;
kuru kuru da bi gurur, guru guru gurur, “guru guru gurbanın olim!” bi gurur!.

yalnızlık’ içi doldurulamayan kelime-sonsuz kavram..
hakkında yalnızca kendimizi bağlayacak çok şey söyleyecek kadar da, kendimizce çok iyi de tanıyoruz onu.. bundan bir fazlasına bir kelimelik dahî bir şerh koymakla üstüne doymak bilmeyen bir canavar yaratırız ancak; avladığımız değil, bizi avlayan kelimelerle..
belki de tam da burda, ‘allah kabul etsin cümle yalnızlıklar’ımızı diyip kapamalı konuyu?!. ama, öyle kolayca kapancak bi konu da değil, fazlasıyla netâmeli!.

işte, yalnızlığı kiminin ‘beyaz atlı, tek prens’i, kimininse, hani de şair demesi; ‘pasaklı kontes’i!.

lan niçe!. “yalnızlık” falan dedin ya, böyle uç uçuk ilintiler kurdum da, kendimce sanki ben de pek haklıymışım gibi geldi bana?!. sen ne diyosun?!!

7 Mart 2017 Salı

sevgili güzün apla!.

biliyorsunuz, size yıllardır sorunlarımı açarım, sağolun var olun, siz de yakından ilgilenir, çözersiniz!. yine çok ciddi, hayatî derecede mühim bi sorun meselem var güzün apla; 'yorum' meselem!. biliyorum, şimdi "sen de amma sorunlusun be evlâdım, habire sorun getiriyon?!. hem yorum da ne, insanın yorum diye bi sorunu mu olur?!!" dediğinizi duyar gibiyim ve çok da haklısınız!. insanoğlunun ve kızının genel olarak böyle bi sorunu yok, 'yorum' özel bi sorun, benim sorunum!. zaten de özel olmasa size getirip neden meşgûl edeyim, değil mi?!.

biliyorsunuz güzün apla, töbebillah ve hâşâ da bi yazar neyi olmasam da hakikaten iyi bi okurum ben, hakkaten da sıkı yazan, çoğu da kendine yazanların kıyıda köşede kalmış ne kadar günlük sayfası varsa bulur, ciddi okur, nadirattan da olsa bağzı yazılara konuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi dökerim, dayanamayıp; ama ürke korka, tırsa tırsa, utana sıkıla da..

müsaadeniz olursa arz ediim güzün apla!. geçtiğimiz epey bi zaman önce başıma bi bişe gelmişti benim o kronik 'yorum' sorunum yüzünden.. şahane bi yazı yazmıştı biri.. üstündeki bi kutucukta “yorumunuzu buraya bırakabilirsiniz” diye bi not da mevcuttu.. sanırım bundan cesaret almış, ben de bi düşüncelerimi bi döküiim diyip, ama bi yandan da Allaha da sığınıp bi iki satır bi not düşmüştüm altına;
ama… hay eşşek depsindi, yazmaz olaydım!. kıyameti kopardı.. bi zılgıt, bi fırça, bi hakaretler, demediğini bırakmadı; yok ben kim miymişim, kim oluyomuşum, niye de gelip yorum bırakıyomuşum, orda ne demek istiyormuşum, falan?!.
bakın, şurda ekmek musaf çarpsın ki bak güzün apla, walla da bak bi kim kimse değildim ve bişe de demek istememiştim; sıradan ama sıkı bi okur olup ve sadece de yazıyı çok beyenip, bayaa da bi etkilenip, yazıyla ilgili ve aynı minval üzre, duygu ve düşüncelerimi bırakmıştım acizane.. durum böyleyken, durduk yere yazı sahibinin/sahibesinin güzel kalemi, enfes Türkçesiyle; o enfes yazısıyla hiç mi hiç bağdaştıramasam da fırçanın kralını kraliçesini prensini prensesini yemiştim daha o dakika..

o günü hiç unutamıyorum güzün apla!. hayatımın en kötü olmasa da, kendimi çok kötü hissettiğim günlerinden biriydi!. bi kötü olduydum, bi kötü olduydum, sorma!. kendimi çok fena aşağılanmış hissettim.. aylarca hâttâ yıllarca geçmedi yediğim fırçanın etkisi, tek kelime yorum falan yazamaz olduydum hiçbi yazıya..
hatırladıkça sanki dün olmuş gibi, hani de “istikbaline baktıkça titreyen mücrim gibi”; hâlâ da tir tir titriyorum..
yani o günden beri bende acaip bi ‘yorumofobi’ oluştu.. o gün bugündür çok tırsıyorum okunası bulduğum yazılara yorum yapmaktan..


güzün apla!. yine deli gibi okuyorum günlük sayfalarını, ama nası da sevdiğim bişeyken, çok da isterken bi yorum neyi yapamıyorum, çünkü yediğim bini bi para zılgıt geliyo aklıma, insan görmüş asosyal bi kutup ayısı gibi kaçıyorum yorum yapmaktan..
“madem de böyle acaip bi tepkiyle karşılaştığın menfur bi olay yaşadın, yorma o zaman evlâdım!.” diyceksiniz biliyorum, ama ben sıkı bi kalemden çıkmış, adam gibi yazılara yorum yazmadan da duramam ki, yorum yazan yerlerimde şirpençe çıkar emîn olun!.

ne yapmalıyım, bilmiyorum güzün apla!. lütfen bi çıkış yolu gösterin, çok çaresizim!.