25 Nisan 2017 Salı

ses vermek, ses almak...

"yüreğinde yeşil bir dal saklarsan şarkı söyleyen bir kuş gelecektir" çin atasözü

kendimize yazıp, kendimize seslendiğimiz şu sayfalarda şunca zamandır yapmaya çalıştığımız tek şey kalbimizi kendimize tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize  ya da birilerine yazarken.. bir sardunya saksısına göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?!. insan tabiattaki hangi varlığa baksa, kendisinde noksan olan bir ‘tamlık’ görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlığın gürültüsü kalabalığın gürültüsünden çok fazla, yalnızlıkta insanın sesi çok daha fazla çıkıyor..

ses vermek, ses almak...
tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş besbelli, birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde karar kılan bir hassa ile bütün o sesleri ince bir mîzandan geçirir, böylelikle ya onlara kayıtsız kalır ya da bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana.. fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, "işte" demiş, "... dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu."
gerisi "her şey"miş.. "her şey" sözcüğüne sığabilen "her şey" kalmış geride.. ve o nispette "her şey" sözcüğüne sığmayan "her şey" onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, "her şey" sözcüğüne sığmayan o "her şey"in içinde gizli tek bir şeymiş; 'aşk'.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu.. çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış..


bunun için bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; yani, cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere..

18 Nisan 2017 Salı

sokağa dönüş...

hayat bana hep it yüzünü gösterdi.. inzibat kültürlüydü.. habire 'dibinden keserim haa!!' modeli, bi sünnetçi korkusu verip, gün yüzü göstermeyecek, bi yaşatmayacaktı güya?!!.. oysa büyük iyilik yapmıştı, çok da bi yerimdeydi dediğim, o yaldızlı yanını benden saklamakla..

yaşatmadığı doğru; yaşamasına yaşamayacaktım.. lakin yakasına, öteki yüzünün yüzüne bir kez bile bakmayarak yapışacaktım.. hani ‘beşkenar bi üçgen’ kadar saçma da olsa mantalitem, tavşanın dağına küsüşü, dağın da hiç de orasında olmayışı gibi olsa da şu küsme eylemim, hayattan bu şekilde bi intikam en azından benimdi, orijinaldi; ve ben orijinal şeyleri seviyordum hep!.

steril hayat, konforlu kafa sağlığa zararlıydı.. en zayıf mikrop bile yere sererdi.. biraz dişli olmak lazım, azcık dirençli yani!.

sokaktaki en sıradan bi adam bile, çoğu allâme, bilge geçinenden çok daha derin bi felsefeye sahipti..
konuyu derinine araştırdım; hayatın en dibinde yaşamaktan bayaa kıdemli bi sokak adamı, “sokak hayattır, çok şey öğretir, sokakta hayat vardır; sokağa inmek gerek, sokak tozu yutmak gerek.. kargaşasına ayak basmak, lağımında akmak, vitesten attığında da şöyle sövmek, usturuplu ve ama okkalı da!.” diyordu, iddiayı ispat kabilinden..
tuttum kendisini!.

17 Nisan 2017 Pazartesi

ortak bi yaraya dokunmuş...

... yazılarını okuduğum biri; ne kadar canını yaktılarsa, “şerefsiz” demiş ‘şerefsiz’lere.. bu yazı ona..

sövmek, ruhun yelpazesidir, ara ara serinletmek gerekir..
elbet rastgele sövülmez, sövülmemeli de.. iyi bişe değildir de.. ama yeri geldiğinde de koyvermek gerekir; yakasını... zaten de bakla da ağızda mezara dek de tutulmaz ki.. hem öyle ayıp günah bişey de değil sövmek.. hâttâ yerinde sövmek ibadettir..
insan, haksızlığa uğradığında, canı çok ama çok yandığında, canını yaktığında iki ayaklı bi mahlûkat sürüsü yahut birisi, su serpip yürek soğutmak, yahut ruhu serinletmek için şu yelpazeyi rahatlıkla kullanabilir.. yani ki bi insan, canı burnuna getirildiğinde, fena yakıldığında, isyana, ağız ve yürek dolusu sövmeye, haykırmaya, çığlığa ruhsatı vardır; hem de Mevlâ’nın ta kendisi tarafından verilmiş.. hani ben gibi, toplumun son derece gereksiz bir ferdi de olsan, kurban olduğum Yaradan tarafından verilmiş bir hayat hakkı vardır, zararsız her bir canlıya..
kimsenin canını yakmaya kimsenin tek bi hakkı yoktur.. kaldı ki, ayak altında, kalabalık içinde, kimseyle de bi tek işi olmayan, hayatın en iddiasız, istemsiz, en uzak bi kıyısında yaşamaya çalışan birine?!. ayıp yani!.

şu yavşaklara dolu yavşaklık dünyasında yeri geldiğinde iyi de sövmenin ruhu teskin edici, strese musiki kadar iyi gelen bişey olduğuna inanan dallamalardan biri de benim; ama bazen, hani canım çok yandığında, hani şu valdesinden zalim mahlukatın yaptığı gereksizlikler yüzünden..
sövmem gerektiğinde söverim; hem de iyi söverim!. yani, böyle olunca şu “Bizim Yunûs, Derviş Yûnus” kategorisinde makbul bi adam olmadığım kesin..
rahmet olsun, Yûnus abimiz,
“dövene elsiz gerek
sövene dilsiz gerek
derviş gönülsüz gerek
sen derviş olamazsın” demekle noktayı öyle de bi koymuş ki, insanda üstüne söz söylüycek hâl kalmıyor..
ben hayatta derviş olamam yani!. çünkü dövene de sövene de, can yakana da fena gönül koyarım.. fakat bişey de var ki şurda, kendime azcık bi çıkma yaptığım, bi ufak kıvırma payı; dikkat buyrulursa şurda, Bizim Yûnus’umuz söveni ayıplamıyo, sadece “derviş olamazsın” diyo!.
tamam, sabretmek, içine atmak, kalbine zehir akıtmak, dişini sıkıp mukabele etmemek, sabır göstermek büyük incelik, büyük nezaket ve büyük erdem, buna bi itirazımız yok!. lakin, karşındaki duvarsa, odunsa, zil gibi sağırsa, af buyrun, iki ayaklı şehir ayısıysa, ona karşı sevecen tavır artık bi nezaket bi incelik değil, düpedüz salaklıktan öte geçmeyen bi şey olur..
“odun, duvar, taş kafa” filan dedim demin, gerçekte bunların bile bi ruhu vardır metafizik âlemden bakılınca; hani, tuzun, sirkenin bile ruhu olduğu gibi.. şurda doğru kelime “ruhsuz” olacaktı.. e, bi adamın da ruhu yoksa geriye de neyi kalır ki?!!. yani, bi kalbi kırma onursuzluğunu gösteren ‘ayı, sığır, öküz, odun’ ya da ‘başka bi vesaire’ bile değilse, ona kırılmak, gücenmek, incinmek bi salaklık, karşısında bidünya acı çekip sükût etmek apayrı bir sapsalaklıktır bu durumda..

acıyı anlarım da lakin şu kuyruk acısını anlamam!. çünkü böylesi bi acı çekmemenin ilk kuralı insanın bi kuyruğunun olmamasıdır; varsa da hani, ondan bişekilde kurtulmasını bilebilmesidir..
böyle dediğime bakmayın aslında; kimse kuyruksuz değildir ve benim dahi, her ne kadar, gözden izden hayattan en uzak yerlerde yaşamaya çabalasam da, üstüne basılan, ciyaklatan, hem de bayaa bayaa bi uzun ve hem öyle bi tane de değil, bin kuyruum vardır.. yani kimse kendini kuyruktan vareste kılamaz, çünkü dört bi yanı hayat ve kalabalıklarla çevrili bi insanın bi kuyruksuz olması düşünülemez.. lakin acısını minimal seviyede azaltabilir, şöyle ki;
az ‘insan’ az problemdir, az varlık az problemdir.. yani çevren ne kadar yoğunluklu ‘insan’ ve ‘varlık’sa o kadar problem, o kadar muhatap, o kadar yüktür.. kuyruğun kısa yahut uzun oluşu buna bağlı bişeydir..
kuyruktan kurtuluşun bir yolu da, kestirmeden gidip kestirtmektir.. lakin, bu da en az, kazara bi yere kıstırmak, yahut da birileri tarafından üzerine basılmak yoluyla acı çekmek kadar, hattâ ondan daha da beter acı veren bişey olacağından, iyisi mi kalabalıklarınla, kuyrukla beraber, fazla darbe almadan yaşamamın yollarını öğrenmek daha tutarlı bi davranış olacağı aşikardır..

hayret; konu sövmekti, nereye geldi.. gerçi konudur; konduğu yerde durmaz, dağılır..
neyse, hâsıl-ı kelâm;
kuyrukla daha az zararla yaşamanın bi yolunu bulan bilen varsa, hayrına söylesin, bi hayrı dokunsun şurda bize, bi hayır duamızı alsın..

yani ki, kısacası;

az insan, az problem..

14 Nisan 2017 Cuma

gönül dieo ki...

(bozuk türkçeni yiyim senin!. ne demek lan 'dieo ki'?!!!)

la gönül, öptürtme ebeni de, hâlâ yerindeyken dünya, daha kanlı, en kanlı savaşlar kapısına henüz dayanmamışken, yerle yeksan olmamışken arz, kıyamet bi cehennem olup başımıza kopmamışken, koparmamışken hayat senle ipini, soluk alabiliyoken hâlâ yaz la şuraya bişeler!. ne olmuş ki yani uzun ara vermişsen yaşamaya, o “gençliğim geçti gelin” modeli, kayıp yıllar dediğin yılların o güzelim baharlarını hayatla, düzenle, kendinle kavgayla geçirerek yalan ettiysen?!.


bak, kavgayla kurulan dostluk pörsümezmiş arkadaş!. ben demiyom ataların sözü diyo!. e, atalar da boş boş boğazlar gibi boş konuşmazlar ööle boş boş; söz söylerler!. sözleri de ööle lâf-ı güzaf cinsi şeyler değildir yani!. nokta atış yaparlar onlar, boru değil!.

hadi bırak la artık edilgenliğine tavan yaptırdığın, şu "bize n'aptılar nâlân?!. bize ne oldu?!. batsın bu dünya!" ağlaklıını da, yaz şuraya en umutlusundan!

10 Nisan 2017 Pazartesi

gönül diyo ki!.

(ne çok konuşuyon lan sen gönül!. işin gücün bıt bıt?!!)

yaa bakın, âdemoğulları, havvâkızları, Bir ve güzel Allah’ımın güzel kulları!. demeyin ki geliyo, defterlerin kitapların yazıların resimlerine bakıp gidiyo?!!. terbiyesisim ki, bakın ben cidden okuyom sizi!. gerçi insanın böyle yapışkan, sırnaşık bi okuyucusunun olması sınavlarda sıçramasına yardımcı olmaz.. aksine, büyük ölçüde oyalayıcı, alıkoyucu, son derece olumsuz bi rol oynar..

yani, kıymetli yazıcı!. böyle bi musibetin, yani ben gibi yüzsüz bi okuyucu kenesinin çenesinin yazan bi insan evladına tebelleş olması, o insan evladı eğer bi öğrenciyse sınıfta çakmasına sebep olur, eğer o bi yolcuysa yolundan eder, eğer bi iş güç sahibi bi âdemoğlu, bi adam yahut bi apla, yahut bi kardeş, yahut bi kadın, yani ki ki hiç fark etmez, kısacası bi ‘insan’ ise; işinden alıkor, vaktinden, enerjisinden çalar.. e, doğal olarak vakit de bir tür nakit olduğundan çantasından cüzdanından, parasından pulundan çalmak da anlamına gelir ki, hâşâ, gönül bi hırsız değildir.. maazallah, bundan da çok tırsar.. hani kazara böyle bi büyük hatâ yapıp bi halt yemiş olsa, fark ettiğinde kendini fena paralar ve hiçbir yer ve şekilde kendini affetmediği için, ne yaparsa yapsın kendini affettiremeyeceği de için, kendi kendini yakıp kül edişini engelleyecek başka da bi yol olmadığından, tek kaçış yeri, tek çare tek teselli kucak olan rabbine sığınır..

demek ki şu tür bi ilgi, yani gelip okuma sevdası, muhatabı için son derece sıkıcı, hayattan bezdirici, sevimsiz hâttâ son derece zarar verici bişey de olabilirmiş maazallah!.

bakınız, kime bi zarar, bi aarlık neyi vermişsek, veriyosak şurda, lütfen gelip alsın hakkını, öteye bırakmasın!. lütfen yani, zebanilerden bi kamyon dayak yemek var işin sonunda, öte tarafta!. 

7 Nisan 2017 Cuma

güzün apla!. yine ben!.

rüyamda rüya gibi bi rüya gördüm güzün apla!. inanılmaz bi rüyaydı, çok 'ormantik'ti; tıpkı filmlerdeki, romanlardaki gibiydi anasını satiiim!. yo, hayır; masallardaki gibi!.

anlatiim aplama!. ‘şehmuz’ adında bi oduncu vardı rüyamda; ormanındaki trajik sığınağında bi başına yaşıyan, odundan minyatür el işleri yapan... görsen, tam bi hilkat garibesi; ki sanırsın ki quasimodo.. öyle ki, korkutucu görünüşü bir horoza yumurtasını, bi öküze buzağısını, karnı burnunda bi kadına bebeğini bile düşürttürcek kadar.. yalnız, onca yüzüne bakılamazlığı, karşısına çıkılamazlığı karşısında hayret bi durum vardı; insanların ondan korktuğundan daha çok korkuyordu o, insanlardan.. o kadar ki, bi insan görse kaçıp saklanıyordu.. belkide bu yüzden insan, doal olarak da bi balta girmemiş ormanının en derinlerinde yaşıyordu..
ben az uzağında şehmuz'un nası bi adam olduğu konusunda düşüncelere dalmış, muhtelif yorumlar yaparken kendimce, a bide ne göriim, muhteşem güzel prensesin biri adamın kulübesine doğru yürümüyo mu?!!. meğer prenses saray hayatından, etrafının kalabalığından, eğlencesinden töreninden protokolünden, gördüğü olağanüstü ihtimamdan canı fena sıkılmış, sarayın ormana açılan gizli geçidinden gizlice gezintiye çıkmış, ceylan kuş böcek çiçek derken yolunu kaybetmiş, kulübenin ışığını görünce içinde insan yaşıyordur diye oraya doğru yönelmişmiş..

niye de yalan sööliim, prenses şehmuz'u daha görür görmez, oracıkta âşık olmuştu.. acaip şaşırdım, bi prenses hem de nası da bi prenses oduncu guasimodo şehmuz'a âşık olmuştu.. işte, rüyamın en can alıcı sahnesi gözlerimin önünde yaşanmıştı..

ekmek çarpsın ki güzün apla, aynen de böyle oldu rüyamda!. en başta dedim ya, çok 'ormantik' bi rüyaydı diye!.

uyandığımda uzun süre etkisinden kurtulamadım güzün apla!. düşünüyom da, hayret walla, helâl olsun prenses ablama, hakikaten hakikatli kızmış yani!. tam bi aykırı!. yok böyle delikanlı bir yürek terbiyesisim!.

güzün apla!. ben de görünüş, ilkellik, asosyallik, antipatiklik, "ııiiyyy!!!" konusunda quasimodo şehmuz'dan gıdım aşşaa kalmam.. hani diyorum ki, ben de mi gidip ormanda yaşasam?!.

3 Nisan 2017 Pazartesi

gönül bidaa diyo ki...

mütevazılığımı yiyim!. ilkelim, dar görüşlüyüm, geri kafalıyım, kendimden menkulüm; ankadan başka kuş, hayattan zorlu yokuş tanımam.. utanmadan bir de kendim çalıp kendim(e) söylerim şurda.. bir Allahın tek kulundan bi iltifat beklemeyen, şu ‘karga gak demiş’ sesle düzenlenmesini bizzat yaptığım düzensiz besteler de benim, kendim doldurup kendim içiyom şu zıkkımları, “bi baht-ı karayım kullar içinde” de demiyom, gülüyom hallarıma..

zannımca da böyle bi acaiplie tevessül edebilcek bi akl-ı önce daha olmadığı için yeryüzünde, tek rakibim de kendimim.. bu demektir ki, şu erişilemez megalomanimin başka egolara geçme ihtimali sıfır..

'ne iş lan, hem ‘mütevazı’, hem ‘megaloman?!!. buz gibi çelişki işte!' sorgu-tenkidimi de bizzat yapıyom, peşinen.. hani olur a, duyanın görenin bilenin bi itirazına teşne olabilir diye.. zevahirimi düşmesi muhtemel zavallı durumlardan kurtarıp, yüzde yüz selâmete eriştircek beynelmilel bi söze dayanarak, karşılığını da kendim veriyom; "hem kel hem fodul"

anlıycaanız, hem kelim, hem fodul şurda!. ne güzel; ikisi bi arada, tara ve çık modeli!.


gönül diyo ki...

“garip bir kuştu gönlüm/elimden uçtu gönlüm”

lan gönül!. her sabah heyecanla yokluyorum posta kutumu; acaba bi mektup düşmüş mü ki diye.. nerdeee!. kimden ne düşçek ki?!. adımı sanımı adresimi, bilen mi var ki?!. kimseye yazıyo muyum ki?!.
bi tek sana!.
iyi de, kimselerin bilmediği sanal posta kutumuzun adresini bankalar, kozmetikten tut, iç çamaşırı, viagra, büyültücü küçültücü spreye, aklına gelen ne kadar şey varsa her şeye kadar tanıtım, reklâm, teklif getiren pazarlama firmaları nerden biliyolar?!. bu işte bi ibnelik var?!.
habire spam düşüyo anlıycaan.. her ne halt demekse de şu spam?!!.
ondan çok düşüyo yani!.
sahi spam ne demekti?!. “sıpam” gibi bi şey mi?..
uzun zaman boğuştuktan sonra, sonunda ben onun ne demek olduğunu anlayana kadar milyon kez tecavüze uğramış oldu zavallı posta kutum..

kısacası, sıpam kadar sevemedim şu "spam"ı!


29 Mart 2017 Çarşamba

en çok da yalnızlıkta susarmış insan

... öyle diyolar.. eğer de böyleyse ben büyük yalancıyım, çünkü çok konuşuyorum ve en çok değil, tek sözünü ettiğim şey de “aşk”, “yalnızlık” ve “susku”..
insan genelde kendinde olmayan şeyden söz edermiş en çok; hiç anlamadığı, ama en çok lafını ettiği şeyden.. buna göre de, sözün özü; hem yalancı, hem ağlak!.

yani kısacası;

‘yürü git lan!.’

21 Mart 2017 Salı

sevgili, sanal ‘dün’lük!.

‘yazmalıyım!’ dedim sana kıvrana kıvrana ve döndürdüm durdum dilimi sağa sola, sınırsız imkânlarının ihatalı hisarından içeri nüfuz edebilmenin yollarını arayıp durdum; bir gediği, bir kapısı var mıdır acep, cürmümüze münhâl diye..

buldum da… tarama cihazı diye bişeyi varmış…
ardından siyah inciler gibi harfler döken, mis gibi mürekkepli, eski dolmakalem, güzelim el yazısı, ‘ipek tozu’ndan mamûl, âherli kâğıdın imaj diye bişeyi falan alınıp, sanalın yüksek de müsaadeleriyle; öyle kaydedilebiliyomuş..

yani, bi şekilde bi yol buldum bulmasına da, tam da içeriye adım atacağım, yine tuttu şu bildik ‘ilkel’lik, ‘eskikafa’lılık hastalığım, âniden..
başım döndü, içim bulandı.. korkarım doğuştan tutulduğum şu ‘aptal hastalık’ modernizmin fevkalâde steril sınırlarına da (b)ulaşa, kalın, yüksek, muhkem ihatalı, ‘eski’ye, ‘geçmiş’e yasaklı duvarlarına dayana, yıka?!.

farkettiği yerde de yaşatmayacağını da biliyorum..
yani; belaya tırmık, ecel(im)e el ense çekiyorum; bit pazarına nur yağacak olma tehlikesi pahasına, ‘eski’ye rağbet ediyorum..
zaten de öküzün ahmağı kasabın bıçağını yalarmış..
fakat, işte;

“geçmiş güzeldir” diyo bi ârab atasözü” ve ‘mâzî’ de unutmaz, uyu(t)maz, susmazmış!.

o zaman; "festina lente"

bir kimsenin, bir şeyin kemâle ermesi, onun başladığı yere dönmesidir-bir sûfî
(kaç sefere çıktık, kaç kez geri döndük fakat doymadı hiç ruhlarımız.. çünkü kıraç ve çorak topraklarda sürüdük adımlarımızı.. üstelik bazı yolculuklara teçhizatsız çıkılır diyerek, yalınkılıç düşmüştük ya yola.. baktık ki ne bir yudum suyu var murdar olmayan, bu yolların, ne bir lokma helal ekmeği..)
ol rivayettir ki, balıkçı balıkçıyı uzaktan tanır, yolcu yolcuyu bilir ve aynı yolda yürüyenler danışmazlar birbirlerine.. oysa aynı yolda ve bir başka yolda gidenler gibi, bilmiyorlar benim gittiğim yolu.. bir yolu yürürken ben, hep ‘dağlar nerede?’ diye sormak istiyorum, dağı gören yok, ‘yağmur yağmaz mı hiç buralara?’ diyorum, ömrü boyu saçak altında durmuş olanlar, istihzayla bakıyorlar yüzüme.. bak, elim üşüyor, ocağa bir dal meşe at, birlikte ısınalım diyorum; randevularını, iş yemeklerini, toplantılarını ve ‘yüksek değere haiz’ evraklarını, süper projelerini, doymak bilmez iştahalarıyla, yaldızlı ve füsunlu ve fakat sonlu ve geçici nimetlerin yansıttığı parlak ışığı gösterip, geçiştiriveriyorlar..

gözleri olan yok bu şehirde, baktıklarımdaysa derin bir karanlık.. çocukluğumun kitaplarının cinali’sinin bile daha anlamlı bir hayatı vardı; babası ona at alır, o da ona yem verirdi.. atı tanıyan, peşinen rüzgârı, özgürlüğü ve asaleti tanımış olurdu zaten.. atı olan, ona hürmetten fırıldak gibi dönmez, gönüllü kölelikten tiksinir ve soysuz bir it gibi davranmaz ihtimâl..
kim göğsünde deli bir tay, kızıl bir kısrak, yeleleri doğudan batıya uzanan bir küheylân taşıyor bu şehirde, bilmiyorum.. bilmek isterdim oysa!.

ömür 'uzun', yol' kısa', menzil 'yakın'.. acele et; yavaş yavaş!.

14 Mart 2017 Salı

yumruk kadar kalp...

yumruk kadar, fakat can sarması bir kalbin anlaması aşkîliği nispetince.. 'aşk', anlamak gibi büyük ve ağır bir yükü getirip kalbin kapısına bırakır..
anlamanın kıyısına gelip kuyusuna düşünce, artık yalnızca görmek istediklerine bakar, gördüğünce de acı çekersin; değil mi ki artık revize edilemeyecek kadar çığırından çıkmıştır dünya ve anlayan anladığının ıstırabını çekmeye mahkûm..
çare yok, dünya dönecek, olan olacak, her şeye akacak, sen kalbini öldürmemenin yoluna bakacaksın; artık hayâl ya da masal, ya da gerçek; bir kalbi yaşatan her neyse..

sen bilmesen de bunu, biri için 'masal'sındır; tutunduğu.. ordan bakınca gerçekliğine gerçekçiliğine, ne kadar saçma gelse de bu, bu da birinin kendince bir gerçeğidir işte..

izahı zor!. inanıp inanmaması da sana kalmıştır..

9 Mart 2017 Perşembe

"yalnızlık" dedikleri...

“yalnızlığına kaç dostum, yalnızlığına.. oraya, sert ve sağlam bir havanın estiği yere.. senin yazgın sinek kovalamak değil” demiş o alman delisi..

demek seviyo ki yalnızlığı, yalnızları öyle diyo!. bi ‘yalnızlık’ gördüğünde yanıbaşında kayıtsız kalamıyo, bi yalnız gördüğünde yalnızlığına sataşmasa onun yalnızlığı da çatlıyo ortasından, yaklaşıp bakmasa, sormasa niye diye, canı yanıyo?!.
bu işin ucunda fena terslenmek de var, ama olsun; her yalnız tersler yalnızlığına sinsice olmasa da sessiz yaklaşan bi başka yalnızlık gördüğünde ve elbette de niyetini anlayana kadar..
neyse!. işte o da kucağında emzirerek büyütmüş katilini işte, onun yalnızlığı da göğsüne bastırdığı, kanatarak emzirdiği, doymak bilmeyen quasimodo, onun da kendini dünyada yalnız olmadığını hissettirecek bi biri, bişeyi yok; ve yok yalnızlığına tutsaklığında gelip bulacak, bi tas su verecek bi esmeralda’sı?!.

yalnızlık yalnızlığı besler, ağlamak ağlamayı, yazmak da yazmayı.. yalnızlık sonsuz kelime üretiyor, kelimeler çoğaldıkça da artıyor yalnızlık.. ve yalnızlık fena söyletiyor.. meselâ bi “yalnızlık” yazsak şu guugıl teyzenin kalçasına, milyar trilyon ‘yalnız’ ve ‘yalnızlık’ getirir karşımıza.. 
başka bişey söylüyor olmalı, ya da ben böyle anladım; “yalnızlık = kelimesiz kalmak” diyeni.. içimizden bi başka biri de “susmak en büyük hâlidir aşkın!”.. “öyleyse” diyor, “… aşk yine istisnasız yalnızlığa, yalnızlık da suskuya çıkar” demekle belki de arayı bağlıyor..

yalnızlık yalnızca kendiyle çiftleşir.. erselik bişe, partenogenes; 7/24/365, kendi kendini dölleyen, bi ömür habire hamile bırakan kendini, yeni yalnızlıklar doğurmak için..
pek doğurgandır yani yalnızlık; hep kendini doğurur.. ebesi de kendidir; kendi elleriyle doğurtur kendi yalnızlığını..

gururludur da yalnızlık, kıl aldırmaz meselâ o hep havada burnundan, bırak tek tane bi kıl çekebilmeyi, yere düşse eğilip almaz gururundan.. o kadar yani!. ama;
kuru kuru da bi gurur, guru guru gurur, “guru guru gurbanın olim!” bi gurur!.

yalnızlık’ içi doldurulamayan kelime-sonsuz kavram..
hakkında yalnızca kendimizi bağlayacak çok şey söyleyecek kadar da, kendimizce çok iyi de tanıyoruz onu.. bundan bir fazlasına bir kelimelik dahî bir şerh koymakla üstüne doymak bilmeyen bir canavar yaratırız ancak; avladığımız değil, bizi avlayan kelimelerle..
belki de tam da burda, ‘allah kabul etsin cümle yalnızlıklar’ımızı diyip kapamalı konuyu?!. ama, öyle kolayca kapancak bi konu da değil, fazlasıyla netâmeli!.

işte, yalnızlığı kiminin ‘beyaz atlı, tek prens’i, kimininse, hani de şair demesi; ‘pasaklı kontes’i!.

lan niçe!. “yalnızlık” falan dedin ya, böyle uç uçuk ilintiler kurdum da, kendimce sanki ben de pek haklıymışım gibi geldi bana?!. sen ne diyosun?!!

7 Mart 2017 Salı

sevgili güzün apla!.

biliyorsunuz, size yıllardır sorunlarımı açarım, sağolun var olun, siz de yakından ilgilenir, çözersiniz!. yine çok ciddi, hayatî derecede mühim bi sorun meselem var güzün apla; 'yorum' meselem!. biliyorum, şimdi "sen de amma sorunlusun be evlâdım, habire sorun getiriyon?!. hem yorum da ne, insanın yorum diye bi sorunu mu olur?!!" dediğinizi duyar gibiyim ve çok da haklısınız!. insanoğlunun ve kızının genel olarak böyle bi sorunu yok, 'yorum' özel bi sorun, benim sorunum!. zaten de özel olmasa size getirip neden meşgûl edeyim, değil mi?!.

biliyorsunuz güzün apla, töbebillah ve hâşâ da bi yazar neyi olmasam da hakikaten iyi bi okurum ben, hakkaten da sıkı yazan, çoğu da kendine yazanların kıyıda köşede kalmış ne kadar günlük sayfası varsa bulur, ciddi okur, nadirattan da olsa bağzı yazılara konuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi dökerim, dayanamayıp; ama ürke korka, tırsa tırsa, utana sıkıla da..

müsaadeniz olursa arz ediim güzün apla!. geçtiğimiz epey bi zaman önce başıma bi bişe gelmişti benim o kronik 'yorum' sorunum yüzünden.. şahane bi yazı yazmıştı biri.. üstündeki bi kutucukta “yorumunuzu buraya bırakabilirsiniz” diye bi not da mevcuttu.. sanırım bundan cesaret almış, ben de bi düşüncelerimi bi döküiim diyip, ama bi yandan da Allaha da sığınıp bi iki satır bi not düşmüştüm altına;
ama… hay eşşek depsindi, yazmaz olaydım!. kıyameti kopardı.. bi zılgıt, bi fırça, bi hakaretler, demediğini bırakmadı; yok ben kim miymişim, kim oluyomuşum, niye de gelip yorum bırakıyomuşum, orda ne demek istiyormuşum, falan?!.
bakın, şurda ekmek musaf çarpsın ki bak güzün apla, walla da bak bi kim kimse değildim ve bişe de demek istememiştim; sıradan ama sıkı bi okur olup ve sadece de yazıyı çok beyenip, bayaa da bi etkilenip, yazıyla ilgili ve aynı minval üzre, duygu ve düşüncelerimi bırakmıştım acizane.. durum böyleyken, durduk yere yazı sahibinin/sahibesinin güzel kalemi, enfes Türkçesiyle; o enfes yazısıyla hiç mi hiç bağdaştıramasam da fırçanın kralını kraliçesini prensini prensesini yemiştim daha o dakika..

o günü hiç unutamıyorum güzün apla!. hayatımın en kötü olmasa da, kendimi çok kötü hissettiğim günlerinden biriydi!. bi kötü olduydum, bi kötü olduydum, sorma!. kendimi çok fena aşağılanmış hissettim.. aylarca hâttâ yıllarca geçmedi yediğim fırçanın etkisi, tek kelime yorum falan yazamaz olduydum hiçbi yazıya..
hatırladıkça sanki dün olmuş gibi, hani de “istikbaline baktıkça titreyen mücrim gibi”; hâlâ da tir tir titriyorum..
yani o günden beri bende acaip bi ‘yorumofobi’ oluştu.. o gün bugündür çok tırsıyorum okunası bulduğum yazılara yorum yapmaktan..


güzün apla!. yine deli gibi okuyorum günlük sayfalarını, ama nası da sevdiğim bişeyken, çok da isterken bi yorum neyi yapamıyorum, çünkü yediğim bini bi para zılgıt geliyo aklıma, insan görmüş asosyal bi kutup ayısı gibi kaçıyorum yorum yapmaktan..
“madem de böyle acaip bi tepkiyle karşılaştığın menfur bi olay yaşadın, yorma o zaman evlâdım!.” diyceksiniz biliyorum, ama ben sıkı bi kalemden çıkmış, adam gibi yazılara yorum yazmadan da duramam ki, yorum yazan yerlerimde şirpençe çıkar emîn olun!.

ne yapmalıyım, bilmiyorum güzün apla!. lütfen bi çıkış yolu gösterin, çok çaresizim!.

28 Şubat 2017 Salı

gönül diyo ki...

... ‘biri okusun endişesi olmadan yazmak, terk edilmiş bi istasyonun duygusal inei-öküzü olmayıp, oturup saatlerce, hiç gelmeyecek bi treni beklememekle aynı şeydir’
tek bişe anlamadım sözlerinden ama, gönül böyle diyo kestirmeden gidip..
sanırım aslında demek istediği;
birinin bi yazar bi şair, bi iddiası neyi, dolayısıyla birileri gelsin, uğrasın, okusun derdi de olmadan, kendine çalıp kendi söyleyeceği, kendi dinleyeceği, kendini dinleyeceği, şu sonsuz sanal dünyada sebil bi ‘günlük, bilog’ sayfası edinip oraya yazıyor olması..
bi başka ifadeyle, bu sayfalar;
bi kimi kimseyi de bağlamadan, kişinin dilediğince karalayacağı sınırsız bi şahsî duvar, 'bilog'u geldiğinde içine gönlünce 'biloglama' imkânı veren, uçsuz bucaksız bi arazidir..
‘kimse üstüne alınmasın şurda, kendime yazı(lı)yorum!.’ modeli bişey yani!.
tüm bunlar aynı zamanda 'marifetsizsen hayatta, doal olarak bi iltifat neyi beklentin de hayatta olmaz!.' anlamına da gelir..
...
hangi gaste, dergi ya da bu tür başka bişey, hiç de bi yazar-çizer olmayan bi ‘yazar’a kapılarını ardına kadar açıp, köşelerinde bi yer ayırıp, böyle boş beleş bi imkân sunabilir ki?!.
bu insancıl yaklaşımları, üstün, üstelik de meccanî hizmetleri için fena kutluyorum kendilerini burdan!.

27 Şubat 2017 Pazartesi

sonra, sustuk..

... isyan ateşi, 'insan' kaygısı, yaşamak acısı, ne varsa biriktirdiğimiz içimizde, içimize kusar gibi sustuk..

hedef gözetmeksizin, salvo sallamalar..

kendimle iyi kafa yapıyor, iyi de buluyorum.. insan kendiyle dalga geçmesini bilmeli; yaşamaktan yıpranıp gün gün de eksilen çeyrek aklım böyle diyor..

niçe, “herkes sevdiğini öldürür ennihâyet!” demiş!. sahiden de böyle değil mi?!.

ama hiç sevmediğini daha çok öldürüyo!.
meselâ, kendi wudubebeğime kendim batırıyorum dilimin en sivri yanının en keskin kelimelerini; tam kalbine ve ama kansız.. her gün, günde milyon kez yaparım da bunu zavallı gıkını bile çıkarmaz..
alışıktır yani.. gerek duyup bişey diyceksen eğer, esirgeme bu yüzden sen de en kanlı, en zehirli, en keskin kelimelerini.. ve pekâlâ da muktedirsin de buna!.
kelimelerinin göze göz dişe diş, kaçınılmaz vuruşmalarda, gerektiğinde nasıl da kan dökeceğini iyi bilen, kınından sıyrılmış keskin bir kılıç, dokunduğunda nasıl da zehir akıtabilecek bir bıçak da olduğunu biliyorum.. 
bir kehânet de değil bu; dilin sen dilediğinde nasıl da yakıcı kelimelere hazır.. bunu hissedebiliyor, anlayabiliyorum..
bu kadar değil elbet!. sanki adım gibi bildiğimden sanki emin olduğum, sanki de hiç yanılmıyormuşum gibi hisse kapıldığım bişe daha var; en ölümcül yaralara merhem, hayat iksiri gibi kelimelerinin de olduğu, dilinin bi prenses lisanı kadar zarif, anne gibi müşfik, bazen onun da ötesine geçmesi gereken zamanlarda anne merhametinden de elzem bir cerrah neşteri olduğu hissi..
yani; hepsine eyvallah!. hadi!.

15 Şubat 2017 Çarşamba

daha onaltıydı...

... hayatın vızır vızır otobanında ne ölümlerle ne harmandalları, ne misketler oynadıydı..

korkusuz, kıvırmasızdı; ne korkuyu ne kıvırmayı öğretemedilerdi.. zaten de zavallı gariban anasını hayatın en dip yerlerinde, uçurum kıyılarında dolanıp, bilmez korkusuz, en tehlikeyi dibine kadar yaşamak gerçeği öptüydü; zekâ kıtlığından değil, aşırı serseri, yöneltilemez bi ruhtan.. ama aynı zamanda, duyduğu ilk ‘insan’ sese koşacak imkânsız da bi salaklıktan..
böyle bi salak olunca, hep birilerinin oyuncak ayısı olursun; soğuk korkulu karanlık gecelerde ihtiyaçları olduğunda, aramaya da gerek yok, hemen ellerinin altında; bulur, sarılır uyurlar mışıl mışıl, gün ışıyıp korkuları gidince de, bi dahaki ihtiyaçlarına dek kaldırıp bi kenara atarlar.. bu, mecaz falan değil, gerçek anlamda 'bazı insanoğlusu azcık da puşttur' demek..
ve;

ele avuca gelmez, boyun eğmezken sırf şu angut 'insan sevgisi', orozmu 'romantizmi' yüzünden birilerinin oyuncak ayısı olmuşlara ben kadar da üzülen yoktur..

3 Şubat 2017 Cuma

güzün apla'ya açık mektup!.

rüyamda rüya gibi bi sevgilim vardı güzün apla, adı da 'rüyâ'!. kendisini doğru dürüst bi göremeden daha, rüyamda terk ettiydi beni.. sonra, duydum ki en yakın arkadaşımla, en yakın bi zamanda, en yakın bi yerde dünya evine giriyomuş.. etiler’de eltimlerin hemen yanında ev bile tutmuşlar..
ona tıvıttırdan, taverna müzüğümüzün taçsız kralı ümit besen abimizin o çok ama çok etkilendiğim, koli koli selpak ıslattığım meşhur bestesi eşliğinde mesaj attım; “sevgilim!. nikahına çağırmazsan beni, inan çok kırılırım bak, âhım kalır terbiyesizim!” dedim..
hâttâ, istesin; şahidi bile olurum!.

ayıp etmiş miyim?!

31 Ocak 2017 Salı

zaalim bi prenses sevdim...

... adı 'aşk'!.

bakın prensesim, hayatı artık suçlamıyorum, dönüp kendime bakıyorum; gördüğüm yine hayata yabanî, dünyadan bihaber ilkel bi sıır, yine sobalık ya da zopalık bi ‘odun’?!!. yani daha önce de dediğim ve yine gördüğünüz gibi, iğneyi de çuvaldızı da kendime batırıyor, kendimi nodulluyorum şurda.. bu da kimseyle tek bi derdim, meselem yok demektir..

yalnızca koyunlar mı kendi bacaandan asılır?!!. sıırlar da!. işte, bakın gözünüzün önünde kendi bacağımdan asıyorum kendimi hayatın çengeline ve hem de artık insan içinde!. bakın, artık insan içine de çıkıyorum inimden!. artık kendi kendime konuşmuyorum yani!.
denedim, çok iiiymiş, insan kaçırıyomuş.. gören kaçıyo.. asosyal sosyopat ilkel görgüsüz kılıksız kaba serseri görünümlü tiplerden de kaçılır yani normal olarak, boynuna atlıycak değiller ya?!. çocukluğumuzda kız kaçıran diye bişe vardı, onun gibi..

böyle hem kel hem fodul olup prensesim 'aşk'ı yargılamak mı?!. töbe, ne yargısı, yargıcı, vargısı?!. hayattan tek bildiğim siyahın yılmaz müdafii neslihan yargıcı.. yani yargılama şööle dursun, nerdeyse yalvarıyoruz; niye de bakmıyonuz yüzümüze prensesim?!. gece demedik gündüz demedik, sırf siz dediniz, öyle istediniz diye çalıştık, çabaladık, çapaladık, şu çorak sanal aşk toprağımızı güllük gülistanlık edelim dedik yaza yaza, küllükten beter oldu?!. yani insan bi kafasını çevirir, ne bu gürültü, bu rezâlet, kepazelik, nooluyo burda diye bi bakar?!.

aşk apla!. elbet bilmez kimse kimseyi; de,anlamak dinlemek öğrenmek için hani, bi tenezzül buyursanız şuraya, bi iki dakikalığına bi ziyarette bulunsanız, bi acı kaavemizi içseniz n’olur yani, kıyamet mi kopar?!. buyuran yerleriniz mi ağrıyo, yoksa sosyeteye rezil mi olursunuz, yüksek yüksek tebaanız, etrafınızda pervane yakışıklı yalakalarınız, ne arıyonuz bu sokak serserisinin pis-pasak mekânında diye ayıplar mı?!. mesele serseri kılığım, saç-sakal karışıklığım, kayık tipim mi meselâ, bulaşırım diye mi korkuyonuz?!. korkmayınız prensesim, kendimden başkasına zararlı bi mikrop değilim, biraz ‘yaşamak’ özürlüyüm, o kadar!.

yani siz de?!!. bi peşin hükümlü olmayın, yüksek dilinizi bilmiyor oluşuma hamletmeyin şurda gak guk edişimi, kaba saba konuşuşumu.. dilerseniz saray dilinizle de konuşabilirim, ama sevmiyorum bunu, içten değil!. diyorum ki; siz de sevmeseniz?!.

yani, vardır sizin de içinizde azcık bi doallık, yani, özlüyosunuzdur siz de yağsız balsız kaymaksız yapmacıksız, içinizden geldiği gibi bi konuşmayı!. tamam, bi prensese yakışmaz makışmaz ama, hiç mi bişey ifade etmiyo sokak dili, hayatı, hiç mi merak etmiyonuz; n’apar lan bunlar sokak hayatında, ne yer ne içerler, ne konuşurlar, neye içerlerler, neye sevinir içerler, neye üzülür içerler, hangi havayı çalar ağlarlar, hangi havaya güler oynarlar?!.
tebaanızdan bihabersiniz, hiç umurunuzda deil de, niye de sokak insanı hayatını yansıtan romanlar hikâyeler öyküler okuyonuz gizli gizli, filmler seyrediyonuz, yapımcılar niye de bizim sokaktalar sürekli; setler metler kurup aylarca, dizi-film neyi çekiyolar, yazarlar çizerler dolanıyo duruyo, haftalarca aramızda yaşıyolar proje çıkarmak için?!. madem de bu kadar değersiziz, malzemenin kralı sizde deyip ne halt etmeye evlerimize konuk oluyo, soframıza oturuyo, ortadan kırıp bölüştüğümüz ekmeğimizi yiyip, aynı tastan su, aynı güzelim cam bardaktan mis gibi demlenmiş çay içiyo, koyu sohbete koyuluyo?!.

diyorum ki; yapımcılar sektörden sokaktan paranın anasını ağlatıyo, malın kralını götürüyolar.. gözümüz de yok; adilik yapmasınlar, adam gibi yansıtsınlar perdeye ekrana, yeter!.
çözmüşler ama işi işte sonuçta; hayat sokaktadır, sokak hayattır.. ve sokak 'beleşten para' demektir, sektör dilinde!.

prensesim!. balkondan locadan filmden romandan hikâyeden, öyküden senaryodan izleme, sokağa gel, korkma yemeyiz!. hem, hayatında görmediğin içtenliği bulursun burda!. hem, yaş şu yaş olmuş, sarayda aslâ sökemeyeceğin şu sokak dili okuma-yazmayı da öğrenirsin, doğrudan, kaynağından, fena mı?!. öyle kurs murs ders mers de icab etmez; sokak açık okuldur, ücretsizdir!.
hem, büyüğü küçüğü, yaşlısı genci, kadını kızı delikanlısı, tüm mahalleli, seferberlik ilan eder, belki bi yardımımız dokunur diye ellerinden geleni yapar, etrafınızda pervane olur kendinizi bi rahat hissedin, mutlu olun gülümseyin diye.. yeter ki sen bi azcık gir aralarına, azcık bi ilgi göster?!. insanlık bizde ölmez!.

lan seviyoz işte be aşkı!. ona prensesim bile diyoz şurda!. diyoz da aplamın umrunda mı?!. gerçi bi sokağa çekebilsem dikkatini, kendisini, düşer kesin!.

napçam lan ben bu sığır kalbi.. aşk maşk diyince bi türlü susmuyo işte, teres?!.