29 Ekim 2016 Cumartesi

ne 'çok' şeysin sen 'aşk!

ı
aşkın en savunmasız, en kırılgan günü bugün
ve kelebek sûretinde ölgün..

kirli bir kavramken, çağın sevileri
matilda, üstünde sahte kokusu
kapılarına gelen o aşk maskeli
ezelî korunağına dalan davetsiz uğru
bal aşırmaya mededsiz kovanından
yavuz hırsız, destursuz haramî
harman arsızı, güz sırnaşığı, is bulaşığı
gözü ak başakta, kirli kara kuzgun
ihânetten devşirme, yüzsüz yanaşma
günışığı değmemiş beliklerine
yakıştırıp sinsi ellerini
ve sürükleyen, yaban yatağına
çıkaran baştan ve aşktan
kancıklıkta ‘er oğlu er’
içinde kıpkızıl bir puşt yatan
korkak ‘cengâver’

bir gece karar(t)ması değildi aşk matilda, inanma
ne gedâsıydı fettan fal kapatmalarının
ne sefâsı çürük yaz tutulmalarının
ne de bozuk tohumu, şehvet hasatlarının..
ask, sere serpe uyuyan
mâsum bir eceydi mihrâbında..

şiire bu kadar aşk yüklemek hatâydı belki
rotasız ışıksız ve fenersiz
bazen bahar, bazen karakış
ve bazen cennet, bazen cehennem
şu yasak karasulara gönderişlerim
aşka şu imkânsız uzunyol verişlerim
ve içimin şu karanlık kayalıklarına bindirişlerim
hayatında aşka dair hiç mavi görmemiş
siyah, beyaz ve grîden mürekkep
ilk seferine çıkan, ilk serüvenine
deniz körü bir acemi kaptan heyecanlarına
tutulmalarımdandı, bağışla!

aşk bir serçeydi ya en çok
ne ağaç ne kuş, ne bahar görmüş hücremin
mazgalına konan bir serçe..
o serçe, ben konuşmasını unutmuşken
üşürken ben
sığınacak bir saçakaltı yokken
kanadı kuşa sığınakken
üşürken içim
içimde şiirim
alıp, sıcacık kanatları altına
serip önüme, bir kuş sütü eksik
aç bir fil gibi daldığım kelime sofrasını
beni ne çok söyletti..

kınama beni!.
dedim ya ben o son Eylül’de bir kuştum yalnızca
‘yalnız’ca bir kuş
en fazla bir serçe cürmüm
ve yalnızlığım, ölülerini attıkları çalılıklarında
yalnız öten bir ardıç kuşu kadardı..

susmaya alışıktım ben
şu serçe?!
gelip şöyle, ortalığı birbirine katmasa
hatırlatmasa açlığımı, kırmasa şu ölü dilin paslı kilidini
kanatmasa
inan hep susacaktım..
ıı
matilda, bana ‘aşk’ dedin
dedin ve aklıma, henüz göğekinken kırılmış
artık, yollar gibi, yılları da seçemeyen gözlerimin önüne
gençliğimi getirdin..
o zamanlar ben kılıcı havada
ne deli havariydim?!

şimdi o günlere bakıp ve şu sözlerine
şöyle demeleri çıkardım, kendime
‘ötenazi istemeden kimselerden
kendi kendini uyutmak ve avutmak güzelmiş
güzelmiş; ayda bir yaka paça
ve bir sürü senet-sepet
gürültülü icra memurlarına tutulmak
çaresiz bir kuş olmak yırtıcılar elinde
çiğnenmeden yutulmak
ve içine ilk ayak basanlarınca terk edilip
güzelmiş unutulmak!’

bir türlü ısınmadıydı aklım, matilda
şu talih-kısmet oyunlarına
kuralarda çektiğim şans, bu yüzden hep kısa
ve tüm ipuçları hep, bir puştun elindeyken..

işte bu yüzden şefaat aramadım ben hiç
o şerli şerefsiz baronlarımın o buyurgan bakışlarında
sevgili bir patron en zalimken masa başlarında
matilda, işte bu yüzden (p)aklayamadım
modernizm pasağı o kir kir ellerimi
ve yırtamadım hiç
tir tir işlemediğim suçlarımın fezlekesini..

matilda, şu adamların göğe erişmeyecek anayasalarına
hürmetle eğilmeyen gereksiz bir karınca
zaten hep gereksizdir
hakkındaki şu karar, şu mânâsız idam
elbet gerekçesizdir..

‘karar’ dediysem matilda; karar
gözleri bağlı, o müstehcen
hani eli göz hizası terazili
en mahkeme önü, mahkeme(lik) heykeliyle
romalı bir şuh kadına ait elbiseyi giyen
şu meşhur ‘adâlet teyze’nindi
kendimi gözlerinin önünde tartsam da
suç kefesi hep benden yana ağır gelirdi..

hani, kefelerden boş olanına
boştaki eliyle hile koymasın diye
bağlı olmalıydı gözleri, ihtimâl
en azından genel geçer bir malûmatla
ben öyle biliyordum;
meğer, her gece yatağına aldıklarına
kuzu kuzu boyun eğip ram olduğu
mesela acımasız aristokrat patronum
sert bakışlı, bol arkalıklı komutanıma
göz yummalar için bağlıymış..
ve o çaput, çipil çipil bakmak için altından
‘saf altın’dan mamûl bir gözbağıymış yalnızca; bilmedim..

bilmedim, etekleri zil zilmiş
ve kenarları sim işlemeli
o ‘kutsal’ dişilliği altında
kara kara, çil çil, meşin cübbeli
içi bol engebeli, yarasa fermanlarıyla dolu
ya(ra)sa kitapları saklarmış;
bunu ben, şu zor tecrübeyle
çok geç öğrendim..

yalan değil matilda, inan!
o âmâ gözlerine baktıydım bir an
hani ne de olsa bi ‘havvâ kızı’
ne de olsa bi ‘kadın’
ve en son, en güzel ve en zayıf ihtimâl
‘nihâyetinde‘anadır bir kadın;
ve içinde bir parça olsun merhamet
mutlaka vardır!’ demişliğim hiç olmadıydı..

bir idam, matilda
yüksek kurul nezdinde
göz kararı ve temyizsiz
hep tertemiz ve tek pürüzsüz bir idamdır
bir önyargı(ç) hep dik durur bu yüzden
ve bu yüzden duruşmalarda
hep dik konuşur yakasına
şunların lügatlerinde hukuk
acaip gagalı bir kuşun
huk-huk, gak-guk geveleyen dilidir
hukuk bu yarı yerli/yersiz dilde
‘guguk’ gibi bir şeydir
ve hep “önce idamına, sonra yargılanmasına…”
diyerek hüküm verir
şu durum, sırtlan yasalarının
evvelemir meşhur, pek alışılmış bir âdetidir
bu yüzden, böyle bir idam
adâletten hep önce gelir
halk arasında buna, ara ara ‘yargısız’
ve ‘yargısı lüzumsuz infaz’ da denir..

bakma anlamadığıma şu kadar açık, matilda
körüm dediysem korkmasın gözün
okurkör değil, bakarkörüm yalnızca, bil
ve şu gördükleri(n)
içimdeki o kördüğümlerin yarısı bile değil!
hani
çözmeye kalksam daha çok düğüm
unutkanıyım ya hep gördüğümün?!

yani onlara şöyle serseri ve sersem sepet
sürüsepet, sersefil
mongol ve embesil gelişlerim
hep bu yüzdendir!

hatırla hani matilda, benim
kadın kahramanı olmayan
gelişine yazılmış, içi boş ve hep yarım bir roman(lar)ım vardı
için-m-de tepeden tırnağa hüzün
başı hiç okşanmamış bir çocuk(luk)
ve yanında kocaman bir ağlamak olan..

‘yaz!’ dersen eğer, yazarım matilda
ama önce, üzerimdeki şu uçuk çocuksuluğun biraz geçmesini beklemeli
ve bitmeden şu şiir mutlak
bir kez olsun ağlamalıyım
bu gece çok ağlayıp
şu şiir belasından kurtulmalıyım!

ııı
matilda sen, içimin susmayan çocuğu
kimdi elinden tutan, böyle
seni terk etmeyen hangi isimdi
ve hangi resimdi
ayrılıp gitmeyen kabrin başından

kaderleri yazan bir el vardı
ve onları garip, görünmez bir bağla
birbirine bağlayan
bütün oyunları bozan
yine aynı eldi..

aldanmaksa eğer, rüya
ben ne çok rüya görüyorum
benim o pek mutlu(!) 'eylül'lerimin
henüz gece sıfır üç'ten kesip kurdelelerini
sonra, sonbahar renkli o hüzün tablomu
tüy kadar 'hafif' ve 'müşfik' darbelerle
boyayıp grîye, kopkoyu matlaştıran
daha önce hiç görmediğim bir karanlıkla
tıpkı o 'yirmiyedi mayıs' gibi kanla kolajlayıp
iki kıta bir okyanus ötesi o büyük patrona sunan
ve sonra, zemheri bir öfkeyle
yine bir on ikinci gününde, önce zorla 'mart'laştırıp
sonra bir nisan 'neşe'siyle kısırlaştıran
nedense, o hep on ikinci gün türemeleri
şehvet tüylü; arsız, toraman
yediklerinin hazımsızı
donuk bakışlı, eril kedilerdi
hep karıştırıyordum ya, bu yüzden
aklımın düğmelerini?!.

oysa okuduğun şu şiirde
benden duyduğun aşk harici ne varsa
ve daha önce hiç duymadığın şu çatlak sesler
şu cızırtı, şu gıcırtı, şu horla/n/malar
hiç tırmalanmayan şu vicdan
bilfiil zat-ı alîlerinindi!

dedim ya matilda, ben
nazarlarında yalnızca bir kuştum
önce ötüşü yasaklanmış, sonra hayatı
kanatları yakılmış, ‘yalnız’ca bir kuş
bu hâlimle “ağyar, el, yabancı, elâlem..”
yani kendilerinden “öte”ledikleri
bir “öteki” bile değildim..

'müşfik tavsiye'lerine uyup
tam dedikleri gibi denediydim oysa
derin bir nefes de alıp huzurlarında
üstelik tıkayıp tüm kaçak deliklerimi
içimden sıkı bir dilek tutup, sonra
verdikleri o 'enfes' sesin
yersiz bir çıkışla, yanlış yerinden
tersinden başladıydım;
hem en tizinden, en titizinden
alayın(ın) en 'ti'sinden
yani, isyânın ta kendisinden..

ben, bir an olsun isyan etmeden ölürsem ölürüm
ben, isyân etmesem ölürüm matilda..

matilda ben sağım soyan, solum çıyanken
solak bir salaktım ya
bu yüzden kırıktı notlarım, hayatta..

tam ses nota basışlarının başarısızıydım yani
hep karıştırır sapla samanı
son sonatta kaybederdim hep
hayatıma hiç demirbaş olmayacak
o son ‘sol’ anahtarımı..

“basit defansan kişilik”tim
ilk gördüklerinde öyle dedilerdi
ve ritim bozuğuna da istidatlıydı demek kalbim, ilk muayenelerinde
ki raporuma da işlemişti; “sinüzoidal ve taşikardik”
tutamayıp kendini işte bir heves
şu yüksek oktav vuruşlarla
pes(pâye) perdelerine düşüşlerim tıknefes
sesimdeki şu betlik
yarı bel, yarı yolda şu detone kalışlar
ve artık son bir savunmamın bile olmayışı
boğazıma attıkları şu son kılçıklarından
en masum çağımda, kursağımda bıraktıkları
aşktandı..

böyle takılmamıştım işte
kambiyo skandallarına, borsa spekülasyonlarına
serbest pazar ağlarına
böyle düşmemiştim sürekli inip çıkan piyasalarından
kurulu tezgâhlarına..

sonra…
yüksek mahkeme salonlarına vurmuştum kendimi
şu 'şefkatli', mahkûm koğuşlarına..

bütün bunlar kumar bilmememdendi yani
masalarına önceden oturmamışlığım
varsa bahisli tek bir suç ortada
o da şu hayatımla çok fazla oynamışlığımdı..

oysa matilda biliyorum günahlarımı
benim için onları elmas bir tasta yıkıyordu Tanrı
hem şunlar gibi kalemi(mi) daha doğmadan da kırmadan
ben, şöyle için için (y)andıkça
muammâ ateşlerinde yıkandıkça
içimde ateş yıllandıkça
böyle safça inandıkça..

ıv
matilda, günün hesapçı ve düzenbaz
pratik insanı değildir şair
o, uzun soluk ağır çöl yolculuklarına hazır
dayanıklı, aykırı bir sahrâ adamıdır..
bu yüzden şairlerin doluluk oranı gırtlağına kadar
saygın banknot, aç kredi kartlarıyla şişkin ve doygun
yüzde yüz ceylan derisi cüzdanları hiç olmaz
ve sayılırken kanun gibi, Kârun gibi
araları
üzerlerinde hınzır gibi besili tıknaz adam resimli
şehvetle yaladıkları kirli paraları..

bu yüzden hiç olmaz, bir şairin
alışveriş merkezleri dibi, gökdelen tepeleri
residans apış araları, ölü plaza etekleri
bol ‘manzara’, bir artı bir garsoniyerleri
kadavra çekmeceleri...
bir şairin hiç olmaz, çocukların ve kadınların
bombalarla parçalanmış cesetleri üzerinde
paytak eşleşme, tekil birleşme
güdük sevişme seansları
en trajik sahnelerde kahkaha sekansları
ve tükeniş dekadansları..

ama taş atılan, taş dökülen cam kırıkları döşenen
çivi çakılan, çelme takılan yolları
içlerinde dikenli çalıları
kemiklerine kadar batan iğneli fıçıları olur..

ayaklarına kan düşüren, haramileri olur şairlerin
nefesleri ensesinde kiralık katilleri
ve yollarında bol heyelanları..

dahası;
şairlerin geceden zor edilmiş sabahları
bitmeden yolları, biten azıkları
üstlerine üşüşen etlerini koparan
sürülerle akbabalarına hiç aldırmayan
bolca serseri heyecanları olur..

en fazla omuzları çöker şairlerin
boğazına basılmaktan sayılı nefesleri
bıçak sırtı hayatları
örselenmekten nerdeyse dibe vurmuş umutları olur..
.
..
...
matilda!. şu dediklerim?!
bakma, tüysüz yeni ergen bir utançtan
tâze ve mâsum aşklar devşiremeden daha
yaşamak gibi bi zehirli karadulun öldüren göğüslerine düşmüş
emdikçe kendi içine ölen ve emdirdikçe kanını küçülen
öznesiz bir karaltının gün be gün eksilen yanı
kaybolan yarınıdır..