7 Ocak 2016 Perşembe

'huzur'

“huzur”un “hangi cehennemde” olduğunu soran Tenekeci İbrahim’e..



Franki: kediler huzurla ilgili bir çağrışım oluşturmuyor bende, neden acep?!
Nezir: du, niye böyle oluyo, anlatiim; şu kalın kütük kafamın kazma anlayışı, dinozor çağımın diliyle!.
şindi, sorduğun sorunun cevabı şöyle oluyo abicim;
bizim çocuklukta ders kitaplarının arasında, basit çizgilerle çizilmiş, mutlu aile ev resimleri olurdu; bi oda, bir soba, dibine kıvrılmış uyuklayan bi kedi… öyle yer etmiş ki hafızamıza, biri mutluluk huzur dedimiydi aklımıza hemen o kedinin mutlu mütebessim uyuşuk, mışıl mışıl uyuyuşu gelir, başka da bi zıkım gelmezdi..

ille de kedi!. niye kedi peki lan?!. cevap: tıs!. şu her mutluluk resminin demirbaşı meşhur ‘love-uk' (kelimeye elleme, bildiğin lavuk işte!. imrendim lavuklara, bi lavukluk da ben yapiim dedim ayaküstü şurda!) kedinin dibinde uyuduğu sobayı farkedene kadar kırk-elli yıl kadar filan geçmesi gerekmiş demek ki; ki dedelik yaşında anca..

aslında bütün sır o sobadaydı frenk!. zemheri soğuğu, zifiri gece, acaip karanlık, bi dağ başında, bir su kıyısında, adamın gerisini üç buçuk üç buçuk attıran ürpertici bi ormanda, ıssız sahillerde, uzaktan geçen gemilerin kamarasında… pencerelerinden ışık sızan bi kulübe, dışarda eşik kapatan kar, pervazında  rüzgârın ürperten uğultusu, içerde gürül gürül yanan soba, üstünde isli tencerede kurufasulye, bi kenarında buharı üstünde, eski, bakır çaydanlık, aralarındaki boşluklarda üç-beş kestane, içeriye mis koku veren bi iki dilim portakal kabuğu... kim öper bu güzelliğin dibine kıvrılmış, tabloya bi fırça eskizi, sahneye figüran bile olmayan bi kediyi!.