18 Mart 2015 Çarşamba

bir firûzan masalı

ı
çekilmez dedikleri şeyler büyük mutluluktu bende
onların şu büyük derdi, benim ağız tadım
kavgalarımdı..
işte şurada, o her boya ayarlanabilir çelişkilerim
henüz nötrken hayatım ve varlığım hep solda sıfırken
daha çocuk yaşta tersinden kutuplanmış, o
en tartışılmaz aşırılıkta “en”lerim
utanç belgelerim;
işte
sömürgen sürüngenlerimin salyalarını akıttıracak
en iştah açıcı yanlarım
en sert ve haksız müdahaleler için saf gerekçe
korkudan habersiz deli duruşum, korkusuzca yakınlarında dolaşışım
sürtünüşüm belaya
şu sicilime işlemiş aptallıklarım..

işte, modernizmin yaldızlı sözcüklerinin, sihirli sloganlarının
parıldayan yanlarına aldanan beş karış havada aklım
masumluğunu bakır çalmış, oksit zehiri öteki yarım
garip garantisi yarım kalan yarı(nı)mın
kendinden geçmiş bir geçmişte kaybolmuş
kendi sarayında köleliğim ve köleliğime sultanlığım
sinsi, sırıtkan gülüşlerinin kapatması
saf gençlik yıllarım..

oysa korkum iliklerime kadar ıslanıp
şarj edilebilen bir oyuncak pili olmaktı ellerinde
sıfırlanıp önce orijinlerinde ve sonra yeniden kutuplanmak
üstüne, donmaktı sıfır noktalarında
geldiği gibi, gittiği gibi
olduğu gibi
öldüğü gibi...

ıı
firûzan! kendini bozukluk gibi harcayan biri
elbet kendine hiç acımayan biridir..
gözlerimin hayata şöyle kör
ve dillerimin kötürüm oluşu acıtmasın içini..
hani, günde dört paket sâde maltepeyi
dibine kadar çekiştirip içime indirişime
ciğerlerimin şöyle bayram edişine
inan acırsan üzülürüm..
başımın, kendimle böyle nasıl da hoş olduğunu bir bilsen?!..

hani, sen iç karartan şarkıları hiç sevmiyordun
hani “bize ne yaptılar, bize ne oldu,
batsın bu dünya, kaderimse çekerim”i
hani şu türden, lümpen tarzı şeyleri..
hani hiç istemiyorsun diye sen
karşında bir zaman şu vazgeçmiş göründüklerim
bile bile saptığım şu kör saplantılarım
körlük belgemin tescili
kör de olsa bakışlarımın garantisiydi..

şimdi şu hâlime ve şu demelerime bakıp
hadi, ölümü anladık be adam
kör ne bilsin aşkı deme bana
bilirsin, hep dokunarak okur, yazar, yaşar
aşk dâhil, her şeyi onlar
ve soğukluğundan bilirler ölümü..

boşluğa yazıp çiziyordum ben, her bestem körkütük
her şarkım arabesk ve edilgen
ve varoşken şehrimde mahallem
üstelik tek bildiğim acı, biberken ve sonra keder
bu durumda nasıl bir acıdan söz edebilirdi ki insan..

biliyorum firûzan, bu fasıllar seni hep sıkıyor
hem sıkıyor, hem fena yıkıyor askıya aldığın umutlarını..
oysa şunlar, sen arkanı döner dönmez daha
benim iç çekip, iple çektiklerimdi
sanırım ben hep isteyerek ısıtıyordum
şu kanlı suya tiridi..

derler ya hani söyletene bak diye
bir yandan, içimde o ses
artık acı yaşamak istemiyorum diye fısıldayıp dururken
ölüme şöyle sükseli el enseler çekerek
sana nasıl da naz yapıyordum böyle..

ııı
firûzan, gerçeğe duyduğun saygıya elbet saygım var
ben benim olmayan gerçeğimden bahsediyordum sana
bundan dolayı korkumdan..
fakat korkma sen
dedem korkud ata’m gibi benim de elimde bir kopuzum var
ve tellerinde upuzun destanım..
ama sen istersen yine de
şu delidumrul’unun reçetesine yazdığın o tatlı müsekkin
yarasına attığın o müşfik neşter yerine
kararlı hipokrat yeminini sürüp meydana
doğrultup korkularına, meydan okuyabilirsin ölümüne..

işte, çocukluğumdan gebe kalmış olmalı şu melâl
hüznüme zeyl dediğim şu karalamalar
acûze dullar ülkesinin borca alınmış çeyizi
şu yırtık bohçama attığım şu yama, şu kurşunkalem ‘yazma’lar
bir eskiciyle ‘kaşıkçı elması’na değiştiğim
şu üç buçuk, kırık, tahta tatlı kaşığıyla
hayatın isli karavanına şöyle gözü kara dalmalar
garip damak tadıma, şu daha da acı çalmalar..

biliyorum şunlardan konuşmak iş değil
lakin dünyaya sırtını dönüp umarsız olabilmek
ve şöyle pervasız gülebilmek
kötü bir şey olmasa gerek..
hani, kır kokan, köy kokan, kekik kokan
aşk kokan çağlardan kalmaysa eğer
şu üç telli bağlama ve bir de şöyle ölebilmek
köyü, kırı, kekiği, aşkı bilmeyen
bir ayağı çukurda modern dünyaya
sıkı bir ders ve mânâlı bir miras olmalı..

evet, hiçbir şeyi olmak hayatın
diş diş kemirilirken acı duymamak
katillerince kucaklanırken gülümsemek
güzeldir firûzan
dervişler gibi kanarken
kavramak da güzeldir dikenlerini güllerin..

bilirsin her Mecnun çölüne kendi Leylâ’sından sürülür
ve dağından bakar her Ferhad Şirin’inin yollarına
ve Karac’oğlan düşürmez diline sevdiğinden başka adların türküsünü
menzili olmayan yolcu bakmaz Kervankıran’a
bil ki benim göğümden de geçen o turna katarları
gidip de dönmeyecek hiç diyârına..

ıv
yaşamak zor erdem miydi firûzan?
ve yaşarken yıpranmak
talip olmuşsan, katlanmak
ve böylece çoğalmak?!
öyleydi de mâdem
niye “eksilmek” diye bir kelime vardı lügatte
boş mezar bekleyen biri olmak dururken, örneğin
hayatın başka bir şeyi olmayı tercihlemek?!
sonu sıfırsa, yokluksa
ve eğer başka bir yolu da yoksa bunun
bir derdi olmamalıydı o zaman
şu yaşarken yokluğun..

Tacitus’u “teklifsizlik küçümseme getirir” demek delirtmişti
ve entrikacı Roma’ya ölümüne teklif götürmeye
iten de aynı nedendi
yani şehirleri yakanlar bıraktılar da
insan gibi yaşamayı biz beceremedik mi?!

ölemiyorum işte sürünürken firûzan
belâya tırmık çekmişliğim ne de çokken üstelik
ve üstelik sen
üstüme böyle titrerken?!..

nenem rahmetli o Türkmen bilgeliğiyle
bunu söylerdi demek hep
oğul, sen doğru yolda ölmezsin dediği ben
yanıltıp onu mezarında
güldürmenin vaktidir artık diyorum
ve soldurup hayatımı şu eğri yolda
doğru, yaşıyorum işte inadına..

v
firûzan, varsa da bir terslik kısaca hikâyem bu
gençliğimde dik durduğumu sandıklarında
korkusuz Şamandım karşılarında
oysa tüm bunlar, beni tutup putlarına sürtüp
negatif kutuplamalarından önceydi
yani ben, o üfürükten tanrılarına, zanlarınca basit bir 'kul’ken
ve henüz postalanmamış pulken değerliydim
şifreli kasalarına, zengin masalarına, yaldızlı yasalarına
gizli hazine sandıklarına..

o zamanlar, dillerinde
hiç tanınmayan
ama
“ejderha dilli”, dünyaya düşen adam”dım..
dahası; “kusulmamış taze nefret
ifrit gurur, pürneşe sâfî kahkaha”..
oysa
kendime yargısız infazlarımın ardından
sıkmaktan köpekdişlerime kadar döktüğüm
ölüme kilitlenmiş çenemde nasılsa
bir başına kalmış, kolay sökülemeyecek
dört kök bir azı diştim en fazla..

firûzan, benliğime şu kör cımbızı vurup şimdi şurda
tek tek bulup, yolup şu kıl kılçık kelimeleri
çekip kanımı kalbimden, bir vebâlı şırıngayla
şu katliâmı dilime yeniden yaşatmayayım..
şimdi, şu kanlı sahneyi şurda sana
utanç verici ve bir o kadar da aşağılık
hani şu ayağa oynayan düşüklerin bayıldığı
hâşâ, şu aşağılık, enişte-baldız hikâyesi gibi anlatmayayım
öyle anla ki şu az sonra gelecek teşbihi
bir şiire hiç benzemese de şu zırva
içinde en azından, kabul görmüş edebî sanatlardan
toz kadar bir esercik olsun
şu berbat kelâmlar içinde en azından
çok müstamel, ama bir kapalı istiare bari bulunsun..

işte, şunu demek yanlış değilse eğer
her gece çağırıp düşüme
birebir eşleşip, ölümüne seviştiğim
cesedimi büyük zevkle emdirdiğim
ki “hayat”ın o dünyalar güzeli kız kardeşi “memat”
yani, ki “ölüm”
ve sonrası, hani sürünerek geçerken sıkışıp kaldığım
o dipsiz, derin, ıslak ve sıkı kasık, o genital darlık dediğim
sonsuzun ilk kapısı
bal gibi de kabirdi ..

firûzan, peşinen, şu açıklamayı yapmalıydım sana
ki hayattan, sevdiğin tek bir şeyi bile hatırlatıp
nerden çıktı bu şimdi demeyesin?!.
inan, inandığımdan değildi şu söylemişliğim
yakarak çağırıyordum kayıp gemilerin türküsünü
dağ dağ dağlayarak
ağlayarak..

bu kadar değildi elbet hikâyem firûzan
sen yokken, çoğu şeyi daha es
ve basıp geçerken hayatımın üstüne
ölüm’ü öyle bir güldürüşüm vardı;
görmeliydin..

sözün özü kömür gözlü
bildiğim hâlde o hekim ellerini
ve merhametini neşterinin
ölüme şu şifasız reçeteyi
kömür közü, kızıl kor bir ihtiyaçtan
âcil yazdırıyor, böyle yakıyorum yaralarımı
yakıyor, yıkıyor ve yine sağ çıkıyordum enkazım altından..

vıı
şu latife, firûzan
ne komik ve ne kanlı, değil mi?!
hayatımı tıpkı o hırsızlar prensi
Arsen Lüpen kibarlığında yaşarken bir yandan
öte yandan ölüme susamışlığımın vandal arzularını
bir piyanist ustalığıyla tüy gibi bir dansa kaldırışım
soylu bir markizin mücevherlerini zarif boynundan
ve şehvetli bir öpücüğü yarı açık dudakları arasından
tereyağından bir kılı(cı) çekercesine (ç)alışı gibiydi
hayatımın şu son notalarını çalışlarım..

bir güzel soyuyordum ben de işte
düzenimin en muhkem kasalarından kendimi
Rasputin’in kızıl bir çariçeyi yatağında
ruhunu uyandırmadan soyuşu gibi
ve böyle başlatıyordum her gece içimde
sessiz ve sonsuz, bir kansız devrimi..

şu insan ormanının zoraki kahramanı ben
dilimin bir türlü dönmediği şu şervud kaçağı
asılsız kahraman Robin’i
ve on üçüncü haçlı seferinde
yine Kutsal Kâseyi arama bahanesi
zenginlik peşine, Kudüs’e katliama giden kirli zangoçla
kapatması şövalyesini
Bastil hapishanesinden anlaşmalı firari
o müebbet günahkâr azizi
ve merhamete gözü kör, hakikate şeşbeş
beş keş keşişi oynarken de bir o kadar Vandal
bir o kadar da kabaydım yani..

oysa hayatımın, ilerleyen sakin bir sahnesinde
cankurtaran’ında bir ıstanbul’un
ahırkapı feneri önlerinde
tam karşımda kız kulesi
üsküdara gideriken yalıçapkını bakışlarım
denize yay çeken, çelebi kemancıyken
aynı anda, göğünü kaybetmiş kör martılara
cankurtaranlığa soyunmuş
destursuz bir balıkçıydım da..

ne yazar, ne çizer, ne şairdim yani
ve ne de başka bir şey;
yalnızca kanatsız bir deniz kuşu; kendi yarıçapında dönen
sessiz ve kendi çığlıklarından ürken..

ozan olup, yâr sevmek zordu
derin bir yardan düşmekten
iskender olup imkânsız dedikleri bir kör düğümü bir vuruşta kesmek
karac’oğlan misâli, bir türkmen bozlağına konuk olup
ay ışığında yâr göğsünün düğmelerini çözmekten kolay..

şu itiraf hiç rencide etmiyor beni, Firûzan
yirmi dört saat itirafçıyım kendime nasılsa
ve kendime dâimî müfteri..
arada bazı küçük ‘ara’larım olsa da
işlemediğim ne kadar suç varsa zaten hepsini
ve o boşluklardaki sıra sıra düğümlerimi
çoktan üstlenmiştim kanlılarımın huzurunda..

vıı
işte firûzan, üzerimdeki tüm ağırlık burada, ortada
ve insan elinden çıkma öğretilerin tüm kemikleri
içimde, bu mezarlıkta..

desem ki şimdi sana
insanların can sıkıcı bulduğu şeylere alışığım ben
ve âşığıyım onların
ve çoğaltmaktan ziyâde kendini
hep eksilmeye müsait ruhumla
elde avuçtakini dağıtmaya, aldanmaya;
acıyacaksın?!.

bil ki, hayatın ve insanların çekilmez denilen en hırçın yanlarını
ve yılanlarını basarak bağrıma, mecburiyetten
d(en)izlerine düşüp, sarılmak yalanlarına
güzeldi..

bu yüzden ne varsa gitsin benden; elden diyerek
geriye bilerek bıraktığım şu üç beş çul-çaput anı
ve kendime sakladığım paçavralarım, bir iki kirli gizem
bir de, içimin o kanlı ara bezi
kepazeliğim hariç desem meselâ
çeker miydi(m) dikkatini?!    

gördün işte, kimliğimi nasıl kaybetmişim insanlığın dibinde
demek ki lüzumsuz bir şeymiş..
oysa ki benliğim, ben daha küçük bir çocukken
anamın severken öptüğü, sağ kulak mememde
masum ve kendince, sessiz yaşayıp giden
o minicik ‘ben’ kadar benimdi desem
anlar mıydın bugün beni?!

şu taktıklarım… ne fena bir ağırlık, değil mi
güya şu yepyeni sürgün dallara sıkı tutunmalarım
şu aşka fena tutulmalarım
şu 'şiir ulumaları'm
bir inkişaf, bir tekamül, bir keşif, bir im
yeni dilde bir “gelişme”, bir “çoğalış”, “deneyim”
“olgunlaşma”yı unuttum mesela; onu da diyeyim..

yolum uzun ve sancılı firûzan
önümde kendimle edeceğim daha çok kavga var
işte, bundan hep filizkıran fırtınalarını sevişim
ve bilmeyişim; baba ocağı, ana kucağı
yâr sıcağı demeyişim
ve dönüşümü beklemeyen sılamı göremeyişim
şu gurbet aşkımın gözlerimi kör edişinden..

bu yüzden işte firuzan, bu yüzden
yollarına daha beter düşüyorum içimin
daha çok karışıyorum kör karanlığıma
ve daha çok kördüğüm olup çözülmemek için bir daha
saçlarına sıkıca asılıp kaderimin
açık bırakıyorum bağrımı ve bahtımı
hayatın daha beter boranına, karakışlarına
dünden daha sert esecek rüzgârlarına;
sana!. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder