6 Mart 2015 Cuma

bir adı yok..

yazmak kimine göre tutku, kimine göre çaresizlik.. yazmak, sesini duyuramadığın kapıları çalmak, sesine ses alamadığında kendi içine dönüp sessiz çığlıklar atmak, ağlamaklı yüreğine sığ(ın)maya çalışmak; yazmak sus(am)ak... şunca zamandır yapmaya çalıştığımız şey kalbimizi tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize, birilerine, ya da birbirimize yazarken.. bir sardunya saksısına, göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?. insan, tabiattaki hangi varlığa baksa kendisinde noksan olan bir 'tamlık' görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlık… tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş yalnız âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş.. besbelli birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde bir hassa ile, bütün o sesleri ince bir mizandan geçirir, böylelikle kimlerine kayıtsız kalır, kimine bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana, fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, 'işte!' demiş; 'dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu!'.. gerisi 'her şey'miş.. 'her şey' sözcüğüne sığabilen 'her şey' kalmış geride; ve o nispette 'her şey' sözcüğüne sığmayan 'her şey' onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, her şey sözcüğüne sığmayan o 'her şey'in içinde gizli, 'tek bir şey'miş; aşk!.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu, çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış.. bunun için, bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere.. sözün en zor yerine geldik, hep kaçındığımız, hiç itiraf etmediğimiz yere; aşkın en saf ve zehirli hâline.. kâinat 'aşk', insan 'aşk'tı.. yaşamak 'aşk'tı, ölmek 'aşk'!. biliyor anlıyor, o oranda da acı çekiyor, ıstırap duyuyor olmaktı aşk.. ona yüklenen milyarlarca anlam, sonsuz tanım içinde kalbin kendince diyebildiği tek şey 'delilik'.. 'delilik'ti işte 'aşk'!. gece… bir ‘deli’, orda, bi başına öylece duruyor, sahilde; bir karaltı gibi.. dilinde şarkısı: içinde rüzgârları bile üşümüş..

2 yorum:

  1. Yazmayı anlatmak için benim çok cümleye ihtiyacım yok çünkü sadece tek bir cümleye sığdırdım onu, yazmak nefes almak.

    Aşksa çözümlenemeyen bir bilmece. Aşk nedir? demişler. Ne demiş Mevlana: "Ben ol da bil!"

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. evet, yazmak soluk almak gibi, kimine..

      konu da "aşk" olunca, ne desek eksik, ne söylesek kusur..

      mevlâna, selâm olsun, güzel demiş!. lakin, böyle bakınca, onu yine hiçbir zaman bilme şansımız olmayacak, aşk yine hep olduğu gibi, sır olacak, sır kalacak..

      teşekkür ediyorum!. dert görmesin kaleminiz, yüreğiniz!.

      Sil