10 Mart 2015 Salı

başkent yağmurları

t.özlü, s.plath’a, n.marmara’ya;
müntehirelere..
ne gürbüz isyanlar doğacaktı bizden
grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma..

..

firûzan, sana önce, hayatımın belirsizliğine
kaderimin ilk şekli verdiği o ândan söz etmeliyim
yıllar öncesinden
hani kendimden o ilk yol ayrımımdan..

dostlukları sıcak, şipşirin, bir kenar mahallesindendim başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemizdi
ve uzaktan aşkları..

henüz on yedi'ydim, okul kapılarında toy bir öğrenciydim
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
ve değiş(tir)mem için tüm zorlamalara inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma işte bu yüzden geldi..

sanırım, bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
halkın şu gereksiz kalabalıklarından bir grubun
hariçten, okul içine kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o 'kibar' iknâ çabaları sırasında, aralarından öne çıkıp
üç gün öncesi, kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonlarını almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
hani sırf şu uzaktan bakıp platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
kız diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen, ona sebep bıraktığım
okulun, o en güzel, en balçık ve en militan kızıyla
hani, pırıl pırıl neslimi gözlerden sakladığım
o, uluorta trafiğe kapalı dar alanda
henüz oluşmaya başlayacak olan
zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana 'iyi' bir hâtıraya dönüşecek
‘sevgiyle’ sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım..

oysa o ilk tanışma töreninin hemen ertesinde
sert ve teşrifatçı arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf beni ‘ağırlamak’ için kurdukları ‘mükellef sofra’larında
nice cömert ‘ikrâm’larına mazhar olacak
tıka basa doluyum, tek lokmaya yerim yok desem de
ısrarlı tekliflerine eyvallah edip
son bir çelik çekirdeği belime zorla yiyecektim..

ama canımı asıl yakan bu olmayacaktı firûzan
şu ‘insancıl’ sevilmelerden daha çok koyan
yıllar sonra, hani hayat artık ucuzken
hani ben, derviş misali bir lokma bir hırka
ucu ucu(z)una yaşarken
acıyı da kutsarken azcık, azcık ucundan
anamdan bile sakladığım o şerefli basuruma
hunhar bir bıçak attırmak için bir ufak operasyonla
bugün artık oldukça sağlam neşterinden ziyade
zincir zincir hastaneler sahibi o kızın
o ‘müşfik’ hekim ellerine
bir garip tesadüfle kendimi çaresiz düşürüşümdü..

lakin, o zamanlar hiç inanmasam da, allah var; hiç de tanımazlıktan gelmeyip
yüzüme hiç kaçak kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin, ayağına düşenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalâde ‘ilgi’ye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip, hani yıllar önce, önce kendisinin
ve sonra inzibat kültürlü, omzu parlak, bol apolet abisinin
o onulmaz hasar verdiği zavallı cevizlerimin diyetini
utandım da isteyemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bi güzel oturan
o asil kurşundan da hiç söz etmedim..

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini
o zaman, belki birine biraz ilkel ve asosyal bir eş
ötekine serseri bir enişte olabilirdim..

firûzan, yine de nankörlük etmeyeyim şurda
beni, sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi
o meşum eylül'den sonra da cidden çok sevmişti..
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı o da, uzun zaman
o hiç boş kalmayan, hergele(n) meydanı
yolgeçen hanı misâli, kapımdan..

biliyorum, şunca zaman çok şey söyledim şurda firûzan
ne olur ürkme şu itici konuşmamdan
hani modernizmin o meşhur deyimiyle
bugün ‘ot bir hayat’ı şöyle tercih edişime
hani aşırı sosyopatlığıma, fena ilkelliğime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp da kınama!
fobi, nasıl ki mantığı olmayan korkuysa hani bilimsel dilde
ve nasıl ki azcık insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim değil mi?!

ben de severdim yaşamayı firûzan
hani geceleri bakıp ‘benim’ dediğim
o Şi'râ yıldızı kadar parlak ‘geleceğim’
ve nice güzellik kayarak gitse de göğümden..

o zamanlar, bilir de severdim hani
çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı, hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı ve baharı
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

firûzan, bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyanıma bir kafiyem..
ama her fanî gibi, benim de sırasını bekleyen bir günüm
herkes gibi, benim de son saatimde titreyecek bir kuyruğum
bir gün benim de alabildiğine tadacağım bir ‘ölüm’üm var
ve alt tarafı bu bir ölüm olacak, üzülme!.

bak artık bugün o dipsiz ve karanlık günlerin ilişmiyorum (f)aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
bugün, kavgasız-kararsız-desensiz-düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal(tıl)mış şu kırkbirbuçuk bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek, gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp son(umun) sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada, erkenden vedâ ediyor
ve masalımın sonunu sana
bir kez daha anlatmadan gidiyorum;
bağışla!.

4 yorum:

  1. Şi'râ gökteki en parlak yıldız ve onca yıldızın arasından öyle güzel parlıyorsa gücü kanıksanamaz ve bir bilinmezin içinde kaybolamaz. O parlayacak ki diğerleri de güç alsınlar ondan, öyle değil mi?
    Ve masallara bazen bir son yazmaya gerek yoktur çünkü sonlar çoğu zaman acıyı resmeder masalın en tatlı yerine..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. bakmayın böyle, gençliği kırılmışların zamanından, ağır yaşanmışlıktan kalma, yağlıyapış bir üzgü, ağır keder, ölgün, acımtrak bir geçmiş damlatan, asık surat bi ciddiyet satırların dökülüyor oluşuna.. insanın aklına gelen gelmeyenlerin başına gelmişliği nekrofiliye de sevketmemeli..
      ne yaşadıysa yaşadı; insan yeri geldiğinde kendiyle bigüzel dalgasını da geçebilmeli.. ağır geçmiş, hayatın güzel şeylerini görmeye engel değil.. kaldı ki, "ucunda ölüm olmayan bir şeyi ciddiye almak zorunda değiliz" diyen de bi şairimiz var..
      biraz ağır kaçtı, biliyorum şu 'masal'!. hafifletmeli azıcık, azcık bi gülümsetmeli.. zaten de “dar kafalı, aptal ciddiyetin ucunda korku vardır; gülmeyle alt edilir” der, mihail bahtin..
      hani henüz yaşıyor ve varlığımıza biz de fizikte ufacık bi boşluğu dolduruyosak, şu koskoca sekiz milyarlık dünyada bi avuç da olsa bir yerimiz varsa, uçuk ya da kaçık, komik bir masalımız olabilir..
      mesela, çocukluğumuzdan kalma bir saflıkla devamını şahsımıza münhasır bir şekilde şöyle de getirebiliriz, üstteki aşırı ciddi masalın devamını;
      "aslında çağdaş mı çağdaş bi masal bu!. masal bu ya; orda dokuzyüzelli cell, siyah ve son model mersedesli, gece gözlü, bir esmer prensesimiz, geçmişin ilk günkü gibi taze o yaralarına, üstümüzün başımızın tozuna toprağına, elimizin yüzümüzün kirine pasağına bakmadan, bundan daha ehemmiyetlisi sosyal statü(süzlüğü)müze, aradaki derin uçuruma aldırmadan, atıp o son model arabasının terkisine, kendi mutluluk ülkesine kaçırabilir tam gaz.. zaten de hani, masallarda hiç diplomasi yoktur ve kesif hijyen kuralları ve bir de dayalı döşeli o kerevetine çıkaracak, kısa yol erişim kanalları.. keloğlan keldir, köylüdür, ama, uzun uğraşlar sonucu padişahın güzeller güzeli kızının gönlünü de kazanabilir..
      gerçi modern masallarda, yarı yolda masaldan kafaüstü düşme ihtimâli de çok yüksektir; her şeye hazır olmak gerek.. yani, masallardaki o beyaz atlı prensten kinaye, prenses yönetimindeki, son hız ilerleyen şu siyah, son model mersedesinin bagajından düşmek de var, bozkırın tozlu yollarına..
      yani, masal gibi, şiir gibi, şiirsel bir son yaşamak da var işin ucunda, saf 'sezar'laşıp, dost bilip, dönüp sırtını kendi brütüs’üne, sırtından da hançerlenmek de..
      yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir kırılmak.. ve ama kırılmak, gerçeğin gözlerinin ta içine, cesaretle bakmaya zorlar adamı..
      hem canınızı yakmakla, incitmekle kırmakla ne kaybettiklerini bilmeyenlere, hiç bilemeyecek olanlara hiç aldırmamalı, hâttâ gülüp geçmeli!. öyle yapıyorum ben!. :)

      Sil
    2. Şayet adı masalsa sonu her şey olmaya hazır demektir. Masalın sonu nereye varırsa varsın gülümse yüzünüzden eksik olmasın her şeye rağmen, herkese rağmen:)

      Sil
    3. anlayarak yaşamak kimsenin kolay talip olmadığı zehir.. anladıktan sonrası, bir kıytırık kıymık.. derinlere batanlara, canımızı fena yakanlara ve ama kalplerimize hiç yürüyemeyecek olanlara medetsizdik.. anladıktan sonrası, acı; bir sıcak anne kucağı..
      anladıktan sonra, bırakmak gerek prangalarımızı kemirmeyi, kanırtmayı sırtımıza saplı geçmişin paslı çivilerini.. anlamak, yaşamışlığın mevlâdan hediyesi.. mevlâ’nın keremine kim dur diyebilir ki?!.
      O'ndan gelene eyvallah!. bunun için gülümsemeli en çok da; hem de en güzel!.

      Sil