18 Mart 2015 Çarşamba

bir firûzan masalı

ı
çekilmez dedikleri şeyler büyük mutluluktu bende
onların şu büyük derdi, benim ağız tadım
kavgalarımdı..
işte şurada, o her boya ayarlanabilir çelişkilerim
henüz nötrken hayatım ve varlığım hep solda sıfırken
daha çocuk yaşta tersinden kutuplanmış, o
en tartışılmaz aşırılıkta “en”lerim
utanç belgelerim;
işte
sömürgen sürüngenlerimin salyalarını akıttıracak
en iştah açıcı yanlarım
en sert ve haksız müdahaleler için saf gerekçe
korkudan habersiz deli duruşum, korkusuzca yakınlarında dolaşışım
sürtünüşüm belaya
şu sicilime işlemiş aptallıklarım..

işte, modernizmin yaldızlı sözcüklerinin, sihirli sloganlarının
parıldayan yanlarına aldanan beş karış havada aklım
masumluğunu bakır çalmış, oksit zehiri öteki yarım
garip garantisi yarım kalan yarı(nı)mın
kendinden geçmiş bir geçmişte kaybolmuş
kendi sarayında köleliğim ve köleliğime sultanlığım
sinsi, sırıtkan gülüşlerinin kapatması
saf gençlik yıllarım..

oysa korkum iliklerime kadar ıslanıp
şarj edilebilen bir oyuncak pili olmaktı ellerinde
sıfırlanıp önce orijinlerinde ve sonra yeniden kutuplanmak
üstüne, donmaktı sıfır noktalarında
geldiği gibi, gittiği gibi
olduğu gibi
öldüğü gibi...

ıı
firûzan! kendini bozukluk gibi harcayan biri
elbet kendine hiç acımayan biridir..
gözlerimin hayata şöyle kör
ve dillerimin kötürüm oluşu acıtmasın içini..
hani, günde dört paket sâde maltepeyi
dibine kadar çekiştirip içime indirişime
ciğerlerimin şöyle bayram edişine
inan acırsan üzülürüm..
başımın, kendimle böyle nasıl da hoş olduğunu bir bilsen?!..

hani, sen iç karartan şarkıları hiç sevmiyordun
hani “bize ne yaptılar, bize ne oldu,
batsın bu dünya, kaderimse çekerim”i
hani şu türden, lümpen tarzı şeyleri..
hani hiç istemiyorsun diye sen
karşında bir zaman şu vazgeçmiş göründüklerim
bile bile saptığım şu kör saplantılarım
körlük belgemin tescili
kör de olsa bakışlarımın garantisiydi..

şimdi şu hâlime ve şu demelerime bakıp
hadi, ölümü anladık be adam
kör ne bilsin aşkı deme bana
bilirsin, hep dokunarak okur, yazar, yaşar
aşk dâhil, her şeyi onlar
ve soğukluğundan bilirler ölümü..

boşluğa yazıp çiziyordum ben, her bestem körkütük
her şarkım arabesk ve edilgen
ve varoşken şehrimde mahallem
üstelik tek bildiğim acı, biberken ve sonra keder
bu durumda nasıl bir acıdan söz edebilirdi ki insan..

biliyorum firûzan, bu fasıllar seni hep sıkıyor
hem sıkıyor, hem fena yıkıyor askıya aldığın umutlarını..
oysa şunlar, sen arkanı döner dönmez daha
benim iç çekip, iple çektiklerimdi
sanırım ben hep isteyerek ısıtıyordum
şu kanlı suya tiridi..

derler ya hani söyletene bak diye
bir yandan, içimde o ses
artık acı yaşamak istemiyorum diye fısıldayıp dururken
ölüme şöyle sükseli el enseler çekerek
sana nasıl da naz yapıyordum böyle..

ııı
firûzan, gerçeğe duyduğun saygıya elbet saygım var
ben benim olmayan gerçeğimden bahsediyordum sana
bundan dolayı korkumdan..
fakat korkma sen
dedem korkud ata’m gibi benim de elimde bir kopuzum var
ve tellerinde upuzun destanım..
ama sen istersen yine de
şu delidumrul’unun reçetesine yazdığın o tatlı müsekkin
yarasına attığın o müşfik neşter yerine
kararlı hipokrat yeminini sürüp meydana
doğrultup korkularına, meydan okuyabilirsin ölümüne..

işte, çocukluğumdan gebe kalmış olmalı şu melâl
hüznüme zeyl dediğim şu karalamalar
acûze dullar ülkesinin borca alınmış çeyizi
şu yırtık bohçama attığım şu yama, şu kurşunkalem ‘yazma’lar
bir eskiciyle ‘kaşıkçı elması’na değiştiğim
şu üç buçuk, kırık, tahta tatlı kaşığıyla
hayatın isli karavanına şöyle gözü kara dalmalar
garip damak tadıma, şu daha da acı çalmalar..

biliyorum şunlardan konuşmak iş değil
lakin dünyaya sırtını dönüp umarsız olabilmek
ve şöyle pervasız gülebilmek
kötü bir şey olmasa gerek..
hani, kır kokan, köy kokan, kekik kokan
aşk kokan çağlardan kalmaysa eğer
şu üç telli bağlama ve bir de şöyle ölebilmek
köyü, kırı, kekiği, aşkı bilmeyen
bir ayağı çukurda modern dünyaya
sıkı bir ders ve mânâlı bir miras olmalı..

evet, hiçbir şeyi olmak hayatın
diş diş kemirilirken acı duymamak
katillerince kucaklanırken gülümsemek
güzeldir firûzan
dervişler gibi kanarken
kavramak da güzeldir dikenlerini güllerin..

bilirsin her Mecnun çölüne kendi Leylâ’sından sürülür
ve dağından bakar her Ferhad Şirin’inin yollarına
ve Karac’oğlan düşürmez diline sevdiğinden başka adların türküsünü
menzili olmayan yolcu bakmaz Kervankıran’a
bil ki benim göğümden de geçen o turna katarları
gidip de dönmeyecek hiç diyârına..

ıv
yaşamak zor erdem miydi firûzan?
ve yaşarken yıpranmak
talip olmuşsan, katlanmak
ve böylece çoğalmak?!
öyleydi de mâdem
niye “eksilmek” diye bir kelime vardı lügatte
boş mezar bekleyen biri olmak dururken, örneğin
hayatın başka bir şeyi olmayı tercihlemek?!
sonu sıfırsa, yokluksa
ve eğer başka bir yolu da yoksa bunun
bir derdi olmamalıydı o zaman
şu yaşarken yokluğun..

Tacitus’u “teklifsizlik küçümseme getirir” demek delirtmişti
ve entrikacı Roma’ya ölümüne teklif götürmeye
iten de aynı nedendi
yani şehirleri yakanlar bıraktılar da
insan gibi yaşamayı biz beceremedik mi?!

ölemiyorum işte sürünürken firûzan
belâya tırmık çekmişliğim ne de çokken üstelik
ve üstelik sen
üstüme böyle titrerken?!..

nenem rahmetli o Türkmen bilgeliğiyle
bunu söylerdi demek hep
oğul, sen doğru yolda ölmezsin dediği ben
yanıltıp onu mezarında
güldürmenin vaktidir artık diyorum
ve soldurup hayatımı şu eğri yolda
doğru, yaşıyorum işte inadına..

v
firûzan, varsa da bir terslik kısaca hikâyem bu
gençliğimde dik durduğumu sandıklarında
korkusuz Şamandım karşılarında
oysa tüm bunlar, beni tutup putlarına sürtüp
negatif kutuplamalarından önceydi
yani ben, o üfürükten tanrılarına, zanlarınca basit bir 'kul’ken
ve henüz postalanmamış pulken değerliydim
şifreli kasalarına, zengin masalarına, yaldızlı yasalarına
gizli hazine sandıklarına..

o zamanlar, dillerinde
hiç tanınmayan
ama
“ejderha dilli”, dünyaya düşen adam”dım..
dahası; “kusulmamış taze nefret
ifrit gurur, pürneşe sâfî kahkaha”..
oysa
kendime yargısız infazlarımın ardından
sıkmaktan köpekdişlerime kadar döktüğüm
ölüme kilitlenmiş çenemde nasılsa
bir başına kalmış, kolay sökülemeyecek
dört kök bir azı diştim en fazla..

firûzan, benliğime şu kör cımbızı vurup şimdi şurda
tek tek bulup, yolup şu kıl kılçık kelimeleri
çekip kanımı kalbimden, bir vebâlı şırıngayla
şu katliâmı dilime yeniden yaşatmayayım..
şimdi, şu kanlı sahneyi şurda sana
utanç verici ve bir o kadar da aşağılık
hani şu ayağa oynayan düşüklerin bayıldığı
hâşâ, şu aşağılık, enişte-baldız hikâyesi gibi anlatmayayım
öyle anla ki şu az sonra gelecek teşbihi
bir şiire hiç benzemese de şu zırva
içinde en azından, kabul görmüş edebî sanatlardan
toz kadar bir esercik olsun
şu berbat kelâmlar içinde en azından
çok müstamel, ama bir kapalı istiare bari bulunsun..

işte, şunu demek yanlış değilse eğer
her gece çağırıp düşüme
birebir eşleşip, ölümüne seviştiğim
cesedimi büyük zevkle emdirdiğim
ki “hayat”ın o dünyalar güzeli kız kardeşi “memat”
yani, ki “ölüm”
ve sonrası, hani sürünerek geçerken sıkışıp kaldığım
o dipsiz, derin, ıslak ve sıkı kasık, o genital darlık dediğim
sonsuzun ilk kapısı
bal gibi de kabirdi ..

firûzan, peşinen, şu açıklamayı yapmalıydım sana
ki hayattan, sevdiğin tek bir şeyi bile hatırlatıp
nerden çıktı bu şimdi demeyesin?!.
inan, inandığımdan değildi şu söylemişliğim
yakarak çağırıyordum kayıp gemilerin türküsünü
dağ dağ dağlayarak
ağlayarak..

bu kadar değildi elbet hikâyem firûzan
sen yokken, çoğu şeyi daha es
ve basıp geçerken hayatımın üstüne
ölüm’ü öyle bir güldürüşüm vardı;
görmeliydin..

sözün özü kömür gözlü
bildiğim hâlde o hekim ellerini
ve merhametini neşterinin
ölüme şu şifasız reçeteyi
kömür közü, kızıl kor bir ihtiyaçtan
âcil yazdırıyor, böyle yakıyorum yaralarımı
yakıyor, yıkıyor ve yine sağ çıkıyordum enkazım altından..

vıı
şu latife, firûzan
ne komik ve ne kanlı, değil mi?!
hayatımı tıpkı o hırsızlar prensi
Arsen Lüpen kibarlığında yaşarken bir yandan
öte yandan ölüme susamışlığımın vandal arzularını
bir piyanist ustalığıyla tüy gibi bir dansa kaldırışım
soylu bir markizin mücevherlerini zarif boynundan
ve şehvetli bir öpücüğü yarı açık dudakları arasından
tereyağından bir kılı(cı) çekercesine (ç)alışı gibiydi
hayatımın şu son notalarını çalışlarım..

bir güzel soyuyordum ben de işte
düzenimin en muhkem kasalarından kendimi
Rasputin’in kızıl bir çariçeyi yatağında
ruhunu uyandırmadan soyuşu gibi
ve böyle başlatıyordum her gece içimde
sessiz ve sonsuz, bir kansız devrimi..

şu insan ormanının zoraki kahramanı ben
dilimin bir türlü dönmediği şu şervud kaçağı
asılsız kahraman Robin’i
ve on üçüncü haçlı seferinde
yine Kutsal Kâseyi arama bahanesi
zenginlik peşine, Kudüs’e katliama giden kirli zangoçla
kapatması şövalyesini
Bastil hapishanesinden anlaşmalı firari
o müebbet günahkâr azizi
ve merhamete gözü kör, hakikate şeşbeş
beş keş keşişi oynarken de bir o kadar Vandal
bir o kadar da kabaydım yani..

oysa hayatımın, ilerleyen sakin bir sahnesinde
cankurtaran’ında bir ıstanbul’un
ahırkapı feneri önlerinde
tam karşımda kız kulesi
üsküdara gideriken yalıçapkını bakışlarım
denize yay çeken, çelebi kemancıyken
aynı anda, göğünü kaybetmiş kör martılara
cankurtaranlığa soyunmuş
destursuz bir balıkçıydım da..

ne yazar, ne çizer, ne şairdim yani
ve ne de başka bir şey;
yalnızca kanatsız bir deniz kuşu; kendi yarıçapında dönen
sessiz ve kendi çığlıklarından ürken..

ozan olup, yâr sevmek zordu
derin bir yardan düşmekten
iskender olup imkânsız dedikleri bir kör düğümü bir vuruşta kesmek
karac’oğlan misâli, bir türkmen bozlağına konuk olup
ay ışığında yâr göğsünün düğmelerini çözmekten kolay..

şu itiraf hiç rencide etmiyor beni, Firûzan
yirmi dört saat itirafçıyım kendime nasılsa
ve kendime dâimî müfteri..
arada bazı küçük ‘ara’larım olsa da
işlemediğim ne kadar suç varsa zaten hepsini
ve o boşluklardaki sıra sıra düğümlerimi
çoktan üstlenmiştim kanlılarımın huzurunda..

vıı
işte firûzan, üzerimdeki tüm ağırlık burada, ortada
ve insan elinden çıkma öğretilerin tüm kemikleri
içimde, bu mezarlıkta..

desem ki şimdi sana
insanların can sıkıcı bulduğu şeylere alışığım ben
ve âşığıyım onların
ve çoğaltmaktan ziyâde kendini
hep eksilmeye müsait ruhumla
elde avuçtakini dağıtmaya, aldanmaya;
acıyacaksın?!.

bil ki, hayatın ve insanların çekilmez denilen en hırçın yanlarını
ve yılanlarını basarak bağrıma, mecburiyetten
d(en)izlerine düşüp, sarılmak yalanlarına
güzeldi..

bu yüzden ne varsa gitsin benden; elden diyerek
geriye bilerek bıraktığım şu üç beş çul-çaput anı
ve kendime sakladığım paçavralarım, bir iki kirli gizem
bir de, içimin o kanlı ara bezi
kepazeliğim hariç desem meselâ
çeker miydi(m) dikkatini?!    

gördün işte, kimliğimi nasıl kaybetmişim insanlığın dibinde
demek ki lüzumsuz bir şeymiş..
oysa ki benliğim, ben daha küçük bir çocukken
anamın severken öptüğü, sağ kulak mememde
masum ve kendince, sessiz yaşayıp giden
o minicik ‘ben’ kadar benimdi desem
anlar mıydın bugün beni?!

şu taktıklarım… ne fena bir ağırlık, değil mi
güya şu yepyeni sürgün dallara sıkı tutunmalarım
şu aşka fena tutulmalarım
şu 'şiir ulumaları'm
bir inkişaf, bir tekamül, bir keşif, bir im
yeni dilde bir “gelişme”, bir “çoğalış”, “deneyim”
“olgunlaşma”yı unuttum mesela; onu da diyeyim..

yolum uzun ve sancılı firûzan
önümde kendimle edeceğim daha çok kavga var
işte, bundan hep filizkıran fırtınalarını sevişim
ve bilmeyişim; baba ocağı, ana kucağı
yâr sıcağı demeyişim
ve dönüşümü beklemeyen sılamı göremeyişim
şu gurbet aşkımın gözlerimi kör edişinden..

bu yüzden işte firuzan, bu yüzden
yollarına daha beter düşüyorum içimin
daha çok karışıyorum kör karanlığıma
ve daha çok kördüğüm olup çözülmemek için bir daha
saçlarına sıkıca asılıp kaderimin
açık bırakıyorum bağrımı ve bahtımı
hayatın daha beter boranına, karakışlarına
dünden daha sert esecek rüzgârlarına;
sana!. 

17 Mart 2015 Salı

aynî

ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz
ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım
ey en iyi bildiğim yabancı!.
senin yağmalanmış yakılmış
ve yıkılmış ve unutulmuş
ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin,
sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca
yanıbaşına konar kimsesizliğimin!.

12 Mart 2015 Perşembe

güzün apla'ya açık mektup..

rüyamda rüya gibi bi sevgilim vardı güzün apla!. adı da rüya!. kendisini doğru dürüst bi göremeden daha, rüyamda beni terk ettiydi!. sonra, duydum ki en yakın arkadaşımla, en yakın bi zamanda, yakın bi dünya evine giriyomuş.. etilerde eltimlerin hemen yanında ev bile tutmuşlar!.
ona, tıvıttırdan, taverna müziğinin taçsız kralı ümit abimizin o çok etkilendiğim, koli koli selpak ıslattığım meşhur bestesi eşliğinde mesaj attım; “sevgilim!. nikahına çağırmazsan beni, inan çok kırılırım bak!. âhım kalır terbiyesizim!” dedim..
hâttâ, istesin; şahidi bile olurum!.
ayıp etmiş miyim?!

10 Mart 2015 Salı

başkent yağmurları

t.özlü, s.plath’a, n.marmara’ya;
müntehirelere..
ne gürbüz isyanlar doğacaktı bizden
grî bir intihar asıp gitmeselerdi kapıma..

..

firûzan, sana önce, hayatımın belirsizliğine
kaderimin ilk şekli verdiği o ândan söz etmeliyim
yıllar öncesinden
hani kendimden o ilk yol ayrımımdan..

dostlukları sıcak, şipşirin, bir kenar mahallesindendim başkentin
fakülteler caddesi yağmur sonrası hep tertemizdi
ve uzaktan aşkları..

henüz on yedi'ydim, okul kapılarında toy bir öğrenciydim
yoldaşlarımın yollarından ayrıldığım tek nokta yalnızca
düşünce kulvarımı kendim belirleme sevdam
ve değiş(tir)mem için tüm zorlamalara inatla direnişimdi
ne geldiyse başıma işte bu yüzden geldi..

sanırım, bibaşıma ilk boykot kırma günümdü
halkın şu gereksiz kalabalıklarından bir grubun
hariçten, okul içine kalkıştığım o gönüllü atağa engel olmak adına
giriştikleri o 'kibar' iknâ çabaları sırasında, aralarından öne çıkıp
üç gün öncesi, kapıda bizzat elden dağıttığı fraksiyonlarını almadım diye
çığlık çığlığa yapışıp yakama ve hırsını alamayıp apış arama
hani sırf şu uzaktan bakıp platonik sevmelerim hatrına
sataşmalarına hiç aldırmadığım
kız diye de hiç el kaldırmadığım
bitişine beş kala mecburen, ona sebep bıraktığım
okulun, o en güzel, en balçık ve en militan kızıyla
hani, pırıl pırıl neslimi gözlerden sakladığım
o, uluorta trafiğe kapalı dar alanda
henüz oluşmaya başlayacak olan
zavallı geleceğimi de karartma pahasına
ileride bana 'iyi' bir hâtıraya dönüşecek
‘sevgiyle’ sunduğu o sıkı tekme vesilesiyle tanışmıştım..

oysa o ilk tanışma töreninin hemen ertesinde
sert ve teşrifatçı arkadaşlarına bir kez daha yakalanacak
sırf beni ‘ağırlamak’ için kurdukları ‘mükellef sofra’larında
nice cömert ‘ikrâm’larına mazhar olacak
tıka basa doluyum, tek lokmaya yerim yok desem de
ısrarlı tekliflerine eyvallah edip
son bir çelik çekirdeği belime zorla yiyecektim..

ama canımı asıl yakan bu olmayacaktı firûzan
şu ‘insancıl’ sevilmelerden daha çok koyan
yıllar sonra, hani hayat artık ucuzken
hani ben, derviş misali bir lokma bir hırka
ucu ucu(z)una yaşarken
acıyı da kutsarken azcık, azcık ucundan
anamdan bile sakladığım o şerefli basuruma
hunhar bir bıçak attırmak için bir ufak operasyonla
bugün artık oldukça sağlam neşterinden ziyade
zincir zincir hastaneler sahibi o kızın
o ‘müşfik’ hekim ellerine
bir garip tesadüfle kendimi çaresiz düşürüşümdü..

lakin, o zamanlar hiç inanmasam da, allah var; hiç de tanımazlıktan gelmeyip
yüzüme hiç kaçak kaçamak bakmayacak
kapısına gelenin, ayağına düşenin ben olduğumu düpedüz anlayacaktı..
gösterdiği o fevkalâde ‘ilgi’ye rağmen yine de
gururuma yenilmeyip, hani yıllar önce, önce kendisinin
ve sonra inzibat kültürlü, omzu parlak, bol apolet abisinin
o onulmaz hasar verdiği zavallı cevizlerimin diyetini
utandım da isteyemedim
ve gün geçtikçe omuriliğime daha da bi güzel oturan
o asil kurşundan da hiç söz etmedim..

oysa ne çok isterdim abi-kardeş bir zamanlar
beni başka türlü sevmelerini
o zaman, belki birine biraz ilkel ve asosyal bir eş
ötekine serseri bir enişte olabilirdim..

firûzan, yine de nankörlük etmeyeyim şurda
beni, sıkıyönetim bildirileriyle aralarından hiç su sızmayan
o sert sözlü ve çakır gözlü yüzbaşı abisi
o meşum eylül'den sonra da cidden çok sevmişti..
hani darbe günlerinde ben, ölümüne seviştikçe ölümümle
haşmetli sevgilerini hiç esirgemeyen nicesi gibi
hiç eksik olmadıydı o da, uzun zaman
o hiç boş kalmayan, hergele(n) meydanı
yolgeçen hanı misâli, kapımdan..

biliyorum, şunca zaman çok şey söyledim şurda firûzan
ne olur ürkme şu itici konuşmamdan
hani modernizmin o meşhur deyimiyle
bugün ‘ot bir hayat’ı şöyle tercih edişime
hani aşırı sosyopatlığıma, fena ilkelliğime
şu insan içine çık(a)mama eylemime bakıp da kınama!
fobi, nasıl ki mantığı olmayan korkuysa hani bilimsel dilde
ve nasıl ki azcık insansam ben de
biraz mantıksız olabilirim değil mi?!

ben de severdim yaşamayı firûzan
hani geceleri bakıp ‘benim’ dediğim
o Şi'râ yıldızı kadar parlak ‘geleceğim’
ve nice güzellik kayarak gitse de göğümden..

o zamanlar, bilir de severdim hani
çiçeği, böceği, kuşu, tabiatı, hayatı
dahası; şiiri, şarkıyı ve aşkı ve baharı
anlayamadığım tek şey yalnızca
hayatın zorlama bir neşeden ibaret olmadığıydı..

firûzan, bugün hüznüme bir veznim yok, bağışla
ve şu isyanıma bir kafiyem..
ama her fanî gibi, benim de sırasını bekleyen bir günüm
herkes gibi, benim de son saatimde titreyecek bir kuyruğum
bir gün benim de alabildiğine tadacağım bir ‘ölüm’üm var
ve alt tarafı bu bir ölüm olacak, üzülme!.

bak artık bugün o dipsiz ve karanlık günlerin ilişmiyorum (f)aslına
şu nasırlı geçmişime şöyle görünmez ağlar atıp
âhını çekmiyorum işlemediğim günahlarımın..
bugün, kavgasız-kararsız-desensiz-düz bir hayatı
nerdeyse dibine tutmuş şu yaşama sevincimle karıp
bir cümleye sığdırma bedbahtlığımı da alıp yanıma
içi boşal(tıl)mış şu kırkbirbuçuk bölümlük hikâyemin
en sinik yerlerini silerek, gelip en çarpıcı sahnesine
zevkle kaçırarak dünün o acımtırak tadını
dayanıp son(umun) sonuna
hiç uzatmadan son noktasını koyuyor
ve işte, gözüm yine arkada, erkenden vedâ ediyor
ve masalımın sonunu sana
bir kez daha anlatmadan gidiyorum;
bağışla!.

9 Mart 2015 Pazartesi

ayrık

sen gün güneş, neşe
sereserpe yazını seçmişsin hayatın
ben, karakışını
‘yaşamak’ girmiş aramıza..

sonra…
dünyayla arasına çöp almayan kalbim
bir akşam vakti, görünce
geceye benziyor diye
bakışlarını çekmiş içine
ok gibi
vurulmuşum..

yakılmış türküler gibi
yanmışım ki nasıl
gözlerin her şey demek..

7 Mart 2015 Cumartesi

isimsiz ve adressiz..

"dost, kişinin ikinci kendisidir.”, hz. Ali

mutluluk, bazen koyu bir aşka düşüp, cân evinden vurulmak
ve düşürdüğü ateşte deryâları tutuşturmaktır..

bazen mutluluk
her akşam soğuk bir yalnızlık için döndüğünde trajik sığınağına sessiz
sabahında demir almak için yine kendinden
usul usul demir atıp geceye, sarılıp kendine
anne karnında cenin gibi, büzülüp
bir sessizliği örtüp üstüne
sığındığın yatağında öylece gecelemektir..

mutluluk bazen
gönlünce kederler büyütüp odanda
ve pencerende menekşeler
kar beyazı kedine dokunmak, ağlamaklı
dökmek için içini, bir ezgi mırıldanıp
bitiremediğin bir şiire beste aramak
bazen açık tutup, sıcak zamanlardan kalma, lambalı, fildişi tuşlu radyonu
eşlik etmek bir özlem şarkısına
ya da bir gurbet türküsüyle giderken uzaklara
biriktirdiğin buğu bulutlarını sessiz sağanaklarla
gözpınarlarından yanaklarına indirmektir..

(mutluluk
uzak bi geçmişte, soğuk ve ıssız bir saatinde, Ankara garında
İstanbul ekspresiyle hiç gelmeyecek olanın yolunu gözlemek
bitap düşüp sonra
sabahın ilk seferini bekleyen yorgun banliyö treninin
uyuya kalıp son vagonunda
gün ışıyana dek, rüyanda, beklediğinin geldiğini görmektir)

bazen mutluluk, elinde soluk bir kandil, dünyanın öte ucu yollara düşüp
sevdiğini köşe bucak aramaya çıkmaktır..
bazen de mutluluk, kabullenip tüm gidişleri
elinde bir ıslak mendil; buruk bir vedâya el sallamaktır..

mutluluk bazen
unutamadığın bi ismi dudağında ıslatıp, fısıltıyla anmak
tuvalinde yarım bıraktığın resminden hâtırasına bakmak
masanda hep hazır, sararmış sayfalara
bir ayrılığın hikâyesini damlatmaktır..

bazen mutluluk
berrak bir suya durgun gözlerle bakarken duyduğun huzur
tarifi imkânsız bir duygudur..

mutluluk bazen
yaşama dair, karınca kararınca direncinin tükenmeye yüz tuttuğu yerde
içinde bir umudun filizini bin bir emek yeşertmek
bazen, şehrin en işlek caddesinde, akşamları yürürken yapayalnız
yahut otururken deniz kenarında bir çay bahçesinde
hiç tanımadığın yüzlerde
yüzündeki gizil kedere bakacak
gözlerindeki derin hüznü yakalayacak
bir heyecan, bir titreyiş; bir içten bakışı aramaktır..

ve mutluluk
önce kaybedip, yıllar sonra bulduğun
müşfik ateşler gibi; yakmayan, iç ısıtan
bir eski dostun gelişine için için sevinmek
en güzel gülümseyişle ona
"iyi ki varsın!" diyebilmektir..

6 Mart 2015 Cuma

bir adı yok..

yazmak kimine göre tutku, kimine göre çaresizlik.. yazmak, sesini duyuramadığın kapıları çalmak, sesine ses alamadığında kendi içine dönüp sessiz çığlıklar atmak, ağlamaklı yüreğine sığ(ın)maya çalışmak; yazmak sus(am)ak... şunca zamandır yapmaya çalıştığımız şey kalbimizi tercüme etmek.. bir martının suya değdiğinde kanadı, ruhumuzun yaylı ve üflemeli ve vurmalı sazlarından en az birinin çılgınlar gibi titremeye başladığını anlatmayı murad ettik belki kendimize, birilerine, ya da birbirimize yazarken.. bir sardunya saksısına, göğüs kafesimizden geniş bir âlem hükmüyle baktığımızı bildirelim istedik belki.. neden?. insan, tabiattaki hangi varlığa baksa kendisinde noksan olan bir 'tamlık' görüyor, giderek daha da yalnızlaşıyor.. yalnızlık… tıpkı kendisi gibi, sonsuz çelişkileri ve sonsuz soruları olan bir insan gerekmiş yalnız âdemoğluna.. seslenmiş, seslenmiş.. besbelli birileri de ta uzaktan beklermiş bu sesi, durup dinlemiş.. oysa gündüzün ve gecenin birbirine harmanlanan çalkantılı saatlerinde onlarca ses ulaşsa da kulağına, kulağından öte kalbinde bir hassa ile, bütün o sesleri ince bir mizandan geçirir, böylelikle kimlerine kayıtsız kalır, kimine bir parça meyleder gibi olurmuş.. bu kez âdem seslendikçe o daha bir dikkatle yönelmiş o yana, fildişi kulesinden sarkıtmış başını, günün aydınlanmasını bekleyemeden yürüyüp gitmiş sesin geldiği ülkeye.. beyninin perdelerini kapatıp, kalbinin kepenklerini açmış sonra, bütün benliğinin, etinin ve ruhunun her zerresiyle kulak kesilmiş o sese.. dinledikçe, 'işte!' demiş; 'dünya gurbetinde ben kadar yaralı, ben gibi sevdalı bir yolcu!'.. gerisi 'her şey'miş.. 'her şey' sözcüğüne sığabilen 'her şey' kalmış geride; ve o nispette 'her şey' sözcüğüne sığmayan 'her şey' onun olmuş.. sahiplendiği, sahipleneceği, sahiplenebildiği yegane mülk, her şey sözcüğüne sığmayan o 'her şey'in içinde gizli, 'tek bir şey'miş; aşk!.. anlamış!. böylece evrenin özünü yakalamış ruhunda âdemoğlu, çünkü sesine ses gelmiş; bilmiş, bildirilmiş, anlamış, anlaşılmış.. bunun için, bunca macera, bunca davası görülmemiş cedelleşmelerimiz kalbimizle, davası düşmüş ihanetlerimiz, davadan aforoz edilmiş yanılgılarımız, davanın tutamağı olan arayışlarımız.. hangi sözü sürsek yâremize başa dönebiliriz; cennetten yeryüzüne inmiş âdemoğlunun temiz ve namuslu gözyaşlarının aktığı yere.. sözün en zor yerine geldik, hep kaçındığımız, hiç itiraf etmediğimiz yere; aşkın en saf ve zehirli hâline.. kâinat 'aşk', insan 'aşk'tı.. yaşamak 'aşk'tı, ölmek 'aşk'!. biliyor anlıyor, o oranda da acı çekiyor, ıstırap duyuyor olmaktı aşk.. ona yüklenen milyarlarca anlam, sonsuz tanım içinde kalbin kendince diyebildiği tek şey 'delilik'.. 'delilik'ti işte 'aşk'!. gece… bir ‘deli’, orda, bi başına öylece duruyor, sahilde; bir karaltı gibi.. dilinde şarkısı: içinde rüzgârları bile üşümüş..

4 Mart 2015 Çarşamba

yalnızlık...

kim ne derse desin, sözünü en çok ettiğimiz şey yine "yalnızlık"!.
annem de, sağolsun; beni düşünüp, hayatta bi yalnız kalmayım, yanımda gardaş, yolumda bi yoldaş olsun diye yalnızlığımı da doğurmuş yanıma..

yalnız, o benden bi sn. evvel doğmuş!. dolayısıyla, doğal olarak büyük biladerim olur kendisi!. oysa ben, başka bi anadan doğmuş bi yalnız, yalnızlığıma eş bi yalnızlık isterdim, yanıma, yanına..
kısmet işte!. nasipten ötesi yok!. çaresiz, yola böyle yalnız, yalnızlık; devam!.