16 Aralık 2014 Salı

âh, yine "min-el aşk"!..

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; “hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bir hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan çok şeyi göze alıp toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!” modern, mükemmel, konforlu, ama mekanik, otomatik, hacimsiz, ruhsuz soğuk, donuk tek heyecansız bir milenyuma girdik.. eline ölü doğduk gibi bir şey.. ve; nabzı zayıf da olsa hâlâ atanın, ufacık bi yaşam belirtisi gösterebilenin en küçük bir heyecana bile ihtiyacı var.. her insanoğlunun bizzat kendine özel, çeşit çeşit, iri ufak bi dünya heyecan var.. aşk ise, hemen her âdemoğlu, havvakızına şâmil.. "aşk", modern zamanlarda parmakla gösterilemeyecek kadar uzak kalsa, bilinip tanınmadık kadar yabancı olsa da, insanoğlu için yine en büyük ve hayatta kalabilmiş tek heyecan, büyük heyecan.. heyecan dediğin; yürek kıpırtısı.. aşkın darbuka çalıp oynatması kadar, gece klarneti, kemanıyla ağlatması bir kıpırtı; yaşam belirtisi, kalbin hâlâ atıyor olmasının delili.. bırakalım aşk dilerse oynatsın, dilerse ağlatsın!.

6 Aralık 2014 Cumartesi

'gitmek' de, 'gelmek' gibi; kader, kaderden bişey..

... yok musun?!. kaybolmak mı istedin?!. öyle, bir parmak sır balı çalıp damağıma, sırra kadem mi basmak istedin?!. bilmek istersen; başardın!. henüz daha bi 'cee!' demişken, geride yığılmış bi milyon kamyon söz varken, dökülmek için mektuplara, sırasını bekleyen; ardında bu dünyadan olan tek iz bırakmadan gitmeyi başardın!. ne diyorum ben?!!. bilmek isteyip istemediğini zaten hiç bilmeyeceksin; çünkü bu satırları okumuyorsun!.. dolayısıyla; başarını da bilmeyeceksin!. çünkü bunları bilmek, sorgulayabilmek için elinde şu mektup, bu satırları okuyor olman gerekir.. bu mektup ulaşmayacak eline, biliyorum!. bu adres artık yitik-yalan adres oldu!. zaten de ben de boşluğa yazıyorum!. eskiden de ben zaten de boşluğa yazıyordum!. 'meçhûl' seviyordum ben; ve rabbim bu sevgimi bi duâ gibi duydu, itibar etti ve kendisini tutup kafamın ta tepesine, en bıngıldak yerine attı, tüm meçhûlleri.. sen de onlardan biriydin; birisin!. 'meçhûl' demek, bi anlamda 'boşluk' demek!. boşluk; burdan, benden, ben gibi bi kuldan, ayakucumdan, ilk adımımdan başlayıp, ucu ahretin sonsuzluğuna varan, sınırlı sonsuzluk.. ve boşluk yanıcı.. yanıcı olan bişey yakıcıdır da!. imkânsız bişey, bu mektubun seni bulması.. bi his bu; ve diğer bütün ihtimâlleri battal edecek kadar kuvvetli.. yine de ben yaziiim de boşluğa, adresini bulamayacağını bile bile, zaten bi zaman sonra, postanesinden, 'görülmüştür!. adressizlik ve sahipsizliğinden iade; hükümsüzdür!' damgası yer, geri döner ve ben de posta kutumu ne vakit açarım bilmiyorum, şu yazdıklarımı yine ben okuyayım?!. gelen geliyor, yoluna çıkıyor, hayatın bi yerinde, takdir edilmiş bi kader icabı.. iki satırlık bi hasbıhal, bi mükâleme; sonra gidiyor, kendi yolunu yürümeye.. ‘gitmek’ de ‘gelmek’ gibi; kader.. böyle olunca, buna inanınca, gelene ‘niye geldin?!’ diye sormak gibi, gidene de “nie de gittin?!’ diye sormak da hikmete mugayyır bişeydir; sormuyoruz!. ama… insanoğlu işte; sorusu gelmişse illa soracak!. insan olmanın gereği bu; ve insanoğlu sormaya çok meraklı.. aslına da bakarsan, başımıza yolumuza kaderimize gelen herbişeyin nerden gönderildiğini biliyor olmak gibi bi irfan kuşu konmuşsa dalımıza, hiç de gerek yoktur, bu tür lirik, kalp tırmalayıcı, düşünce kanatıcı sorulara.. zaten de bu, hep olan bişeydir burda, alışık olduğumuz bişeydir.. gelen, geldiği gibi sessizce gider.. bi eksik bi fazla; ne fark eder?!. mektupların adresine sahibine ulaşamama gibi bir gerçeği vardır.. ama duâ, yalnızca kişisine kilitlenmiş güdümlü mermi gibidir ve adresini hiç şaşırmaz, mutlaka bulur!. ahrete kendi sır yolculuğunda serin ve selamet olsun üzerine dünya cehennemi, selâmette ol!. artık burlarda olmayan alıcısına, ulaşmayacak bir not: bi vesileyle, bilvesile; arada edilmiş sözlerin unutulmayan bi hâtırası var diye söylenmiştir!. sözün güzeli serlevhâ edilir dergâhlara, başuçlarına asılır, gönüllere nakşedilir.. unutmayışın, unutulmayışlarının bir nedeni de bu!. belki de en nedeni, tek nedeni!.