25 Ekim 2014 Cumartesi

deli.. delilik.. deliler üzerine kendimizden menkûl saçmalamalar..

siz kaşındınız!. ii ozman; buyrun, size "deli", "delilik", "deliler"!. deli gibi severim deliliği, delileri.. ilgi alanıma giren bişey filan değil; ilgimin bizzat ta kendisi.. deliler soru sormaz, iddia etmez, deli delil istemez.. deli, aracısız, tefecisiz, perdesiz prensipsiz yaşar, tanrısıyla bile protokolsüz konuşur.. deliler doğaldır, doğal olanı sever; ve zaten de doğal olan her şey güzeldir.. deli, parayı bilmez; parayı, pulu, makamı, mansıbı, menfaati.. bu yüzden de bi gelecek kaygıları-maygıları olmaz.. deli, yaşamak dediğin şeyle tek irtibatsızdır.. delilerin ödenecek, gecikecek, bi faturaları yoktur; çünkü delilerin tüm faturalarını melekler öder.. bu yüzden de elektrikleri suları hayatta kesilmez, enerjileri hayatta bitmez!. delilerin başı dönmez.. delilerin modernizme ayak uydurma, baş döndürücü hızına yetişme problemleri yoktur; metropol hayatına alışma talimleri de.. deli deyince; bi özgürlük, bi biganelik, bi tam bağımsızlık, bi bibaşına buyrukluk, kafasına göre takılma, kimseyi iplememe filan?!!. en iyi özgürlük şarkısını delilerden daha iyi kimse seslendiremez.. “delinin ipiyle kuyuya inilmez” derler, yanlıştır.. delinin sahiplendiği bi ipi yoktur bi kere.. lakin böyle desek de, genelde, halk arasında, bi kimseyi takmama eylemine metafor olarak kullanılan yerleşik bi deyimle bi ipleri vardır aslında delilerin; "ipimle kuşağım..." şeklinde başlayıp, sonu biraz garip biten bi deyimle, bi "ip"leri, bi "kuşak"ları... işte, bu yüzden de dünyayı iplerine takmaz, ekseri insanoğlunun önünde takla attığı nimetleri sallamaz, hayatın bişeyini ihtiyat ekmeği, tedbir suyu falan olsun diye kuşaklarında saklamazlar.. bu yüzden de, bi ipi olup da, ufacık bi sorun karşısına karışıverip tip tip düşünenlere, “nerden inceldiyse ordan kopsun” sözünü delilerden başkası etmez.. delilerin bi ipi neyi yoktur dedik ama, şunu ihmâl etmişiz.. delilerin aslında bi ipi vardır; o da kendilerine ait olmayan bi iptir.. yani bağlandıkları bi ip!. hani merhametsiz ipnelerin eliyle bi yere bi hayvan bağlar gibi bağlandıkları zincir yahut ip.. işte, bilinenin aksine o ip delilere ait bi ip değildir.. o ip, delilerden gereksiz yere korkup, kendilerini emniyette hissetmek için onları bağlayan, kendilerini “akıllı” sanan 'delifobik! mi ne işte, ondan; o bi yığın mahlûk kısmısının ipidir.. deli korkmaz, korkuyu bilmez; ama korkulur insanlar da hiç değildir.. delilerden korkmak, 'deli, delilik' ne demek, uzaktan yakından haberdar olmayan, insan geçinen bazı gerizekâlı fodulların fobisidir.. fobi de malûm; mantığı olmayan korkudur.. yani sonuçta, ne bi ipleri vardır delilerin, ne kuşakları, ne de ince bakıma aldıkları, güzelleştircem, yakışıklılıklaştırcam diye acaip acaip harcamalar yaptıkları tipleri.. bi kere, öncelikle; delinin aynası yoktur.. deli delinin aynasıdır.. delinin aynası yine kendi gibi bi 'deli'dir.. gariptir; deliler en deli soğukta bile üşümezler.. çünkü malûmdur; “deli deliyi görünce değneğini saklar”.. bu da bizden bi ufak bi metafor olsun şurda!. deliler anlamsız, boş bakar, sebepsiz gülümser görünür.. onları böyle gören, böyle düşünen, diyen külliyen yanılır.. hakikatte deli, hakikati perdesiz gördüğü için güler.. insanlar bunu anlamaz, kendi kendine gülüyo der.. oysa deli, insanların gereksiz koşturmalarına, boş konuşmalarına, saçmasapan davranışlarına, problemler karşısında karışıvermelerine, olmadık şeyler için kaygılanmalarına, yersiz endişelerine, dünya gailesi için tasa çekmelerine, kaçınılmaza direnme çabalarına, uğradıklarında şaşkın hallerine gülümserler.. insanların en olgunu, en çaresiz kaldığı bir mesele karşısında soğukkanlı davrananıdır.. soğukkanlı davranmak, olgun insanların dolaplarında, zaman zaman çıkarıp giydikleri bi elbisedir.. deliler içinse, yalnızca şahıslarına has, delisine özel biçilmiş, giydirilmiş, üstlerinden ölene dek çıkarmadıkları, hiç eskimeyen doğal kostüm.. soğukkanlılık kavramı en çok bi deliye yakışır.. deliler paniklemez.. deliler her şeyi olduğu, bulduğu, takdir edildiği gibi, olması gerektiği gibi olduğu olgusunu bibakışta kavradığından, gerçeği oracıkta kabullenir, teslim olur, böylece dünyanın en rahat en huzurlu, her şeye en gülümseyen kişileri olup çıkarlar.. yani, deliler “ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir”.. ne nimet ne de nikmet, delileri enterese etmez.. delilerin yüzlerinde varlık için bir sevinç, yokluk için bir yeis, bir keder ifadesi görülmez.. lakin istisnasız bütün delilerin yüzlerinde hüzün vardır; hüzünlü bi gülümseme.. en duru, en saf, en ikriciksiz, en masum gülümseme.. çünkü, deli ile çocuk arasında tek bi fark yoktur.. çünkü ikisi de hainlik kötülük çıkar bilmez.. deliler delirtici derecede müşfiktirler.. deliler pozitiftirler hep; bilmezler eksikliği, noksanlığı, eksilmeyi, eksiltmeyi.. tuhaftır ama, toplamayı, çoğaltmayı, biriktirmeyi de bilmezler.. deli kimseyi yabancılamaz; sanki kırk yıldır tanıyor gibi tanır.. buna, ‘doğrudan ruhlar âleminden tanır’ dense yeridir.. deli, kendiyle konuşur gibi konuşur ve yalnızca konuşmak istediğinde konuşur ve sanki karşısında biri yokmuş gibi konuşur.. oysa biri vardır; “O”, “tek” olan!. deli yalnızca O’nunla konuşur, O’na konuşur.. delilerin sözünü kimsenin kesememesi bunun içindir.. deli bi tek kapıyı tanır; tanrı kapısını.. “aptala malum olur” sözü galat-ı meşhurdandır.. sözün asıl anlatmak istediği ile toplumda yerleşmiş algısı tamamen farklıdır, hafızasına yanlış yerleşmiştir.. çoğu her bi boku bildiğini sanan, akıllı geçinen gerizekâlının sözün gerçek mânâsını öğrenme zahmetine girmemesinin nedeni, insanlar arasında aşağılayıcı bir ifade olarak, çok sık kullanması ve bundan aldığı aşağılık lezzetten vazgeçmeyecek oluşundandır.. "aptal" anladığı kelimenin aslı hakikati "ebdâl"dir, halk arasında “abdal” yani!. pir sultan abdal’a, hâşâ “aptal”?!!. töbe!!. "ebdâl" yahut "abdal"; "gönlü allah'a, ilhama açık, lakin bunun farkında olmayan, saf kul" demektir.. bu durumda sözün orijinalini “deliye mâlûm olur” şeklinde ifade etmek hiç de yanlış olmaz; çünkü "abdal” dediğimiz, delinin hâzâ kendisidir.. yani her deli “abdal”dir, her “abdal” da deli.. dediklerine göre, 'deli'lerle 'velî'ler arasında bi soğan zarı kadar bi perde varmış.. deliler ne cennet bilirler, ne cehennem.. ama yerleri hep cennettir.. çünkü deliler fesat, fitne, alay, aşağılama, nispet, kibir, enâniyet, bencillik, kin nefret, kıskançlık, haset, kötülük bilmezler.. hani dedik ya, deliler çocuk gibidir.. çocuklar gibi, deliler de kınayanın kınamasından da hayatta korkmazlar; doğru bildiklerini değil, doğrusunu yaparlar.. çünkü inişsiz çıkışsız engebesiz girintisiz çıkıntısız oylumsuz, dümdüz ve dosdoğrudurlar.. delilere kıvırmayı, kıvırtmayı, çarketmeyi, puştluğu hinliği aslâ öğretemezsiniz.. sonuçta; deli mümindir, mümin de deli.. çünkü deliler iki yüzlü değildirler; neyseler odurlar, münafıklığı hiç bilmezler.. deliler gerçeği örtmeye, hak hakikati değiştirmeye, bir şeyi ait olduğu yerden alıp, başka bir yere koymaya kalkışmazlar; bu yüzden ne zalimdirler, ne kâfir.. insanın adı deliye çıkınca deli gibi davranmaz, deli olur; delidir yani!. çivisi çıkmış dünyaya, dayatılan saçmalıklara, insanoğlunun puştluğuna bakınca "yaşasın delilik!. ne mutlu delilere!" dememek için bi sebep bulamıyor insan!.

24 Ekim 2014 Cuma

afedersin hayat!..

doğmuşum, bunca da yıl geçmiş üstünden... adam gibi bi yaşayamadım gittim seni la!.

23 Ekim 2014 Perşembe

tohum...

çiçek açıp, kıymet bilmez hoyrat ellerce koparılıp, ayak altlarında çiğnenmek yerine, hep tohum mu kalsam acaba diye düşündü tohum… kalıp, beklemek en uygun baharı, açmak bir başka bahara; incitip kırmayacak bir bahara.. sonra, her şeyi göze alarak yeryüzüne çıkmış, bir tecrübeli, bilge tohumun sözleri geldi aklına; hiçbir şey tam ortasından kırılan bir şeyin engin bilgeliğine erişemez.. kırılmak, yaşamın sunduğu en derin gerçekliklerden biridir; gerçeğin gözlerinin içine bakmaya zorlar adamı.. ve kırıla kırıla, bulana durula öğreniriz hayatı.. kısa lakin o zorlu yolu geçerek, gelip anlatabiliyorum bunları sana!. başka bahar bekleme; gelmeyebilir.. kırılmayı göze almadan, çiçek açmadan tohuma durulmaz.. yaşatmak istiyorsan kodlarını, senden sonra da yaşasın, nesillere aktarılsın istiyorsan, bi hikâyen olsun, anlatılsın istiyorsan, çok şeyi göze alıp, toprağını yarmalı, hayata durmalı, her şeye rağmen yaşamaya çalışmalısın!.

22 Ekim 2014 Çarşamba

gönül dio ki!..

bazen bir muhayyelin adına “lavinia”, “lili”, ‘lelia’, bazen ‘simlâ’, bazen ‘matilda’ der, sanki karşımızdaymış gibi konuşur, iç dökeriz.. muhayyel ya da değil; isimlerin bir önemi var mı ki?!. herkesin bir lili’si, leyla’sı, lamiâ’sı, kâmuran’ı, pirâye’si, neslihan’ı, vera’sı, ziyâde’si, milena’sı, lavinia’sı, zeldâ’sı vardı; ve onların da bi nazım’ı, bi kafka’sı, bi von mek’i, bi rimbaud’u, bi meriç’i, bir necib’i, bi mansur’u, bir özdemir’i, bi süleymân’ı… hepsinin kendileri gibi hayat, hayâl, bi dava arkadaşı vardı; mapusundan gurbetinden mektuplar yazdığı.. la âdemoğulları, havvakızları, insanevlatları!. hepimiz âdem'in çocuklarıyız ve hepimiz birer ‘kelime’!. âdem'e ilk öğretilen şey de 'kelime'dir.. kelimeler olmadan konuşamaz insan; ve cehenneme de cennete de kelimelerle gidilir!. ömür dediğimiz bi yol; ve yol çok uzun değil!. lakin zorlu ve yola yalnız ve kelimesiz çıkılmayacak kadar da ıssız!. kelimem yok ki de demeyin!. yoklayın bi, gerçekte gerçek gözle bakmadığınız kalplerinizi, görün neler çıkacak?!. bulduğunuzda da bencillik edip esirgemeyin; dökün şuraya!. korkmayın, yemeyiz!. çünkü kelimeler, paylaştıkça çoğalan, şu sanal yol boyunca bi yoldaşlık için ortak yitiğimizdir.. gönül böyle diyo!. gönül ne çok konuşuyo!!

lelia!.

benden duyacağın, hep, zor günlerden geçmiş, kırılmış gençlik, yarısı yaşanmadan yağmalanmış, kalanı araya gitmiş, beyhude feda edilmiş bir ömrün öznesiz özensiz hikâyesi.. işte, bir adım yok benim de, bir gölge siluete bakıyor bana bakanlar; var mı yok mu belli bile olmayan.. burda insanlar birer, yüzü seçilmeyen bir hüznün fotoğrafı; bir gölge, bir siluet yalnızca.. lakin, işte, hem çok yakın hem çok uzak, arada aşılmaz mesafe, çok uzaklardan bakıyor olsan da o siluetlerde bir kalp görüyor, okuyorsun silik yazılarını.. bu hatrı kalacak bir şey ve yazmasam ben buna, kıymet veren, unutmayan kalbine, ar edeceğim kendimden ve azar edecek kalbim bana.. elini uzatıyorsun; hiç çekincesiz; bir zamanlar benim hiç düşünmeden birilerine yaptığım şeyi; hangi elin uzanmaya layık olduğunu bilmeden, uzatıp avuçlarına bıraktığım bir avuç saf yürekten başka bir şeyim yokken, bir şey vaat edip, karşılığında bir şey bulmayı umut da etmeden el uzatışımı.. cesur olduğunu biliyorum; fakat herkesin diz çöktüğü bir an var ve pek tez geliyor o an.. niceleri seferden geri döndü, baştaki cevvalliklerini vardıkları uçurumun en dibine fırlatıp.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde kaynayan pınar mutlak kendine inceden bir yol bulup başka nadan, soysuz ve bayağı mecralara akıyor en nihayet.. gölleşen, derinleşen, orayı mesken tutacaklar için bir umut kılan sular yok.. bir insanın bir insana dokunduğu yerde bir çıra yansın isterdim.. sevgimizin kapitalist, öfkemizin sadist, acımızın hedonist, bağlılığımızın pragmatist ve sadakatimizin oportünist yanlarını yaksın cürmünce.. olmuyor işte, ‘seni seviyorum’un bile imitasyonu üretildi, ne yazık!. acı bu; bu eşsiz sözü bir kez bile bütün kalbinle söyleyemeden ölecek olmak çok acı.. işte, belki de lili’yi, bir hayali yalnızca bunun için yaşatıyorum.. lili bir umut; ve umudu kalmayınca ölürmüş insan asıl.. tanımıyor olmanın derdine düşmeden, insanları böyle sevmek, böyle bakmak, böyle uzanmak hikâyelerine; bilmediğin, yüz yüze tanımadığın omuzların ağır yüklerine el uzatmak, omuz verip hafifletmek, buna seve seve tahammül... demek, merhametin sabrın kuşları engin bir kalbi yuva bilmiş; uçuyorlar, kolu kanadı kırılmışları, hayatın kanattığı, örseleyip yaraladığı kalpleri buluyorlar, müşfik ellere bırakıyorlar, sarsın diye.. ağlıyor da sararken; ağlıyor insana, O’nun verdiği merhamet hissiyle.. ağlayan bir kalbin en güzel diyarlara uzandığının şahidi olmak, göz yaşının göz yaşına karıştığı yerde olmak, göz yaşının aktığı yerde olmak, uzanan ele kapanıp, minneti ayakları dibine düşsün istemek, bir kalbin bir kalbe ağlıyor mu deyip, eğilip kulakçığını dayayışına hürmetten.. başa dönmeliyim; sözün ucu kaçmasın.. tek bir şeyi de sakınmadan.. dahası; hüzünlendirdiği kadar gülümsetebilmeyi, bazen arsızlığına yenilip haddi, haddini aşmayı.. şimdi birlikte tebessüm edelim haydi; sen ilahî aşkı ararken, ben… ben, bir fanî, bir gözleri ahunun peşinde beyhude, zebun.. ne derler; kalbine fırtına ekenlere meltem neylesin, ölmekten değil yaşamaktan korkana ölüm neylesin.. ölmekten daha zor olanı yaşamak.. yaşamak gibi bir gizli düşmanımla savaşıyorum.. bir kahredici savaş, ağır hesaplaşma; beynimin, kalbimin, ruhumun düşünceyle, hayatla, hayat düşüncesiyle, kendiyle savaşı.. sen, hikâyesini kalbine koymak için duyup dinlemeye bir kalbe eğildiğinde, ilahîni söyleyip, yükseltiyorsun kalbini, benim kalbim sırlar yurdu diyerek; ben, bir şarkı tutturuyorum kemanımla, bir hüzün taksimiyle açıp, “dîlşâd olacak diye kaç yıl avuttu felek”.. sonra, yetmeyip, acıyla bir bozlak vurup sazımın göğsüne, tozlu bozkır yollarına çıkıp, “şâd olup gülmedim eller içinde” diyerek anlatıyorum hikâyemi, yetimâne hüzünlerle harab ede ede, bile bile atarak kalbimi gurbetlere, bilmediği yollara, uzak diyarlara.. duyduğun inilti bu.. ve yolcunun üstü başı pejmürde, divâne; elinden tutulası değil, hikâyesi de okunası.. aramaya lüzum yok; sokakta, vapurda, parklarda gördüğün, hayata karışmadan yaşayan her bir insanın yüzünde, uzaklarda derine bakan gözlerinde bulabilirsin hikâyesini..

18 Ekim 2014 Cumartesi

lan kalbim!..

o kadar da baktım sana; ramazan oruçları hariç, tek gün eksik etmedim sigaranı çayını atışını çarpıntını.. kolesterol yağ şeker denilen şeyleri şeyime bile takmadım!. ne kolesterolü olm, yemişim kolesterolünü, yağını şekerini, alçak yüksek tansiyonunu!. yemedim yedirdim, içmedim içirdim, giymedim giydirdim, uyumadım uyuttum; sen için bunlardan mahrum bıraktım kendimi!. sen için bi vatansız kalmayı bile göze aldım bak; çoktan olmaya demişim cihanda, bi nefes sıhhat gibi bi devletim!. sabahlara dek seni düşündüm, düşünceden düşünceye attım beynimi; içinde milyonlarca hızar, milyarlarca ses... trajik sığınağımda, yani ki inimde, yatakta dön oraya, dön buraya dön; dön baba dönelim, hiç uyumadım olum senin için, sabahlara kadar başucunda gözümü kırpmadan bekledim.. çoğu uyku tutmayan gecelerde çıktım gecenin üçüncü yarıları, allahın bi canlısının olmadığı ıssız sahile indim; hem de en fırtınalı havalarda, en sağanak yağmurlarda, hem de şemsiyesiz.. biliyosun, yağmurluk, palto neyi hayatta giymem, hayatta şemsiye kullanmam!. bi kot, bi oduncu gömleği neyime yetmiyo!. yediğim o kadar yağmurun üstüne, lodoslara çarpıldım, poyrazlara tutuldum; ıslandım ki iliğine ipliğine son ilmeğine kadar!. hani sırf sen bi serinle diye!. en çok da geceleri üstünü sıkı sıkı örttüm, kapını pencereni hep sıkı sıkı kapalı tuttum; hani ceryanda açıkta ayazda kalır, içeri bi kimse girer üşütürsün diye!. çocuktun ufacıktın yani, yalnızlığınla oynayıp çok acıktıydın.. olur a, bigün kapını kapamayı unuturum da kazara, hani bi çıkıp gün ışığına, daha ilk gördüğüne kapılır, bi göz süzenin, övgüler düzenin, güzel bi söz edenin peşinden sürüklenir, gençliğin ziyan olur, hayatın mafolur, bi daa da geriye nah dönersin diye çok korktuğumdan yaptım bunları, üstüne bu yüzden titredim bu kadar; bunca yıl kimseler görmesin bilmesin de, gönlünü gözlerini alıp çalıp kaçırmasın diye, yaşamaktan bu yüzden sakındım, kaçırdım, herkeslerden herşeylerden sakladım seni.. hani bi boş bulunup da bi bahar neyi çarpmasın, öyle ilk gençlik, heyecan meyecan yapıp, hızlı atıp da bi yerlere toslama diye, bunca yıl burnunu çıkarıp da dışarı, bi çıkıp, bi kimseyi neyi sevmedim; hani sen sırf, birine kapılıp da fena yaralanıp ananın camını görmeyesin diye!. saçımı süpürge ettim yani, dokunulmamaktan tozlanmış tenimi toz bezi.. kılıksız serseri, dünyanın hayatın yaşamanın bi bokundan anlamaz bi hödük, sıradan bi kişilik görünmek için elimden geleni yaptım, yerlerde süründürdüm bi seri numarası bile olmayan, kimliksiz kimliğimi!. kim ve ne için?!. sen için!. hani sen, seni bi kimse rahatsız etmesin, sana bişey olmasın diye yaptım tüm bunları!. kim seni bu kadar düşünür lan?! sen ne yaptın peki?!. beraber yürümüşüz şu yollarda yıllarda fırtınalarda yağmurlarda şunca zaman, tam da yaş yetmiş, iş bitmiş bi yaşa gelmişiz hayırlısıyla şurda, kazasız belasız sevmesiz aşksız, tam da yolun sonunda, işte bitti, şükür demişiz; kalıp, en çok da geceleri isyan edip yalnızlık tripleri attın, yalnızlık krizine girdin, kriz geçirdin, kriz çıkardın; tutturdun illâ birini sevcem de sevcem, yaralancam diye?!!. oysa ne güzel; iki yabanî, iki horanta baş, iki yalnız baş başa yaşayıp giderken bi sürü acı yaşattın bana, şu en geç, en zor zamanlarımda fena kelek attın.. keleksin işte olum!. tesbih olsan çekilmezsin lan artık!.

11 Ekim 2014 Cumartesi

leylâ..

geceye kar düşer leylâ; geceye har düşer biz hep üşürdük.. bütün zıtlar iç içe sende!. hayata sırtını dönmüş yalnızlığın; dışın sükûn, gün güneş, yüzünde melâl, gölgende intizar, iç odanda kopan kızılca kıyamet, nice sessiz vâveylâ var; ve yasaklar, aykırılıklar ve ayrılıklar... sen kanadından vurulmuş deniz kuşu; sessiz ve kendi çığlıklarından ürken.. seni çözmek, yâr sevip derin bir yardan düşmekten zor; karac’oğlan misâli bir türkmen bozlağına konuk olup yâr göğsünün düğmelerini, iskender olup o imkânsız kördüğümü çözmekten... varken yok, yokken varsın; kimse duymaz seni, tutmaz elini kalabalıklar, varlığın, sakladığın sesinin duyulduğu kadar.. niye hep yalnızdır adın, leylâ?!. ve asil ve insan?!. niye asildir insan içi yalnızlıklar?!. ve niye muradı bir kıyı bulmaktır, yorgun her sandalın?! açmasa da bağrını acıdan gayrı bir liman, geçmese de çölünden yolunu kaybetmiş bir göç kuşu ve bilmese de kimse kaç yanmışa gölge bakışın ve avuçların kaç annesiz yavruya yuva, unutsa da ardında göçüp giden her kervan, sormasa da adını seni hatırlamayan; aşk dedikçe sen, içimde gülümseyen yan... leylâ!. adın ürkek bir ceylan, sevdan sonsuz orman; geçmemeli aşktan!. leylâ, belirsiz sızım!. biçilmiş ekinim, savrulmuş harmanım, umudumun mayası, ekmeğimin yarısı, alın yazım; sarmaşığı kaderimin ve merhemi yaralarımın.. (ey tenhâ ruh, ey bakmadan gören göz, ey bilmediğim, 'âh'ından tanıdığım ve ey en iyi bildiğim yabancı!. senin, yağmalanmış, yakılmış ve yıkılmış unutulmuş, ihmâl olunmuş kalbin ve kimsesizliğin, sessiz ve yorgun nefeslerden geçerek usulca, yanıbaşına konar kimsesizliğimin!) ben; leylâsız mecnun.. ben; ‘sen'siz bir mecnun!. leylâ!. ey tenhâ ruh, ey yalnızlığım!. gitme!.

6 Ekim 2014 Pazartesi

bi 'mektup' yorumu..

"sevgili bayan milena! size prag'dan sonra meran'dan yazmıştım; karşılık vermediniz.. gönderdiğim o pusulacıklara karşılık beklemem yersiz, biliyorum!. yazmadığınıza bakılırsa, iyi olmalısınız. bizler çoğunlukla iyi olduğumuz zaman susarız." f.kafka, "milena'ya mektuplar"dan.. .. kız milena!. kızma ama, demek doğru söylüyo adam, ki yazmıyosun!. demek ki pek ‘hadi gene iyisin!. işler ayna, çal çal oyna!' durumları yani!. yani hayat tıkırında, keyifler de keka!. her şey yolunda diye yazmıyosun demek, ha?!. şimdi oraya getirtip de beni, öptürtme ebeni de yaz kız şu zavallı franz’a!. la franz!.sen de zırlayıp durma la!. anamızı isktin be ag!. bırak şu romantik urspuluğu da gör artık; ne sen, ne mektupların zerre kadar gözünde değilsiniz işte kızın, 'kafka ve mektupları’ olsanız ne yazar!. demek ki senin şu son derece hassas ve bi kadın için son derece gurur verici ilginden çok daha güçlü bi şeye tav olmuş ki yazmak istemiyo kız!. yörü git la bi artık; çekil bi köşeye, bi berduş gibi yalnızlığını yudumla! şu hayatta reddedilmenin de, reddedilenin de bi haysiyeti bi onuru var yani, di mi ama?!. hem reddedilmenin keşfedilecek biçok acaip güzel yanları olduğunu da bil!. bütün o güzelim, şiir şarkı roman; klasikler, büyük eserler, olağanüstü işler, büyük keşiflerin oldukça büyük bi kısmı aşk kırgınlığının getirdiği bi şeydir.. 'ferhat' desem şimdi sana, yine çakmayacaksın meseleyi.. ya, bunları da sana ben söylemiim şimdi şurda, tek tek!. kafası cidden de basan, koca adamsın!. işin ne anasını satiim, otur kendin keşfet bir bir!.